Ana Sayfa Genel Tarih Kültürel Tarih Bursa’da nostaljik bir gezinti

Bursa’da nostaljik bir gezinti

  • Ekrem Hayri PEKER

İnegöl’de yaşadığımız yıllarda, babamla Bursa’ya sık sık gelir ve beraber Bursa’yı gezer; akrabalarımızı ziyaret ederdik. Bir gün gezmeye Zeyniler’den başladık. Zeyniler’deki türbede restorasyon yapılıyordu. Türbeye çıkan merdivenlerin altında küçük bir kapı vardı. Türbeye geldiğimizde bu küçük kapı aralıktı. Kafamı içeri sokup baktım. İçerideki gerçek mezarı gördüm. Babam türbelerdeki mezarların remzi, yani temsili olduğunu söyledi. Türbelerin üst katlarında süslü, başları oymalı mezarlar, alt kattaysa sade mezarlar bulunuyormuş. Türbe, külliyeyi kuran Abdullatif Kudsi’ye aitmiş. Kendisi Zeynuddin Hafi’nin halifesiymiş. Zeyniler adı oradan geliyormuş. Bu bilgileri yıllar sonra Büyükşehir Belediyesi’nin yayınladığı kitaplardan öğrendik.

Yolumuzun üzerindeki Emir Sultan Cami ve Türbesini gezdik. Dar bir cadde Yeşil’e kadar uzanıyordu. Caminin karşısındaki tarihi hamam, o zamanlar hizmet veriyordu. Caminin yanındaki tarihi mezarlıktaki sarıklı mezar taşlarını inceledik. Emir Sultan’da mezarlıklar olduğu için ramazan davulu çalmazmış. Emir Sultan’dan Şible’ye indik. Şible adının nereden geldiği hep kafama takılmıştı. Şible “Çerkeslerin Yıldırım Tanrısı”ymış. Tanıdığım birkaç Çerkes aile de bu semtte yaşıyordu. Mahalledekiler ismin anlamını bilseler, bu ismi değiştirirler diye düşünüyordum. Meğer semtin ismi Şibli Hoca’dan geliyormuş. Karamazak deresi çağlayarak yemyeşil ovaya doğru akıyordu. Derenin kenarında birer, ikişer katlı evler vardı. Derenin üzerindeki köprüden geçip Yeşil’e doğru ilerledik. Yol boyunda ikişer, üçer katlı Osmanlı evleri vardı. Bu evlerin arasından Yeşil Türbe tüm haşmetiyle yükseliyordu. Tek, tük turist kafileleri veya okullar Yeşil külliye’yi gezmek için gelirlerdi.

      Sultan Çelebi Mehmet’in anısına yapılan bu muhteşem eser, yüzyıllarca ilgi odağı oldu. Asırlar boyu Bursa’ya gelen gezginler sözleşmiş gibi bu muhteşem yapılardan söz ederlerdi. Yan yana ovaya bakan iki kahvehanenin birinde yorgunluk çayımızı yudumlardık. Genellikle, Yeşil çay bahçesini tercih ederdik. Bu kahveyi Ali Osman Kantar, ikinci kahveyi İsmail Akpınar işletiyordu. Şimdi kebapçı olan yer, ikinci kahvenin kapalı yeriydi. Kahvelerden aşağıya merdivenler inerdi. Uludağ veya Karlıdağ gazozlarımızı içerken garson Mustafa’nın, yandaki kahvenin garsonuyla kapışmasını izlerdik. Mustafa, çayyy diye söylemeye bir başlar, dakikalarca uzatırdı. Sonra rakamı söylerdi. Yandaki kahvenin garsonu Şuayip, Mustafa’nın söylediğinin beş veya bazen on fazlasını söyleyerek ocağa seslenirdi. Garson Mustafa kendine rakip tanımıyordu. Sonraki yıllarda onu zorlayan sadece garson Basri vardı. Turistler Mustafa’nın resmini çekerler veya sesini teybe kaydederlerdi. 29 Ekim 1922 ‘de Gazi Mustafa Kemal’in burada maiyetiyle kahve içtiği anlatılır.

Kahvelere giren simitçiler, simitlerini Yeşil Hamamı yakınlarındaki Kırmızı Fırın’dan alırlardı. Gelen seyyar satıcılar içinde cevizli kurabiye satan İsmail Efendi meşhurdu. Taze cevizleri parçalamadan bütün olarak çıkarıp, beyaz ceviz olarak satarlardı.

