Ana Sayfa Genel Tarih Antik Çağ Batı ve Güney Anadolu’nun arkaik halkları

Batı ve Güney Anadolu’nun arkaik halkları

  • Yağan Ümit

Bu yazımızda Hitit İmparatorluğu döneminde Batı ve güney Anadolu’da görülen Luwi (ya da Pelasg) ve Aşşuva halkları üzerinde duracak, bu halklarla İlyada metinlerindeki Troya halkı, daha sonra bölgede görülen diğer halklar ve halen Kafkasya’da  Abazaların arasında yaşayan çağdaş Aşuvalar arasındaki  ilişkileri incelemeye çalışacağız.

Bilim adamlarına göre Hititler döneminde yukarıda belirtilen bölgede temel olarak iki dil grubu bulunmaktadır: Hint-Avrupa dilleri ve yerli diller. Hint-Avrupa dilini konuşan halklara “Luwi/Luvi”, dillerine de “Luvice” denilmektedir. Yerli dillerden yalnızca Kizzuwatna’da (daha sonraki Kilikya) konuşulan Hurri dilinin adı bilinmektedir. Diğer yerli dilleri konuşan halklar ve dillerinin niteliği  hakkında çok az şey bilinmektedir. Biz bu yazımızda Hitit metinlerinde görülen “Aşşuva” adının yerli halkaların  kabilesini gösterdiğini, görülen diğer yerleşim adlarının bu kabilenin kılanları olduğunu, Aşşuva kabilesinin Hatti diline yakın akraba bir dil konuştuğunu savunacağız.  Savunduğumuz teze göre Hurri dili de Hatti ve Aşuva dillerine akrabadır.

Hititler Döneminde Batı Anadolu’daki Arkaik Diller ve Halklar

Önce dil ya da kültürün her zaman etnik kimliği göstermediğini belirtmemiz gerekmektedir, ancak hemen ekleyelim ki  farklı kültür, özellikle de farklı dil ve çoğu zaman farklı etnik kimliği gösterir. Özellikle yazılı kayıtların ya hiç olmadığı ya da çok az  bulunduğu arkaik çağlar için farklı dil en önemli etnik göstergedir. Bu bağlamda en eski Batı Anadolu halklarını incelerken bölgede yaşayan halkların ve devletlerin Hitit metinlerindeki adları ve konuştukları diller önem taşımaktadır.

Hitit başkenti Hattuşaş’ta ele geçirilen yazılı belgelerden anlaşıldığına göre, Hitit İmparatorluğu’nun kurulduğu dönemde ve öncesinde Batı ve güneybatı Anadolu’da çok sayıda küçük krallık bulunmaktadır. Bu krallıklar  Arzava ve Aşşuva adıyla koalisyonlar oluşturarak Hititlerle savaştılar.

Yerli dillerin ya da  Luvi dilinin konuşulduğu bölgeler tam olarak belirlenememektedir. Luvi dilinin Arzawa ülkelerinde ve Kizzuwatna’da konuşulduğu bir varsayım olarak kabul edilmektedir. Arzava ülkelerinin yerinin tam olarak belirlenemediğini de belirtelim. Büyük tarihçi Fritz Schachermeyr Batı Anadolu’da Luvice konuşulduğunu gösteren hiçbir Hitit metninin bulunmadığını belirtir. Ona göre Luvice, Arzava ülkelerinde ve Kizzuwatna’da konuşulmuştur. (Umar, s.293) Çoğunlukla kabul edilen teze göre daha sonra Lykia olarak anılacak bölgede konuşulan ve eski Sartamhari metinlerinde “Lugga” olarak anılan halkın konuştuğu Lugga dili de Hint-Avrupa dil grubundandır.

Hint-Avrupa dili konuşan Luviler, Anadolu’ya göçmen olarak gelmişlerdir. Pala ve Hititlerle akraba bir dil konuşan Luviler, batı ve güneybatı Anadolu’ya MÖ 2500 yılları civarında ya da öncesinde gelerek yarı-göçebe bir şekilde yaşamaya başlamışlar, bir süre sonra da yerli halkla çarpışarak bölgedeki bazı toprakları ve kentleri ele geçirmişlerdi. Tıpkı Hititler gibi Luvilerin de kent kurmak yerine yerli halkın kentlerini ele geçirdikleri anlaşılmaktadır. (Ünal, Kitap 3, s.16-22-38-92; Melchert, s.38)

Hitit belgelerindeki Aşşuvalarla özdeşleştirdiğimiz yerli halk, Orta Anadolu’daki Hattilerin ve Kizzuwatna bölgesindeki Hurrilerin akrabasıydı,  onlarla aynı kültürü paylaşıyor ve akraba bir dil konuşuyordu.  Bölgedeki krallıkların ya da kabilelerin, köylerin ve kentlerin yerli ya da Hint-Avrupalı nüfusları konusunda çok az şey bilindiğini belirtmemiz gerekir. Ama yerleşimlerin büyük çoğunluğunun büyük olasılıkla klan adlarıyla özdeş olan isimleri,  tanrı ve şahıs adları, Luvilerin egemen olduğu bölgede bile nüfusun çoğunluğunu yerli halkın oluşturduğunu göstermektedir. Luvilerin egemen olduğu bölgelerde de, yerli halkla Luviler birlikte yaşıyorlardı. Ancak krallar Luvi asıllıydı. Tıpkı yakın akrabaları Hititler gibi Luviler de Anadolu’ya çok az sayıda ve yönetici bir zümre olarak gelmişlerdi. (Ünal,  Kitap 1, s. 26 )

Göçmen Halk Luviler ve Dilleri

Luvilerin Anadolu’ya göçmen olarak geldikleri ve Hint-Avrupalı bir dil konuştukları baskın görüş olarak kabul ediliyorsa da dillerindeki – s(s), -nt(h), ya da –nd son ekli yer adlarının kökeni tartışma konusudur.

  1. Forrer, Luvileri Anadolu’nun yerlisi olarak görür, konuştukları dilin de Hint-Avrupalı olduğunu belirtir. Onun düşüncesine göre yukarıda sözünü ettiğimiz ekler de Hint-Avrupa dilindendir. Albrecht Goetze de aynı görüşü destekler ve Luvileri batı Anadolu’nun erken tunç çağı kültürüyle ilişkilendirir.

Bu görüşlerin tersini savunan ilk uzman Fritz Schachremeyr’dir. Anadolu’da, Ege Denizi yöresinde, Balkanlarda ve bitişik bölgelerde Hint-Avrupalılardan önce yaşamış eski uluslar ve diller topluluğunun varlığını kabul eden Schachremeyr şöyle demektedir:

“Bu insanlar tarım yapıyor, köylerde ve kentlerde oturuyor (yer adları buradan doğuyor) ve daha yüksek (anaerkil düzene daha eğimli) bir kültüre sahip bulunuyorlardı (kültür sözcükleri de bundan doğuyor). Söylemiş olduğum gibi ben bu ögeyi “Ege’li” diye niteliyorum. Bir zamanlar Landsberger ve Bilgiç aynı yerli katmana, daha az başarılı bir deyimle, “Proto Luvi” demişlerdi.

Sonradan Hint-Avrupalı göçmenler, adı anılan bölgelere girip yayıldıklarında, oralardan, özellikle Egeli dil ve kültür, yeni oluşumun alt katmanı işlevini gördü ve Illyria dili, Helen dili, Lykia dili, Luwi dili, Hitit dili ve Pala dili gibi kırma diller oluştu; Ege’li dil ve kültür bunlardan kiminde baskın etkili, kiminde az etkili öge olabilmişti. Bu kırma diller, birbirinden, her birinin oluşumunda hangi diğer oluşum ögesinin ne ölçüde etkin olduğu açısından da farklılık gösteriyorlardı: Örneğin, etkili olabilmiş diğer öge, doğu Anadolu’da Proto-Hatti dili ve ondan sonra da Hurri diliydi. Keza, göçmenlerin Anadolu’ya göçüp geldikleri sırada konuştukları Hint-Avrupa dili de, bir boydan diğerine pek değişikti.”

…Luwi dilinde, Ege’li s(s)’li, nt(h)’li ya da nd’li takıların olağanüstü bol sayıda kalması, Kolayca şu yoldan açıklanabilir: Çünkü Luwi dilinin oluşumunda, Ege’li dil ögesi, Hitit dilinin ya da Helen dilinin oluşumunda gösterebildiği etkiye göre çok daha etkili olabilmiştir.

