Ana Sayfa Manşet Bursa’dan Tamgalısay’a yolculuk notları

Bursa’dan Tamgalısay’a yolculuk notları

  • Ekrem Hayri PEKER

Bursa Türk Ocağı çevresinde toplanan bir grup Türkçü, çalışmalarından bilgi sahibi oldukları ve Ön Türk tarihi üzerine çalışmalar yapan; Avrupa’da ve diğer kıtalarda bulunan runik yazılı yazıtları okuyup, yayınlayan Kazım Mirşan’ın sağlığı yerindeyken Kazakistan ve Kırgizistan’a iki haftalık bir gezi düzenlediler.

Kazım Mirşan, Gazeteci Arslan Bulut, Bursalı sanayiciler;  Oğuz Yıldırım, Turgay Tüfekçioğlu, Fuat Bursalı, Mete Tetik, Mete Akyol, Feyyaz Öz Yüksel, Ertan Dileköz, akademisyenler İsmail Tatlıoğlu, Prof. Ali Bahadır, Gazeteci celil İnce, Bursa Türk Ocağı yöneticilerinden Zeki Saral, Doktor Mehmet Bayraktar ve Cenk Nadir katıldı. Servet Servet Somuncuoğlu’nun, gezinin fotoğrafçısı olması planlandı. Geziye çoğunluğunu Bursa Türk Ocağı üyelerinin oluşturduğu 18 kişi katıldı.

26 Mayıs-10 Haziranda başlayan gezi Kazakistan’dan başladı. Burada temas ettikleri Bilimler Akademisi ve Manas Üniversitesi’ne mensup tarihçi ve arkeologlarla görüşen guruptakiler Kazak araştırmacılarla beraber Tamgalısay’a gittiler.

Altın elbiseli adamın birebir kopyası Kazakistan’ın başkenti Almatı’daki Ortalık Müzesi’nde sergileniyor. Orijinali Kazakistan Merkez Bankası’nda muhafaza ediliyor. Almatı’nın en büyük meydanında bir heykeli var. Aslında her yerde onunla ilgili bir şey karşınıza çıkıyor.

Tamgalısay; kaya resimleri-piktograf ve tamgalar. Aynı zamanda ibadet yeri, mezarlar var. Sanki bir mabet havası vardı.  Almaata/almatı’dan 170 kilometre kuzeyde bulunuyordu. On bin yıllık resimler ve kalıntılar vardı.

Tamgalısay için ansiklopedilere baktığımızda şunları okuruz.

“Kazakistan’da Yedisu bölgesinde bulunan 2004 yılında UNESCO Dünya Mirasları listesine katılan bir kültürel varlıktır. Tamgalı kültürel mirası, Almatı şehrinin 170 km kuzeybatısında, 900 hektar alanı kapsamaktadır. Alanda Tunç Çağından kalma kayalar üzerinde insan görüntüleri yanında boğa, dağ keçisi, geyik, yaban domuzu, köpek gibi yabani ve evcil hayvan görüntüleri de bulunur.

Kaya resimleri, farklı zamanlara ait olmasına rağmen, çoğu bronz çağına ve MÖ 3000 yılına kadar kadar uzanıyor. En yeni resimler ise MS 13. yüzyılda yapılmıştır. O tarihten sonra vadi, ne kaya resmi yapmak, ne de dinî ayinler düzenlemek için kullanılmamıştır. Bunun nedeninin bölge halkının İslam dinine geçmesinden kaynaklandığı kabul ediliyor.

Tamgalı’da, kaya resimleri yanında çok sayıda olan ilk çağdaki uygarlıklara özgü mezarlar, ibadet ve sunak yerleri de bulunuyor.”

Geziye katılan Servet Somuncuoğlu,bu geziye ait notlarını önce Atlas dergisinde yayınladı. Daha sonra kitaplaştırdı.

Geziyi düzenleyenlerden Oğuz Mete Yıldırım; “Turgay Bey, Kazım Mirşan’la doksanların başında tanıştı. Ben de çocukluğumdan bu yana ismini duymuştum. Geziyi düzenlemekten amacımız ‘Ön Türk tarihi ile ilgili eserleri yerinde görmek, Kazım Mirşan’dan bu konuda bilgi almak, yerel araştırmacılarla konuşmak ve kamuoyunun ilgisini bu konuya çekmekti.

Almatı’dan otobüsle Bişkek’e gittik.  Yolda ufak türbeler gördük. Bikek’ten Issık Göl’e geçtik. Orta Çağ Türk tarihine ait eserleri gezdik. Kaldığımız Pınara otelde Bişkek Üniversitesi’nin akademisyenleri şile görüşürken bir Kırgız geldi ve bize Saymalıtaş denilen yerde, çok eski tarihlerden kalma binlerce kaya resmi olduğunu söyledi. Bu şekilde Saymalıtaş’tan haberimiz oldu. Sonraki yıllarda Servet Bey buraya gitti. Ülkemize ve dünya  tanıttı. Gezisini önce Atlas gezi dergisinde yayınladı, Daha sonra kitaplaştırdı. Bu geziden edindiği tecrübe ile Anadolu’da araştırmalar yaptı.

