Ana Sayfa Kafkasya Çarlık Rusya’sında Son Dönem Türk Aydınlarının Fikir ve Faaliyetleri

Çarlık Rusya’sında Son Dönem Türk Aydınlarının Fikir ve Faaliyetleri

  • Hilmi ÖZDEN

 1.GİRİŞ

Rusların, Türk topraklarını işgale başlaması, onbeşinci yüzyılın sonlarında Moskova Kinezliği’nin Altınordu Devleti hakimiyetinden çıkmasıyla başlar. Bu tarihten itibaren, Moskova Prensliği önderliğinde kurulan güçlü ve merkezi Rus Devleti -ki bu merkezilik anlayışı Altınordu Devleti’nin Rusya’ya bir mirasıdır-Türk dünyasına karşı ilk büyük darbeyi onaltıncı asrın ortalarında vurmuştur. 1552’de Kazan Hanlığı’nı ve 1556’da da Astrakan Hanlığı’nı zapt etmiştir. Bu gelişme Türk Dünyası için yıkım olurken, Rusya’ya uzun yıllar sürecek Asya İmparatorluğu’nun kurulmasında önemli bir başlangıç noktası oluşturmuştur. Volga vadisinin Rusların eline geçmesi, Orta Asya Türkleri ile Osmanlı Türkleri arasındaki iletişimi büyük ölçüde sekteye uğratmıştır[1].

Bu tehlikeyi vaktinde sezen Osmanlı Devleti özellikle Sadrazam Sokulu Mehmet Paşa ve Harezm hükümdarı Hacı Mehmet Han, Don ve Volga nehirlerini bağlayan bir tünel kazma ve böylece de Karadeniz’den Hazar’a suyoluyla ulaşma amacını güden programı 1569’da uygulamaya koymuşlar; ancak iyi niyetli ve uzağı gören bu program başarısızlıkla sonuçlanmıştır. İki büyük  Türk kütlesi arasındaki kopukluk giderilememiş, bu durum hem her yıl Hac için yola çıkan hacıların işini zorlaştırmış, hem de ticari, ilmi, entelektüel, siyasi, askeri, sosyal ve kültürel alanlarda birlikte harekatı zorlaştırarak, Türk dünyasının topyekün ve parelel kalkınmasını engellemiştir[2].

Rusların Türk toprakları içerisindeki istilaları Vapu vadisiyle sınırlı kalmamış, onaltıncı asrın sonlarına doğru Rusya adına hareket eden Cossack lideri Ye Ural dağlarını geçip, Kağan Küçüm’ün Siberya Krallığı’na saldırmasıyla Asya kıtasına sıçramış ve sürekli yayılmacılık karakteri kazanmıştır. 1840’lara gelindiğinde Rusya, tüm Sibirya’yı alarak Pasifik okyanuslarına; Çin ile yaptığı mücadelelerle Amour vadisine ve Moğol Kalmaklarının büyük ölçüde yıprattığı Kazak ordularının topraklarını alarak da sınırlarını Orta Asya hanlıkları sınırlarına dayamıştır. Burada “Orenburg-Sibirya” hattını meydana getirmiştir. Hazar Denizi’nde Yayık (Ural) ırmağının ağzında kurulmuş olan Guriev şehrinden başlayıp, Orenburg ve Orsk üzerinden Tobol, İşim, Omsk ve İriş’i izleyerek Semipolatinsk’ten geçerek Çin sınırına ulaşan bu hat bir sıra güçlendirilmiş Cossack kaleleri olup, hem sınırları korumada hem de Türk topraklarına Cossack akınlarının yapılmasında üs görevini yapmaktaydı. Bu hat ile Orta Asya Türk hanlıklarını batı, kuzey ve doğu sınırlarında genel olarak sarmış bulunmakta ve hanlıkların dışarı ile ilşkilerini sınırlamış olmaktaydı. Rus yayılmacılık zihniyeti gösteriyordu ki Rusların yapacakları sıradaki hareket hanlıkları istila etmekti.

Rus tezlerine göre, özellikle bir askeri tarihçi olan Terentyef in kitabında ve Rus Dışişleri Sekreteri Prens Gorchakov’un 1864 tarihli bildirisinde ifadesini bulduğu gibi, Rusların Türk topraklarını istilası Türklerin sosyal yaşantılarıyla ve Ruslar’a karşı tutumlarıyla ilgiliydi. Bu bağlamda, Türk çoğunluğunun göçebe olması itibari ile gösterdikleri aşırı hareketliliğin (mobility) yaratmış olduğu “düzensizliği”  ve sürekli ganimet için komşu yerleşik toplumlar üzerine yaptıkları akınları sona erdirmeye karşı alınan tedbirler olarak belirtiyorlardı. Ruslar’a göre, “medeni” olan kendileri komşu “barbar veya yarı-barbar” göçebelerin topraklarını almak zorunda kalmışlar ve doğal sınırlara veya kendilerine eş, yerleşik medeniyetlerin sınırlarına varıncaya kadar bu yayılmayı sürdüreceklerini belirtmişlerdir. Ancak, doğal sınırlara ulaşma tezi, Rusların onaltıncı asırda Ural dağlarına, Hazar Denizi’ne ve Kafkaslar’a ulaşmalarıyla bir noktada başarılmış olacaktı. Onaltıncı asırda ulaşılan bu sınırlar, Rus yayılmacılığını durdurmamış, aksine Ruslar’ı daha kapsamlı istilalara itmiştir. Böylece ortaya attıkları doğal sınırlar tezi, Rus saldırganlığı ve emperyalizmi ile çürütülmüş oluyordu.

Rusların ikinci tezi olan, yerleşik ve medeni toplumların sınırlarına ulaşıncaya kadar yayılma fikrine gelince; Orta Asya’daki Türk hanlıklarının oldukça gelişmiş yerleşik bir hayatı ve tarihi medeniyeti göz önüne alındığında, onların sınırı Ruslar için yayılmanın sonu olmalıydı. Ancak, bu tez de sadece Rusların kendi politik ve diplomatik oyunlarının parçasından başka bir şey olmadığından, 1877’ye varıncaya kadar Ruslar, Orta Asya Türk hanlıklarını yenmişler, stratejik ve ekonomik önemi olan yerleri, örneğin Taşkent, Semerkand, Aral Gölü çevresi ve Hokand Hanlığı gibi, tamamiyle kendi askeri yönetimleri altına almışlar, geri kalan yerlerdeki Buhara ve Hive hanlıklarını da kendi vasalları (bağlı hanlıklar) haline getirmişlerdir. O tarihte Batı Türkistan’ı tam bir Rus boyunduruğu altına almak için geride sadece Türkmenlerin yaşadığı topraklar kalmıştır.

Ruslar bu tezlerini daha ziyade 1860’larda ve 1870’lerde, Orta Asya Türk hanlıklarını ele geçirdikleri sırada vurgulamışlardır. Bunda, İngiliz-Rus emperyalist rekabetinin önemli yeri vardır. Bu tezlerle Ruslar, bir anlamda saldırgan ve yayılmacı politikalarını örtbas edip, kendilerini İngilizler’e ve Avrupa’ya karşı masum göstermek istemişlerdir. Bu tezlerin aksine, Rusların Türk topraklarını ele geçirmelerinde daha gerçekçi birçok sebep vardır. Bunlardan, bir Cossack olan Yermak’la başlayan, Panslavist devlet adamlarından Count Nikolai İgnatiev (1832-1908), D. A. Miliutin ve komutanlardan General V. A. Perovski, General A. K. Kaufman, General M. G. Cher-niaev ve General M. D. Skobelev gibi şahsi ihtiraslarını tatmin için büyük bir imparatorluğun kaynaklarını yayılmacılık ve rütbe uğruna kullanan kişilerin varlığı, Rusların toprağa doymayan aç gözlülüğü, zenginlik ve prestij için ticari yolları kontrol etme isteği, bozkır toplulukları ile giriştikleri tarihi mücadelenin canlı anıları, Ortadoksluk ve Rusluk fikirlerini yayma veya üstün kılma arzusu, Türk toprakları üzerinde yaşayan halkın ve devletlerin geri kalmışlığı, emperyalist düşüncenin oluşturduğu Rus siyaseti ve sıcak sulara inme politikaları gibi sebepler Rusların yayılmacılığında daha etkili olmuştur[3].

2.OSMANLI DEVLETİ DIŞINDAKİ TÜRKLERİN FAALİYETLERİ

Zenskovsky “Rusya’da Pan-Türkizm ve Müslümanlık” isimli eserinde Osmanlı Devleti dışındaki Türklerin siyasi faaliyetleri hakkında şunları yazmaktadır: “1905’e kadar Rusya’daki Türkler arasında millî bir hareketin ilk açık tezahürü duyulmamıştı. Tatar liberal yenilik getirenlerin gayretleri o zamana kadar başlıca bir kültürel ve dini tabiatta idi ve daha ziyade Rusya’daki muhtelif Müslüman gruplar arasında temasın yerleşmesine, eğitim reformuna ve Tatar hayatının modernleşmesine yardım ediyordu. Ne İsmail Bey Gasprinsky (Gaspıralı) ve ne de onu destekleyenler 1880 ve 1890’da herhangi bir politik işe karışmamışlardı ve onların çalışmalarında açıkça millî bir amaç sezilmemişti. Herhangi bir aşırı hareketin başlangıçta başarı sağlar gibi olan şüpheli bir iyiliğin yararını ve onları Rus idaresiyle bir çatışmaya götürecek hareketin tehlikeli olacağını bilecek kadar realistiler. Bir defa 1905’de sosyalist bir yayının etkisi altında kalarak bir sınıf savaşını hayal edinen ve Tatarlar arasında çatışmaya yol açacak hevesdeki genç bir Tatar’a verdiği cevapta Gaspıralı filozofça şuna işaret etti: «Oğlum, senin tecrüben yok ve bu yüzden sen kelimeler karşısında çok fazla duyarlılık gösteriyorsun… Kültürsüz bir halk herhangi bir sanayie sahip olamaz. Sanayisiz de iç rekabet olamaz. Bugün bizim ödevimiz kültürümüzü yükseltmekten ibarettir.»

1890 ortasında sosyal hareketin hayaline giren genç Tatar ve Azerbaycan nesli az sabırlı idiler ve onun sıralarından hakiki Türk milli hareketin yeni liderlerini bekliyorlardı. Bunların çoğunun politik görüşleri İstanbul veya Paris’de son şeklini alıyordu ki onlar eğitimlerini tamamlamak için oraya gitmişlerdi. Rusya’daki Türkler arasında politik kışkırtmaya ilk defa başlayan Reşit İbrahimof’du. Bu zat evvelce Ufa’da müslüman cemaat idaresinde Kadı (hakim) idi. Abdurreşid İbrahim Türkiye’ye göç etti ve 1905’de orada Çulpan Yıldızı’nı (Kuzey yıldızı) yayınladı. Bu bir Tatar gazetecinin kaleminden Ruslar’a karşı yazılmış ilk broşürdü. İbrahimof broşüründe eski, esası olmayan Rus hükümetinin Tatarları Hıristiyan yapmaya zorladığını tekrarlamıştı ve Tatarlar ile Müslüman dünyasının bu zorlamalara karşı direnmeleri için çağrıda bulunuyordu. Bu broşür Volga ve Ural sahaları Müslüman halkı arasında bazı tatsızlıklara rağmen gizlice dolaştırılıyordu. 1904’te İstanbul polisi Abdürreşid İbrahim’i Rusya’ya gerisin geriye gönderdi ve O Petesburg’da “Ayna” isimli bir tatar mecmuası çıkarmaya başladı. Abdürreşid İbrahim bu mecmuada Rusya’nın bütün Müslümanlarını birleşmeye çağırdı.[4]

8 Nisan 1905’te Petersburg’ta Abdürreşid İbrahim (1853-1944)’in evinde Ali Merdan Topçubaşı (1862-1934), Ahmed Ağaoğlu (1869-1939), Ali Hüseyinzade (1864-1941), Alim Maksud, Bünyamin Ahmed bir araya geldiler ve siyasî bir parti kurmaya karar verdiler. Bu toplantıdan birkaç gün sonra Petersburg’a gelen İsmail Gaspıralı da bu fikre katıldı ve ilk toplantının Mekerce Fuarı’nda (Nijni Novgorod) yapılmasına karar verildi. “Müslüman İttifakı” adı alması kararlaştırılan siyasî partinin ikinci istişarî toplantısının ise 20 Mayıs 19O5’te Çistay’da Zakir Hazret adlı birinin kızını evlendirmesi dolayısıyla düzenlediği düğün merasiminde yapılmasına karar verildi ve bu düğüne Rusya’nın her tarafından misafirler davet edildi. Toplantıya da imamlar, talebeler, zenginler, edipler ve gazeteciler katıldı. Abdürreşid İbrahim bu toplantıda “Neşr-i Maarif” adlı bir dernek kurma teklifinde bulundu. O, bu teklifi halkı siyasî ve iktisadî konulara alıştırmanın ancak basın yoluyla gerçekleştirileceğine inandığı için yapmıştı. Toplantıda kesin bir karar alınmamakla birlikte Mekerce Panayırı’nda toplanma fikri tekrarlandı. Toplantı kararı İçişleri Bakanlığı’na ve katılacaklara bildirildi.[5]

1905 yılındaki olayların yankıları Kazak bozkırlarına kadar yayılmış olup, Orenburg vilayetinden de 20 kadar vekil Petersburg’a gelmişlerdi. Bu vekillerin arasında Kazak zenginlerinden Bayram Sal Hacı ile soylulardan Bahtcan Kara-tay da bulunuyordu. Onlar Reşid İbrahim ile görüşerek “Kırgızların (Kazaklar) da Nogaylar (Tatarlar) ile birlikte hareket etmek” istediklerini bildirdiler. O tarihlerde Baku’da Hayat gazetesi de yayına geçmiş ve Reşit İbrahim de bu gazetede Mekerce Panayırı’nda yapılacak toplantı ile ilgili çeşitli makaleler yazmıştı.