Şimdi okuyucu bize, bu Ege’li dil ve uygarlık katmanının arkeoloji kanıtlarıyla da kanıtlanmakta olup olmadığını soracaktır. Yakın ve çok yakın dönemin araştırmaları sayesinde, yanıt kolayca verilebilir. Şimdi bilmekteyiz ki, İÖ 5.bin yıldan beri Kilikia, Küçük Ermenistan ve doğu Küçük Asya yörelerinden, oraların neolitik çağ ve kalkolitik çağ kültürleri batı Anadolu üzerinden Ege’ye yayılmış; oradan da yeni kültür akımları Balkan yarımadasına ve Tuna yöresine, kimiyse İtalya ve Sicilya’ya ulaşmıştır. Bu yayılışlara ben “Vorderasiatische Kulturtrift/Ön Asyalı kültürün söküp atıcı yayılması” adını vermiştim. Bu 3.binyılın sonuna kadar sürdü. Arkeolojik kanıtları yönünden bu yayılma hareketinin en iyi görülebileceği yöre, Kilikia (Mersin ve Tarsus), güneydoğu Anadolu, Konya havzasında Çukurkent, Pisidia Göller Bölgesi, Hacılar çevresi (buluntular Lykia’ya kadar yayılıyor), hatta daha ileride Yunanistan (Sesklo Kültürü), Girit, Tuna yöresi (Starceva kültürü ve köröş kültürü), Bulgaristan (Kremikovci, Baniata, 1.Karanowo), Romanya “Kriş” kültürü, Apulia ve Sicilya’dır.

Anadolu’da, Girit’te, Yunanistan’da ve Makedonya’da, neolithik çağ ya da khalkolithik çağ uygarlıklarından daha sonra, erken tunç çağı uygarlığı gelişti. Arkeologlar, örneğin Mellaart,“Burada görülen sürekliliği geniş ölçüde inkar edebilirler; çünkü onlar, her kültür değişiminde yeni bir halkı göç ederek getirtmeye ve yangın felaketini yabancı istilacı sürülerin sökün edişi anlamında yorumlamaya çoğu kez pek fazla eğilimlidirler. Ama ben tarihçi olarak, bir dış etkenin karışması olmaksızın kendiliğinden gerçekleşen öz gelişme etkenine ve keza ticaret yoluyla etkilenmelere daha büyük önem vermekten yanayım. Bence özellikle madenlerin işlenmesinin öğrenilmesi ve madeni kapların üretimine başlanması sayesinde neolithik çağ kültüründen khalkolithik çağ kültürüne geçilmesine yol açan, giderek önem kazanan metal eşya yapımcılığı, bu öz gelişme etkenlerinin başında gelir. Sözünü ettiğim gelişme, çömlekçilik işleri üretiminde “metal yapımı çarpması” denen olguya ve sonuç olarak da, khalkolithik çağı izleyen erken tunç çağının oluşmasına yol açtı”

İşte bu değişimler, birinci derecede, metal eşya yapımındaki gelişmelerden doğmuş olmalıdır; yoksa yabancı göçmenlerin gelmesinden değil. Bu yüzden, Anadolu kültürünün Ege’li ögesi erken tunç çağına kadar, hatta bu çağ içinde hayli uzun zaman varlığını koruyabilmiş olabilir. Hatırlayalım ki Mellaart’ın kendisi de, o kadar önemli olan Yortan ve Kusura kültürlerinde erken tunç çağı sonuna kadar yerliliğin aralıksız süregittiğini kabul eder. Hatta pek sapa yerlerde Egeli kültür ögesi tunç çağı geç dönemine ya da demir çağı erken dönemine kadar varlığını sürdürebilmiş olabilir. Egeli kültür Girit’te İÖ 15. yüzyılda bile yaşamaktaydı; oysa Yunanistan ana karasında ancak, aşağı yukarı İÖ 1900 dolaylarına kadar egemen olabilmişti.

Acaba Hind-Avrupalı ilk göçmenler ne zaman güneye ulaştılar? Yunanistan’da ilk istila akınları daha neolithik çağ sürerken, yaklaşık olarak İÖ 3000 ile 2500 arasındaki döneme tarihlendirilir; ama bu akınlar, her şeyden önce (Hind-Avrupalı olmayan bir kültüre özgü) üzeri şerit gibi uzun çizgilerle süslemeli çanak çömleklere bakılarak anlaşılıyor. Bu akınlara tek tük Hind-Avrupalı ögeler de karışmış olabilir. İÖ 2500-1900 arasındaki erken tunç çağında, Yunanistan üzerine Hind-Avrupalı basıncı besbelli ki daha güçlüydü ve İÖ 1900 dolaylarında, sonraki Helenlerin büyük ataları, kalabalık dalgalarla gelen ilk Hind-Avrupalı göçmenler olarak, Yunanistan ana karasına gelip yayılmışlardı.

Anadolu’da ilk yıkma kalıntıları tabakasına, aşağı yukarı İÖ 3000 dolaylarında, khalkolithik çağın erken döneminde saptayabiliyoruz. Ayrıca, Troia’dan özellikle erken tunç çağında Anadolu’ya akınlar oldu; örneğin 1. Troia döneminin sonunda, 11.Troia dönemi sırasında ve bu dönemin bitiminde. Son olarak erken tunç çağı bitiminde ve tunç çağı orta dönemi başlangıcında, yani İÖ 3. binyıl bitiminde ve 2. binyılın ilk yüzyılında, Troya yöresindeki tüm Anadolu parçasında (işte V. Troia’dan V1. Troia’ya geçiş bu dönemdedir) ve oradan Ermenistan sınırlarına kadar, çok geniş bir alana yayılan akınlar saptayabiliyoruz.

Sonraki Hititlerle Palaların büyük atalarının, ancak İÖ 2000 dolaylarında mı, daha önce mi Anadolu’ya geldiği, bence, henüz bilgimiz dışındadır. Ama onların daha erken tunç çağı başlangıcında ya da bu çağ süregiderken Anadolu’ya girip yayılmış olmalarını hiç de kesinlikle olanaksız saymamak isterim. Bunlar Anadolu’da nerelere kadar yayıldılar, şimdilik saptanamıyor. Keza, Anadolu’da erken tunç çağı kültürünü Luwilerin başlatmış bulunduğunu öne sürmek de yanlış olur. Erken tunç çağı Luwiler geldi diye başlamadı; tersine, o sırada Anadolu bu gelişme aşamasına henüz ulaşmış olduğu için Luwiler de erken tunç çağı uygarlığını benimsediler. Keza, bu Hind-Avrupalı yığınların gelip yayılmasından sonra Anadolu’nun her bölgesinde yalnız Pala dili ve Hititçe konuşuluyor değildi; tersine, eski Egeli kültür kimi yerlerde etkilenmeye uğramaksızın varlığını koruyor, kimi başka yerlerde (özellikle kuzeydoğuda) Proto-Hatti dili, geçici olarak üstünlük gösteriyordu. Keza, kısmen yerli, kısmen göçmenlerin dilinden türemiş başka diller de bu arada az çok etkinlik göstermiş olabilirler. Kuşkusuz, keza, sonradan başka Hind-Avrupalı göçmenlerin de, örneğin, daha İÖ 2000 dolaylarında, ama özellikle İÖ 1200 dolaylarında geldiklerini, bunların en çok batı Anadolu’da yeni egemen halk olarak yayıldığını göz önüne almak zorundayız.