Kahveden çıktığınızda cami duvarının dibinde mevsimlere göre değişik ürünler satan satıcılar vardı. Değişmeyen arabasıyla aynı köşede duran çekirdekçi İsmail ve oğlu İsmet Çakan’dı. Mevsimine göre;  salatalık, kaynamış ve ateşte pişirilmiş mısır satanlar vardı. Kestaneciler de pişmiş veya ateşteki kestaneleri “kestane kebap, yemesi sevap” diye satarlardı.(Melih Elal, Mekânın Bursa Olsun)

Kahvelerin altındaki tarihi binada Cumba diye bir yer açılmıştı. Yıllar sonra burada dostlarla bulunup “mahlep şarabı” içmiştik. Bu muhteşem yapıları defalarca gezmiştim. Orhan Cami ve Yıldırım Cami Osmanlı’nın devlet işlerinin de görüldüğü yapılardandı. Caminin karşısındaki tarihi hamam son yıllara kadar faaliyetteydi. Meydandaki tarihi yapıların bir kısmı bugün de ayakta duruyor. Meydandaki antikacılar da faaliyetteydi. Yeşil Hamam’ının önüne akşamları yaşlı bir turşucu gelirdi. Turşu suyu içmek o dönemlerde modaydı. Ben daha çok İş Bankası ve postane arasında duran turşucuyu tercih ederdim.

       Külliyenin medresesi o yıllarda “Bursa Arkeoloji Müzesi”ydi. Birbirinden ilginç eserleri sonraki yıllarda kardeşlerimle, daha sonra da çocuklarımla gezdim. O güzel eserler beni hep büyülemişti.

Müzeden çıkıp, Namazgâh’tan aşağıya inen Karınca Deresi veya o semtteki pazarın adıyla anılan Çarşamba deresi kıvrıla, kıvrıla akıp giderdi. Sonra dereyi kapatıp, üstünden cadde geçirdiler. Yanlarına da çok katlı apartmanlar diktiler. Oysa Yeşil’den kafanızı kaldırdığınızda kiremit döşenmiş çatıların arasından kozak hanelerin bacaları yükselirdi.

Köprüden itibaren caddenin iki tarafında sivil mimari örneği ahşap, kâgir yapılar yer alıyordu. Bu yapılardan günümüze bir kaç güzel örnek kaldı. Setbaşı Meydanına inen Yeşil Ve Namazgâh caddelerinin birleştiği köşede Dikmenlerin bir apartmanı vardı. Bu bina bir dönem yurt, bir dönem dershane oldu. Apartmanın altında dönemin ünlü futbolcularından Haluk’un işlettiği bilardo salonu vardı. Setbaşı’ndan Yıldırıma inen bölgede yazlık bir sinema ile İhsan Çizakça İlk ve Ortaokulu vardı.

Caddede gelip, giden faytonlarını görürdük. Altmışlı yıllarda özel faytonu olan aileler vardı. Setbaşı’nda bugün kütüphane olan nikâh dairesi vardı. Alt katı pasaj gibiydi. Bu katta Züccaciye Mağazası ve otobüs yazıhanesi vardı. Üstünde ise Milliyetçi Öğretmenler Derneği vardı. Karşısındaysa ünlü Mahfel. Mahfel Bursa’nın çoğu emekli aydınlarının buluşma yeriydi. Mahfel’e girenlerin koltuğunun altında veya elinde bir-iki gazete görürdünüz. Burada da çalışan Sarı Mustafa – diğer lakabını yazamayacağım- Garson Basri’nin rakibiydi. Mahfel bir akşam tutuşuverdi. Yangın bodrumdan çıkmış. Yıllar sonra tekrar açıldı. Ama kahveden, kafeye dönmüştü. Mahfel’e akademi havası veren emekli aydınlar sessizce çekilip gittiler. Bir daha toplanmadılar. Mahfel’in arkasındaki yazlık Sinemada Trauffolt’un 400 Darbe filmini izlemiştim. Sinemanın bitişiğindeki ahşap bina yıllarca Muharip subaylar Derneği’ne ev sahipliği yaptı.

Köprünün bitişiğinde eski Saray Sineması bulunurdu. Daha sonra İstanbul Bankası şubesi, sonra da dershane oldu. Alt katındaki pavyonda çıkan yangından sonra, uzun yıllar boş durdu. Sinemanın karşısındaki köşede kuruyemişçi İbrahim Göker; Koçbank’ın olduğu yerdeyse, Bursa’nın ilk ofset baskılı gazetesini çıkaran Armağan Gerçeksi’nin sahibi olduğu Ali Haydar Kitap evi bulunuyordu.

Yeri ve sahibi değişse de Yeşil Bursa Eczanesi vitriniyle ilgi çekmeye devam ediyor. Karamürsel Mağazasının yerinde Dilek Sineması vardı. Girişinde güzel bir duvar tablosu vardı. Orada çok güzel filmler seyrettim. Kamuran Akkor’un “Türkçe sözlü hafif müzik” söylediği yıllarda kocasının, Vasfi Uçaroğlu Orkestrası eşliğinde verdiği konseri izlemiştim.