Rusya Müslümanları’nın birinci toplantısı (15 Ağustos 1905): 8 Nisan 1905’te Petersburg’ta alınan gizli karar ve yapılan davetler neticesinde Ağustos’un 10’una doğru Mekerce Fuar’ına (Nijni Novgorod) ülkenin çeşitli yerlerinden temsilciler akmaya başladı. Bu şahıslar Türklerin yoğunlukta bulunduğu İdil-Ural, Kırım, Kafkasya, Türkistan ve Sibirya’dan gelmişlerdi. Rusya Türklerinin belli başlı şahıslarından olan Baku’dan Ali Merdan Topçubaşı, Bahçe-saray’dan İsmail Gaspıralı, Kazan’dan Seyid Gerek Alk(in), Yusuf Akçura, Fatih Kerimî, ulemadan Kadı Abdürreşid İbrahim, Musa Carullah Bigi, Abdullah Apanay; zenginlerden Troyski’den Veli Yauş(ev), Orenburg’tan Zakir Remi(ev), Ahmed ve Gani Hüseyin(ov) biraderler; eski subaylardan ve arazi sahiperinden Kutlukay Mirza Tevkil(ev), Şah Haydar Sırtlan(ov), Selim Gerey Cantüre bu toplantı için Mekerce’ye gelen şahıslar arasında idiler.[6]

 

İlk olarak 8 Ağustos 1905’te Nijni Novgorod valisinden toplantı için izin istendi. Vali, örfi idareyi bahane ederek, kongreye izin vermedi. Bu haber Nijni Novgorod’a gelenleri huzursuz etti. Ayaz İshakî, Fuat Tuktar gibi genç­ler bir toplantı düzenleyerek demokrasi talep ettiler. 13 Ağustos’ta ise molla Ali Yauş(ev) Bakulu misafirler şerefine bir yemek verdi. Bu ziyafete katılanlar arasında Şemsi Esadulla(yev), Haşim Vezir(ev), Ali Merdan Topçubaşı, Ebusuud Ah-tem, İsmail Gaspıralı, Takizade Saf ar gibi ileri gelen 25 kadar kişi bulunuyordu.. Ziyafet neticede siyasî bir miting havasını aldı ve Gaspıralı, Topçubaşı ve İbrahim Reşit birer nutuk söylediler. Ardından validen tekrar izin istenmesine karar verildi. Fakat 14 Ağustos’ta Ebusuud Ahtem’in yaptığı müracaat tekrar reddedildi. Bazı gençler bunun üzerine protesto yürüyüşü yapma teklifinde bulunmuşlarsa da, Reşid İbrahim’in bir gemi kiralayarak, kongreyi gemi yolculuğu esnasında düzenleme teklifi uygun görüldü. Bundan sonra ancak belli başlı şahıslara davetiye yollandı (talebeler çağrılmadı), fakat davetsiz gelenleri de toplantıya kabul etme kararı alındı.

15 Ağustos 1905’te saat 9 sularında davetliler “Gustav Struve” adlı gemide toplanmaya başladılar. Türklerin bu faaliyetinden gizli polis Ohranka’nın haberi olacağı endişesi ile gemi belirtilen saatten önce hareket etti. Bir fikre göre ise, o devre göre “sol” görüşlü oldukları kabul edilen Ayaz İshakî (1878-1954) ve arkadaşlarının katılmasına mani olmak için geminin erken hareketi sağlandı. Fakat adı geçen şahıslar motorla gemiye yetiştiler.

Gemi Oka nehri üzerinde limandan bir mil kadar uzaklaşınca Kafkasya-ötesi imamı Şakir Rahmankul Kurân-ı Kerim okuyarak toplantıyı açtı. Toplantının başkanlığına İsmail Gaspıralı seçildi. Sonra İptida, Hayat ve Kaspi gazetelerinin sahibi Azerbaycanlı Ali Merdan Topçubaşı uzun bir konuşma yaptı. Daha sonra Uf alı Ebusuud Ahtem ve İsmail Gaspıralı da birer konuşma yaptılar. Toplantıda esas olarak Müslümanların menfaatini korumak için bir birlik (ittifak) kurulması icap ettiği fikri üstünlük kazandı. 120’den fazla kişinin (20 kadarını talebeler teşkil ediyordu) katıldığı bu toplantıda Rusya Müslümanları’nın 16 şubeye bölünmesi ve her şubenin merkezden gelecek talimatlara göre faaliyet göstermesi prensipte kabul edildi. Büyük bir temkinle yapılan Türklerin bu ilk toplantısı, belki büyük bir siyasî faaliyet olarak değerlendirilemez, ancak o devirde Türkler arasında çok müsbet tesir bırakmıştı[7]. Zira bu herhangi siyasî bilgi, tercübe ve basın desteğinden yoksun bir topluluk için herşeye rağmen başarılı bir adımdı. Organizasyonu yapanlara toplantıya müteakiben bir hayli tebrik telgrafları yollandı. Kongre burada temsil edilen zümreler arasında bir dostluk havası yaratmıştı. Toplantıda alınan kararlar ise daha sonra Rusça olarak bastırıldı. 15 Ağustos 1905 toplantısının kararları aşağıdaki gibi idi:

Nijni Novgorod’ta Oka nehri üzerinde “Gustav Struve” vapurunda, imparatorluğun çeşitli vilayet ve bölgelerinden gelen, içlerinde her sınıftan temsilciler bulunan Müslümanlar, devletin ve kendilerinin durumlarını içine alan bütün meseleleri müzakere ederek, aşağıdaki kararları ittifakla almış bulunmaktadırlar :

1.Bugünkü hayat şartları umum Rusya Müslümanları’nın siyâsî, içtimaî ve kültürel işlerinde birleşmelerini gerektirmektedir.

2.Rusya Müslümanları bu maksatlarına erişmek hususunda Rus terakkiperverleriyle (ilericileri) aynı fikirde olup, halkın oyuyla seçilen vekillerin devleti yönetme, kanunları hazırlama ve yetkili kılınması esasına dayanan hukuk nizamını tesis etmek yolunda faaliyette bulunacaktır.

3.Ruslar’a verilen haklar aynen Rusya Müslümanları’na da verilmezse, ikinci maddede belirtilen maksadlara ulaşmak asla mümkün değildir. Rusya Müslümanları bu kanaatta olup, siyasî, içtimaî ve dinî haklarda Ruslarla (aynen) tam mânâda eşit duruma gelmek, hâlen yürürlükte olan kanunları, hükümet kararnamelerini, yönetim şekillerini, Rusya Müslümanları’na konulan tahdidleri, istisnaları ortadan kaldırmak yolunda, meşru  maksatlarına ne şekilde olursa olsun erişmeye çalışacaklardır.

4.Rusya Müslümanları faaliyetlerine devletin şimdiki ve gelecekteki ihtiyaçlarına  (şartlarına) göre istikâmet vereceklerdir. Müslümanlar kendilerini devlette olacak değişikliklere, yeni şartlara, hayat tarzına uygun bir şekilde hazırlamak için itina göstereceklerdir. Buna göre heryerde ve kendi ihtiyaçlarına uygun her çeşit okul kurarak; kitap, gazete, dergi neşrederek; kütüphane, kıraathane (okuma odası) açarak, halktan toplanan ianelerle halkı bugünkü asrî şartlara göre yetiştirmeğe çalışacaklardır.

Bu dört maddede zikredilen maksatlara ulaşmayı kolaylaştırmak için, Müslümanlar belli zamanlarda toplanacak kongreler tarafından verilecek talimatlara göre hareket edecek, mahallî “meclisler” oluşturacaktır[8].

5-Bu kongrede bütün Rusya Müslümanları’nın bir “ittifak” kurmaları esası kabul edilmişti, fakat bunun henüz bir siyasî parti mahiyeti alması kararlaştırılmış değildi. Buna rağmen birlik fikrinin doğmuş olmasının kongreyi düzenleyenlere Rusya Türklerinin geleceği hakkında büyük cesaret verdiği kesindi. Rusya’nın çeşitli bölgelerinden gelmiş olan delegeler 20 Ağustos’ta memleketlerine geri döndüler.[9]

İkinci Kongre ve Kadetlerle İşbirliği

Yine resmî olmayan ikinci kongre Petersburg’da 12-23 Ocak 1906’da yapılmıştır. Bu kongrede resmen Rusya Müslümanları Birliği kurulmuştur, (Rusya Müslümanları’nın ittifakı veya İttifak olarak). «Bütün Rusya» ismine rağmen İttifak ne Rusya’nın Türk millî liderlerinden kuruluydu  ne de muhtelif Türk millî grupların veya sosyetelerin hakiki bir birliğiydi. İttifakın kurucuları ve üyeleri herhangi bir örgütün veya bölgelerin mümessillerinin kudretinde bir iş görmemekte fakat sadece nüfuzlu şahsiyetlerdi. Bundan başka bir taraftan Volga ve Ural Tatarları, Azerbaycanlılar ve Kırımlılar çoğunluğu teşkil etmek üzere İttifakta geniş çapta temsil ediliyordu. Kazak stepleri, Sibirya ve Kuzey Kafkasya’dan az temsilci vardı ve Orta Asya’dan hiç yoktu. Bilhassa Rusya Asyasında onaltı bölgesel merkezleri organize etmeye ait ikinci kongre kararı hiç bir zaman yapılmamıştır. Yalnız Volga Tatarları, Azerbaycanlılar ve Kırımlılar bundan sonra İttifakla sıkı bağlarını sürdürdüler. Konservatif Tatarlar buna katılmamışlardı. Öte yandan sosyalist gruplar İttifakın burjuva liberalleriyle bütün temaslarını kestiler. İttifakın sosyal ve ekonomik programı Rus Kadetleririnkine çok yakındı ve bu iki tarafın aynı sosyal teşekkülü bakımından sürpriz değildi. Hemen hemen İttifakın bütün liderleri Tatar veya Başkır burjuvazi, aydınlar, asiller ve çiftlik sahipleri sınıfına aitti.

İkinci kongre aynı zamanda Rus Kadetleriyle birinci Rus Parlementosu’nun (Duma) seçiminde işbirliğine ve onlarla adayların listelerini bildirmeye karar vermişti. Üst kademedeki İttifak liderleri Kadet Partisi’nin merkezi icra organı ile bile birleşmişlerdi. Petersburg’daki ikinci Müslüman kongresi akşamı olan Kadet toplantısında da Yusuf Ak-çora bir Müslüman heyetini idare ediyordu ve Kadetlere Fransızca hitabetti. İttifak Türk Milli Partisi olmak iddiasında değildi, sade­ce Rusya Müslümanları’nın kültürel haklarının müdafaası için bir birlik idi ve onun programı gibi Akçora’nın nutku da Müslümanların başlıca eğitim ve dini problemlerine önem vermişti. Akçora «köylü için tarım konusu nasıl esas önemli konu ise Müslümanlar için de en önemli olan onların dinleridir» diye ilân ediyordu. Daha önceki Pan-Türkizm ve Rusya’ya karşı olan faaliyetlerine rağmen Akçora ile Abdürreşid İbrahim’in ikisi de Müslüman azınlıkların menfaatlerini temsilen Kadet Partisi’nin merkezî komitesine seçilmişlerdi. Bundan başka yeni İttifakın sağlamlaştırılması ve Tatarların daha çok nefes almalarını temin için Kadetler parti programlarının bazı maddelerini tashih etmeyi kabul ettiler. Bu değişikliklerin en önemlisi (1) Tatar isteği olarak Müslüman dini idaresinde tam otonominin kabulü, (2) Müslüman mukaddesat ve örf kanunlarının (Şeriat ve âdet) hazırlanmasının tanınması, Rus sivil ve ceza kanununun bunun arkasından gözden geçirilmesinin de düşünülmesi ve (3) Rus olmayan milli grupların yaşadıkları sahalarda yerli halk dilinin eğitimde kullanılması.

İttifakın liderleri başlangıçtaki başarılarını izlemeye istekli idi ve meşru politik faaliyet için istikbalde imkân dahilinde olan uzlaşmadan kaçınmak adına şimdi resmi tebliğlerindeki bütün aşırı ve milliyetçi fikirlerden vazgeçiyorlardı. 1890’daki broşüründe Rus hükümetine karşı şiddetle hücum eden İbrahimof şimdi üçüncü bir kongrenin toplanmasına izin için ricada bulunuyordu ve «biz Rusya’daki Müslümanların Rus hükümranlığına sadık kalarak Pan İslamizm, Sosyalizm ve Anarşizm’in yayılmasından korkarak — halkın hayatını bozan ve İslâm doktrinine zıt ideolojiler — bu ideolojik eğilmelere karşı savaşı kanuni yolla yapmaya karar verdik. Biz Beyaz Çar’a  hizmet etmek isteriz[10]. Onun tahtına babalarımız ve cedlerimiz gibi sadığız» Abdürreşid İbrahim dileklerinde dinî taassuba hücum ediyor ve İttifak’ın amacının «okulları ve medreseleri mollaların ellerinden kurtarmak ve okulları halkın eline vermek»; diğer kelime ile “toplulukları Ufa’daki Müftünün etkisinden kurtarmaktır” diyordu.