Kesin bir güvenle söyleyebiliriz ki, erken tunç çağında Anadolulu göçmenler Girit’e ve Yunanistan anakarasına ulaştılar, oralardaki yerel erken tunç çağı kültürünü güçlendirdiler. Bu göçmenler arasında baskın etkili öge, daha önce neolithik çağ sırasında olduğu gibi, Egeli dil konuşan halk olacaktır. Bunlara keza Hind-Avrupa dili, hatta belki Luwi dili konuşan ögelerin de katılmış olması, bu çeşit göçmen yığınlarının (yani Hind-Avrupalıların ve özellikle Luwilerin) o sırada Anadolu’ya gelmiş olmasına ve içlerinden bazısının batı yönündeki göçe karışmış bulunmasına bağlıdır. Demek ki, ne de olsa, o sıralarda gerçekten Luwi kökenli birçok sözcüğün Girit’e ve Yunanistan’a ulaşmış bulunması olasılığı vardır. Bununla birlikte, takılı sözcükler konusunu ele aldığımızda, görüyoruz ki, böyleleri daha neolithik çağdan beri batı yörelerinde kökleşmişti; örneğin Korinthos, Knossos, Mykenai vb. adlar, orada, tarihçesi en eski çağlara uzanan yerlerin adı olarak karşımıza çıkıyor. Demek ki, böyle takılı adların oraya gelmesini açıklamak için, Luwilerin göçü varsayımına dayanmamız gerekmez.” (Umar, s.304)

Yazarın uygarlığın gelişip yaygınlaşması hakkında yukarıda savunduğu görüşler son zamanlarda çok daha sistemli bir şekilde Avusturyalı Profesör Robert Heine-Geldern tarafından savunulmaktadır. Çeşitli bilim dallarından çok sayıda bilim adamı ve görüşlerinden bu çalışmada da çok yararlandığımız iki değerli mitolog Robert Gravers ve Joseph Cambell da bu görüşü savunmaktadırlar. Robert Heine-Geldern’e göre hem tarım ve hayvancılık, hem de uygarlıkların temel sanatları Yakındoğu’dan tüm dünyaya yayılmıştır. Bu görüşe göre MÖ 7500 yıllarında Yakındoğu’da görülen neolitik uygarlık insanların göçüyle adım adım Doğu’ya ve Batı’ya yayılarak 5000 yıl sonra MÖ 2500 dolaylarında iki okyanusa ulaşmıştır. Bu arada yine Yakındoğu’da, Mezopotamya’da ikinci bir çığır açılmış, kent ve maden devrimi ortaya çıkmış, yazı, matematik, mimarlık, göklerin bilimsel gözlemi, tapınak inancı ve krallık, Mısır’a 1. Hanedan döneminde İ.Ö. 2850’de, Girit’e ve İndus Vadisi’ne 2500’de, Çin’e 1500’de ve Meksika ve Peru’ya İ.Ö. 1000-500’lerde geçmiştir. (Campbell- s. 11)

Yazarın, Greklerin “Pelasg” dediği Luvileri ilişkilendirdiği arkeolojik kaynaklar gerçekçi ve yerindedir.  Birlikte yaşayan farklı etnik grupların aynı anda birden çok dil konuşmuş olduklarından şüphe etmemizi gerektiren herhangi bir bulgu yoktur. Bu nedenle yazarın görüşüne katılıyor, Luvice konuşan  toplumun birden çok etnik gruptan oluştuğunu ve birden çok dil konuştuğunu kabul ediyoruz. Luvice konuşulan bölgelerdeki kent, kılan,  dağ, ırmak, kral ve tanrıların adlarından çoğunun Luvi diliyle açıklanamayışı da, yazarın yukarıda belirttiği “yerli (yazar “Egeli” diyor) dil ögesinin çok baskın olduğunu” göstermektedir.  Öyle görülüyor ki, Hind-Avrupa dilini konuşan nüfus sayıca da çok azdı.

Luvilerin Diğer Adı Pelasg’dır

Yunanlılar, kendilerinden önce Anadolu, Ege adaları ve Mora Yarımadası’nda yaşayan Luvi halkını “Pelasg” adıyla anarlar. İngiliz bilgini George Thomson “Tarihöncsi Ege” adlı iki ciltlik muhteşem kitabında bölgedeki diğer tarihöncesi halklarla birlikte Pelasgları, (çağımız bilim adamlarının kullandıkları adla Luvileri) incelemiştir. George Thomson’a göre Pelasglar (yani Luviler) Hint-Avrupa dili konuşmazlar. Bu yazara göre Yunanlıların ataları kabul edilen ve Kafkas kökenli oldukları konusunda hiç şüphe bulunmayan Akhalar gibi Pelasglar da Kafkasyalıdır.

  1. Thomson’un, Pelasg halkı hakkındaki saptamalarının aşağıda aktarıyorum.

Pelasglar, Tarihöncesi Kuzey Ege Halkı

“Pelasglar, Kuzey Ege’nin çeşitli yörelerinde, kendi dillerini koruyarak yaşamışlardır: Örnekse Makedonia kıyılarındaki Akte’de, aynı yörede bir yerlerde bulunan Kreston’da, Lemnos ve İmbros adalarında, Propontis kıyılarında Kyzikos bölgesinde Plakia ve Skylake’de. Ayrıca Samothrake’de, Troas’da, Lydia’da, Lesbos’da ve Khios’da yaşadıklarından da söz edilmiştir.

Pelasglar, Yunanistan’da, Zeus Pelasgios’un Dodana’daki eski tapınağında ve Pelasgikon Argos ya da Pelasgiotis diye bilinen Thessalia ovasında adlarını bırakmışlardır. Pelasglardan, Boiotia’nın ve Peloponnesos’daki Akhaia bölgesinin ilk sakinleri ve özellikle de Attika, Argolis ve Arkadia’nın yerli halkı olarak söz edenler de olmuştur. Olympia yakınlarında, bir zamanlar bütün bir Elis bölgesinde görülen Kaukonlar adlı bir kabilenin kalıntıları vardı. Bunlar da büyük bir olasılıkla Pelasglardandılar. İlyada’da, Pelasgların yanı sıra Kaukonlar adını taşıyan bir kabileden Troyalıların bağlaşıkları olarak söz edilmektedir; aynı ada daha kuzeyde Karadeniz kıyısındaki Paphlagonia’da yaşayan Kaukonlarda bir kez daha rastlanmaktadır. Güney Pelopennesos’da ya da Kykladlarda Pelasgların hiçbir izine rastlanmamakla birlikte, Odysseia’da onlardan Girit’de yaşayan halklardan biri olarak söz edilmektedir.” (Thomson, cilt 1, s.191)

Pelasglar Karadeniz’in Ötesinden Geldiler

“Peki, Pelasglar nereden gelmişlerdi?

…Eldeki bütün ipuçları bizi kuzeye götürüyor: Makedonia kıyılarına ve Hellespontos’un girişindeki Samothrake, Lemnos ve İmbros adalarına. Pelasgların izini Hellespontos’tan ve Propontis’ten geçerek Anadolu’nun Kuzey kıyılarına dek sürebildiğimize göre, onların anayurdunun Karadeniz’in öte yanında bir yerlerde bulunduğunu düşündürtecek güçlü bir kanıtımız olduğunu söyleyebiliriz.” (Thomson, cilt 1, s.192)

Etrüskler, Pelasgların Koludur

“Ataları Ege’nin kuzey kıyılarından olan Thukydides, Akteli, Lemnoslu ve Attikalı Pelasgları Tyrrhenler (Tyrsenler) olarak tanımlamaktadır. Sophokles de, Argolis’teki Pelasglar için aynı adı kullanmaktadır. Yunanlılar Etrüskleri Tyrsenler olarak bilirlerdi. Yunan geleneklerine göre, Etrüskler İtalya’ya Ege’nin bir yöresinden göç etmişlerdi; Herodotos bunların Lydia’dan göç ettiklerini söylemekte, kimi yazarlarsa Etrüskleri Thessalia’dan, Lemnos’dan ya da İmbros’dan göç eden Pelasglar olarak tanımlamaktadırlar. Nitekim, Caereli Etrüskler de soylarının Thessalialı Pelasglardan geldiğini ileri sürmüşlerdir. Tyrrhenos, bir Lydia kenti olan Tyrrha’nın budunsal türevidir. Targinius’un Yunancadaki biçimi olan Tarkhon’un erkek kardeşinin adıdır Tyrrhenos. Tarkhon ile Tyrrhenos’un babası olan Telephos ise, İtalya’da Targuiniilerin atası, Lydia’da da Teuthraia kralı olarak ortaya çıkar. Son olarak, Lemnos’ta bulunan kimi yazıtlar, Etrüsk dilini çok andıran bir dilde yazılmıştır. Gerçi Lydialıların dili konusunda pek az bilgi vardır, ama eldeki bilgiler bu dilin de aynı aileden olduğunu göstermeye yeterlidir.” (Thomson, cilt 1, s.193).

Attika’daki Etrüskler (Tyrrhen-Pelasglar)

“Attika’daki Tyrrhen-Pelasglar, Lemnosluların bir koluydu. Bir zamanlar Atinalılar, Akroplis’i çeviren duvarları ördürmek için Pelasgları tutmuşlardı. O günlerde kölelik diye bir şey yoktu, su getirmek için Enneakrunos Çeşmesi’ne giden Atinalı kız ve erkek çocuklar durmadan Pelasgların saldırısına uğruyorlardı. Bu yüzden, Pelasglar Attika’dan kovuldular ve gidip Lemnos’a yerleştiler.