Gezi sırasında Kazakistan’da kurganlar bölgesinde tesadüfen rastladığımız Bekin Nur Muhammed, ALTIN ELBİSELİ ADAM Kurganının asıl kahramanıdır.

Prof Kemal Akışef’in de kitabında belirttiği gibi büyük olan kurgan mezar hırsızları tarafından tamamen soyulduktan sonra kazıya el koyan ve kazıyı tamamlayıp ”ALTIN ELBİSELİ ADAM”ı Türk dünyasına kazandıran O’ dur.

1965 yılındaki Essik Gölü’nün taşmasının ortaya çıkardığı 45 kurgandan 3 tanesini mezar hırsızları soymuş. Bekin Nur Muhammed tok gözlülüğü ve dürüstlüğü sayesinde 4.000 altın parçadan oluşan ALTIN ELBİSELİ ADAM’ı bulup yetkililere haber vermiştir.

Heyete bilgi veren Kazakistan Bilimler Akademisi Tarih ve Etnoloji Enstitüsü Başkanı Mamet Koygeldi, “Sovyet döneminde yapılan karbon testlerinin birbirini tutmadığını, mezarın Türklere ait olmadığına dair yazılar yazdırıldığını” anlattı.

Mezarı bulan Bekin Nur, 61 yaşındaydı ve Nayman kökenli olduğunu söyledi.

Mezarda bulunan tası inceleyen Kazım Mirşan, bu elbisenin MÖ. 6.yüzyıla değil, MÖ. 3500’e ait olduğunu söyledi. Mirşan, “Kadehteki yazıyı okuduğunu ve bu yazıdaki dilbilgisi, cümle dizimi ve kelime yapısının ancak o tarihlere ait olduğunu” söyledi. Mirşan’ın bu sözlerine kurgan ziyaretine eşlik eden Kazak akademisyenlerden itiraz gelmedi.

Muhanmed Nur Bekin, kurgandan ayrılan heyetimizi bir şaman duasıyla uğurladı.

‘Kök Tengri Koldasın
 Jir an Umay koldasın
Kaldırım konagın olsun
Korası balga jatı tamgat olsun
Amin’

Tamgalı Say’da resim, petroglif ve yazı bir arada. Uzmanlar resimler içerisinde başı güneşe benzetilen atın kağanı sembolize ettiğini söylüyorlar. Tamgalı Say’a varmadan mezarlar bizi karşıladı. Heyete bilgi veren Aleksandır Goryaçev, bu mezarlara “susta” denildiğini söyledi. Kazım Mirşan’a göre bu mezarlarda kullanılmış malzemenin Saymalı Taş’tan alındığını söyledi. “

Bu geziden önce Anadolu’da benzer kaya resimleri ve yazıtlar ortaya çıktı. Bunlardan en ilginci Hakkâri stelleri/taş adamlarıydı. 1999 yılında Hakkâri’deki ortaçağ kalesinin eteklerinde tesadüfen 13 stel bulundu.  Bölgede arkeolojik araştırmalar için bulunan Prof. Veli Sevin stellerin olduğu bölgede de araştırmalar yaptı.

Hakkâri’de bulunan taşlar, Orta Asya’daki ölü gömme adetlerini andırıyor. Ölülerin gömüldükleri mezarların çevresine “Balbal” denilen insan biçiminde bazen boyları iki-üç metreyi bulan taşlara benziyorlar.

Hakkari’de bulunan bir stel

Bulunan stellerle yani balballarla, Türkistan’da bulunan balballardaki kap tutma benzerlikleri şaşırtıcıdır.  Kültürel benzerlik, Güney Kafkasya, Erdebil-Hazarın Güneybatısına uzanan yöreyle de bölgenin ilişkili olduğunu gösteriyor. Bölgede yaşayanlar Assur’dan, Tahran üzerinden Türkistan’a uzanan ticari yola 100-150 kilometre uzaklıktadır.

Balbalların 11’i çıplak savaşçı. Balbalların beşinde Asya bozkırlarında bulunan yurt tipi çadırların benzerleri yer alıyor. Balbalların birinde bir topuz görülür. Taşlar MÖ. XIX-XVII. Yüzyıllara tarihleniyor. Balbalların Güneybatı Hazar bölgesine özgü hançer tipi gözükmektedir.