Rusya Kadetleriyle İttifakın birleşmesi, maharetli fakat itidalli propoganda, Tatar Birliği ve daha çok liberal din adamlarının yardımı sayesinde Kadet grubu ile beraber Birinci Duma’ya yüzbeş mebus seçmek suretiyle açık bir barış sağlamıştı. Maalesef birinci Duma o kadar kısa sürmüştü ki Müslüman mebuslar mevcudiyetlerini göstermeye fırsat bulamamışlardı. Yalnız Ufa temsilcisi Ş. Sırtlanof Duma’da konuştu ve Müslümanlar için eşit hak talebinde ısrar etti. Sonra Fin şehri Vyborg’da birinci Duma’nın kararlarını protesto için mebuslar toplanınca Müslümanlar yine ihtarda bulunmuşlardı. Vyborg müşaveresine  onlardan yalnız altısı katılmıştı ve Sırtlanof onları Petersburg’a dönmeleri için çağırdı ve anayasal özgürlüklerin kısılmasına karşı vergi ödememek suretiyle protesto etme çağrısında bulundu[11].

Üçüncü Kongre

Birinci ve İkinci Duma’nın toplantıları arasında -16-21 Ağustos 1906- yine Nizjni Novgorod’da üçüncü ve çok manalı müslüman kongresi yapıldı. Bu kongre Türk soyluların millî şuurlarının gelişmesi ve berraklaşmasında önemli rol oynadı ve aslında millî sloganların ifade edildiği «Müslüman» ve «İslam» tabirleriyle kötü bir surette gizlendiği ilk buluşma idi.

16 Ağustos’ta toplanan kongrenin ilk oturumu görünür şekilde gergin bir hava yaratmıştır. Bir çok delege Abdürreşit İbrahim’e karşı kızgın idiler, O’nu Pan İslamizm’i ifşa etmek fırsatçılığı ve İçişleri Bakanı’na yazdığı mektupla Müslüman din adamlarına hücum etmekle itham ediyorlardı. Rusya’daki Müslüman hareketinin babası gibi olan Rusya’daki Müslümanlar’ın liderleri İsmail Bey Gaspıralı çok tanınmış Bakülü avukat ve Kaspii’nin naşiri Ali Merdan Bey Topcubaşef ve Duma mebusu ve Kazan Muhbire’nin naşiri Seid Girey Alkin de kongre çalışmalarından çekilmeyi veya eğer Abdürreşid İbrahim tatmin edici bir aydınlanma yapmaz ve özür dilemezse kongreden çıkmayı düşünüyorlardı.

Çeşitli tarafların ateşi altında kalan Abdürreşid İbrahim açış konuşmasında bu durumu izaha karar verdi. Konuşmasında Müslüman Birliği’nin yalnız Rusya’daki Müslümanlarla sınırlı kalmaması, fakat kendisinin ve bu kongrenin amacının dünya üzerinde Muhammedi izleyenlerin hepsinin birleşmesi olduğunu ilân ediyordu. Abdürreşid İbrahim «İslam halklarının kardeşliği soyut bir teori değil, fakat realitedir» diyordu. Belli bir gururla başlangıçtaki gayesi olan  Rusya’daki bütün Müslüman halkların delegelerinin bir araya getirilmesinin önemli bir başarı olduğunu bildiriyordu. Çünkü üçüncü Kongre Rus hükümeti tarafından terviç edilmişti ve şimdi onun hakkında resmen karar verilebilecekti.  Başlangıçtaki işaretinden sonra Abdürreşid İbrahim Müslümanların akidelerini savunmalarının onların başlıca ödevi olması lâzım geldiği ve kongrenin dini inanış ve din adamlarının, onun iddia ettiği gibi, hükümetin desteğiyle müslümanlar arasında hristiyanlığı teşvik eden ve müslüman cemaatlerin  barış  içindeki  hayatlarını  bozan   hristiyan  misyonerlerinin  saldırılarından kurtarmak için ne lazımsa yapacağını bildiriyordu. Bu Abdürreşid İbrahim’in 1895’te yayınladığı broşüründe belirttiği ve en çok sevdiği konu idi. Abdürreşid İbrahim nutkunda öğrencilerin yalnız eğitimi değil aynı zamanda idame ve gelişmelerinden sorumlu olan Müslüman din adamlarının kötü hallerine de temas etmiştir. (Müslüman okullarından öğrenciler mutad olduğu üzere burs ve yurdlar ile desteklenmiştir). İçişleri Bakanı’na gönderdiği mektupta din adamlarına karşı olan tutumunu tamamen değiştiren Abdürreşid İbrahim din adamlarının ve pedagogların cemaatler için daha geniş surette desteklenmesini istemişti. Bununla beraber cemaatlerin kendilerinin ekseriya güvenilmeyen mali durumda olduklarını ve kongrenin en baş işlerinden birinin dar görüşlü müslüman okur sisteminin kuvvetlenmesi ve genişlemesi için yeni yollar bulunması  olduğuna  önem veriyordu.[12]

Açış konuşmasını kongre başkanlık divanının seçimi izledi. Topçubaşı başkan oldu. Diğer üyeler Gaspıralı Abdürreşid İbrahim, Duma üyesi Sırtlanoî, Galimjan Barudi (Galiyef), Abdullah Apanaef, Ş. Koşçegulof (bir Kazak aydını), Eminyan Ilgamyanof ve Ali İskender Aşurof idiler. Yusuf Akçora Birinci Sekreter olmuştu. Sonra muhalefet adına Gaspıralı, Abdürreşid İbrahim’in konuşması ve izahatıyla tatmin olduğunu bildirdi. Kongrenin sonuna doğru Abdürreşid İbrahim’in mektubu meselesi daha çok konuşuldu ve Abdürreşid İbrahim’in Rus Bakanı’na karşı vakitsiz açılması açık oylama ile af edildi. Yeni bir parti kurmak (hâlâ İttifak denen) ve din meselelerini ve okul problemlerini tetkik için komisyonlar teşkil edildi. Parti organizasyonu konusunda ve onun politik esası için hararetli konuşmalar yapıldı, çünkü birçokları bir Müslüman Birliği Partisi’nin kurulmasına karşı idiler. Müslüman hareketinin elebaşları olan Gasprıralı gibiler kongrenin faaliyetinin sınırlı olarak kültür ve din işlerini görüşmesini politika ile ilgilenmemesini mülâhaza ettiler. Rus ihtilâlci sosyalistlerine yakın olan Ayaz Ishaki bir siyasi partinin  dini ve de sosyal esaslara göre kurulması imkânını şüpheli görmüş ve burjuvazi, köylüler ve işçi sınıfı gibi karışık elemanlardan kurulacak bir partinin karşılaşacağı güçlükleri göz önüne alarak endişelerini izhar etmiştir.

Baş konuşmacısı Akçora olan yeni nesil gibi Duma’nın birçok üyeleri ve bilhassa Sırtlanof bir parti kurulması için en kuvvetli desteklerini vermişlerdi. Akçora «bizim gayemiz Rusya Müslümanları’nın büyük kısmını birleştirmek için bir siyasi parti kurmak ve onun faaliyetini, etkisini ve otoritesini Rus İmparatorluğu’nun diğer siyasi partileri arasında kuvvetlendirmektir. Eğer biz bunu yapmazsak Bulgaristan Müslümanları’nın başına gelenler — iç rakibler, birliklerin ve siyasi hakların kaybı —  aynen bizim de başımıza gelebilir. Bulgaristan’daki Müslümanların bugünkü siyasi durumu bize uyarıcı bir örnek olmalıdır. Biz kendimizi aynı durumda buluyoruz. Biz kendi millî siyasi partilerini organize eden Avusturya’nın, Polonyalıların ve Çeklerin örneğini izlemeliyiz» diyor ve Tatar İhtilâlci Sosyalistleri’nin ve liderleri Ishaki’nin görüşleri olan değişik sınıfların aynı parti içinde işbirliğini akla sığmaz olarak gören düşüncesini kesin bir şekilde reddetmekte idi[13]. Akçora «Rusya’daki Müslümanların birleşmesi ve millî ve dini prensiplere dayanan tesirli ve nüfuzlu bir siyasi partinin doğmasını her iki yönden mümkün ve lüzumlu» görüyordu.

Akçora’nın delilleri karşısında eski neslin direnişi azaldı ve nihayet Müslüman Birliği Partisi (İttifak) teşekkül etti. Bu partinin programı on kısım, altı bölüm ve yetmiş iki maddeden ibaretti. Kadetlerin  programına çok yakındı.

Kısım I (Madde 1-2) Rusya Müslümanları’nın dini, kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasi şartlarının düzelmesi gayesiyle kongrenin bir Müslüman partisi kurma kararını bildiriyordu.

Kısım II (Madde 3 – 16) Rusya’daki bütün halklara ve bilhassa Müslümanlar için eşit hakların tanınmasını istiyordu. Hukuki, sosyal ve kültürel bütün ayrılıklar ve sınırlamalar kaldırılmalıdır. Müslümanların Rus İmparatorluğu’nun Hıristiyan teba’aları gibi aynı meslek şubelerinde ve sivil ve askeri ödevlerde çalışmaları isteniyordu. (Madde 10) 1905 ve 1906’nın gösterilerinde garantilenmiş özgürlüklerin genişletilmesi  ve korunmasının lüzumu bildiriliyordu.

Kısım III (Madde 17 – 24) daha evvelce Kadet programı ile tesbit edilen imparatorluğun idaresinin anayasal kanunları ve iskeletini gösteriyordu.

Kısım IV (Madde 25 – 27) Ortodoks itikatla bütün inanışların ve organize  dinlerin  tamamen  eşit  olduklarını  gösteriyordu.

Kısım V (Madde 28 – 34) mahalli muhtar hükümetin ayrıntılarını gösteriyordu ve 30’uncu madde bilhassa ilgi çekici idi ki bu madde ile bütün mahalli örgütler, polis ve iç emniyet dahil, idarenin lokal, demokratik usulle seçilen organlarına bırakılıyordu. Bununla beraber milli toprak bütünlüğü için otonomi istenmiyor ve Kadetler gibi İttifak mahalli halkın ihtiyacını tatmin için uygun bir teşekkül olan Zemstvos’un (Vilâyet Meclisi) — haklar önemli olarak genişletilerek — olmasını da ilan ediyordu. Kısım VI (Madde 35 – 45) Kadetler’in bildirdiği adaletin tekrar örgütlenmesi, fevkalâde mahkemenin ve 1905-1906’da hükümet tarafından kurulan mahkemelerin ilgası ve adli idare ile icrai idarenin tamamen ayrılması bildiriliyordu.

Kısım VII (Madde 46-53) tamamen eğitimin düzenlenmesine hasredilmişti. Madde 46 ilköğretimin anadilde yapılmasının lüzumunu ve anadilde eğitimin mecburi kılınması gerektiğini bildiriyordu[14]. Bunu izleyen madde 47 mahalli otonom idareye ilköğretim için gerekli şartların hazırlanmasına ve cemaatlerde eğitimin anadille yapılması ile okullarda  «milli  alfabenin»  kullanılmasına yönelik  sorumluluk yüklüyordu.

Kısım VIII, IX ve X (Madde 54 – 72) Kadetler’e lazım olan tarım, ekonomik ve işçi problemlerinin genel çizgileriyle tatbikinin denenmesini gösteriyordu. Tarım programında çözüm olarak çiftlik sahiplerine arazilerini köylülere satma mecburiyeti getirilmektedir. Günlük sekiz saat çalışma, işçi birliklerinin kurulması hakkı, işçi teftişinin ve işte çalışan memurların uzlaştırma mahkemelerinin yapılması programın bu kısmının en önemli tarafları idi.

Diğer komisyonlar da kendi vardıkları kararları ve Müslüman hayatının en can alıcı sorunlarına ait programı hazırlamışlardı. Bunlardan biri İttifak’ın siyasetinin genel prensiplerine ve Müslüman inanışına karşı Rus Ortodoks misyonerlerinin saldırılarına karşı savunmaya ayrılmıştı. Kongre başkanlık divanından bu kararların telgrafla İmparatorluğun Bakanlar Kurulu’na ulaştırılmasını istemiştir. Düşünce özgürlüğünün ve basının tam serbest olması ancak müslümanları ve İslamiyeti onları hristiyanlaştırmadan ve cemaatlerin faaliyetlerini sınırlamadan koruyabileceği idi. Düşünce ve basın özgürlüğü 7 Ekim 1905’te bir imparatorluk tebliği olarak ilân edilmiş ve temini zorlanmıştı. Karar münasebe­tiyle hükümet tarafından kısa bir zaman önce dağılmış olan Duma’nın faaliyetinin ıslahı da daha az önemli değildi. «Meydana çıkan güç durumun hallini ancak bir devlet Duma’sının toplanması sağlayabilirdi.»