Demokrat Atinalılar, Pelasg kökenli oluşlarıyla övünüyorlardı. “Toprağın oğulları” diyorlardı kendilerine. Herodotos, bunları, Helenleşmiş Pelasglar olarak tanımlar. İlk krallarından biri evliliğin kurucusu Kekrops’du. Kekrops’dan önce kadınlar gelişigüzel ilişkide bulunuyor ve çocuklarına kendi adlarını veriyorlardı. Etrüsklerle ilgili olarak da bize tastamam bunlar anlatılmaktadır.” (Thomson, cilt 1, s.195).

Etrüsklerin Anadolu’yla İleri Bağlantıları Vardır

“Yer adlarındaki çeşitli benzerliklere bakılırsa, Etrüsklerin Anadolu’yla (yalnızca Lydia’yla değil, Karia ve Lykia’yla da) daha ileri bağlantıları söz konusudur. Dahası, bütün bir Ege havzasında ve güneyde Kilikia’ya, kuzeyde Kafkasya’ya kadar Anadolu’nun iç bölgesinde Hellenik olmayan birtakım öğelere ( -nth, -nd, -ss, -tt) dayanan Korinthos, Kelenderis, Myndos, Parnassos, Knossos, Hymessos, Adramyttion gibi yer adlarına rastlıyoruz. Thalassa (Attika lehçesinde thalatta) sözcüğü de aynı türdendir. Bu tür sözcükler, Helen öncesi dillerin varlıklarını en uzun süre korudukları Karia’da ve Lykia’da çok boldur, ama bunların geniş bir alana yayılmış olmaları, bir zamanlar Ege havzasında Anadolu’dan çıkan benzeşik bir dil alanının doğmuş olması gerektiğini göstermektedir.” (Thomson, cilt 1, s.195)

Etrüsk Dili Kafkasya’daki Dillerle Bağlantılıdır

“Son olarak Etrüsklerin dili, Kafkasya’da hâlâ konuşulan dillerle bağlantılıydı. Bunu ilk kez elli yıl önce Thomsen ortaya çıkarmış, Mar da onaylamıştır.

Benim varabileceğim yer burası. Erüsklerin konuştuğu dilin ve kimi Asya dillerinin Kafkasya’yla bağlantılarının doğurduğu sorunlar, Karadeniz’den Suriye’ye, Ege’den Sümer’e kadar bütün bölgeyi kaplayan ortak bir dil alt-katmanının bulunmasıyla karmaşıklaşmış ve büyümüştür. Dahası, bu diller, Hint-Avrupa yayılmasının meydana geldiğine inanılan Güney Rusya’dan gelmişlerse, Yunan dilinde Hint-Avrupalı olmayan son derece yerleşik kimi öğeler Yunanca’nın kendisi kadar eski olabilir. Kesin bir sınıflama olarak Hint-Avrupa kavramının kendisinin bile yeniden gözden geçirilmesi gerekebilir. Böylesine kapsamlı sorunların, birkaç sayfada çözülmesi şöyle dursun, yeterince ortaya konulması bile beklenemez. Anadolu’nun tarihöncesine ilişkin daha ileri araştırmaların gerçekleştirilmesini sabırla beklemekten başka umarımız yok. Ben burada, yalnızca, Ege’nin ilk halklarıyla ilgili eski Yunan geleneklerinin, bilgisizce kaleme alınmış duygusal yazılar ya da eski çağlara değgin palavralar diye nitelendirilerek bir yana atılmaması gerektiği noktasında diretmek istiyorum. Bu ayrıntılar bir araya getirildiğinde, kazıbilim ve dilbilim araştırmalarının ortaya çıkardığı görünümle uygunluk gösteren tutarlı bir resim oluşmaktadır.” (Thomson, cilt 1, s.196)

Yunan Dilindeki Adelphos ve Adelphe Sözcükleri

Yukarıdaki paragrafta altı tarafımdan çizilen bölümdeki çok önemli bir saptamaya tekrar dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Burada “Yunan dilinde Hint-Avrupalı olmayan son derece yerleşik kimi öğelerin Yunanca’nın kendisi kadar eski olabileceği” belirtilerek, böyle bir yapılanmanın tarihöncesi dönemde Kafkasya ve Kafkasya’nın doğal bir şekilde ilişkide bulunduğu coğrafyada (Güney Rusya’da) gerçekleşebileceği öngörüsünde bulunulmakta ve bunun sonuçlarından söz edilmektedir. Bu öngörünün doğru olabileceğini düşünüyorum. Thomson, Yunanca’nın kendisi kadar eski fakat Yunanca olmayan sözcüklere örnek olarak “erkek kardeş” anlamındaki adelphos ile “kız kardeş” anlamındaki adelphe sözcüklerini göstermektedir. Ancak yazarın, Adige dilinde yalnızca kadınların “erkek kardeş” anlamında kullandıkları “delkh” sözcüğünden haberi yoktur. “Delkh” sözcüğü, Yunanca’daki Adelphos ve Adelphe sözcüklerinin Adige kökenini gösterdiği gibi Thomson’un yukarıdaki öngörüsünü de doğrular. (Thomson,  cilt 1, s.162)

Tabloyu tamamlamak için, G.Thomson’un Greklerle birlikte görülen ve Çerkeslerin ataları olan Akalar (Akhalar), Henioklar ve Zygileri Kafkasya’yla ilişkilendirdiğini belirtmemiz gerekmektedir.

Belirtilmesi gereken bir başka konu da George Thomson’un Etrüskler hakkındaki savunduğu görüşün aslında kendisinin bu kitabı yazdığı dönemden elli yıl önce ortaya atılmış olmasıdır.  Aslında Thomson, V. Thomsen’in 1899 yılında ortaya attığı görüşü savunmaktadır ve Mar başta olmak üzere bu görüşü destekleyen çok sayıda yazar vardır.

Thomson’un dikkat çektiği diğer bir husus, “Ege’nin ilk halklarıyla ilgili eski Yunan geleneklerinin” bir yana atılmayıp dikkatle incelenmesi ve bu konudaki bulguların dilbilim ve kazıbilimle birlikte değerlendirilmesi şüphesiz ki büyük önem taşımaktadır.

Anadolu’daki Luvilerin Siyasi Faaliyetleri ya da Arzavalılar

Hitit belgelerinden anlaşıldığına göre Hitit İmparatorluğunun kurulduğu dönemde Ephesos, Uşak, Afyon, Kütahya bölgelerinde Luvilerin egemen olduğu küçük devletler bulunuyordu. Bu devletler ülkelerini işgal etmek isteyen Hititlere karşı bir araya gelerek “Arzava” adıyla bir koalisyon oluşturdular.  Ahmet Ünal, Schachermeyr’in yukarıda aktarılan görüşlerine katılmakta, tüm araştırmalara rağmen batı Anadolu’da Arzava kültürü varlığı saptanamadığını, Luvi varlığı da çok zayıf olduğunu belirtmektedir.

Hitit kaynaklarında Arzava bölgesinin  “Luvia” olarak adlandırıldığını, bu nedenle de Arzava ile Luvilerin eşitlenmesi gerektiğini, Arzava koalisyonu devletlerinin Luvilerin yönetiminde olduğunu araştırmacıların çoğunluğu kabul etmektedir. Ancak bunun bu yorumun hatalı olduğunu belirten araştırmacılar da vardır. (Ünal 2003, s.2-7) Kesin olan şey Hint-Avrupalı ve yerli halkların aynı krallık topraklarında birlikte yaşadıklarıdır. Bu durumda Arzava ülkelerinin krallarının da yerlilerden olması yalnızca mümkün değil, daha büyük bir olasılıktır. Ama araştırmacılar bu konuyu hiç araştırmamışlar, peşin bir ön yargıyla Arzava krallarının Luvi asıllı olduğunu kabul etmişlerdir. Bu durumun önemli bir eksiklik olduğunu belirtmek durumundayız.