Caddenin üzerinde bozalarıyla ünlü Şaban Sirkeci ve sandviççi vardı. O zamanlar yeni ünlenen sandviç ilgimizi çekiyordu. Dükkândaki uzun taburelere tüner, dar tezgâhta gazoz veya fruko eşliğinde sandviçlerimizi yerdik. Tokaman Apartmanının girişinde ünlü Gaziantep Lahmacuncusu vardı. Lahmacunu kadar, baklavası da meşhurdu. Caddede diş malzemeleri                 satan Arnavut İsmet Aksoy vardı. Kendisi zaman, zaman Bursa Spor’un yurt dışından transfer ettiği futbolculara tercümanlık yapardı. Setbaşı Vergi Dairesinin o güzel taş binasının karşısında Setbaşı Oteli vardı. Burada bir dönem pavyon sanatçıları kaldı. Sonra poliklinik oldu. Giriş katındaki gazete bayi yıllarca hizmet verdi, sonra büfe oldu. Caddede bulunan Foto Lale ve Foto Sonay bayramlarda dolup taşardı. Aileler bayramlarda fotoğraf çektirirdi.

Aynı caddede tercihini halktan ve emekten yana yapmış, Gemlikli bir avukat vardı; Cengiz Göral. Kendilerine ülkücü adını vermiş katiller tarafından öldürüldü. Oğluyla tanıştım. Gürcü Tarihi ve kültürü üzerine çeşitli kitaplar yazmış; Gürcüce dergi çıkarmış değerli bir insandı; Ahmet Özkan. Yazdığı tarihte Gürcistan kitabı ses getirmişti. Birkaç kez okumuştum. Aynı sıfatlı katiller tarafından öldürüldü. Yıldırım, o zamanlar Gürcü Mahallesiydi. 93 Harbinden sonra Batumlu göçmenler bu semte yerleştirilmişti.

Dilek Sineması’nın karşısında, geçmişi 1850’li yıllara dayanan, Mithat Paşa’nın kurduğunu sandığım Emniyet Sandığı vardı. Değerli eşyanızı rehin bırakıp, para alırdınız. Şimdi yıkılan binanın üst katında Yusuf Restoran vardı. Cadde üzerinde bazen tavşanıyla falcılar bulunurdu. Falcı tavşanın çektiği kâğıdı alır, size falınızı okurdu.

Ünlü caddede bir sinema bulunuyordu. Caddeden baktığınızda Yeşil Türbe, o muhteşem manzarasıyla karşınızda dururdu. Sonra, bina daha önemli denilip, köşeye çok katlı bir iş hanı dikildi. Manzara anılarda kaldı. Yeniyol Caddesinde, Kayhan’dan gelen sokakta İnegöl minibüslerinin kalktığı bir han vardı. Minibüs hattını İnegöllü ünlü kabadayı Benli Halil işletirdi. Sonra bu hatta talip olan başka bir kabadayı tarafından ensesinden vurularak öldürüldü. O yıllarda İnegöl minibüsleri, Yıldırım Caddesi’ni kullanırlardı. Yol üzerindeki Eskişehir Hanında Mete Eczanesi vardı. Arkadaşımız Mete’ye senin eczanenin önünden geçtik diye takılırdık.

Heykel önünden fotoğrafçılar eksik olmazdı, tabiî ki hatıra fotoğrafı çektirenler de. Kimi zaman çekilen fotoğrafları şipşak alırdınız, ya da tekrar Heykel’e çıktığınızda. Arkadaki Adliye Binası’nın avlusunda arzuhalciler vardı, birisi şiir yazardı. Cumartesi günü öğleye kadar çalışılırdı. En meşhur arzuhalci Firuzan Balkan’dı. Saat on üçte Belediye Bandosu eşliğinde göndere bayrak çekilirdi. Bando bazen valsler, bazen de günün şarkılarını çalardı.

Valilik binasının üzerinde Foto spor vardı. İbrahim Aloy’un kurduğu Foto Aloy fotoğraf stüdyosunda kim bilir kimler fotoğraf çektirmişti. Daha sonra Ünlü caddede fotoğraf malzemesi satan bir dükkân da faaliyet gösterdi. Biraz yukarıda zamanın ünlü futbolcularından Vedat Okyar’ın da okuduğu Bursa Koleji vardı. Şimdi aynı yerde Tan Dershanesi var.