Tamamen siyasi olan sorularda kongre ve yeni partinin liderliği Kadetlerin program ve tutumlarına sıkı sıkıya bağlanmıştı. Okul meselelerine dair varılan kararlar bilhassa büyük ilgi arzediyordu ve bütün Müslüman okulların ve genç neslin millî ruh altında eğitimini sağlıyordu. Karar, başkanı A. Apanaef olan eğitim komisyonu tarafından hazırlanmıştı ve bunların ilki Müslümanların genel eğitiminin masraflarının devlet ve mahallî otonom idarece yapılmasına ait siyasi programın ilgili maddelerinde tamamen teyit ediliyordu. Sonra karar İslam dinince yapılan eğitimin İmparatorluk idaresinin müdahalesi ve etkisinden korunmasının garanti edilmesini istiyordu[15].

Aynı karar bütün Müslüman okullarında «tek bir edebi Müslüman dilinin» (hatta Müslüman olmayan Türk asıllı okullarda da) ikamesini tavsiye ediyordu. Kongrenin görüşü yalnız Osmanlı Türkçesi’nin Müslüman edebi dili olabileceği yönünde idi. Bu kararın 30. Maddesi «Osmanlı Türkçesi’nin Müslümanların orta okulların ikinci ve üçüncü derecelerinde okunması için bilhassa itina gösterilmesi»ni şart koşuyordu.  Bundan  başka  «ilk  okullarda Rus dilinin okutulmasına lüzum olmadığı, fakat orta okullarda ders programları içerisine sokulabileceği»nden  bahsediliyordu.

Aynı kararda doğu ve güneydoğu Rusya’nın Rus olmayan halkı için Millî Eğitim Bakanı Kont Ivan Tolstoy tarafından 31/3/1906’da tatbik edilen ilk okulların tüzüklerinin iptali de hükümetten isteniyordu. Bu tüzük Müslüman eğitim örgütünün gelişmesini engelleyecekti ve Müslüman okullarında  Rusçanın  okutulmasını  istiyordu.

Çok tanınmış Kazan medresesinden muhterem bir teolog ve Müslümanların dini lideri olan Galimjan Barudi (1917’de müftü olmuştu) din meselelerinde komisyona başkanlık ediyordu. Bu komisyon daha geniş bir kararla Rus hükümetini Müslüman dini idare üzerindeki nezaret ve kontrolünden ayırarak tam otonomiyi istihdaf etmekteydi. Orenburg Tatar müftüsü, Bahçesaray’ın Kırım müftüsü, Transkafkasya’nın Sünnî ve Şii müftüleri olarak dört müftünün dördü de kısa bir zaman evvel yapılan tayinlerin hükümet tarafından olmayıp Müslüman dini cemaatlerin delegeleri tarafından seçilmesi isteniyordu. Çar tarafından kabul edilme hakkına sahip (devlet bakanı derecesine eşit) Rusya’daki bütün İslâm Cemaati’nin ruhanî başı olan Ramsul Ulema’nın başkanlığında Rusya’daki bütün Müslümanlar için aynı zamanda bir merkezi idare kurulması isteniyordu.

Siyasi sahada programın ve kararların mutedilliğine rağmen bu kararların hepsinin Tatarlar tarafından yürütülen Rusya’daki müslümanların tam kültürel ve dini otonomiyi imparatorluk idaresinden ve Rus kültürünün etkisinden kurtarması için yapıldığı gerçeği meydanda idi[16]. Bundan başka düşünülen otonom Müslüman cemaatinin başlıca edebi dili için Osmanlıca’nın düşünülmesi, bu otonominin Türkiye ile büyük bir kültürel ve belki politik yakınlaşmanın kaçınılmaz bir durum yaratacağını, bu sayede Tatarlarla diğer Müslümanların Ruslarla entellektüel ve psikolojik kaynaşmasını tamamen önleyeceğini göstermekte idi.

Kongrenin diğer bir tebliği Ermeniler’in Azerbaycan katliamına dairdi ki bunun tekrarının önlenmesine ait tedbirlerin alınmasına vurgu yapıyordu. Diğer bir tebliğde de İran’da Anayasanın ilânı selâmlanıyordu.

Kongre bir Müslüman partisi de kurmuştu ve aşağıda isimleri yazılı olanlar merkezi komiteye seçilmişti: (1) Abdürreşid İbrahim, (2) Yusuf Akçora, (3) Seid Girey Alkin, (4) Abdullah Apanaef (Orenburg), (5) Galimyan Barudi (Kazan), (6) Sadri Maksudof (Volga Tatarı, Avukat), (7) Şahaidar Sırtlanof (Ufa Tatarı, Çiftlik sahibi, Duma üyesi), (8) Musa Bigeef (Kazan’dan öğrenci ve gazeteci), (9) Bobinski (Tatar, Viatka), (10) Hadi Maksudof (Yıldız naşiri, Tatar, Kazan), (11) Selim Girey Jantorin (Vilâyet Meclisi Başkanı ve Duma Üyesi), (12) İsmail Bey Gasprinsky (Kırım),  (13)   Mustafa    Davidoviç (Bahçesaray Belediye Başkanı, Kırım), (14) Şal Mardan Koşçegulof (Kazak, Astrahan ili) ve (15) Ali Mardan Bey Topçubaşef (Azerbaycan). İlk on birin hepsi Ural ve Volga mıntıkalarından gelen Tatarlardı; bunlar Merkezi Komite’de çoğunluğu  teşkil  ediyorlardı.

Yalnız bir Müslüman Birliği’nin kurulması değil, fakat aynı zaman­da halktan siyasi bir partinin  ve Osmanlı Türkçesi’nin «müşterek Müslüman» dili olarak Rusya’daki Müslüman okullarında kabulü açıkça Rusya’daki Türk liderleri arasında kuvvetli bir millî siyaset arzusu olduğunu gösteriyordu. Tatarlar ve onların Azarbaycan ve Kırım’daki Türk soylarından olan dostları ikinci parlamento seçiminde seçilen Duma’daki Kadetlerle işbirliğine devam ettiler. Tatar liderlerinin bu noktada manevralarını değiştirmede görterdikleri görünüşteki tersliği Rusya Türklerinin — bilhassa Tatarların — kendilerini buldukları karmaşık kültürel ve siyasi durum yansıtıyordu. Unutulmamalıdır ki 1905’de Rusya’daki Türklerin yerleşmiş geleneklerine göre çağdaş ilim ve felsefenin karmaşık problemlerini dile getirecek herhangi bir edebi dili bulunmamaktaydı. Nasyri tarafından edebiyata sokulan dil bir Tatar dilinin yaratılması için sadece ilk basamak idi ve Nasyri’nin yolunu bir sıra yazarlar izledilerse de onların dili basit hikâyeler ve gazetecilik için bir ışık idi; ancak siyasi, artistik ve ilmi mefhumları nakletmeye yeterli değildi. Bunun sonucu olarak Tatarlar ve Rusya’nın diğer Türkleri onlara daha kolay gelen ve dil açısından (lügat ve terminoloji bakımından) gelişmiş olan Osmanlı Türkleri’nin diline döndüler. Rusya’daki Müslüman okullarında Osmanlı Türkçesi’nin kabulü Rusya’daki Türkleri Türkiye ile kültürel ola­rak birbirine yaklaştırmış ve onları siyaset bakımından Türkiye’ye doğru yöneltmiştir. Bu Rusya’daki Müslüman liderlerin ekseriyetini teşkil eden Tatarların çok akıllıca bir siyasi manevrası olup bunun için de Rusya’daki Türk soylu halklar arasında üstünlüklerini idame ettirmelerine imkân vermekte idi. Müşterek bir Müslüman siyasi parti, kültürel ve siyasi liderlik bakımından Tatar ihtiraslarına yardım etmiştir.

Bununla beraber gerçekte Rusya hesabına katılmış ve Volga – Ural sahası Müslümanları bütün halkın ancak üçte biri veya dörtte birini teşkil etmekteydi ve üçüncü Müslüman kongresinin tebliğleri Tatar siyasi ihtiraslarıyla Rus realitesi arasındaki bir uzlaşma idi. Tatarlar onların kültürel ve dini gruplarının programını kabul eden Rus grubu ile akıllıca işbirliğine gitmişti[17].

İkinci Duma’da Tatarlar Ve Partileri

Kadetler ile ikinci Duma’nın seçiminde işbirliği başarılı idi. Müslü­manlar  parlamentoya otuz dokuz mebus göndermişlerdi.  Başlangıçta  başında tecrübeli liderleri olmaması onların faaliyetlerini önlüyordu. Fakat S. G. Alkin yerine ittifakın başı A. M. Topçubaşı  olunca Duma’da Müslümanların çalışmasını tanzim etti. Otuz dokuz mebustan yalnız on sekizi resmen Kadet grubu ile birleşmiş, on beşi Kadetlerle işbirliği yapmış ve altısı İttifakla birleşmeyerek Müslüman Hazret Tayfası denen K. Hasanof’un başkanlığında solcu işçi grubunu teşkil etmişlerdi. «İşçiler»le «İttifakalar»ın arasındaki ayrılık parlamento ve politikadaki tutumlarının esasından farklı olmasından kaynaklanıyordu. İttifak tamamen bir burjuvazi plâtformunda bulunuyordu ve öncelikle millî ve dini meselelerle  ilgileniyordu. İşçiler sosyal program üzerinde du­ruyorlar ve İttifak «burjuvazi» Kadetlerle işbirliğine yaklaşıyor ve orta Rusya İşçi partisi gevşek, sıkı ilişki kurulmamış sol ile işbirliğini tercih ediyordu ki bunlar Duma’nın köylü ve işçi mebuslarının her ikisi ile birleşmişti. Duma gazetesini yayınlayan Müslüman İşçi mebuslar takma ad olarak Dumacılar (Dumailar) ile kendilerini belli eden ismi almışlardı. Bu grup ikinci Dumanın dağılmasından sonra sür’atle dağılmış ve onu destekleyenler ya sosyal demokratlar veya ihtilâlci sosyalistlerle birleşmişlerdi.

1905-1907’de Tatar İhtilâlci Sosyalistleri — ki bunlar Rus muhalifleri gibi tarım işçileri idiler — İttifakın burjuvazi vatandaşları ve onların Rus Sosyalist meslekdaşlarının her ikisiyle işbirliği yapmışlardı. Onların liderleri arasında her biri enerjik ve kuvvetli birer milliyetçi olan Ayaz İshakof, Fuad Tuktarof ve A. Davletçin vardı. Mümtaz bir yazar ve gazeteci olan İshakof genç Tatarlar arasında büyük bir sevgi kazanmıştı ve 1917 ihtilâlinden sonra Tatar millî sol kanadının dinamik bir lideri olmuştu. Onların başlıca organı Tan gazetesiydi ve onlara Tancılar denirdi.

Daha ziyade tarım ve ticaretle uğraşan Tatarlar arasında sosyal demokratlar kuvvetli değildiler. Bununla beraber yirminci yüzyılın başında Tatar işçi sınıfının büyümesi ve şiddetli sosyal demokrasi propogandası onlara destek kazandırıyordu. Tatar sosyal demokratları Sadık Sagaef, Zarif Sadikof, Hüseyin Yamaşef, İbrahim Ahtiamof ve Galimjan Seifu Kazan’da Tatar işçileri arasında propaganda faaliyetini yürütüyorlardı, fakat onların ufacık broşürlerinin sayısı en fazla bin üçyüzdü. 1907’den sonra Hüseyin Yanaşef Orenburg’da Ural isimli bir sosyal demokrat gazete yayınlamaya başlamış, fakat bu gazete otuz sayı basıldıktan sonra kapanmıştı. Bu yayının başlığından sosyal demokratlara bazan Uralcılar da denmişti. Bu ufak sosyal demokratik organizasyon on yıl içinde Tatar Bolşevik grup için bir çekirdek teşkil etmişti ve onun üyeleri — bilhassa İbrahim Ahtiamof — Tatar Kızıl Muhafızlar’ın lideri olmuştu[18].

Dini idarenin konservatif hocaları ve aristokrat Petersburg müslümanları Petersburg’da Ahunda S. Bayazidof başkanlığında ve Sıratı Müstakim partisini organize eden Ufa’da Müftü Yar Sultanof Müslüman sağ kanadı teşkil ederek Rus sağcılarıyla işbirliği yapmışlardı. Kadimistlerin kudsi lideri Din ve Maişet Mecmuası’nın naşiri M. Velihazret de liberallerle devamlı savaş içinde idi. Velihazret Allah’ın ve Peygamberinin mevcudiyetini inkâr etmekteydi ve hainler olarak gördüğü Cedidlere ve İttifak liderlerine karşı kini o kadar büyüktü ki onların yeni usûl medresede Pan Türkizm propagandası yaptıklarını polise ihbar etmekte hiç tereddüt etmedi (bu sebebten Bobinsky Kardeşler Okulu kapanmıştı). Tutucu mollalar tarafından Rus gizli polisine yapılan ihbarlar saklanmıştı ve Bolşevik İhtilâli’nden sonra yayınlanan bu belgeler onların dar görüşlü softalıklarını göstermesi bakımından ilgi çekici idi. Hatta onlar Arapça yerine Tatarca olarak dua okuyan mollaları da ihtilâlci olarak görmekteydiler ve Pan Türkizm propagandasını yaymak için modern ders kitaplarını kullanan her öğretmeni suçluyorlardı. Söylemeye lüzum yok ki onlar  meslekdaşlarının  bütün  faaliyetlerinden  polisi  haberdar  ediyorlardı.