“Arzava” olarak kayıtlara geçen devletler şunlardır:

  1. Arzava (başkenti Ephesos/Apasa)
  2. Mira-Kuwaliya (İzmir civarı)
  3. Seha Nehri Ülkesi-Appawiya (Gediz vadisi)
  4. Hapalla
  5. Wilusa  (Troya)

Bu devletler hiçbir şekilde politik bütünlük oluşturmuyorlardı. Her birinin ayrı kralı vardı.  Koalisyon liderliği zaman zaman değişse de, şimdiki Ephesos/Apasa öreninin bulunduğu yerde bulunan ve bilim adamlarının “Küçük Arzava” adını taktıkları küçük krallık Arzava ülkelerinin lideri durumundaydı.  Apasa’nın sınır komşusu olan Mira’nın önceleri bağımsız oluğu daha sonra eklentisi Kuvaliya ile birlikte Ephesos/Apasa’ya bağlandığı sanılmaktadır. Wilusa krallığının Arvaza’yla ilişkileri tartışma konusudur. 11.  Muvattali döneminde Wilusa krallığının Arzava’ya dâhil olduğu kesin olmakla birlikte daha önceki dönemde Arzava koalisyonu içinde görülmemektedir. Seha Nehri ülkesinin Arzava’ya dahil olup olmadığı konusunda da kuşkular vardır.

Arzava ülkeleri 1. Hattuşili (M.Ö. 1660-1630)   döneminden itibaren Hitit bağımlısı durumuna gelseler de tarihleri boyunca Hititlere hep sorun çıkarmışlar ve düşmanlık yapmışlardır.

  1. Tuthaliya (MÖ 1460-1440) Arzava ve üzerine sefer düzenledi ve bölgeyi fethetti. Yalnızca kral 60.000 tutsak alıp ülkesine götürdü. Komutanlarının aldığı tutsakların sayısı çok daha fazlaydı. Bu dönemde Hitit belgelerinde görülen Ahiyava kralı Attarişşiyaş ve Harriyati- Zippaşla ülkeleri kralı Ahiyalı (Ahiyava) soylu Madduvattaş’ın adları da Hint-Avrupa dilinden değildir.
  2. Murşili zamanında (M.Ö.1345-1315) Seha Nehri Ülkesi kralının Manapa-Dattas, Mira-Kuvaliya ülkesi kralının Mashuiluwa, Hapalla ülkesi kralının Targasnalli adını taşıdığı anlaşılmaktadır.

Küçük Arzava (Apasa) kralı Tarkhundaradu (Tarkhun-Daradu) çağdaşı Mısır firavunu 111. Amenophis’le mektuplaşmıştır. Arzava mektupları adıyla anılan bu mektuplardan Apasa krallığının çağının büyük devletleriyle diplomatik ilişkiler kuracak kadar güçlü ve gelişmiş olduğu anlaşılmaktadır. (Umar-1999, s.124)

  1. Muwattali zamanında (M.Ö. 1315-1282) yapılan bir anlaşmaya dayanarak Wilusa kralının Alaksandu, Seha Nehri Ülkesi kralının Manapa-Tarhunta, Mira-Kuvaliya ülkesi kralının Kupanta-Kurunta, Piyamaradu ve Hapalla kralının Ura-Hattuşa adını taşıdıkları anlaşılmaktadır. (Melchert, s.48; Akurgal, s.80; Gür, s.106)

Yukarıdaki adlardan Manapa-Dattaş, Manapa-Tarhunta, Piya-maradu Tarkhun-daradu  Alaksandu ve Madduwatta adları halen konuşulan Aşuva diliyle açıklanabilen lakaplardır.

Yerli Halk ya da Aşşuvalar

 Tuthaliya zamanında (MÖ 1460-1440) Arzava koalisyonu dışında kalan 22 Batı Anadolu devleti birleşerek Hititlere karşı Assuva (Aşşuva) adıyla bir koalisyon oluşturmuşlardı. 2. Tuthaliya, Aşşuva’ya karşı sefer düzenledi ve onları yenmeyi başardı. 10000 askeri, binlerce savaş esirini ve Aşuva halkının ileri gelenlerini, binlerce at, sığır ve koyunları Hitit ülkesine götürüp zorunlu bir şekilde iskân ettirdi. Çok önemli ganimetler arasında 600 savaş arabası ve savaş arabacısı sürücüsü de vardı. Daha sonra Aşşuva kralı Piyamainara/Piyamakurunta’nın oğlu Kukkuli’ye bağlılık yemini ettirip Aşşuva’ya kral olarak gönderdi. Ama Kukkuli Aşşuva’ya gider gitmez zorla yaptırılan yemini bozdu. 10000 asker ve 600 savaş arabası toplayarak Hititlere saldırdı, ancak yenilerek esir düştü. (Ünal-2003, s.14) Bu olaydan sonra Aşuva’nın adı tarihsel kayıtlarda bir daha geçmez.

  1. Tuthaliya’nın bölgeye yaptığı saldırıdan önce Aşşuva krallığının Mısır krallığıyla da ilişki kurduğu ve Firavun 3. Thothmes’e MÖ 1472, 1470 ve 1467’de armağanlar gönderildiği anlaşılmaktadır. (Umar-1999, s.120; Ünal-2003, s.14)

Aşşuva koalisyonunu oluşturan ülkelerin adları aşağıdadır:

  1. (KUR URU Lu) –ug ga
  2. KUR URU Kiş-pu-u-va
  3. KUR URU U-na-li-ia
  4. (……..)
  5. KUR URU Du-u-ra
  6. KUR URU Hal- lu-va
  7. KUR URU Hu-u-va-al-lu-şi-ya
  8. (KUR URU K)-a-ra-ki-şa
  9. KUR URU A-da-du-ra
  10. (KUR URU D) u-un-ta
  11. KUR URU Pa-ri- iş-ta
  12. (…….)
  13. KUR URU…) i-va-a
  14. KUR URU Va-ar-şi-ia
  15. KUR URU Ku-ru-up-pi-ia
  16. (KUR URU …) lu-iş-şa
  17. (KUR URU) A-la-at-ra
  18. KUR HUR SAG Pa-hu-ri-na
  19. KUR URU Pa-şu-hal-ta
  20. …..
  21. KUR URU U-i-lu-şi-ia (Vilusa)
  22. KUR URU Ta-ru-i-şa (Troya)

Yukarıdaki listede görülen ülkelerden Lugga’nın Antalya yöresinde olduğu konusunda görüş birliği vardır. “Karakişa” ülkesi daha sonraki Karyalılarla ilişkilendirilmekteyse de o zamanki yeri bilinmemekte, İzmir-Manisa dolaylarında olduğu sanılmaktadır. Şimdiki Çanakkale-Bursa dolaylarında ise Troya ile ilişkilendirilen Ta-ru-i- şa ve Viluşa ülkeleri bulunuyordu. Diğer Aşşuva krallıklarının adları ne o zaman ne de daha sonraları herhangi bir belgede herhangi bir şekilde geçmemekte, bu ülkelerin nerede olduğu da bilinmemektedir. Aslında, Batı Anadolu’da olduğu bilinen  “Assuva/Aşşuva Ülkesi’nin” yeri de kesin bir şekilde belirlenememekte, bazıları Lidya’ya, bazıları Bergama’nın kuzeyine, bazıları da Troya bölgesine yerleştirmektedir.

  1. Forrer, Asya kıtasının adının Aşşuva’dan kaynaklandığını iddia etmiştir. Bu görüş büyük ölçüde kabul görmektedir. Hititler döneminde Elazığ-Keban bölgesinde görülen İŞUVA ülkesini Aşşuva’yla ilişkilendirmek isteyenler oldu. Aşşuva adının Linear B yazısında A-*64-ja biçiminde yer aldığı da iddia edildi. MÖ 5.yüzyılda kurulduğu bilinen “Assos” yerleşiminin adı ve Romalılar tarafından “Asya” denilen Maanya (Lidya), “Aşşuva” adıyla ilişkilendirilmekte ise de, Aşşuva’yı batı Anadolu’daki herhangi bir yerleşim yeri ya da kentle ilişkilendirme çalışmaları olumsuz sonuç vermiş, bu adı taşıyan bir kent bulunamamıştır. (Melchert, s.23)

Aşşuva Bir Kabilenin Adıdır

Aşşuva adlı bir kent ya da devlet yoksa Hititler savaştıkları bu devletçikleri neden bu adla anıyorlardı?

Hitit imparatorluğu kurulmadan önce orta Anadolu’da yaşayan yerli halkın kabile adının Hatti olduğunu biliyoruz. Hatti kabilesinin kurduğu yirmi kadar devlet bulunuyordu. Aynı şekilde Hititler dönemindeki Arzava koalisyonu ülkeleri “Luvia” olarak anılıyordu. Oysa Luvi adında bir devlet bulunmuyordu. Luvi o dönemde batı Anadolu’da yaşayan ve Hint-Avrupa dili konuşan halkın kabile adıydı.