Ahmet Vefik Paşa tiyatrosunun altında, eğitim araçları salonunda eğitim araçları bulunurdu. Tahtadan pergel, gönye ve iletkiler. İnegöl orta Okulu için babamla birkaç alet almıştık. Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosunu geçince gözlükçü Ömer Lütfü Uzel’in vitrinindeki, Güzel Sanatlar Akademisi mezunu Sayın Mustafa Esirkuş’un 1965 yılında yekpare ağaçtan yaptığı, gözlük takılmış heykeli size selam verirdi. Şekercioğlu Kitabevi Cadde üzerinde yıllar boyu Bursalılara hizmet verdi. Sinemanın köşesinde, bazen karşısında kısa boylu çekirdekçinin o parlak pirinçten arabası yıllarca aynı yerinde durdu. Ayakkabıcıların sandıklarını, şimdi antikacılarda görebiliyorsunuz. Tayyare Sineması’nda yenileme çalışmasından önce, orkestra yeri olduğunu biliyor muydunuz? Zamanında sahnenin altında opera, operet ve müzikaller için orkestra yeri yapılmıştı. Babamla İnegöl’den gelip bir müzikali izlemiştik. Müzikal bitince koşarak gidip orkestraya bakmıştım. Sahnede tiyatro oyunları için sufle yeri vardı. Kültür merkezi yapıyoruz diye hepsini yok ettiler. Tayyare Sineması’nın girişinde Uludağ ve Yalova dolmuşlarının merkezi vardı. Sinemanın üst katında Şehir Kulübü ve Öğretmenler Derneği vardı.

Buradan pazara, Kubbeli Han’a inerdik. Pazaryerinde Deli Ayten’i boynunda davulu ile gördüğümde çok şaşırmıştım. Kendine takılanlara saçma-sapan kelimeler yağdırırdı. “Aşk onu bu hale getirdi, kocası ölünce aklını yitirdi” demişti babam. Seksenlere doğru elinde büyük daktilo çantası içinde pejmürde bir vaziyette dolaşan birisi daha vardı. Birkaç esnafa kim olduğunu sorduğumda, ‘’şair’’ demişlerdi.

Ticaret Bankasının olduğu iş hanının yanında Kafkas Pastanesi, Kız Lisesine uzanan yolun başında Bursaspor Kulübü’nün bulunduğu bina ve bir dönemin ünlü gazetesi olan, Hâkimiyet Gazetesi’nin matbaası ve yönetim yeri bulunurdu. Kız lisesine çıkan caddenin sağında ve solunda kitapçı dükkânları bulunurdu. Ticaret İş Hanı’yla Valilik binasının bitiştiği noktada bir beyefendi yıllardır gözlük satardı. Birkaç yıl önce güvenlik nedeniyle uzaklaştırıldı.

Çıksalınlar’ın iş hanı yıkıldı. Katlı otopark yapıldı. Nalbantoğlu Çarşısı açıldı. Köşesindeki binada Uludağ Üniversitesi rektörlüğü faaliyet gösterdi. Çarşının diğer köşesinde Kurtul Pasajı vardı. İçinde kaset dolduran plakçılar vardı. O yıllarda kaset doldurmak modaydı. Bursa’da Pasaj kültürü Kurtul Pasajı ve Burç Pasajı’yla başladı.

İstanbul Bankası, Dağcılık Kulübü ve sinemanın yanında Romans Çay Bahçesi vardı. Akasya ağaçlarının altında çay içerdik. Çay Bahçesinin yanında Osmanlı Bankası’nın muhteşem binası bulunuyordu. 1875 yılında açılan bu bankanın ilk memurları Yahudi olduğu için, bir müddet halk arasında Yahudi bankası diye anılmıştı. Sonra yerini Bursa Kumaş Pazarı’na bırakmıştı. Bankanın arkasındaki binada “askeriye doktorları”nın çalıştığı poliklinik vardı. Doktorların tecrübesi, hastalara olan ilgisi ve ucuz vizite ücretiyle daima kalabalık olurdu. Orhan Boğazında iki tarihi han vardı. Bursa sever bir dostumun deyimiyle “Çatılarında lebalep Osmanlı Kiremitleri” vardı. Meydanda bir benzin istasyonu vardı. Nüfus ve Belediye otobüsü azdı. Zaten yarım saatlik yere yakın deyip, yürürdük. Meydan, belediye otobüslerinin kalkış merkezi oldu. Sonra meydanı düzenlediler, alt geçit yaptılar. Ne varsa yıkıp, geçtiler. Tarihi, sivil mimari örneği Osmanlı Bankası binası yıkıldı. Yetkililer, birden sivil mimari örneği olmadığını öğrenmişler. İki tarihi han yenilenirken mimari özelliklerini yitirdi.  Meydandan Ege ve Moda otobüs firmalarının otobüsleri kalkardı. Küçük bir benzinlik de meydandaydı. Meydanın arkasında ünü diyarları aşmış Bursa Kapalı Çarşı’sı vardı. Ulu Cami’den yeni açılan Fomara Caddesi’ne inen caddenin üzerinde Lale Sineması vardı. Cadde açılırken ne tarihler yok edildi.