Bu partilerden ve gruplaşmadan — İhtilâlden evvelki Rus siyasî hayatının tablosunu tamamı tamamına yansıtmakta idi — yalnız İttifak ve İşçi üyeler İkinci Duma’da temsil ediliyorlardı. Onlar Müslümanlık için yaptıkları faaliyetlerini başlıca üç noktaya inhisar ettirmişlerdi: Müslüman okullarını Rus hükümetinin herhangi bir girişiminden kurtarmak, Müslüman ve Rus halkının tam eşitliği ve Müslüman dini idarenin tekrar örgütlenmesi. Müftülerin tayini yerine onların seçilmelerini ve Rus hükümetinin herhangi bir şekilde müdahale etmemesini istiyorlardı. Fakat müftülerin tayinleri ihtilâle kadar devam etti ve hükümet Müslümanları kontrol için böyle bir önemli hareketten vazgeçmeyi istemedi. Bununla beraber Kadet partisinin yardımı ile onlar okullardaki bağımsızlıklarını idameye devam ettiler.

Müslümanları İkinci Duma’da rahatsız eden diğer önemli bir sorun da Rusların sömürgeleştirme siyaseti idi. Kazaklar ve Başkırlar güneydoğu sahalarında Rusların yerleşmesinin sınırlandırılmasını ve göçebelerin topraklarının tarımsal sömürgeleştirilme için alınmasının önlenmesini istiyorlardı. Ural sahasından bir Kazak mebusu olan Karataef Duma’ya ve Rus hükümetine göçebelerin toprakları üzerindeki haklarının tanınması için başvurmuş ve Kadetlerin programına uyarak çiftlik sahiplerinin ellerindeki toprakların köylülere verilmek suretiyle tarımsal sorunun hallini tavsiye ediyordu[19]. Bu nutuklar, bununla beraber İttifakın son nefesleri idiler. İkinci Duma ile Rus hükümeti arasındaki çatışma Duma’nın 3 Haziran 1907’de dağılmasına sebep oldu ve durumun değişmesi  müslümanların Rusya’daki siyasi  faaliyetlerini sıfıra indirdi.

1-11 Mayıs 1917 Moskova Rusya Müslümanları Kongresi

1917 yılına gelindiğinde Çarlık Rusyası’nın yıkılmasında Birinci Dünya Savaşı’nın önemli rolü olmuştur. Devrimin lideri Lenin Rusya’daki azınlıklara özgürlük vaadinde bulunuyor “Toprak köylünün, özerklikte milletlerin!” hakkıdır diyordu.

Rusya’daki 1905 ayaklanması, Baltık’tan Büyük Okyanus’a kadar topraklarda yaşayan azınlıklara zaten umut kapısı açmış, şiir, edebiyat, tiyatro, müzik, basın ve millî eğitim alınmda gizli açık çalışmalara neden olmuştu.

Afgan Türklerinden Şeyh Cemaleddin’in (1836-1897-İstanbul) “bütün İslam dünyasının yaşayabilmesi için, Müslüman milletlerin, millî şuura önemle sarılmaları gerekir!” sözü, aydın çevreler için büyük bir uyarı idi. Arapça ve Farsça da bilen bu büyük bilgin İslam dünyasını dolaşarak verdiği dersler, attığı nutuklar, yayınladığı eserlerle aydın toplumlara uyarıcı bir ışık sunmuştu.

Kırımlı İsmail Gaspıralı da 1881’den itibaren Kırım ve geldiği İstanbul’da ‘Türk ve Tatarlar, kendi okullarında kendi dilleriyle Batı bilim ve eğitimini öğrenmeli. Endüstri alanında Avrupa’ya yetişmelidir!” diyordu. Bu alanda kitap dergi, gazeteler yayınlayarak toplumun uyandırılmasını, kültür ve sosyal seviyenin yükseltilmesini öneriyor, “dilde, düşünce ve çalışmada birlik!” istiyordu[20]. Gaspıralı, tüm Türklük dünyasına saçtığı ışıkla, Kırım Türkleri gibi, kuzey ve doğu Türklerince de bu yolda bir lider sayılmış, 1883’te çıkardığı “Tercüman gazetesi” bütün Türk boylarında aranır olmuştu. Bu ışıkla Kazanlı bilim adamlarından Sahabettin Mercani, Müstefad ül Ahbar Kazan Tarihi adlı eserinde, Kazanlılara dinden başka bir de toplumlar için milliyet duygusunun olduğunu acı ve sert bir dille açıkça ilan ediyordu. İstanbul’da da Şemsettin Sami, Ahmet Mithat, Necip Asım, Süleyman, Cevdet ve Münif Paşalar’ın Türkçülük alanındaki uğraşıları Doğu Türk boylarında da önemli etki yapmakta, aydınlar arasında elden ele, dilden dile dolaşarak gelişmekteydi. Emrullah Efendi, Bursalı Tahir Bey, Raif Fuat, Ahmet Hikmet, Mehmet Emin, Ziya Gökalp, Yusuf Akçura Türkçülük, Türk dili çalışmalarında önemli adımlar atmaktaydı. Bu çalışmaların 1917 devriminden sonra Türk boylarında özgürlük hareketleri bakımından önemli etkisi olmuştu.

Sovyet Rusya Kurucu Meclisi için Türk boylarında yapılan seçimler sırasında alelacele kurulmuş siyasi partilerle Kazan, Türkistan, Kırım, Azerbaycan Türkleri kendi görüş ve davalarını ileri sürüyor, mücadeleler günden güne gelişerek genişliyordu. Baltık kıyısında Finler, Estonlar, Letonlar Litvanyalılar ve Lehler özgürlük bakımından kuvvetli ve aydın kadrolarla işe girişmişlerdi. Bu azınlıklar Baltık sahilinde olmaları, Avrupa’ya yakınlıkları ve Hıristiyan olmaları nedeni ile Çarlık devrinde, devlet hizmetinde ve orduda görev almış olduklarından daha başarılı idiler. Türkler genellikle devlet hizmetinde ve askerlik alanında görev alamadıklarından bu hareketlerde geç kaldılar. Azeriler 1919 Nisanında Baku’da bir kurultay topladılar, burada herşeyden evvel Sosyalist Rusya’nın alacağı yeni yönetim şeklini öğrenmek istiyorlardı. Uzun tartışmalardan sonra, Sovyet Rusya yeni idare biçimi olarak “Bölgesel Federasyon esası doğrultusunda birer Cumhuriyet”in kurulması istenmişti. Bu karar kurultaya katılan Mehmet Emin Resulzade, Neriman Nerimanoğlu, Dr. Hüsrev Sultanof, Şemkirli Ali, Mehmet Sadık Aran, Şefi Bey gibi değişik partiden üyelerin günlerce süren tartışmaları sonucu alınmıştı. Özellikle tartışma, bir tarafta Türkçüler diğer tarafta İslamcılarla Sosyalistler arasında sürüp gidiyordu. Federasyon görüşünü – Sovyet Rusya’dan ayrılmanın ilk aşaması olarak -Türkçüler savunuyor; bu görüşte olanlar, Türk dünyası için bölgesel özgürlükler istiyorlardı. Buna karşı olanlar ise başta Neriman Nerimanof olmak üzere milliyet meselesinin çözümünün bölgesel özgürlüklerle değil, Sovyet Rusya’nın birleşimi içinde düşünülmesi gerektiği fikrini savunuyorlardı[21]. Kuzey Türkleri’nden Kazan’da da 1905 ayaklanmasından önce, Rusya’da yaşayan tüm Türk toplulukları gibi Kazan Türkleri’nde de hiçbir siyasî kuruluş ve girişim yoktu. Bu yönden halkta bir siyasi ve sosyal hareket görülmemişti. 1905 hareketleri bu yönen bir uyanışa neden oldu. 1905 yılı yazında bütün Rusya Müslümanları’nın temsilcilerinden oluşan ve izin almaya gerek duyulmadan yapılan toplantıda “Rusya Müslümanları Birliği” adlı bir siyasal parti kurulmasına karar verildi. Bu kararın alınmasında Yusuf Akçura’nın önemli rolü oldu.

Bu siyasal girişimler ile Çarlık Rusyası Meclisi’ne ilk seçimde 24 Türk, ikinci seçimde de 34 Türk milletvekili olarak girmeyi başarmışlardı. Birincide bunların 12’si, ikinci seçimde ise 15’i Kazanlı idi. Ne yazık ki Akçuraoğlu siyasal atılımları sonucu tutuklanmış, meclise girememiş, İstanbul’a gelmişti. Çarlık Türk milletvekillerinin meclise gittikçe daha fazla sayıda girmesinden endişelenmiş, bu yüzden üçüncü seçimde ancak 10 Türk milletvekilinin  meclise katılabilmesine izin vermişti. 1907 yılında patlak veren “gericilik hareketleri” “Rusya Müslümanları Birliği” partisinin dağılmasına yol açmış, Parti bir daha toplanamamıştı. Ama buna karşın kültürel ve sosyal hayatta gelişme durmamış, millî bir sahne doğarak gelişmiş, yeni ve ciddi bir millî Tarih akımı oluşmuş, çeşitli eserler yayınlanmıştı. Eğitim ve okullara önem verilmiş, Çarlığın amansız izleme ve engellemelerine rağmen ge­lişmeye devam etmiş, Kazanlı Türk kadını hayat mücadelesine atılmış, her alanda erkeğine ve ailesine yardımcı olmak yolunu tutmuştu.

1917 Moskova İslam Kongresi’ne Kazan Türkleri de katılmışlardı. Bütün Rusya’daki Türk boyları ve Kazanlar kendilerini temsil edecek ve ileriye dönük hamleleri ortaya çıkaracak ve yürütecek bir topluluk, bir siyasal parti kurmak isteğinde idiler. On yıl kadar önce Mekerce (Niyejini) Kongresi’nde olduğu gibi toplumların görüş birliğine varamamaları nedeniyle bu birlik fikrine ulaşamıyorlardı. Bu sonuca varamamalarında Bolşevik yöneticilerinin sabotajlarının da önemli rolü oluyordu[22]. Milliyetçi idealist grup ise tüm teşebbüsleri engellenmesine rağmen yeni yeni kongrelerle hedeflerine varma çabasında idiler. 1917 Temmuzunda Kazan’da toplanan üç kongrenin (İkinci Rusya Müslümanları Kongresi, Din Adamları Kongresi, Askeri Kongre) hepsinde Rusya ve Sibirya Türkleri’nin bölgesel özgürlüğü ilan edilmiş ve yedi kişilik bir özerklik idarî kurulu oluşturulmuştu. Hatta amaca ulaşmak için millî bir bütçe yapılması girişimine geçilmiş, kurulacak “Millet Meclisi” için seçimler yapılmıştı. Bu çalışmaların liderliğini üstlenen kişi ise yıllarca Ankara Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi’nde  profesörlük ve Millet Meclisimizde milletvekilliği yapacak olan rahmetli Sadri Maksudi Beydi. Kazan Türkleri’nin Millet Meclisi UFA kentinde 1917 yılı 30 Kasımında büyük bir umutla toplanmış, 1918 yılının 22 Ocakında geçici yönetim kurulu yerine sürekli bir milli idare kurularak özerk bir devlet kurma ve yaşatma kaygısına düşülmüştü. Ne yazık ki Devrim hareketi sonucu Sovyetler 1918 yılının 25 Nisanında ani bir kararla Milli Meclisi kapayarak yalnız dinsel kuruluşun siyasal alana kaymamak üzere devamına izin vermişlerdi.

1917 Devrim hareketi üzerine Petersburg ve Moskova’da gerek görev, gerek iş hayatı, gerekse yüksek tahsil için bulunan Türkistan, Kazan, Kırım ve Azeri Türkleri birbirleri ile buluşup, özgür bir Türk dünyası yaratma çabası içine girmişlerdi. Rusya ise bir akla kara çekişmesi içerisindeydi. Kolçak, Denikin gibi Çar taraftarı olan gruplar, Kızılların Rusya’yı bölüp dağıtmasına imkân vermemek çabası içindeydiler. Petersburg’da Mustafa Çokayoğlu, İlyas Alkin, Azerî Ali Ekber Topçübaşı, Türkmen Kakacan Berdiyev, Kazak Türklerinden İsa Kaçgınbay, Tatarlardan Sultanbek Mâmhyev, Mustafa Şahkulu, Ali Merdan Topçübaşı, Alihan Bükeyhan sık sık “Petersburg İslamları Cemiyeti Hayriye”sinde ve Selm Giray Cantürin ile Aliasyar Sırtlanov’un Emine Sırtlanov’un evlerinde özel toplantılar yaparak, Sovyet Devrimi’nin nerede durup, nasıl bir düzen alacağını tartışıyorlardı.