Luviler döneminde aynı bölgede Luvilerden daha çok nüfusa sahip olan yerli halk da yaşıyordu. Bu yerli halkın kabile adı bilinmemektedir. Araştırmacılar yerli halkın kabile adını hiç araştırmadılar. Peşin bir önyargıyla Aşşuva’yı bir devlet olarak algılayıp, bu adı taşıyan kenti ya da devleti bulmaya çalıştılar. Oysa “Aşşuva” hiçbir belgede kent ya da devlet adı olarak yer almıyor, yalnızca 22 devletçiğin Hititlere karşı oluşturdukları bir koalisyonun adı olarak yer alıyor. Aslında koalisyon ülkeleri olarak adları geçen ve bütün aramalara rağmen bulunamayan “devletçiklerin” devlet olup olmadıkları da, tartışılması gereken bir konudur.

Aşuva adı Hitit, Mısır ve belgelerinde görülüyor, ancak böyle bir kent ya da devlet hiçbir belgede yer almıyor. Aynı dönemde Anadolu’nun diğer bölgelerinde İşuva, Haşşu, Haşşuva adları da görülüyor. Bu olguları birlikte değerlendirdiğimizde, Aşşuva adının bu dönemde Batı Anadolu’da yaşayan yerli kabilenin adı olduğu sonucuna ulaşıyoruz. Bize göre, koalisyonu oluşturan devletlerin adları da kabileyi oluşturan klanların ya da bu klanların yaşadıkları bölgelerin, kentlerin ve köylerin adlarıdır.

Öyle anlaşılıyor ki, bölgedeki yerli halk soy ve kabile temelinde örgütlenmişti ve kabile “Aşuva” olarak adlandırılıyordu. Hititler ve Mısırlılar da onları bu adla tanıyorlardı.  Hattilerin yakın akrabası ve Anadolu’nun yerlisi olan bu kabileyi oluşturan Taru, Li, Lo, Lam/Lım, Aş,Apha, Yaş, Sid, Mad/Mıd/Med, Mağan/Maan, Masa, Maşa, Mışa, Maz/Maza, Şan, San, Sandı, Yasan, Kar, Atruş/ Etruş, Lüh, Lukh, Tarmil, Kıl/Kil gibi adlar taşıyan klanlar bütün bölgeye yayılmış şekilde köylerde ve kentlerde yaşıyorlardı.

Görüldüğü gibi Aşşuva adı, bir kabile adı olarak düşünüldüğünde, şimdi anlaşılmaz olan pazılın parçaları yerli yerine oturmakta ve her şey daha anlaşılır duruma gelmektedir.

Abazaların Aşuva Boyu

“Aşuva” adını kullanan bir Abaza boyu (fratri)  halen yaşadığından, bu ad Kafkasyalılara tanıdık gelir. Aynı şekilde, ilkçağlarda Aşşuva bölgesinde yaşayan klanların adlarını yaşatan “Aphas/Apasa, Akha/Akba, Apha, Masa, Mas, Mışa, Maza, Maz, Mağan/Maan, Mad/Med, Mıd/Mit, Sid/Şıd, Goga/Guga, Kar, Khara/Gara, Karal, Karako, Karaczug, Karaba, Kardan, Karaşa, Koreş, Koreşin, Kheref/Geref, Li (Liy), Lo (Loğ, Lov), luk, lüh, yelukh, Lek, Lekh, Hapat/Habat, Taru/Daru,  Lam/Lım, Aş, Yaş, San, Zan, Dan, Şan, Sandı/Sanda, Yasan/Yesen, Jankot, Aşkot, Tarmil/Darmil, Kuma/Guma, Kil/Kıl” gibi Adige/Abaza soyları da halen yaşamını sürdürmektedir.

Maykop Kurganı ve Aşuvalar

Rus bilim adamı G.F. Turçaninov,  Kuzey Kafkasya’da bulunan ve İ.Ö. 3. bin yıla tarihlenen kadim Maykop kurganında bulunan iki gümüş kap üzerindeki sesçil hecesel resim yazıları okumuştur. Turçaninov, kurganda yatan kralın Aşuva kabilesinin kralı olduğunu, yazıların Abaza, Abhaz ve Ubıhların ataları olan Aşuvalar tarafından yazıldığını belirtmektedir.  Bu kaplardan birinin yüzeyine bir coğrafi harita kazınmış ve üzerine “Yazıları olan Aşuva insanlarının ülkesi” yazılmıştır. Yazıtlardan saptandığına göre Aşuva ülkesi güneyde Karadeniz’den, kuzeyde Maykop’a  kadar uzanıyordu ve kuzeybatıda Kuban ırmağı ve güneydoğuda Fazis (Rion) ırmağı sınırlarını aşıyordu (Turçaninov, s.34

Bazı yazarlara göreyse Maykop Kurganı halkı MÖ 2300-2200 yılları civarında göçerek Anadolu’ya yerleşmiştir. Bunun kanıtı Alaca Höyük buluntularıdır. Lovpaçe ve diğer bazı yazarlara göre ise, Çatalhöyük kültürünün temsilcisi olan bir grup insan MÖ 5. bin yılın başlarında Anadolu’dan Kafkasya’ya göçmüştür. Aynı şekilde Kafkasya’yla Mezopotamya arasında da çok eski dönemlerden beri ilişki bulunmaktadır. (Lovpaçe, s. 44-81)

Alacahöyük İle Maykop Arasındaki İlişki

            Alacahöyük, Horoztepe ve Mahmatlar’da ortaya çıkarılan eserlerle, Maykop uygarlığında ortaya çıkarılan eserler arasında büyük bir benzerlik saptanmaktadır.  Bu nedenle bu eserler aynı kültürün ürünü sayılmıştır. Eserlerin asıl merkezinin Maykop olduğu da bu eserlerin Anadolu’da yalnızca bir bölgede ve aniden ortaya çıkmasıyla kanıtlanmaktadır (Akurgal, s.37). Belli ki bu eserler, M.Ö. 2500-2000 yılarında önce Pelasgların, daha sonra Akhaların Kafkasya’dan Anadolu’ya ve Mora yarımadasına göçüyle ilişkilidir.

lkçağ Helenleri, Kapodokya’da ve Anadolu’nun doğu Karadeniz kıyılarında yaşayan halka verdikleri “Asur” adı da gerçekte “Aşu-va” adıyla ilişkilidir. (Umar-1999, s.193) Aşura/Aşur Abaza dilinde “Aşular” anlamına gelir Bu adın kullanılması bu çağda bile Aşuvaların bölgede yaşadığını gösterir.

Aşuva Dilinde Okunan Biblos Yazıtları

Kenan (Fenike) kenti Biblos’ta M.Ö. 19-16. Yüzyıllara tarihlenen çok sayıda Aşuva yazıtı ele geçirilmiştir. Bunları Aşuva dilinde okuyarak bilime kazandıran da yine Turçaninov’dur.  Ancak bu yazıların Kafkas kökenli olduğunu ilk keşfeden  profesör Anton Jirku’dur.  Anton Jirku, 1966’ da Turçaninov’a gönderdiği mektupta, Maykop insanlarının M.Ö. 2000-1800 yıllarında Kafkasya’dan Suriye’ye gelerek Biblos’u kurduklarını, Kafkasya’dan getirdikleri kendi yazılarını kullandıklarını, benzer bir göçün yine Kafkasya’dan Filistin’e M.Ö. 2400 yıllarında gerçekleştirildiğini yazmaktadır. Turçaninov, A. Jirku’nun bu görüşlerinden çok etkilendiğini belirtmektedir (Turçaninov, s.45).

Eduard Dhorme’nin Biblos metinlerine getirdiği yorumlardan da çok yararlanan  Turçaninov, “Bu yorumlar olmasaydı Maykop yazıtını ilk okumam ve ardından da bu kitapta anlatılanların hiçbiri olmazdı” demektedir.  Psevdo-hiyeroglif Biblos yazısını ilk keşfeden Fransız bilgini Moris Dunand da Turçaninov’u desteklemiş ve okuması için iki yeni Biblos yazısını göndermişti. Turçaninov bu yazıları da Aşuva dilinde okudu (Turçaninov, s. 240).  G.F. Turçaninov, Fenike’deki Biblos kentinde bir Aşuva köle kolonisinin bulunduğunu, bu koloni halkı vasıtasıyla Aşuva dili ve yazısının Biblos’a taşındığını, Fenikelilerin Aşuvaların yazısını benimsediklerini belirtmektedir (Turçanınov, s. 44).