Tayyare sinemasının karşısında taş işlemeli cephesiyle İş Bankası, Postane ve Emlak Bank vardı. Setbaşı ve Postane arasında piyasa yapılırdı. İş çıkışı gruplar halinde tur atılır, dostlarla selamlaşılırdı. İş Bankasının köşesinde, turşucu Lütfü dururdu.

Tomruk önüne gelmeden vızır vızır işleyen Sümerbank Mağazasının arkasında, dağ yöresinden gelenlerin kaldığı sivil mimari örneği hanlar vardı. Kimi yıkıldı, kimi mimari özellikleri yok edilerek yenilendi. Arkada ünlü Resulzade Ailesi’ne ait fabrikanın bacasını görürdük. Tomruk önünde meşhur Zeki Müren Apartmanı bulunuyordu. Çakır Hamam civarında Akarsu inşaatın yaptığı mavi mozaikli apartman ve iş hanları hemen göze çarpardı.

Yapılan resterasyonla tarihsel özelliğini yitirip, günümüz AVM’lerine benzetilmiş Bali Bey Han’ının yanındaki çift sıra merdivenin ortasından sular akardı. Akan sular, çıkanlara serinlik verirdi. Merdivenler, âşıkların buluşma yeriydi. Basamaklarda birbirleriyle konuşan çiftler görürdünüz. Araçlar, buradan Muradiye’ye dönerdi. Meydanda Sarı Demirtaş Paşa’nın mezarı yıllardır aynı yerinde duruyor. Mezarın karşısındaki trafonun üzerinde, merdivenlerle çıkılan Çakır Kahve vardı. Bir dönem, çarşının ünlü berberi Behzat Bey tarafından işletildi. Babamın Pınarbaşı’ndaki Bayram yerine götürdüğünü hatırlıyorum. Dönme dolaplar, uçan sandalyeler. Kiralık motosikletlerin, bisikletlerin yanı sıra, atlar da gezinmek için kiralanırdı. Hastaneden çıkıp, iki-üç katlı ahşap evlerin yanından Muradiye’ye gelmiştik. Buradaki türbeleri ve Camiyi gezmiştik.

Devlet Hastanesi’ne geldiğimizde, karşıdaki parka girer; Bursa ovasını seyrederdik. Bodurlaştırılmış dut ağaçlarını ilk defa orada görmüştüm, çok şaşırmıştım. Gidip ağaçları ellemiştim.

İtfaiyeye inen yolda sivil mimari örneği ahşap Osmanlı evleri vardı. Hepsi yok edildi. İlginç mimariye sahip itfaiye binası galeri veya müze yapılabilirdi. İtfaiyeden aşağıya uzanan yolda çoğunlukla ayakkabı ve tuhafiye dükkânları vardı. Lisede okurken spor öğretmenimin istediği basketbol topunu, o sırada spor malzemesi satan bir dükkândan almıştım. Seksenli yıllarda yıkılan bir apartmanda Marmara Dersanesi vardı. Restore edilen Apolyont Han’da salaş dükkânlar vardı. Meşhur üç köfte de oradaydı. Yediğiniz köftenin yanında bardakla şarap içebilirdiniz.

Cumhuriyet Caddesi’nde tarihi iki yapıdan söz etmeden geçemeyeceğim, sivil mimari örneği ahşap kozaklıkve ipek boyanan tarihi hamam. Bu Hamamda yıllar boyu ipek çilesi boyadı.

Merdivenleri geçip Altıparmak’a doğru yürüdüğünüzde çarşı polis karakolu ve zabıta binası vardı. Biraz üstündeyse düğün ve toplantıların yapıldığı bir kafe vardı. Yürümeye devam ederseniz, doğanın yüzyıllar boyu çalışıp çabalayıp; kendine bir havuz oluşturmuş su sızıntısını görürdünüz. Bazen sular havuzdan taşıp Altıparmak istikametine akardı. Sanırım Hisar’daki yapılaşma veya depremler suyun yolunu değiştirdi ki, su akmaz oldu. Havuz kısa zamanda çöplüğe döndü. Belediye o görüntüyü yaşatmaktansa, havuza toprak doldurmayı tercih etti.

Önceleri 15 gün süren, sonrasında birkaç gün süren koza pazarı Koza Han’da kurulurdu. Kozacılık ölüp, Mustafakemalpaşa ve İnegöl’deki koza alım pazarları kapanınca köy ve kasabalardan araçlar Cumhuriyet Caddesi’nde park ederlerdi. Kozaları satanlar önce kuyumculara uğrar, sonra Ulu Cami’yi ziyaret edip köy ve kasabalara geri dönerlerdi.