Devrimin ilk haftasında Kazan, Kırım, Azerbaycan, Kazakistan Türklerinin ileri gelenleri türlü etkiler ve görüşlerle Petersburg ve Moskova’da toplantılar yapmaktaydılar[23]. Amaç özgürlüktü. Ama nasıl ve ne yoldan hangi kadro ve imkânlarla hedefe ulaşılacaktı? Güç olan bunu ortaya koymaktı; birleşme ve anlaşma yollarını saptamak gerekiyordu. Ahmet Saliko, İsmail Limanov ve Çokayoğlu, Rusya’nın Demokrat bir Cumhuriyet olması, Türk boylarının bu Cumhuriyet içinde özerkliğini sürdürmesi görüşündeydiler. Zeki Velidi Togan ile Selim Giray Cantürin ise Rusya’nın bir Cumhuriyetler Federasyonu halinde yaratılmasını istemekteydiler. Türkler’den Rus Siyasî partilerinde görev alanlar çeşitli etkiler altında kalarak özerklik fikrine sarılamıyordu. Bu görüş ve çalışmalar tüm Azerbaycan, Kırım, Kazan ve Türkistan’da sürüp gitmekteydi. Özellikle Türkistan’da toplanan geçici komite uzun süre özerklik ve federasyon hakkında kesin bir karara varamamıştı. Kesin bir karara varmak için seçilen “Türkistan Müslümanları Merkez Şurası” Moskova Kongresi’ne Mustafa Çokay Başkan, Zeki Velidi Togan Sekreter, Münevner Kari, Abican Mahmut, Mahmut Hoca Behbudi, Ubeydullah Hoca olmak üzere delegelerini seçmişti. Devrimden sonra Lenin iktidara gelmeden Rusya’nın dağılmasına razı olmayan Krenskiy hükümeti, ayrılıkçı görüşte olan Türk delegelerinin seçilmesine çok önem veriyordu.

7 Mayıs 1917’de 12 kişilik Türkistan Komitesi ile Başkurt ve Kazak – Kırgınlar’dan delegeler gelmişti. İlk toplantıda Ahmed Salihov, Şakir Mehmet Yaro, Ayaz İshaki ve Kazanların federasyona karşı çıkacakları sanılmıştı. Azerbaycanlılar, Kırımlılar Türkistanlılar’ın da federasyon fikrinde oldukları öğrenilince anlaşmak kolaylaştı. Kongre başkanı seçiminde de zorluk çekilmedi. Tüm delegeler Ali Merdan Topçubaşı’yı başkan seçti. Anadilini unutarak kongrede Rusça konuşmak zorunda olan Türk boyları delegelerinin biribirleriyle anlaşabilmek için Rusça’ya başvurmak zorunda kaldıklarını kongre tutanaklarından yüreğimiz burkularak izlemekteyiz. İşte bu durumlardan kurtulmak için bu kurultayların manevi mimarları Gaspıralı’nın “dilde, fikirde, işte birlik” şiarını hayata geçirmek istiyordu. Bütün felaketler, bütün hastalıklar okulsuzluktan ve bilgisizliktendir. Cahil bir toplumun önüne tüm dünya nimetlerini getirseniz ondan yararlanamaz. Onu önce okutmak gerekir, çünkü kültür insanlara ve toplumlara varacakları aydın yolu gösterir, kişileri ve toplumları aydınlığa ulaştırır[24].

Kongrenin ana problemi, Rusya’nın gelecekteki devlet şekli ve kendilerinin ona karşı alacağı tedbir idi. Bu konuyla, Türk kavimlerinin her delegasyonu ateşli bir surette ilgileniyordu. Müzakerelerin devamında delegelerin, biri diğerinden esaslı bir şekilde farklı iki görüşe sahip oldukları ortaya çıktı. Ayaz İsâkî’nin (İshâkî) sevk ve idare ettiği İdil – Ural delegasyonunun desteklemekte olduğu Ahmet Salihâti (Salihov) idaresindeki bir grup, bilhassa Kuzey Kafkasya grubundan, birleşmiş bir Rus devleti camiasında Türk kavimleri için kültür otonomisi talep ediyordu. «Ahmet Salihâtî , Rusya Türkleri probleminin çözümlenmesi için birleşmiş bir Rusya’yı daha uygun buluyordu. Çünkü birleştirilmiş bir devlet, toprak meselesini ve sosyal problemleri daha iyi çözebilecek; bir toprak bölünmesi ise, kavimlerin dağılmasına neden olacak ve kültür bakımından oldukça farklı gelişmiş Türk boylarının birleştirilmesine engel olacaktır.”

Salihâtî’nin görüşü şu idi : “Millî meselelerin çözümlenmesi konusunda Müslümanlar için tek bir çözüm yolu, şahsî hürriyet esasına dayanan kültür otonomisine kavuşmaktır.” Burada şunu belirtmelidir ki, Salihâtî, Rus Anayasal Demokrat Partisi’nin tesiri altında idi. Bundan başka o, Rusya’nın gelecekteki devlet şekline, çeşitli bölgelerde, meselâ, Sibirya ve Kuzey Kafkasya’da Rus ahalisi karşısında azınlıkta yaşamakta olan Türk gruplarının penceresinden bakıyordu. Salihâtî, Duma’da daima Müslümanların ortak çıkarlarını dile getirmeye çalışmıştır. 1917 Bolşevik İhtilâli’nden sonra memleket dışına kaçtı ve 2 Eylül 1928’de Varşova’da vefat etti. Onun birleşik devlet fikirlerini benimseyen Ayaz İsâkî şu görüşü savunuyordu : “Bir federasyon kurulursa millet ve ona ait olan topraklar, esas olarak alınır. Bu prensipler kabul edildiği takdirde, sınır bölgelerindeki Müslümanlarımız kendi devletlerini kurabilir ve memleket meselelerinin sahibi olurlar. Kırgızlar (Kazaklar) ve Türkistanlılar, topraklarında çoğunluğu temsil ettiklerinden müstakil ülke olabilirler.”

“Fakat, Rusya’nın iç taraflarında böyle devletlere ayrılmak imkânsızdır. İdil (Volga) bölgesi ve Sibirya Müslümanları, yaşadıkları bölgelerde azınlıkta olduklarından otonomi elde edemezler. Bunlar, diğer milletlerle birlikte, bulundukları memleketin otonom devletine bağlanacaktır. Azınlıkta olmaları yüzünden haklarını korumaları güç olacaktır. Bundan sonra milyonlarca Türk-Tatarlar, diğer milletler içinde peyderpey kaybolacaklardır”.

Bu fikirlerin teşvikçileri, kendi millî gruplarının haklarını koruyabilmek için, Türkistan’ın, Kırım ve Azerbaycan’ın devlet haline gelmesini feda etmek eğiliminde idiler. Halbuki, bu ülkelerde, Rus imparatorluğunun mutlak Müslüman çoğunluğu yaşamakta idi. (Birleşmiş Devletçiler), Salihâtî’nin arzettiği kendi tasarılarını öne sürdüler. Bu tasarının metni şöyle idi :

«1. Rusya, merkeziyetçi temele dayanan, parlamentosu olan bir halk cumhuriyeti olmalıdır.

«2. Müslümanların millî kültürel otonomisi, Rusya anayasasıyla da garanti altına alınmalıdır.»

Federalistler (federasyon taraftarları), ülke otonomisi istekleri ile ünitaristlere karşı çıktılar. Bu akımın yetkili sözcüsü, Azerbaycan temsilcisi Mehmed Emin Resulzade idi. O, konuşmalarının bir bölümünde şöyle diyordu :

«Biz, Türk-Tatar kavimleri, her ne kadar bir ırktan ve Türk evlâtları isek de, farklı lehçeler konuştuğumuzu ve farklı özelliklere sahip olduğumuzu inkâr edemeyiz. Halihazırda Volga Havzası Tatarları’nın kendilerine özgü edebiyatı, basını, yazarları ve şairleri vardır. Türkistan-Çağataycası da, zengin bir edebiyata sahiptir. Kazak-Kırgızlar dahi bir gelişim içindedirler. Bunlardan hiçbiri, şartlar ne olursa olsun, kendi özelliklerinden vazgeçmeyeceklerdir. Böylece, Azerbaycan Türkleri de dilinden, edebiyatından ve âdetlerinden vazgeçemez. Bu özelliklerinden sarfınazar etmeleri, ne lüzumludur, ne de faydalıdır. Herkes kendi tabiî yolunda yürümelidir. Türk nehirlerinin akıp ulaştığı bir deniz vardır; bu deniz bir Türk denizidir. Bu sebeplerden dolayı millî ve memleketçe farklılığı esas alarak kendi ülkelerine ve farklı özelliklere sahip olan Azerbaycan, Türkistan, Dağıstan ve Kırgızistan (Kazakistan – müellif) için otonomi (muhtariyetler) arzu ediyoruz»[25].

Federasyoncular, delegeleri kendi fikirlerinden haberdar etmeye teşebbüs ettiler. Türkistan delegasyonu başkanı Ubeydullah Hoca, konuşmasında, Türkistan’ın millî muhtariyete olan hakkını şu delillere istinat ettirdi :

«Sayın Beyler! Burada iki ayrı akıma bölünme var. Bu bölünmede bir hata görüyorum. Yanlış yolda yürüyenler, problemlere kendi dinî ve millî açılarından bakıyorlar, bundan şüphe dahi edemeyiz. Bu problemlerin, siyasî bakımdan kendine özgü sınırları vardır. Şu halde, meseleyi iktisadî açıdan ele almalıdır. Bu noktada Müslümanların çoğunluğu, Türkistan, Kafkasya ve Kazakistan için federasyon taraf­tandır. Bu üç büyük ülke, ittifakla; ‘biz bir federasyona girmek istiyoruz’ diyorlar. Buna karşı olanlar ise azınlıkta bulunuyorlar. Bunların bir federasyona katılmaları gerekseydi, şaşkınlığa kapılacaklardı. Türkistan’da hiç bir Müslüman, federasyona karşı fikir beyan etmedi. Türkistan’da iktisadî bakımdan ezilmiş çok insan vardır. Biz Türkistan­lılar, mazlumluktan kurtulmak için federasyon talep ediyoruz. Bizim millî ve dinî arzularımız ile siyasî hudutlarımız üzerindeki görüşlerimizde ihtilâf vardır. Bizim topraklarımızda bizim isteklerimizin hâkim olmasını istemeğe hakkımız vardır. Federasyon aleyhinde konuşanlar :

  1. Federasyonun antidemokratik olduğunu ileri sürdüler. Bu zatlar Amerikan Devleti’nin federatif bir devlet olduğunu unutuyorlar. Kimse iddia edemez ki, bu memlekette demokratik bir hukuk yoktur veya baskı vardır. Amerikan demokrasisi gibi bir demokrasiye sahip bir millet daha yoktur.
  2. Federasyon kurulduğu takdirde kuvvetlerin parçalanıp Müslümanların zayıflayacağını ileri sürdüler. Bu görüş de yanlıştır. Hiçbir devletin kapısı kapanmayacaktır, aksine bunlar, herkes için açık tutulacaktır. Bundan başka, ayrı ayrı devletler parlamentoda (Rus Devleti parlamentosunda müellif) tek bir gücü temsil edeceklerdir.
  3. Bir federasyon mevcut olursa, Müslümanların dağılacağını iddia ettiler. Memleket sınırları tesbit edilse dahi, birleşme mümkündür. Siyasî ve iktisadî bakımdan Müslümanlar bağımsız olunca, dinî bakımdan yine İslâm birliğinde kalacaklardır. Meselâ; Türkiye’ye karşı bir harp yapıldığında, biz Rusya Müslümanları, Türklerle ruh ve din beraberliği içinde kalacağız. Seçkin devletlerin olduğu yerde, İslâm birliği daha kuvvetli olur (alkış). Biz Türkistanlı delegeler, kongreye gelirken bir federasyon için karar almış ve toprakların (Rusya’nın-müellif) 1/3’ünde oturduğumuzdan, aldığımız karara kimsenin karşı gelmeyeceğini düşünmüştük. Fikirlerimizi delegelerin iyi karşılayacağını sanmıştık. Biz diyorduk ki, Moskova’ya, biri diğerimizi mağlûp etmek için değil, birleşmek için gidiyoruz. Bu yüzden biz, kalabalık bir delegasyon ile gelmedik. Sizlere güvendik. Burada görmüş olduklarımızı önceden bilseydik, beraberimizde 500 temsilci getirirdik. Kafkaslılar, Kırgızlar (Kazaklar-müellif) ve diğerleri de aynı şeyi yapardı. O zaman, sizlere nazaran çoğunlukta olurduk. Biz buraya çalışmak için geldik. Bu kongrenin bir mücadele meclisi olacağını bilmiyorduk… Ünitaristler, bizim gericiliğimizi işaretle, kendi kendimizi idare etmekten âciz olduğumuzu iddia ediyorlar. Böyle bir iddianın, Nikola’nın (Rus Çarı-müellif) iddialarıyla bir benzerliği vardır (alkış). Bizim tarihimiz, atalarımızın şöhreti ile maruftur. Türkistan milleti, kendi siyaseti ve idaresi için mücadele etmiş bir millettir… Bizde de, eğitim görmüş çok insanlar vardır. Burada küçük bir örnek vermeyi lüzumlu görüyorum: Kurtuluştan sonra (1917, Şubat İhtilâli – müellif) 21 kişiden ibaret bir şûra teşkil ettik. Bu şûra, kanun çıkaran bir şûra Mevziî, idari mevzuat için projeler hazırladı. Bu şûraya kimler üye oldu dersiniz? Bu şûranın üyeleri geri fikirli molla ve zenginlerden oluşmuş değildir. Hepsi yüksek tahsil görmüş kimselerdir. Millet, kimleri seçmesi gerektiğini bildi ve onu sevenleri seçti. Bu da, milletin ne kadar titiz olduğunu açıkça göstermektedir. Şûra üyelerinden 8 kişi burada hazır bulunmaktadır. Bizim (kendi kendimizi idare etmek için-müellif), adamlarımıza sahip olmadığımızı iddia edemezsiniz. Bu adamlarımız vardır ve bundan böyle de olacaktır (alkış).