Prof. Veli Sevin,  balballarla ilgili şunları açıklamıştır. Hakkâri’de bulunan balbalların Kırgızistan, Kazakistan ve Moğolistan’da bulunan ve ‘Balbal’ adı verilen mezar taşları ile büyük benzerlikler gösterdiğini ifade eden Sevin, şunları kaydetti: “Orta Asya’daki Göktürk dönemine tarihlenen balbalların vazgeçilmez unsur olan bir kap tutma pozisyonu, Hakkâri stellerinin yani balbalların en tipik, en can alıcı karakteristiğini oluşturmaktadır. Bu kap tutma olayı diğer balballarda, yani Avrupa stellerinde yok. Onun için şimdiden Hakkâri stellerinin/balbalların, stilistik olarak, ikonografik olarak Orta Asya ile bağlantılar gösterdiğini söyleyebilecek durumdayız. Elinde bir kap tutan insan figürlü mezar taşı geleneği Türklerde çok yaygın. Göktürkler’de başlayan bu geleneğe göre Türkler ellerinde sıkı sıkıya bir kap tutuyor. Bu açıdan da bir bağ olduğu belli.”
Sevin, resimdeki çadır figürlerinin de Orta Asya’daki çadır tipiyle benzerlik gösterdiğini söyledi. Hakkâri mezar stellerinin M.Ö. 1200 yıllarına ait olmasına karşılık, Göktürklere ait mezar taşlarının ise M.S. 6.-7. yüzyıllarda görüldüğünü belirten Sevin, şöyle devam etti: “Arada 2 bin yıllık bir zaman farkı var. Bu zaman farkını tatmin edici belgelerle açıklamadan Türk adını kullanmak biraz zor ama Orta Asya’yla ilişkili olduğunu çok rahat söylüyorum. Belki Türk değil, Öntürk (prototürk) tabirini kullanmak lazım.”

2001 bölgede yaptığı araştırma 2001 yılında durdurulan Veli Sevin’in şu sözlerine kulak verelim: “Bu steller/ balbalların Doğu Anadolu ve Azerbaycan ile Orta Asya bozkırları arasındaki kadim münasebetleri maddesel kültür verileri yeni baştan ele almanın gerekliliğini ortaya koyacak öneme sahiptir.” (Hakkâri Taşları, Gizemin peşinden, s.110, Ankara-2015)

***

Gezinin planlayıcısı Turgay Bey’in kalemimden bu geziyi okuyalım:

“Gezinin amaçları Ata topraklarını görmek, Erken Türk tarihi araştırmacısı 85 yaşındaki Kâzım MİRŞAN ile birlikte sağlığında onun iddialarının yerine de incelenmesi, araştırmalarına yardım için kitap ve kaynak temini, müzelerin gezilmesi ve oradaki üniversite ve araştırma çevreleriyle bilgi alışverişinde bulunmak, konferanslar vermek, bilimsel tartışmalar yapmaktı. Sevinçle söyleyebiliriz ki bu amaçların hepsi fazlasıyla gerçekleşti.

Kâzım MİRŞAN tarihte ilk yazının son buzul çağı olan 12.500 yıldan bu güne kadar adım adım geliştiğini belirtmektedir. Yazının önce mağara resimleri, sonra resimli yazılar evrelerini geçerek oluştuğu; ilk yazının ortaya çıktığı bölgenin daha önce de belirttiğimiz gibi bugünkü Kazakistan ve Kırgızistan toprakları olduğunu kitaplarında belirtmektedir.

Kazakistan’daki “Tamğah Say” bu sebepten dolayı ilk gideceğimiz hedefimizdi. 2.000’in üzerinde kaya resmi ile tarih anıtı olan ve bir yıldır da Unesco korumasında olan “Tamğah Say” binlerce yıllık tarihiyle eşsiz bir eserdir. Türk yazısının Tamğa dönemi eserleri Türkistan topraklarının tam ortasında Almatı’nın 170 km kuzey Batısında bulunuyor.

Doğu Türkistan’da Kulca şehrinde 1919’da doğmuş olan Kâzım MİRŞAN son yıllarda ortaya koyduğu yeni tarih teziyle T gündemdedir. Onun en temel görüşü de; Erken Türklerin bugünkü Kazakistan ve Kırgızistan topraklarında yazıya geçen ilk insanlar olduğudur.

Medeniyet, ilerleme, hayat tarzının değişmesi vb. yazıyla gelmiştir. Asya kıtasının ortasında Baykal, Balkaş, Issık göllerini, Ala Tau-Tanrı dağlarını ve en eski yerleşim bölgesi olan ”Yedi Su” yu da içine alıp kucaklayan Hazar Denizine kadar olan bugünkü Kazakistan ve Kırgızistan toprakları ilk yazının ortaya çıktığı yerlerdir. Mağara resimlerinden sonra piktogramlar (20.000 yıl önce), petroglifler (15.000 yıl önce) tamğalar, harfler ve sonunda alfabeye geçişin dünyada ilk örneklerinin olduğu yer Türkistan topraklarıdır. Tamğalı Say,  Talaş Yazıtı, Altın Elbiseli Adam gibi yazılı tarih hazinelerinin yanında halen açılmamış belki de daha birçok altın elbiseli adamın olduğu onlarca kurgan bu bölgedeki ovalan dolduruyor, henüz kazılmamış kurgan, saray ve şehir kalıntılarıyla bu bölgede tarih adeta topraktan fışkırmaktadır.