Altıparmak caddesine inerken Nazike Hanım’ın apartmanında CHP örgütü, altında fırın vardı. Caminin yanındaki kahve CHP Lokali tabelasını taşıyordu. CHP’nin bir lokali de Maksem Camisi’nin yanındaydı. Yıllar sonra ikisi de yıkıldı. Caddenin devamında gazete bayi Mustafa Kulaner vardı. Yanında Pay)mağazası faaliyetteydi. Şimdi yıkılan iki katlı binanın altındaki dükkânda elektrik malzemesi satan Nesim Malko faaliyetteydi.

Arap Şükrü sokağına gelince; o yıllarda, Sakarya Caddesi trafiğe açıktı. Şimdiki otobüs durağı ortadaydı. Nerdeyse yan yana diyebileceğimiz üç manav vardı. En ünlüleri Arnavut manav Abid ve iri cüssesiyle oğlu Hasan’dı. Otobüs durağında mahalle muhtarı Cemal Bey’in işlettiği gazete ve tekel bayii vardı. Astığı gazete ve dergileri göz ucuyla okurduk. Dönemin erotik dergilerinden Pazar, Yıldız ve benzerleri tabiî ki ilgi çekerdi. Otobüs durağının yanında küçük bir havuz vardı. Esnaf bazen karabalık atardı. Bazen de içinde ördekler yüzerdi. Caddenin ara sokaklarından bir ayı oynatıcısının peşindeki çocuklarla caddeye çıktığını ve ayısıyla tekrar ara sokaklara girdiğinizi görürdünüz.  Ayıyı önce oynatır, sonra ayıya“Hadi bakalım hamamda koca karılar nasıl bayılır göster” derdi. Gösteri yaptırılan bu zavallı hayvanlara yapılan eziyetleri Jack London’un bir kitabında okumuştum. Kitabı okuduktan sonra bu gösterilerin hiçbir tadı kalmadı

Burç sinemasına varmadan tekel satış deposunun arasında Ercengiz Dershanesi, caddenin sonunda Yazıcıoğlu Sineması vardı. Yıllar sonra Burç Sineması, Bursa Sinemalarının krallık tacını aldı. Yılların Yazıcıoğlu sinemasının yerinde, şimdi yeller esiyor. Tabii ki, hayırlı yıkımlar da var. Uzun yıllar önce hastane olarak yapılmış, sonra SSK müdürlüğü olarak kullanılan bina ilk ciddi depremde yıkılacaktı. Şimdi Muradiye’nin haşmetini biraz daha ortaya çıkardı, ama tepedeki heyula apartmanlar o güzelliği bozmaya devam ediyor. SSK’nın karşısında eskiden berbat bir heykel vardı, kavşak düzenlenirken kaldırıldı. SSK’nın yanındaki merdivenler, Muradiye’ye çıkan yolun üst ve dere kenarındaki apartmanların balkonları, çatıları futbol severlerle doluydu. O yıllarda başka eğlence olmadığını unutmayalım.

Stadyum Caddesi üzerinde İpekiş Fabrikası, Maşatlık, yani Yahudi Mezarlığı, onun yanında küçük bir boyahane ve daha aşağıda tarihi ve Muhteşem Merinos Yünlü Kumaş Fabrikası vardı. Çalıştırdığı işçilerle yıllar boyu Bursa ekonomisini ayakta tutmuştu. Okul gezileriyle gelip İpekiş ve Merinos Fabrikalarını ziyaret ederdik.

Kültür park’ta kurulan Bursa Fuarı, İzmir Fuarı’ndan sonra en ünlü fuardı. Kültür park’ta dolaşırken, ellili yıllarda kendi kendine teleskop yapıp bilim dergilerine haber olan Hasip Özgenalp’i bir teleskopla karşınızda görürdünüz. Size ay ve yıldızları gösterirdi. Kültür park’ta açık hava gazinoları vardı. Yazları ünlü sanatçılar gelirdi. Romans ve Taylan Gazino’larında Hamiyet Yüceses, Neriman Tüfekçi, Cem Karaca, Hülya Koçyiğit gibi sanatçıları dinlemiştim. Çekirge caddesinden girdiğinizde, akan suların yanında İnegöllü resim öğretmeni Kemal Bey yaptığı portrelerle parka gelenlerin ilgi odağıydı. Parkın gözde mekânlarından biri Orman Bahçesi’ydi

    Kırmızı kahvenin yanında ve santral garajın karşısında faytonlar olurdu. Birkaç yaz öncesine kadar bir-iki fayton kalmıştı. Şimdi var mı? Bilmiyorum. Faytonların yanında yükü fazla olanlar için “Talika” dediğimiz at arabaları da bulunurdu. Garajın karşısındaki durakta 56 Şevrole’ler diziliydi. Dolmuşların çoğu doğal olarak geniş Amerikan arabalarıydı. Daha sonra Anadol ve Murat 124’ler bu arabaların yerini aldılar.