Federasyoncular da Kongre’ye Resulzade’nin arzettiği, kendi karar tasarılarını sundular. Bu tasarıda, Türk kavimleri için belirli bir ülke bütünlüğüne sahip olanlara millî muhtariyet; toprak bütünlüğüne sahip olmayanlara da millî kültür muhtariyeti talep edildi. Federasyon taraftarları, ünitaristlerin aldığı 271 oya karşılık 446 oy almak suretiyle fikirlerini kabul ettirdiler.

Baymirza Hayit’e göre “belirtmelidir ki, her iki teklif de, Rus Devleti’ndeki Türklerin farklı durumlarının bir sonucu idi[26]. Federasyon ve aynı zamanda ülkesel muhtariyet isteyenler, tıpkı ünitaristler gibi, yani kültürel muhtariyet isteyenler gibi, isteklerini Türk kavimlerinin farklı coğrafî, iktisadî ve siyasî – ulusal- durumları üzerine dayandırmışlardı”.

6 Mayıs 1917’de Zeki Velidi federalist bir rapor verdi:

Zeki Velidi “kongremizin programında bulunan meselelerden değil yalnız mülki idare, dinî idare, millî eğitim işleri hattâ toprak ve askerlik işlerinde dahi Rusya Müslümanları’nın etnografik özelliklerine dikkat ve önem vermek ve işleri tabii dairesinde yürütmek gerektir. Böyle yapmazsak yaptığımız bütün işler fiksiyondan (hayalden) ibaret kalır. Rusya Müslümanları’nın etnografyasından ve tarihlerinden, sosyal durumlarından ve özelliklerinden haberi olan adam bunların hepsini “Rusya Müslümanları’nın kendilerine mahsus kanunları düzenleyen Millî Parlamentosu” denilen müesseseyi meydana getirmeğe, bu Müslümanları bir kalıba sokmağa, bir milliyet kabına koymağa çaba göstermez, bu gayri tabii, fenne ve hayata aykırı bir iştir. Bunun için bu kongrenin maksadı, çeşitli tarihi siyasi terbiye görmüş çeşitli Müslüman milletlerin gelecek İl Kurultayı için ittifak etmek ve bir blok meydana getirmek hususunda anlaşmak olmalıdır.

Taki Kafkasyalılar Türkistanlıların, İç Rusya ve Kırım Tatarları Kazakların ve Kafkasyalıların işlerini desteklesinler. Ancak böylece maksada ulaşılabilir. Bu Müslümanların hepsi için bir ortak müessese kurmak mümkün ise bu da ancak dinî bir müessese olabilir. Bundan fazlası olamaz” demekteydi.[27]

İ. Türkoğlu, Rızaeddin Fahreddin ile ilgili eserinde “1-11 Mayıs 1917 tarihinde Moskova’da toplanan Bütün Rusya Müslümanları Kurultayı Başkurtçuluk hareketinin doğum yeri oldu. Liderliğini Zeki Velidî Togan’ın yaptığı Başkurt delegasyonu kurultayın toprak konusundaki tutumuna razı olmayarak toplantıyı boykot ettiler” demektedir. Zeki Velidi hem yaşadığı dönemde hem de daha sonra Başkurtçuluk yaptığı ithamına maruz kalmıştır. Hatıralarında kurultayı terk etmediklerini, terk etmeleri için bir sebep de olmadığını belirtir[28]. Terk olayını Leh asıllı Zenkovsky’nin tarihçilere kabul ettirdiğini ifade eder. Kongre tutanakları ile de bu ifadeler çelişmez. Fakat geleceğin büyük Türkçü ve Turancısı Zeki Veli Togan’ın  Kazanlılara karşı takındığı tavırlar tartışılmaya devam edecektir.(Geniş bilgi için bakınız: Erol Kaymak,Sultan Galiyev ve Sömürgeler Enternasyonali)

Zeki Velidî Togan, Moskova Kurultayı’ndan sonra Orenburg’a giderek Başkurt Ülke Şurası’nı kurdu. Vakit gazetesinin 19 Mayıs 1917 tarihli nüshasında Başkurt Merkez Şurası’nın kurulduğu ve ilk Başkurt Kurultayı’nın 21 Temmuz 1917 tarihinde Orenburg’da toplanacağı ilan edildi. Başkurt ismiyle bir gazete neşrine başlandı. Gazetenin kurucuları arasında Rızaeddin Fahreddin’in gazeteci oğlu Abdurrahman Fahreddin de vardı. Abdurrahman’ın babasının izni olmadan böyle bir işe kalkışması mümkün değildi. Gazetenin ilk nüshasında imzasız bir makale yazan Zeki Velidî Togan, Başkurtların Türkistan ile Volga sahası arasında köprü vazifesini gördüğünü, Başkurdistan’da muhtariyet kurulmasının ekseriyeti bu davaya karşı olan Kazanlıların da Rusya’nın doğusundaki kurtuluş hareketine katılmalarına vesile olacağını yazıyordu. Zeki Velidî Togan’ın makalesi Rızaeddin Fahreddin ve Zakir Remiyev tarafından beğenilmekle beraber, Fatih Kerimî tarafından eleştirildi.[29]

Rızaeddin Fahreddin esasında siyasetle iştigal etmeyi sevmiyordu. Yukarıda da belirtildiği gibi 1905-1917 yılları arasında toplanan Müslüman Kongreleri’nin sadece 1914 yılında toplananına istek üzerine katılmıştı. Çünkü siyasetten ziyade ilimle iştigal etmeyi seviyordu. 1917 yılının sonuna kadar İdil-Uraldaki çok hareketli siyasî ortamdan alabildiğince uzak kalmaya çalıştı. Hatta Millet Meclisi seçimlerinde Ufa’daki Sosyalist grup tarafından aday gösterilip kazanmasına rağmen Ufa’ya gitmemişti. Lakin bu aday gösterilme muhtemelen Rızaeddin Fahreddin’in inisiyatifi dışında gerçekleşen bir başvuru idi ve Zeki Velidî Togan’ın marifetiydi. Rızaeddin Fahreddin Ufa’ya gitmese de 8 Aralık 1917 tarihinde Orenburg’da toplanan Başkurt Kurultayı’na oğluyla katılarak safını belirledi. Fakat İdil-Ural bölgesindeki Türklerin işbirliğini engelleyen Başkurtçuluk hareketinde işi neydi? Bu sorunun cevabını vermek çok zor olmakla birlikte, buna Zeki Velidî Togan ile Şerif Manatov’un baskılarının ve Rızaeddin Fahreddin’in belki de iki tarafı, yani Tatar ve Başkurtları uzlaştırmak istemesinin neden olduğu söylenebilir. Çünkü kurultaya katılan delegeler arasında Zeki Velidî Togan, Şeyhzade Babiç, Şerif Manatov ve Rızaeddin Fahreddin dışında şöhretli başka isim yoktu. Zeki Velidî Togan da hatıralarında Rızaeddin Fahreddin’e baskı yaptığını itiraf ediyor ve Tatarlar üzerinde müessir olmasını ümit ederek Rızaeddin Fahreddin’i birkaç kere ziyaret ettiğini belirtiyor. Yapılan görüşmelerde Rızaeddin Fahreddin’in Başkurtların başlattığı mücadeleyi mukaddes addetmekle beraber yaşlandığı için elinden fazla bir şey gelmeyeceğini bildirmiştir. Fakat Abdurrahman ve Abdürreşid isimli oğullarının Başkurdistan’ın muhtariyeti hareketine yardım etmelerini vasiyet etmiştir. Zeki Velidi Togan, Rızaeddin Fahreddin gibi güçlü bir ismi yanlarına almalarından memnun olduğunu yazmaktadır[30].

Başkurtlar yukarıdaki kurultay neticesinde 22 kişiden ibaret Başkurdistan’ın Geçici Yönetimini seçtikleri gibi, Ufa’da Türk-Tatar Millet Meclisi’nde oluşturulan Diniye Nezareti’nden ayrı bir dinî idare oluşturarak Rızaeddin Fahreddin, Sabir Hüsnî, Ziya Kemalî, Fahreddin Meclurov’u yönetime getirdiler. Böylece 1788 yılından beri aynı dinî idareye bağlı olan İdil-Ural Müslümanları ikiye bölünmüş oldu. Rızaeddin Fahredddin Ufa’ya döndükten sonra kendi katkısının olduğu bu iki başlılıktan şikayetçi olacaktır.

 Bu sırada Ufa’da ilginç gelişmeler yaşanıyordu. Millet Meclisi’nin 7 Ocak 1918 tarihli oturumunda Diniye Nezareti için yapılan seçimlere Rızaeddin Fahreddin Ufa’da bulunmadığı ve Millet Meclisi’nin üyesi olmadığı halde aday gösterildi. Bu durum Rızaeddin Fahreddin’in Alimcan Barudî’ye rakip olarak aday olduğu izlenimini doğursa da mesele farklıydı. Millet Meclisi’nin hazırladığı kanun maddesine (madde 34) göre bakanlıklara atanacak kişilerin tamamı Millet Meclisi tarafından gizli seçim usulü ile üç yıllığına seçilecekti ve seçilmek için Millet Meclisi azası olmak şart değildi. Aday olmak için adayın kendisinden rızalık ya da Millet Meclisi’nin bir azası tarafından bu konuda kefalet verilmesi yeterliydi. İşte bu kanun maddesine göre bazı meclis üyeleri tarafından Rızaeddin Fahreddin aday gösterilmiş olabilir. Çünkü ilgili tarihte Rızaeddin Fahreddin Ufa’da bulunmadığı gibi, arkadaşı Alimcan Barudî’ye rakip olmak istemesi de çok zor bir ihtimaldir. Yapılan seçimde Alimcan Barudi 47, Ziya Kemalî 7 ve Rızaeddin Fahreddir 6 oy aldı. 11 Ocak 1918 tarihli oturumda da Diniye Nezareti’ne atanacak altı üyenin seçimi yapıldı ve Rızaeddin Fahreddin 65 oy alarak Müftü yardımcısı olarak seçildi. Diğer üyeler, Salihcan Urmanov, Keşşaf Tercümanî, Muhlise Bubi, Abdullah Süleymanî ve Hüccetülhâkim Mahmudov olarak belirlendi Kendisi görevden kaçsa da Millet Meclisi’nin üyeleri onu kendi yanlarında görmek istiyorlardı. Ocak ayının başlarında Orenburg’un Bolşevik­lerin eline geçmesiyle, Zeki Velidî Togan ve Şerif Manatov tutuklandı. Böylece Rızaeddin Fahreddin’in Başkurtların Geçici Yönetimi’ndeki kısa süreli macerası sona ermiş oldu[31].

Kırım Türklerinin büyük önderi, tartışmaların mümkün olduğunca üstünde tutulan, Gaspıralı kültür, eğitim ve dil konusuna çok önem vermişti. Vefatından üç yıl sonra yapılan bir kongrede delegelerin bazıları Rusça konuşuyorlardı. O, 1881’de yayınladığı Russkoe Musulmantvo adlı eserinde medreselerde reform meselesini dile getirmiş olmakla birlikte mekteplerle ilgili herhangi bir şey yazmamıştı. Buna rağmen Gaspıralı eğitimde reform meselesinin ilkokuldan, yânî mektepten başlatılması gerektiğini iyi bir şekilde tesbit etmiş ve bu yönde faaliyete girişmişti.

İsmail Bey mektepte reform yapılması konusu üzerinde niçin bu kadar ısrarla durduğunu şu şekilde izah etmişti:

“1881 senesi topladığım malûmata nazaran Rusya Türkleri’nde 16 bin küsur mahalle mektebi, 214 medrese-i Arabi-ye mevcut olup, bu 16 bin mektepte yarım milyon Türk çocuğunun beşer sene ömürleri çürütüldüğü halde onlara Türkçe beş satır okuyup yazma bile öğretilmediğini ve ancak kıraat-ı Kur’ân, namaz duaları öğretilmekle iktifa edildiğini gördüm. Bu mahalle mektepleri sırf dinî addolunduklarından resmen İdare-i Şeriyelerin (dinî idarelerin) hakikatte ise hiç kimsenin nezaretinde bulunmuyorlardı. Bu boş mektepler hür mektepler idiler ki, efkâr-ı umumiye (kamuoyu) hareketlense, mektep işine sevkedilse hayli iş görmek mümkün olurdu kanaatiyle efkâr-ı umumiyeyi harekete getirmek ve mektep işine sevketmek için Tercüman’ın her sayı­sında ve bütün seyahatlerimde bu mesele ile uğraştım”.