‘Amerikalı Jeolog ve Arkeolog Prof. Raphael PUMPELLY, (1837-1923), Türkistan’da ilki 1864-1865 yıllarında olmak üzere, uzun yıllar çalışmış ve 1904 yılında Türkistan’daki Aşkabat şehrine 5 km uzaklıktaki tarihi ANUA şehrinin iki kurganı kazmış, Kazı sonuçlarını ”Explorations in Turkestan” adlı kitabında yayınlamıştır. Araştırmaları sonunda ANUA’daki kurganda D.Ö 6.000 yılına kadar inilmiştir. Kitapta, Türkistan’daki buğday ziraatının D.Ö. 8.000, hayvanların ehlileştirilmesini D.Ö. 6.800. 8.000 tarihlerinde olduğunu belirtmektedir. Kitapta ANO’nun insanlık için önemi belirtilirken şu söylenenlere dikkat çekiliyor;

”Başlangıcı yerkürenin derinliklerine gömülü olan ve tepesinde iskeletler bulunan Türkistan’ın ANO medeniyetine, bu uzun geçmiş kültürüne baktığımız zaman Mezopotamya ve Mısır’ın kültürlerinden daha eski bir çağda 2.000 yıl devam etmiş olan bir medeniyetle karşılaşmış oluruz. Daha başlangıçta evli barklı bir köy hayatı görünüyor; kadınlar iplik büküyor, dokuma yapıyor; ekip biçiyor, zahireyi değirmen taşında öğütmeyi, fırınlarda ekmek pişirmeyi biliyorlardı. Çömlekçilik sanatkarları kaplara şekiller veriyor, ıslak kıllardan kapların etrafına yer yer halkalar yapıyor, uzak zamanlardan miras kalan boyalarla üzerlerine şekiller çiziyorlardı. Atın insan kontrolü altına alınmasının başlangıcını burada görüyorum.’

11 Haziran 2004 Cuma günü Kırgızistan’da Bişkek’te Manas Üniversitesindeki “Türk Yazıtları” konferansına gitmek için Dizide hazırlanırken Kâzım MİRŞAN bana, ‘Bu benim Bişkek’e ikinci gelişim’ dedi ve devam etti:  ‘1923 yılında bir kış günü babam, annem ve araba sürücüsü ile birlikte Bişkek’e gelirken yolda at arabasının tekerinin kırılmasıyla Bişkek’e bir günlük uzaklıkta kar fırtınasında yolda kaldık. Babam ve arabacı atları arabadan çözdüler; babam annemle beni kar fırtınasında soğuktan donmayalım diye kara gömdü. Babam ve sürücü arabanın kırılan parçasını alıp atlara binip yaptırmaya gittiler. 7-8 saat sonra dönüp gelip bizi kara gömdükleri yerden çıkardılar. Araba onarıldı ama ancak gece yarısı aç,  üşümüş ve yorgun olarak Bişkek’e vardık. Bişkek’te babamın tanıdığı Kırgız bir aileye misafir olduk Annemle ben kar altında ıslanmıştık, elbiselerimiz sırılsıklamdı. Evlerine misafir olduğumuz Kırgız aile ateş yaktı elbiselerimiz kurutuldu, bize yemek verdiler. O Kırgız aileyi o zamanlar 4 yaşımda olduğumdan kimlerdi şimdi hatırlamıyorum ama onlara teşekkür borçluyum 1923’da bu güne aradan 81 yıl geçti. Bugün yine Bişkek’teyim. Hadi şimdi gidelim, o teşekkür borcumuzu Kırgız kardeşlerimize ödeyelim’ dedi.

***

Issık kurganı 4S büyük kurganın bulunduğu Issık Mezarlığı’nın güney tarafında yer almaktadır. l970’li yıllarda toplam 4 kurgan kazıldı, fakat onlardan 3 tanesi daha önceki dönemlerde mezar hırsızları tarafından tamamen soyulmuştur, bu mezarlarda hiçbir bulgu bulunmadı. Dördüncüsünde dörtgen şeklinde büyük bir çukurda insan cesetleri bulundu. Kemiklerin arasında birkaç ufak altın para ve altınla kaplanmış demir saç tokası bulundu.

Issık kurganının hazinelerin tarih dünyasında büyük ilgi uyandırdı. Bulunan ziynet eşyaların, baş giysilerin, kıyafetlerin, ayakkabıların kopyaları yapıldı. Restorasyon işleri üç yıl sürdü. (1970-1973). Altın baş giysisinin, elbisenin ve ayakkabıların eşsiz modeli yaratıldı.