Lacivert boyalı Mercedes otobüsler içindeki biletçilerle Çekirge-Emir Sultan ve Heykel-Garaj hattında döner dururdu. Sayısı azdı, ama nüfus da azdı. Üstelik yarım saat süren mesafeler için arabaya binmek ayıp gelirdi. Sanırım o yüzden obezite diye bir sorunumuz yoktu.

Santral Garaj sadece Bursa’yı değil, Türkiye’yi tanıtırdı. Her yerde kartpostalını görebilirdiniz. İki yanına yapılmış direkler üzerinden geçen yolla, araçlar ikinci ve üçüncü katlardaki park yerine çıkardı. Yıllar sonra yanıp, çöktüğünde enkazın içinde çok sayıda araba kalmıştı. Birkaç yıl sonra yerel gazetelerden birinde İstanbul’dan gelen bir firmanın, enkazdan Rahmetli Ayhan Işık’ın arabasını çıkardığını okumuştum.

Santral Garaj’ın alt katı çok meşhurdu. Havlucularla doluydu. Her gelişte baktığım bir dükkânın vitrininde bin bir çeşit çakmak ve çakı bulunuyordu. Oturduğumuz İnegöl’de göremediğimiz oyuncakları orada görürdük. Oyuncaklar içinde favorim, yürüyüp yürümediğini bilmediğim teneke bir robottu. Mostralıktı sanırım, hep vitrindeydi. Yeri bile değişmezdi. Tuvaletlerin yanındaki merdivenlerin yanında ayaklarınızı dinlendiren vibratör makineleri bulunurdu. Garajın yanında büyük bir kahve vardı. Garajı yapan “Emekli Sandığı” yöneticileri göze girmek için, kahvenin işletmesini rahmetli Cemal Gürsel’in oğluna vermişlerdi. Rahmetli diğer cumhurbaşkanlarının, başbakanların yapmadığını yapmış; yayınladığı bir genelge ile “Benim oğlum ve kardeşim yok, kimse bunlara yardımcı olmasın” diye belirtmişti.

  Garajdaki pastanelerden Turan Pastanesini hatırlıyorum. Garajın karşısındaki oteller ve lokantalar bugün de faaliyette. Santral Garaj’ın biraz altındaki dutluk alanda bisiklet ve motor kiralanırdı. Alanın hemen yakınında, yeni yol yapılırken kamulaştırılıp yıkılan bir çiftlik evi vardı. Tütün ekildiğini hatırlıyorum. Yol, şeftali bahçeleri arasından geçerek, Kemer Çeşme mahallesi ve Balıklı köylerine uzanırdı.     İzmir yolundan Bursa’ya gelirken yolun yemyeşil bahçe ve tarlalar arasından geçtiğini söylemeyeceğim. Şimdi kesilmiş olan Paşa Çiftliği’nin kavakları vardı. Şimdiki istasyonun, günümüze iki-üç tane kalabilmiş, asırlık kavakları vardı. Bir gün, hangi dertten muzdarip olduğu belli olmayan bir kamyon şoförü, kamyonunu orada durdurup kavaklardan birine kendini asmıştı.

İzmir yolundan şehre gelişte, semte adını vermiş olan, SIRAMEŞELER sizi karşılardı. Yol çift şerit olup asfalta boğulunca kuruyup öldüler. Nefes alma, su alma imkânı tanımadık, öldürdük. ynı zihniyet, Ankara asfaltının yapımında, 800 yıllık Dua Çınarı’nı da öldürdü. Benzer, onlarca çınar gibi.

İzmir Yolu’na giden otobüsler Merinos’un köşesinden Stadyum Caddesine döner, oradan Çekirge Caddesini takip eder, Çekirge’den Acemler’e iner ve oradan askeri birliğin bulunduğu caddeden devam ederlerdi. Şimdi çay bahçesi olan benzinliğe girilir, mazot alınırdı.

Soğuk kuyu, Hürriyet mahalleleri bizim için şehirden uzak, ayrı bir dünyaydı.