Turçanınov, Maykop Aşuva yazısındaki resimlerin ve basit hece düzeninin eski Kenan yazısında, daha sonraki Fenike ve Avrupa yazılarında görüldüğünü kaydetmektedir.

Aşşuva Kabilesinin Kenti Troya

Aşuva konfederasyonuna bağlı ülkelerden ikisinin adı Wilusa ve Taruisa olduğu gibi, Wilusa kralının adı da Alaksandu’ydu. 1920’lerde Emil Forrer, Hitit metinlerindeki bu isimlerle İlias’taki isimler arasındaki benzerliğe dikkat çekerek bir ilişki olabileceğini ileri sürdü.  Ama akademisyenler Forrer’e şiddetle karşı çıktılar. Konu çok tartışıldı, artık Forrer’in tezi kabul görmeye başladı. Şimdi artık, pek çok saygın akademisyen, Hitit metinlerindeki Wilusa’nın Homeros metinlerindeki İlios olabileceğini kabul edilmektedir. Hititlerdeki Alaksandu ile Yunan Alaksander arasındaki bağ da kabul ediliyor.  (Memiş, s.72; Akurgal, s.68-92; Gurney, s.55; Melchert, s.73)

Troya’ya saldıran Akhalar Anadolu’da yaşayan halkların tamamını ve Troyalıları “Asya” adıyla anıyorlardı ki, bu sözcüğün Anadolu dilindeki “Assuva/Aşşuva” sözcüğünün Yunan diline uyarlanmış biçimi olduğu artık kesinleşmiştir.

İlyada, Troya’da Geçen Olayların Mitolojik Dille Anlatımıdır

Anadolulu bir ozan olan Homeros tarafından yazılan M.Ö 9. yüzyıl civarında oluşturulduğu sanılan   “İlias”  adlı destanda  (Türkçe’ye İlyada adıyla çevrildi)  Çanakkale boğazının Anadolu yakasındaki antik Troya (ya da İlion) kentinde geçen olaylar anlatılmaktadır. Troya kentine Yunanistan’dan yaşayan Akhalar saldırırlar. Troyalılar da müttefikleriyle birlikte ülkelerini savunur, ama yenilirler.

Her destanda olduğu gibi bu destanda da gerçeklerle uydurmalar iç içedir. Troya önlerinde Olimpos tanrıları insanlarla yan yana savaşırlar. Bazıları Troyalıları bazıları Akhaları tutar. Tanrılar, tuttukları kahramanları ölmemesi için savaş meydanlarından kaçırırlar ve tuttukları tarafın yenmesi için de çeşitli hilelere başvururlar. Bir taraftan da Olympos Dağı’nın tepesinde birbirlerine ziyafet çeker ve keyif çatarlar.

Troya denilen bir kentin gerçekten bulunup bulunmadığı, Homeros denilen bir ozanın yaşayıp yaşamadığı, XIX. yüzyıla kadar çok tartışıldı. Kimi bilginler Homeros’un yaşamadığını, destanlarındaki şarkıların bir bütünlük oluşturmadığını, birbirine eklenmiş halk şarkılarından meydana geldiğini iddia ettiler. Diğer bilginler bu görüşlere karşı çıktılar.  Bu konuda binlerce kitap yazıldı, Homeros’un yazdıkları didik didik edildi, ancak bir sonuca ulaşılamadı. Sonuçta bu tartışmaları bilim adamları ya da arkeologlar değil, yoksul bir papazın maceraperest oğlu çözdü.

Tartışmaları Kürekle Çözen Adam

Heinrich Schliemann, küçük bir çocukken babasından Troya destanını defalarca dinlemiş ve bir gün Troya’yı bulmayı aklına koymuştu. On dört yaşındayken okulu bıraktı, bir bakkalda çıraklık yaptı. On dokuz yaşındayken bir gemide miçoluk yapıyordu. Yirmi yaşındayken hiç kimseden yardım almadan iki yıllık sıkı bir çalışmayla İngilizce, Fransızca, Felemenkçe, İspanyolca, Portekizce ve İtalyanca’yı öğrendi. Daha sonra ticarete başladı ve çok büyük bir tüccar oldu. On iki yıllık bir yolculuk yaparak dünyanın pek çok yerini gezdi.

Homeros’un anlattıklarının gerçek olduğuna inanan Schliemann, kırk altı yaşındayken Troya’yı aramaya başladı. İlyada’yı açıp okuyarak Troya ovasında araştırmalar yaptı ve Troya’nın yerini doğru olarak saptayıp kendisiyle alay eden bilim adamlarına aldırmadan 1870 yılında Troya’yı kazdı ve Troya hazinelerini buldu. Buna rağmen bilim dünyasındaki kör baronlar kazılan yerin Troya olduğuna inanmadılar. Schliemann, onları inandırmak için yirmi yıl uğraştı, bilginleri Troya’da ağırladı ve doksan kitap yazdı.

Bu gün Schliemann’ın, o inançlı yılmaz savaşçının, Troya’yı bulduğuna itiraz eden kalmadı. Çanakkale yakınlarındaki Hisarlık denilen yerdeki antik harabelerin Troya şehrine ait olduğunu da artık herkes kabul ediyor.  Yapılan kazılarla,  Troya’da birbirinin kalıntıları üzerine kurulan dokuz ayrı kent bulunmuştur.

Troya’nın Kuruluşuyla İlgili Efsaneler

İlyada Troya’sının kuruluşu ve halkının etnik kökeniyle ilgili olarak Girit, Atina ve Latin kökenli üç soy miti bulunmaktadır.

Girit efsanesine göre Girit’te kıtlık olur. Halkın bir kısmı prens Skamandros’un komutanlığında yeni bir koloni kurmak için yola çıkar, Kuzeybatı Anadolu kıyılarında İda Dağı’nın eteklerinde bir Apollon tapınağı inşa eder ve Sminthion adlı bir kent kurarlar. Skamandros, İdaia adlı bir Nympha ile evlenir ve ondan doğan oğlu Teuker Troya kral soyunun atası olur.

Atina asıllı efsanede, Atina asıllı Dardanos önce Samothrake (Semendirek) adasına daha sonra Anadolu’ya göç eder. Orada kral Teuker’in kızı Batieia ile evlenip kral olarak Dardanos kentini kurar. Fakat Atinalılara göre Teuker Giritli değildir. Atinalılar tarafından Dardanos’un Zeus değil Kybele kültünü yayan bir rahip-kral olarak görülmesi de önemli bir farklılıktır (Erhat, s.90-307).

Latin efsanesine göre, Etrüsk (Tyrrhenia) prensi Korythos’un İason ile Dardanos adlı ikiz çocuklarından İason Samothrake’ye, Dardanos Troya’ya göç etti. Dardanos’un üç oğlu oldu, bunlardan İlos (ya da Zakynthos), İlion kentini kurduktan sonra öldü. Yerine geçen yeğeni Tros, bölgeyi egemenliğine aldı ve Troya kral soyunun atası oldu (Graves, s.825).

Troya’yı Kuranlar Kar ya da Pelasg Halklarıdır

Yukarıda aktarılan üç efsanede de Kar ve Pelasg kökenli halklar Troya’nın kurucusu olarak gösterilmektedir. Çünkü Akha öncesindeki Atina bir Pelasg kentidir. Aynı şekilde Etrüskler Pelasgların bir koludur. Giritliler ise Kar kökenli bir halktır. Karyalıların en yakın akrabasıdır.

Homeros Troya’sına İlia unsurlarını katan ve Troyalı rahibelerin atanmaları ayrıcalığını elinde bulunduran Lokris kenti de Helen öncesi dönemin kurumlarına sahip bir Kar (Leleg) yerleşimidir.

          Troya Konfederasyonu                                          

Troya krallığı Aşuva kabilesinin en önemli krallığıydı. Soy-kabile birliği temelinde örgütlenen Troya çevresinde Aşuva kabilesinin dokuz kenti yer alıyordu. O zamanki adı Maanya (Homeros’ta Meonya) olan Lidya, daha güneydeki Karya ve Likya da Troya’yı aktif bir şekilde desteliyorlardı..  Troya bölgesinde Priamos’a bağlı dokuz küçük krallığın adları aşağıdadır.