Issık kurganları, Issık deresinin sol boyunda Almatı şehrinden Doğu istikamette 50 km uzaklıkta yer almıştır, kuzeyden Doğuya 3 km uzanan 45 büyük kurgandan oluşmaktadır. Bunlar, hükümdarların kurganları. Çapı 30-90 m büyüklükte, 4-15 m yükseklikte yapılardır. Issık mezarlığı, varlıklı aile mensuplarının gömüldüğü tek mekân değildir. Talgar, Büyük ve Küçük Almatı, Kaskelen, Kurtı, İli, Karakemer, Çilik, Çarın, Kegen, Karkara, Karatal, Aksu, Lepsı ırmaklarının kenarlarında mezarlıklar bulunmaktadır. Mezarlıkların araştırılması onların ortak bir unsurlarına sahip olduklarını gösterdi

Issık mezarlığına ayrıcalık kazandıran Issık kurganıdır. Kurgan, araba yol hattı ve sulama kanalıyla ikiye ayrılan mezarlılığın Batı tarafında bulunmakta. Yapının çapı 60 m. Yüksekliği 6 m. Kazılmadan önce toprak yığını halinde olan kurganın tepesinde mezar hırsızlan tarafından çapı 12 m ve 2,3 m derinlikte bir kuyu oyulmuş. Toprak yığını kaldırıldıktan sonra yer yüzeyinden 1,2 m derinlikte iki mezar daha bulundu.

Merkez mezarın şekli birkaç defa yapılan soygundan sonra tamamen bozulmuştur. Yan mezar, ana mezardan 15 m güneyde ve kurganın güney cihetine 10-12m yakınlıkta yer alınış. Ana mezarda yaş olarak büyük ve mevkii olarak daha önemli zatın gömüldüğü tahmin edilmektedir. Altın Elbiseli Adam’ın gömü odasının duvarları 1,5-3 m uzunlukta, 25-30 cm kalınlıkta olan Ala-Tau Dağları (Tanrı Dağları) çam tomruklarıyla kaplıdır. Odanın ölçüleri: İçten 2,9-1,5 m, dıştan 3,3-1,9 metredir.

Odanın, Güney ve Batı taraflarında kil, ahşap, metal (gümüş ve bronz) kap-kacak, kuzey tarafında ise sırtüstü, başı Batı’ya yönelik yatırılan cesedin kalıntıları görülmekte. Yıpranmış iskeletin uzunluğu 165 cm. Ölü ile birlikte gömülen altın ve diğer eşya; kıyafetin altın süs unsurları, silah, tuvalet takımı, kap-kacak şekillerini koruyarak saklanmıştır.

Baş giysiyi süsleyen altın parçacıklar cesedin kafatasından yukarı tarafta 65-30 santimetrelik alanda yayılmışlar. Sivri uçlu kalpağın zirvesini oluşturan dağ keçisinin heykelciği adamın kafatasından 65 sm uzaklıkta bulundu. Kafatasının sol tarafında kulak hizasında altın küpe, boynunda Spiral şeklinde altın gerdanlık vardı. Omuriliğin boyun kısmından kuyruk sokumuna kadar gövde kemiklerinin üstünde çok sayıda üçgen şeklinde altınlar ve bel kısmında dörtgen şeklinde altın parçalar bulunmaktaydı. Restorasyon işleri neticesinde bunların deriden yapılan kaftanın üzerindeki süsler olduğu belli oldu. Ayak kemiklerinin üzerinde de bol sayıda aynı parçalardan bulunmaktadır. Bunlar deri pantolonun ve ayakkabının üzerindeki süslerdir. Sağ elinin parmak kemiklerinin arasında üzerinde adam çehresi işlenmiş altın yüzük, zeminin altında sade altın yüzük bulunmuştur. Sağ ayak kemikleri boyunca demir kılıç ve ahşap kinin kalıntıları; sol el ve gövdenin ortasında demir hançer; sol dirseğin karşısında altın okun ucu, kafatasının yanında bronz bir ayna bulundu. Issık kurganında toplam 4.000’ den fazla altın parçalar, altın ve demirden yapılmış kılıç ve hançer, 31 tane kap-kacak, bronz ayna, 36 kıymetli taştan yapılma boncuk vardır.

Hançer: Issık tipi çift başlı panter şeklindeki hançer sapları Sibir-Kazakistan bölgesinde D.Ö. 6-5. yüzyılda meydana çıkmıştır. Avrasya’nın diğer bölgelerine 5-4. yüzyılda yayılmaya başlamıştır. Kılıç: aynı döneme ait. Gerdanlık: D.Ö. 5-4. yüzyıl Bronz ayna: D.Ö. 4-3. yüzyıl. Kap-kacak: 5-4. yüzyıl.

Kurgan’da bulunan sanat eserlerinin çoğu erken dönem özellikleri taşır. Hayvan heykelciklerinin tüm ayrıntılarıyla ve titizlikle yapılması, hayvanların savaş/ kavga sahnelerinin olmaması, hayvanların sürü halinde değil tek tek gösterilmesi. Bunlar İskit-Sibir hayvan stilinin ilk safhalarının özelliklerine benzer. Bundan dolayı bu bulguları D.Ö 6-5. yüzyıla ait olduğu düşünülmekte. Tarihte bu eserlerin sahibi olan toplam muhakkak yüksek tarihi-medeni gelişme seviyesindedir.