Çekirge Caddesi’nin başında Yağcılar Köşkü yerine yapılan SSK Hastanesini geçer, yolumuzun üzerindeki Yağcılar Durağı’na gelince, “yağcılarda inecek var” diye gülüşürdük. Eski köşklerin, ahşap binaların yer aldığı cadde bizi Çekirge Meydanı’na getirirdi. Yolun üzerinde Hacivat ve Karagöz’ün remzi/temsili mezarları vardı. Meydanda son yıllara kadar faaliyetini sürdüren Çardak Restoran vardı. İlkokula giderken bugün yerine büyük bir yapı dikilen, Hüsnü Güzel Çay Bahçesi’nin karşısında bulunan pansiyonda kalmıştık. Babam ve annem kaplıcalardan faydalanmıştı. Bazı akrabalarımızla Süleyman Çelebi’nin mezarı olduğu alanda piknik yapmıştık, kardeşimle oyunlar oynamıştık. O yıllarda bu kadar bina yoktu, o alan daha geniş ve yeşildi. Aileler buraya pikniğe gelirdi.

Sonra, şimdiki cadde ulaşıma açıldı. Bu cadde üzerinde Malcılar ailesinin boyahanesi ve hemen arkada, bence Türkiye’nin Edison’u ünvanını taşımaya layık bir insanın,  Kamil Tolon’un fabrikası vardı. Uçak kuyruğuna benzer çatısıyla terkedilmiş bir vaziyette duruyor. Bursa’daki bilim merkezine adı verilmeliydi. Kamil Tolon dokuma makinelerinin yanı sıra Türkiye’de ilk biçer-döğer makinesinin, elektrik motoru ve ilk çamaşır makinesinin mucidi ve üreticisiydi.

O muhteşem çınarı belediye görevlileri asırlık abideler kuruyup gitsin diye talimat almışçasına su alamasın diye çınarların etrafını asfaltla doldurdular, dolduruyorlar. Sonra da utanmadan üzerlerine birer plaka asıyorlar, “Anıt ağaçtır kesilemez” diye. Ağaçları kesmek sözde yasak, ama onları kurutmak serbest bırakıldı.

Hangi değerli insan Gürsu’ya giden yolun iki tarafına o güzelim çınarları dikti, bilmiyorum. Ama şimdi beton asfalt ikilisi onları boğuyor/kurutuyor. Gürsu girişindeki o güzelim çınarlar, birer birer yok oluyor. Kendiliğinden kurumayan çınarların bir kısmı da düzenlemeye kurban gidiyor. Ulu Cami bahçesinde kesilen asırlık iki çınardan sonra, nostalji tramvayının inşaatı sürerken, başka bir çınar daha yok edildi. Osmanlı döneminden kalma eserleri restore etmekle övünen Belediye yetkilileri, Fomara Caddesinin Cumhuriyet Caddesi ile kesiştiği köşedeki elli yıl öncesinden hatırladığım çeşmenin yanındaki, Osmanlı’dan bize kalmış 400-500 yıllık Çınarı da bir gecede yok ettiler. Ne zaman rayları söküleceği belli olmayan Nostalji Tramvayı için…

Şehirler, bina yığınları ve nüfus kalabalıkları değildir. Şehir bir kültürdür. Roma medeniyeti, İslam medeniyeti, Şehir medeniyetidir. Roma şehirlerini düşünün; Agora, Meclis binası, Hamam, Çeşmeler, Kütüphane, Tuvaletler, düzgün ve altyapısı tamamlanmış yollar. Spor da unutulmamış, stadyumlar yapılmış. İslam medeniyeti de, benzer şekilde şehirler kurmuştur. Cami, okul, kütüphane, hastane, imarethane ve hamamdan oluşan bir külliyenin yanında kapalı ve açık pazaryerlerinden oluşan Medina adı verilen iç şehir ve birbirinden bağımsız mahallelerden oluşan kentler, gibi.

Kent merkezleri inşaat alanı değildir. Tarihsel alanlar değiştirilmez. Şehir eski dokusunu kaybetmez, kaybettirilmez… Tabiî ki, bu dediğim medeni ülkelerde geçerli.

Değişen sadece Bursa değildi.  Ova yok oldu, derelerden zehir akıyor. Sahil boyları aşırı yapılaşmayla değişti. Bursa’nın, adı Burgaz olan nezih bir sayfiyesi vardı. Burada tek odalardan oluşan kamp yerleri vardı. Köy merkezinden geçen derenin üzerindeki köprünün her iki tarafında balıkçıların kayıkları dururdu. Şimdi bırakın kayığı, derede su yok!

Zenginliğin ölçüsünün gökdelenler olmayıp, kültürel değerler olduğunu unuttuk ve elimizdeki değerleri yitirdik.

Sahi kaç kişi hatırlar şimdi Santral Garaj civarında köftecilik yapan Hasan’ı. Kaderin Lavrion’a sürüklediği ve orada ölümü seçen Hasan’ı.

273 Toplam Okuma, 13 Bugün

Ekrem Hayri PEKER

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar, STK yöneticisi. Bursa Mustafa Kemal Paşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı - Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya'dan Anadolu'ya - Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı, yazarı ve yayın yönetmenidir.

Comments

Comments