  1. Lurnesos’ta oturanlar, (Lesbos’un karşısında)
  2. Thebai’da oturanlar, (Misya’da Kilikya yerleşimi)
  3. Pedasos’ta oturanlar, (Leleg yerleşimi)
  4. Dardanoslular, (Tros’un torunu Ayneyas, Remus ve Romulus’un babasıdır)
  5. Zelaia’da oturanlar, (Likya yerleşimi, Pandoros yönetiyordu)
  6. Adrasteia, Pitya ve Apaisos ve Tereia Dağı’nın eteklerinde oturanlar,
  7. Perkote, Praktios, Abydos, Sestos ve Arisbe’de oturanlar,
  8. Larissa’da oturanlar,
  9. Misyalılar. (Balıkesir ilinin tamamını kapsıyordu. Kral Telephos oğlu Eurypides)

Troyalıların Efsanevi Akrabaları

Efsaneye göre Troya kralı Priamos’un kardeşi Tithonos,  Elam’da susa kenti yakınlarında yaşayan Kissi/Kassi halkının kralıydı. Kafkasya’daki Kissalar, Kafkasya’daki anayurtlarından doğuya ve batıya doğru göç etmişlerdir. Doğaya doğru gidenler Elam’daki Sus kenti civarına yerleşmişler, batıya doğru gidenler de Troya’yı kurmuşlardır. Yani Troyalılar, “Kissa” halkının batıdaki koludur ve Elam’daki Kissalarla akrabadır. “Kisseus”, Kissa halkının ata adıdır. Başka deyişle Elam kralı Kisseusla, Thrak-Kissi kralı Kisseus akrabadır. Daha sonraki geleneklerde Hekabe de Kisseus’un kızı olarak anılır. Priamos’un kardeşi Tithonos’un eşi olan şafak tanrıçası Eos da  Kissia adını da taşır. Daha da önemlisi Gravers,  Ana Tanrıça’nın tarihi çağlarda Yunanistan, Trakya, Anadolu ve Suriye’de “Kissia” adıyla anıldığını belirtir.

Asur olması muhtemel bir Asya (daha arkaik ve doğru deyimle Aşuva) ülkesinin efsanevi kralı Teutamos da Troyalılara yardım göndermiştir. (Thomson, 1.cilt, s.319; Graves, s.885-889).

              Lidyalılar ve Aşuva Halkı

Tarihteki bir halkın bütünüyle ortadan kalkması, hiçbir iz bırakmadan yok olması mümkün değildir.  Bütünüyle asimile olan bir halk bile bazı kültürel özelliklerini ve inançlarını, nehir, dağ, klan, şehir adlarını yeni halka miras olarak bırakır. Bu nedenle Aşuva kabilesinin bölgede daha sonra görülen halklar, bu halkların kullandıkları kabile, tanrı, yer ve kral adları, yaşatılan gelenekler ve mitolojiler incelenerek yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.

            Eski Aşuva halkının yaşadığı sanılan bölgede Helenistik dönemde yaşadığı görülen Lidya, Karya, Misya ve Etrüsk halklarını aynı ortak atadan doğmuş olarak gösteren bir Lidya soy mitini Herodotos’un aktarmaktadır. Bu soy mitine göre Homeros’un Meon adıyla andığı Lidyaların ilk atası MANES adını taşımaktadır. (Bazıları bu ismi Masdes olarak verirler.)

Herodotos’tan öğrendiğimize göre Manes’in Okeanos’un kızı Kallirroe’den iki oğlu olmuştur: Atys ve Kotys.

Atys’in dört oğlu bulunmaktadır:

  1. Mysos (Misyalıların atası sayılmaktadır)
  2. Kar (Karyalıların atası)
  3. Lydos (Lidyalıların atası)
  4. Tyrsenos (Etrüsklerin atası)

Kotys’in topraktan doğma Tyllos’un kızı Halie’den iki oğlu olmuştur: Asies ve Atys

Buradaki “Asies” adı, çok açık şekilde “Asya” ya da Anadolulu en eski biçimiyle AŞUVA anlamına gelir. Görüldüğü gibi Lidya’da yaşayan bir soy kendisini Aşuva olarak adlandırıyordu. Yine aynı şekilde kendilerini Aşuva olarak adlandıran soylar Troya ve Ephesos bölgelerinde de yaşıyorlardı. Artemis’e bağlı peri kızlarından yirmi tanesinin “Aşuvalar” adıyla anılması, Anadolu ana tanrıçası Kıpala’nın daha eski adının “Aşuva” olabileceğinin ileri sürülmesi,  Nuh oğlu Yafet’in “Aşuva (Asya) adını taşıyan eşi ve Eski Ahit’te adları sayılan Yafet oğullarının Batı Anadolu’da yaşayan halklar ve Kafkas klanlarıyla özdeşleştirilmesi, bağları ve ilişkileri gösterdiği için konumuz açısından çok önemlidir. (Balıkçı, s.13-16)

Sonuç

Yukarıda yapılan tespitleri, ilkçağlarda Anadolu’da yaşayan halklarla halen Kafkasya’da yaşayan halklar arasında ilişki kuran yazarların ne kadar doğru kestirimde bulunduklarının somut kanıtları olarak değerlendiriyoruz. Bu tespitlerden ve görüşlerden hareketle, Asya kıtasına adını veren “Aşuva” adlı kabilenin çok eski dönemlerden beri Anadolu, Ege ve Kafkasya’da yaşadığını söyleyebiliriz. Lidya (Mağanya) soy mitinden anlaşıldığına göre bu kabile soyunu, önceleri Ana Tanrıçaya ve daha sonralarıysa tanrıçanın eşi ay-boğayla özdeşleştirilen Maan/Meen (Manes) adlı tanrıya dayandırıyor, çok eski zamanlardan beri kendisini Aşuva olarak adlandırıyor, adını belirttiğimiz bölgede en eski yerli halk olarak yaşıyordu. Şimdiki Adige, Abaza ve Ubıh halklarının ata kabilelerinden biri olan bu eski kabile, yüzyıllar içerisinde çeşitli halklar arasında asimile olarak küçülmüş ve Kafkasya’da yaşayan küçük bir boya dönüşmüştür.

Halen Aşuva adını yaşatan bu küçük boy, Mellart’ın saptamasıyla kökleri Anadolu’nun paleolitik dönemlerine dayanan ve şimdiki Kafkas halklarının ataları olan Akdeniz halkının  üyük tarihlerinin temsilcisi olduğu kadar,  insanlığın uygarlık tarihinin de en arkaik temsilcilerinden biridir.

KAYNAKÇA

Ahmet Ünal, Hititler Devrinde Anadolu-1, Arkeoloji ve Sanat Yay., 2002, İst.    Ahmet Ünal, Hititler Devrinde Anadolu-1, Arkeoloji ve Sanat Yay., 2003, İst.

Ahmet Ünal, Hititler Devrinde Anadolu-1, Arkeoloji ve Sanat Yay., 2005, İst

  1. Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, TTK, 1998, Ank.

Bilge Umar, İlkçağda Türkiye Halkı, İnkılap Yay., 1999, İst.

Bilge Umar, Türkiye Halkının İlkçağ Tarihi, İnkılap Yay., 1982, İst.

Bilge Umar, Türkiye’deki Tarihsel Adlar, İnkılap Yay., 1993

Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, Net yayınları, 1989, İst.

Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, Tübitak, 1998, Ank.

Ekrem Memiş, Eski Çağ Türkiye Tarihi, Çizgi Kit., 201, Konya

George Thomson, Eski Yunan Toplumu Üzerine İncelemeler Tarihöncesi Ege 1.  cilt, Çeviren: Celâl Üster, Payel Yayınevi, İst.

George Thomson, Eski Yunan Toplumu Üzerine İncelemeler Tarihöncesi Ege 1.  cilt, Çeviren: Celâl Üster, Payel Yayınevi, İst.

Herodotos, Herodot Tarihi, Çev; Müntekim Ökmen, Remzi Kit., 1983, İst.

H.Graig Melchert, Luviler, Çev: B.Baysal- Ç.Çidamlı, Kalkedon Yayınları, 2010, İst.

Muzaffer Demir, Lidyalılar Mythostan Logosa, TTK, 2014, Ank.

  1. Şemseddin Günaltay, Yakın Şark 11 Anadolu, TTK., 1987, Ank.

Robert Gravers, Yunan Mitleri, Çev; Uğur Akpur, Say Ya., 2010, İst.

  1. r. Gurney, Çev: Pınar Arpaçay, Dost Yay., 2001, Ank.

Veli Sevin, Anadolu Arkeolojisi, Der yay., 2003, İst.

247 Toplam Okuma, 1 Bugün

Comments

Comments