Kurgan da gömülü olan şahsın kıyafeti özel tören, önemli toplantı giyilen kıyafettir. Günlük kıyafetler için aşırı derece de süslü, pratik değil. Bu giyim, devlet büyüklerinin sıradan insanlarla aradaki farkı göstermek ve vurgulamak maksadıyla hazırlanır ve giyilirdi.

BAŞLIK: Rekonstrüksiyonu arkeolojik verilere ve yazılı kaynaklara göre yapılmıştır. Çapı kenarına işlenmiş olan altın diademin (kenar süsü) uzunluğuna göre tespit edildi. Uzunluğu yukarıda da belirttiğimiz gibi sivri ucun zirvesine yapıştırılan dağ keçi heykelciğinin bulunduğu yere göre saptandı (60-65 cm) Keçeden yahut deriden yapıldığı tahmin edilmekte konik şeklindeki uzun kalpağın enseyi kapatacak ve çene altından bağlanabilir uzantısı var.

Kalp-ağın kenarına altın diadem (kenar süsü) işlenmiş. Diademin üstünde tek vücutlu, iki başlı, boynuzlu, kanatlı at figürlerinin yele kısımlarına birleştirilmiş daha küçük at figürleri yer alır. Kalpağın ortasında uçları üçgen parçalarıyla biten dikdörtgen plastinleri, üstünde orağı andıran plastinler yer almış. Bütün figürler simetrik olarak yerleştirilmiştir. Dikdörtgenlerin sağında ve solunda ikişer tane kuşkanatları şeklinde uzun parçalar ve onlardan iki kat uzunlukta ok şeklinde figürler, kanatlar ve oklar bir bütünlük oluşturmakta, altında üçgen şeklinde plastinler. Bütün plastinlerin üzerinde kırmızı boya ile yazılar Var. Altın diademin üstünde dağ manzarasını andıran süsleme yer almakta. Dağların aralarında üstünde kuş oturan hayat ağaçları yerleştirilmiş. Diadem ile dağ sıralarının arasında aslan çehresi çekilmiş altı süsleme vardı. Kalpağın uzantısını beş dağ keçisi, iki pars, üç tane kar barsı, dağ manzarası parçaları ve beş lekal şeklinde plastinler süslemekte. Kalpağın keçeden yapıldığı tahmin edilmektetir.

KAFTAN: kahverengi veya kırmızıya boyanmış deriden yakasız. Kaftanın tümü üçgen şeklinde altın parçalarla kaplı Yatay çizgide, alt uçları birbirine değecek şekilde dizilmiş.. .

PANTOLON: deriden yapılmış, eni 20-25 sm. Iki kenarını da“ yine altın parçalarla süslenmiş.

KEMER: dörtgen şeklinde 16 parçadan oluşur. Üçü büyük (üzerinde yatmış vaziyette geyik), diğerleri küçük (geyiğin kafası ve boynuzları çekilmiş). Uzunluğu 0,95-1 m.

AYAKKABI; keçeden yapılmış. Üçgen şeklinde altın parçalarla süslü dür.

Alman asıllı Kazak arkeolog Aleksandr bize bilgi verdi ve burada bulunmuş bir kadehi müzeden alıp buraya getirdi ve bize gösterdi.

Kazım Mirşan’ın orada kalmış akrabalarından birisi onu bulup, Tamgalısay’a çıktı

Altın elbiseli adam, M.ö 5. yüzyıla ait olduğu, kurganın bulunduğu bölgedeyse MÖ 5. yy.’da Sakaların hüküm sürmüş olduğu gerekçesiyle, Altın Elbiseli Adam’ın, Saka prensi olduğu düşünülmektedir.

Sakaların, yaygın deyimle İskitlerin İrani bir kavim olmadığının en büyük şahidi ünlü tarihçi Heredot’tur. Persleri tanıyan,  Perslerin İskitlerle savaşmak için büyük bir orduyla Balkanlara çıkıp, Tuna’yı geçtiğini bilen Heredot, Pers ve İskit dillerinin benzerliğinden bahsetmez. Heredot’un yazdıklarından, İskitlerin yaşam ve ölü gömme adetlerinin Türk göçebe kavimlerine benzediğini anlıyoruz.

MÖ. 1. Yüzyılda yaşayan Romalı Tarihçi Büyük Plinus, “Sirderya (Yaksart) arkasında İskit Kabilelerinin bulunduğunu ve Persler, genel olarak onlara Saka derler”. (Kazaklar ve Kazakistan, s.54-55, Kazak Bilimler Akademisi. İstanbul-2013)

Pumpelly dışında, İngiliz tarihçiler James Fergusson, Sir Henry Rawlinson bölgedeki halkaların ve Mezopotamya’da büyük bir uygarlık kuran halkların Turani olduğunu yazmışlardır.  Bu ifadeler Ana Britanica Ansiklopedisi’nde de yer almıştır. Ancak Avrupa’da emperyalizmin kök salmasıyla bakışlar değişmiş ve bu yazılar çıkarılmıştır. Rawlinson, Partların da Türk olduğunu yazmıştır.

Kurgandan çıkarılan bir de belli bir kısmı kırılmış gümüş bir kadeh vardı ki, bu kadeh diğer her şeyden daha fazla önem arz ediyordu. Kadehin üzerinde Göktürk harflerine benzeyen 24 harften oluşan bir metin yazılmıştı. Bazı araştırmacılar bu yazıyı “Khan Uya üç otuzı (da) yok boltı. Utugsi tozıltı.” yani “Tigin 23’ünde öldü. Esik halkının başı sağ olsun.” şeklinde okudular. Dolayısıyla, yazının Türkçe olduğunu ve kurganın da Türklere ait olduğunu savunmuşlardı. Diğer yandan bu yazı, Göktürk alfabesinin M.Ö. IV. Yüzyılda da kullanıldığının en önemli kanıtıdır.”

                                                              ***

Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in “manevi yenilenme” programı çerçevesinde araştırmalar yürüten “Kazakistan’ın Kutsal Kuşağı” Araştırma Merkezi Başkanı Berik Abdıgaliulı, Doğu Kazakistan Eyaleti’nde yer alan Berel vadisinde Saka Türklerine bir Altın Elbiseli Adam’ın daha bulunduğunu açıkladı. Daha önce Kazakistan’da toplamda 3 Altın Elbiseli Adam bulunuyordu.

Araştırma Merkezi Başkanı Berik Abdıgaliulı yaptığı açıklamada, “Doğu Kazakistan Eyaleti’ndeki Berel vadisinde Zeynolla Samaşev’in başkanlık ettiği arkeolojik kazılarda yeni bir ‘Altın Elbiseli Adam’ bulundu. “Kazakistan’ın kutsal kuşağı” (devlet) programı çerçevesinde iş gezisi nedeniyle Doğu Kazakistan Eyaleti’nde bulunurken sansasyonel bir keşfe tanıklık ettim.”  dedi. (Sözcü 1 Ağustos 2017)

** *

Altın elbiseli Adam’ın üzerinde bulunan kıyafetlerde bugünün modasını görürüz. Gömlek, pantolon, çizme ve kemer bugün yaşayanlardan farklı değildir.

Geziye katılanlardan birisi de Gazeteci Celil İnce’ydi. Celil İnce:
Aslen inşaat mühendisi olan ama Ön Türk Tarihi konusunda araştırmaları ile daha çok tanınan Prof. Dr. Kazım Mirşan’la birlikte 10-15 kişilik bir ekiple Kazakistan ve Kırgızistan’a gittik.

“Gezinin amacı Altın Elbiseli Adam ve Tamgalı Say ile ilgili incelemeler yapmaktı. Aynı zamanda Kazım Mirşan, Kazakistan ve Kırgızistan’da iki konferans verdi. Kırgızistan’daki Türk-Manas Üniversitesi’nde oldu.

Mirşan, Tamgalı Say’daki kaza yazıları (şekilleri) ile Sivrihisar’daki yazıların benzerliğini, Altın Elbiseli Adam ile bölgede Türklerin gelişmiş bir medeniyet kurduğunu anlattı.

Mirşan, yazının Türkler tarafından icat edildiği, dünyada alfabelelerin kökeninin Türkçe’ye dayandığını anlatırdı. Örneğin bize İngilizce’de bugünkü ‘top’ un, zirve-tepe olduğunu ve aynı telaffuz olduğunu, bunun gibi onlarca kelime bulunduğunu anlattı.

O yaşına rağmen, Tamgalı Say Vadisini gezdi, yaylalara çıktı…

Amacı araştırma ve konferanslar yanında bizlere de yazı konusundaki delilleri göstermek ve Türklerin bu noktaya geldiklerini, dolayısıyla önemli bir medeniyet kurduklarını, batılı tarihçilerin anlatımlarına-yazımlarına dayanan birçok şeyin (Türklerle ilgili) doğru olmadığını aktardı.”

 

Biraz da Kazım Mirşan’dan bahsedelim.

Kazım Mirşan, Doğu Türkistan’ın İli Nehri üzerindeki Kulca kentinde, 4 Temmuz 1919’da dünyaya geldi. 1935’de öğrenimine İstanbul’da devam etti. Almanya da Berlin Üniversitesi’nde ve İstanbul Teknik Üniversitesinde inşaat mühendisliği okudu.

Almanca, Rusça, İngilizce, Çince ve Türk lehçeleri (Tatarca, Özbekçe, Başkurtça, Tarançıca, Uygurca, Kazakça, Kırgızca, Azerice, Türkiye Türkçesi ile kendi ana lehçesi olan, Tümenlikçe dışında Yunanca, Latince, İtalyanca’yı meslek araştırmalarına yarayacak kadar bilen Mirşan, hayatının büyük bir kısmını Ön Türk tarihi ile ilgili araştırmalara adadı.

Savları: Yazı M.Ö 16.000 yılında Türkler tarafından icat edildi. Sölgentaş mağarasında Türkler yazı  olarak tamgalar olarak  kullanmaya başlandı. Kürtçe, Ön-Türkçe’den sözcükler barındırdığı gibi bu sözcükleri Arapça ve Farsça’ya da taşımıştır.

Anadolu’da da Ön-Türkçe yazıtlar bulunmaktadır. Latin, Yunan, Fenike ve Kril alfabelerinin Ön-Türkçe’den oluşmuştur. Roma’nın küllerinden kurulduğu medeniyet olan Etrüskler Türk’tür. Etrüskçe yazıtlar ilk defa 1970 senesinde Kazım Mirşan tarafından çözümlenmiştir.Mirşan, Etrüskçe Ön Türkçe olduğuna dair kuvvetli delilleri ortaya koymuştur. .

Eserleri:

1970: Prototürkçe Yazıtlar
1978: Altı Yarıq Tigin
1983: Prototürkçe’den Bugünkü Kürtçeye
1983: Urgun-Selene Yazıtları için Kabul Olunan Tarih Tespitlerinin Yeniden Gözden Geçirilmesi
1985: Anadolu Prototürkleri
1990: Prototürk Bilginlerine Göre Astrofizik
1991: Bolbollar
1993: Prototürkçe Yazıtlar Hakkında Konferans
1993: Yazı işretleri
1993: Alfabetik Yazı Başlangıcı ve Glozel Yazıtları
1994: Alfabetik Yazı Başlangıcı
1992: Tatarcanın Türk Alfabesi ile Yazılması
1995: Side Bitigtaşları
1995: Öztürkçe “-sal” eki
1996: Preportekiz Bitigtaşları
1996: Barış Yolunda Eğitim
1997: Bugünkü Avrupa Dillerinde Prototürkçe izleri
1996: Fiillerin isim Ve Mastar Halleri ile Sıfat-Fiil ve Zarf-Fiil Alanlarında Bugünkü Avrupa Dillerinde Etrüskçe izleri
1998: Dinlerin Gelişimi, Erken Türk Dininden Doğan Dinler, Side, Pre-portegiz, Glozel, Pro-Mısır, Etrüsk, Protpgrek ve Hinduizm, Tevrat, İncil,  islam
1998: Etrüskler, Tarihleri,  Yazıları ve Dilleri
1999: Türk Takvimi
1999: Erken Türk Devletleri ve Türük Bil
2000: Sölgentaş Mağarası
2000: Bilge Atun Uquq: Türük Bilge Qağan Nine Bitig
2000: Moğulistandaki Kısa Yazıtlar
2000: Hiyeroglifler
2000: Avrupa, Sibir ve Orta Asya’daki En Eski Yazıtlara Dayanılarak Deşifre Edilen Pro-Mısır Hiyeroglifleri

Kazım Mirşan’ın bunların dışında yayınlanmış çok sayıda makalesi bulunmaktadır.

TEŞEKKÜR:
Resim ve anılarıyla yazıma katkıda bulunan Turgay Tüfekçioğlu, Oğuz Mete Yıldırım ve Celil İnce’ye teşekkür ederim.

 

KAYNAKÇA

-Atlas dergisi, Kasım 2015, İstanbul
– Atlas dergisi, Aralık 2017, İstanbul
-Doğan, İsmail, Kafkasya’daki Göktürk (Runik) İşaretli Yazıtlar, Ankara-2000, TDK yayınları
-Doğan, İsmail, Doğu Avrupa’daki Göktürk (Runik) İşaretli Yazıtlar, Ankara-2002, TDK yayınları
– Firudin Ağasıoğlu, Taşbaba, İstanbul-2014, BilgeOğuz Yayınları
-Kazakistan ve Kazaklar, Kazakistan Bilimler Akademisi, İstanbul-2013, Selenge Yayınevi
-Lovpaşe, Eski Hatıpsa Kentinden Mesajlar, Ankara-2012
-Sevin, Veli, Hakkâri Taşları Gizemi Peşinde, Ankara-2015 TTK yayınları
-Sevin, Veli, Anadolu Arkeolojisi, Ankara, 4. Baskı, Der Yayınları
– Sevin, Veli, Anadolu’nun Tarihi Coğrafyası, Ankara-2013, TTK yayınları
-Somuncuoğlu, Servet, Saymalı Taş, Gökyüzü Atları, İstanbul-2011, AC Yapı
-Poroy, A. Akif, Ön-Türkler, İstanbul-2015, BilgeOğuz Yayınları
-Tuncay, Bahtiyar, Ön Türk Tarihi Araştırmaları, İstanbul-2017
-Tüfekçioğlu, Turgay, Türkiye ve Şeytan Üçgeni, İstanbul-2006

269 Toplam Okuma, 15 Bugün

Comments

Comments