Aynı şekilde Gaspıralı “Terakki ve Maarif” adlı makalesinde eğitimin ehemmiyeti konusunda şu satırlara yer vermişti :

“İnsanoğlu hakikati ve saadeti hiç tapalmaz (bulamaz) ve lâkin bu hakikat ve saadet yolunda yürüyene yardımcı bir şey vardır, bu karanlıkta fenere benzer, buna maarif yaki bilük (bilgi) derler, maarif insanın fikrini çok eder, aklını keskin eder, zekâvetini köp eder (zekâsını çoğaltır). Bir insanın aklı ve zekâveti artsa kuvveti ve serveti dahi artar”

Gaspıralı’nın 1884 yılında Bahçesaray’da Kaymazağa mahallesinde açtığı birinci mektebinde ilk yıl dokuz veya on iki öğrenci bulunuyordu. Eğitim işleri için de Bekir Efendi Emektar adlı bir öğretmen tayin edilmişti. Bu muallimi bizzat Gaspıralı eğitmişti. Şüphesiz Bekir Efendi eğitim faaliyetlerini Gaspıralı’nın Hoca-ı Sıbyan adlı eserinden yararlanarak yürütmüştü. Neticede ilk yılda öğrenciler günde dört saat olmak üzere 45 gün eğitim gördüler. Bu süre Gaspıralı’nın iddiasına göre okuma ve yazmanın temel öğelerini öğretmek için kâfi idi.

Belirlenen 45 günlük dönem sona erince İsmail Bey halka yeni metodu benimsetmek ve Usul-ü Cedid’e ilgi uyandırmak için öğrencileri halkın önünde imtihandan geçirdi. Talebeler daha önce görmedikleri bir kitaptan bir bölüm okuyacaklar ve dikte edileni yazacaklardı. Böylece talebelerin eski metodla eğitim görenlerin yıllarca öğrenemedikleri okuma yazmayı, yeni metodla 45 gün gibi kısa bir sürede öğrendikleri ispatlanacaktı. Bu halka açık imtihan dolayısıyla şehirdeki takriben 200 kadar Türk aydınına davetiyeler yollanmıştı. Ancak belirtilen günde bu davetlilerden 30 kadarı geldi. Fakat bu 30 şahsın şahit oldukları Gaspıralı’nın usul-ü savtiye (fonetik metodunun)’nin ne kadar başarılı olduğunu ispatlamaya yetmişti. Öğrencilerin halk önünde yapılan imtihanda başarılı olmaları usul-ü savtiyeye ilgi uyandırmış ve bu başarı haberi Rusya’daki Türkler arasında süratle yayılmıştı. Gaspıralı bu başarıdan cesaret alarak kısa zaman sonra bu sefer 40 öğrencinin katıldığı halka açık başka bir imtihan düzenledi. Bu da çok başarılı oldu. Gaspıralı bu başarılardan sonra bu sefer yetişkinler için gece kursları açtı. Takriben 20 işçinin katıldığı gece kurslarını ise Gaspıralı bizzat yönetti ve takriben kırk günden sonra bu işçiler de basit metinleri okumasını ve yazmasını öğrendiler.

Yeni metodla eğitim hakkındaki haberler başta Tercüman/Perevotçik olmak üzere değişik şahısların yaptığı ağız propagandası şeklinde yayılıyordu. Neticede Gaspıralı’ya bu yeni metodu merak edenler tarafından çeşitli müracaatlar gelmeye başladı. Bazıları ise doğrudan doğru Bahçesaray’a gelerek, gelişmeleri yerinde incelemek istediler ve karşılarında bu yeni metodu canla başla öğretmeye hazır olan Gaspıralı’yı buldular. Bahçesaray’a gelen ziyaretçiler ekseri Gaspıralı’nın şahsî misafiri olarak onun evinde kalıyorlar ve iki üç ayda bu metodu öğreniyorlardı. Öğretim için Gaspıralı herhangi bir ücret talep etmiyordu, fakat her kursa katılandan evlerine döndükten sonra usul-ü cedidle çalışan bir mektep açmaları ve başkalarına da bu metodu öğretmeleri şartını ileri sürüyordu. Gaspıralı’nın bu gayretleri ve Bekir Efendi’ nin Ryazan vilâyetinde Han Kirman’da açtığı yeni mektep sayesinde bu metod Tambov ve Penza vilayetlerine yayılmış oldu. Kısa bir süre sonra 1890’larda her bir vilayette 2 veya 3 Usul-ü Cedid okulu açıldı[32].

Usul-ü Cedid çok çabuk yayıldı 1914’te 5000 kadar Türk ve Müslüman okulunda benimsenmişti. Yeni mekteplere öğretmen yetiştirmek amacıyla, eskiden mevcut medreselerin bir kısmı zamanın isteklerine göre ıslâh edilmeye ve bu mahiyette yenileri de açılmaya başlanmıştı. Bunların gerek ıslâh edilenleri, gerek yeni açılanları bir çeşit öğretmen okulu kılığına bürünmüşlerdi. Eskiden mevcut olup da ıslâh edilmiş olanlar, Kazan’da Alimcan Barudi idaresindeki Muhammediye, Orenburg’daki Hüseyinoğulları’nın malî yardımıyla yaşayan Hüseyniye, Ufa şehrindeki Osmaniye medreseleri, yeni açılanlardan Ufa’da aydın hocalardan Ziyaeddin Kemalî’nin kurduğu Aliye; Ubeydullah ve Abdullah Bubi kardeşlerin kurdukları Bubi köyü mektebi bu kabil mekteplerin en ünlülerindendir. Kafkasya’da bu gibi mektepler kurulurken daha çok Türkiyeli pedagogların bilim ve tecrübelerinden istifade edilmiştir. Türkistanlılar’a ise, bu hususta Kafkasyalılarla Kazanlıların yardımları dokunmuştur.

Usûl-ü Cedid mekteplerinin açılması, yayılması ve devamı için cömertçe malî yardımlarda bulunan Kafkasyalı (Azerbaycanlı) Hacı Zeynelabidin Taqi, Şemsî Esedullah; Kazanhlardan Ahmed, Gani ve Mahmud Hüseyinoğulları, Troyskiyli Yavuşoğulları, Bubi köyünden Hacı Muhammedcan efendi; Sibiryalı Hacı Nimetullah Karamiş, isimleri hürmet ve rahmet ile anılmaya hak kazanmış kimselerdir.[33]

3.OSMANLI DEVLETİ DIŞINDAKİ AYDINLARIN DÜŞÜNCELERİ VE FAALİYETLERİ

 3.1.Şeyh Şamil (1795–1871) 

Ruslar,1828–29 yıllarında İran ve Osmanlı Devletini mağlup etmişlerdi. Bundan sonra Kafkaslara baskı ve sindirme politikası uygulayan Rusya’ya karşı, halkta ve aydınlarda “Müridizm” adı verilen bir fikir yayılmaya başladı ve neticesinde direniş hareketi başladı. Bu hareketin ve XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde Kafkasya’da başlayan bağımsızlık mücadelesinin en önemli ismi ise 1795’te Dağıstan’ın Gimri avulunda doğan Şeyh Şamil’dir. Gençlik yıllarında Molla Muhammed’in vaazlarının tesirinde kalan Şamil, ilim tahsil etmek üzere Bağdat’a giden Nakşibendî şeyhlerinin en önemli simalarından biri olan Mevlâna Hâlid-i Bağdadî’den tefsir, hadis ve fıkıh dersleri yanında tasavvuf dersleri de aldı. Kendisine hilâfet alarak Kafkasya’ya dönen Şeyh Şamil’in tasavvufi açıdan yetişmesinde, kayınpederi ile birlikte İmam Gazi Muhammed ve Şeyh İsmail Şirvanî’nin büyük payları vardır. 1834’te İmam seçildiği sırada 39 yaşında olan İmam Şamil Rus işgal ve tahakkümünden kurtulmanın tek çıkar yolunun şeriat hükümlerine bağlı bir idare kurmak olduğunu düşünüyordu. Bu hareket, dağınık halde yaşayan Kafkasya kavimlerini; kaynağını İslâmiyet’in ruhundan ve millî benliklerinden alan kutsal cihat bayrağı etrafında birleştirerek teşkilatlandırdı.

Kutsal görevleri arasında İslâmiyet’i yaşamak ve yaymak da olan Şeyh Şamil seçme bir muhafız birliğine sahipti. Şeyh Şamil, 1840’ta Avar Hanı Hacı Murad’ın kendi tarafına geçmesiyle gücüne güç katarken, Çerkezler ve Çeçenler de bu iltihakla büyük bir moral kazanmışlardır. Şamil kendisine itaaat eden bütün bölgelerde nâiblikler kurarak belli bir hiyerarşik düzen sağlamıştır. Nâiblerin görevi asker toplamak, hukukî selâhiyetlerini kullanmak, şeriate uyulmasına nezaret etmekti.

İmam Şamil’in 1843 yılında Ruslara karşı kazandığı başarılar, Dağıstan ve Hazar kıyılarında yaşayan Müslüman kabileleri de etkiledi. Bu başarıların gün geçtikçe artan etkisi zamanla bütün Kafkasya’da Ruslara karşı bir ayaklanma başlamasına neden oldu. İmam Şamil, Ruslarla yaptığı mücadelede hiç şaşmayan adaletiyle, toplumda uyguladığı şeriat hükümlerinin yanı sıra, örflere de saygılı davranmasıyla halkın derin hürmetini kazandı.

Uzun yıllar Ruslara kan kusturan İmam Şamil, kendisine tâbi olan kavimlerden bazılarının Rusların tarafına geçmesiyle büyük bir darbe aldı ancak mücadelesine insanları kutsal cihada davet ederek devam eden İmam Şamil’in bu savaşlarda en has yardımcıları, Kafkasya’nın en savaşçı ve en cesaretli kavmi olan Çeçenlerdi. İki yıl süren mücadeleden sonra Çeçenlerin kendilerinden çok üstün olan Rus kuvvetlerine yenilmesi ile İmam Şamil büyük güç kaybına uğradı.

Yirmi beş yıl boyunca Ruslarla mücadele eden, Allah’ın dinini yaymaya çalışan İmam Şamil’in 1859 yılında Ruslara teslim olmak mecburiyetinde kaldı ve böylelikle Ruslar Kafkasya’ya hakim oldu.

Bütün baskılara rağmen halkın gönlünde taht kuran sûfi hareketin en başarılı dönemi İmam Şamil zamanıdır. Akıllara durgunluk veren bu mücadelenin sonunda teslim olmak zorunda kalmış olmaları mücadeleyi zayıflatsa da hiçbir zaman yok etmemiştir. Mücadeleyi yok etmek adına yapılan tehcirler, salt milliyetin sembolü olmaktan ziyade, gizli, disiplinli, teşkilatlı ve toplum hayatının devamını temin eden bir yönetimi ifade eden tarikatları güçlendirmiş, toplumun kenetlenmesine vesile olmuştur.

1869’da Hac için kendisine izin verilince Hicaz’a giderek Medine’ye yerleşen Şeyh Şamil, burada Kafkasya’nın bağımsızlığı için mücadele edenlere duaları ile yardım etmiş ve 1871’in Mart ayında Medine’de vefat etmiştir[34].

3.2. Ahundzade Mirza Feth Ali

Yusuf Akçura, “Yeni Türk Devletinin Öncüleri” eserindeBatı Türklerinden evvel, Türkçülük fikriyle, yani Türk milliyetçiliği fikriyle lisan, tarih ve siyaset sahalarında meşgul olmuş diğer Türkler var mıdır?” diye sorar ve devam eder: Kuzey, Doğu ve Kırım Türkleri arasında, 1870 tarihinden önce, bugünkü manasıyla ve şuurlu bir surette milliyet fikrinin lisan, tarih ve siyaset sahalarında bilgiye rastlamadım. Ancak Kafkasya’da oturan Türklerden bugün Azerî Türkleri adıyla andığımız şubede dikkat ve incelemeye değer bir vak’a vardır: 1811’de doğup, 1878’de ölen Ahundzâde Mirza Feth Ali, 1850 – 1855 tarihlerinde tam mahallî Türk şivesiyle ve Avrupa usulüyle birkaç komedi yazmıştır. Yine bu zat 1863 senesinde İstanbul’a gelerek, İslâm alfabesinin ıslah edilmesini konu eden bir eserini Sadrazam Keçecizâde Fuad Paşa’ya takdim etmiştir.

Ahundzâde yalnız zamanın sadrazamına lâyiha takdim etmekle kalmamış, harflerin ıslahı meselesi üzerine İstanbul’da münevver fikirli kimselerle müzakerelerde bulunmuştur.

Akçura, Mirza hakkındaki düşüncelerine ilerleyen satırlarda şöyle devam eder: “Hayat ve eserlerinden bahseden kimseler, Mirza’nın komedyalarını Azerbeycan’da konuşulan dil ile yazdığını söylüyorlar: Öyle bir dil ki halk ve yüksek tabaka, köylü ve şehirli herkes anlarmış; süsten uzak, saf ve hakikî Azerî lehçesini, Mirza eserlerinde ustaca kullanmış imiş. Bu halde Ahundzâde Mirza Feth Ali, lisanda bilfiil Türkçülük etmiş oluyor; lâkin Mirza’nın Türk milliyetçiliğini hedef alan düşünce ve nazariyelerine dair benim elimde ciddî bilgiler yoktur. Ahundzâde’nin tarih, felsefe siyasî ilimler ile uğraştığı felsefeden bahseden «Hakkul-Yakîn» adlı basılmamış bir eseri bulunduğu malumdur; lâkin bu eserde Mirza’nın ne gibi görüşler ileri sürdüğüne dair de kaynaklarda bir şey bulamadım.”[35]

Ahundzâde hakkında mevcut bilgilere göre, onu, Gökalp Ziya Bey’in “Türkçülüğün Esasları” adlı kitabında iddia ettiği gibi, Gaspralı İsmail Bey derecesinde büyük bir Türkçü saymanın doğru olmadığını belirten Akçura, merhum Ziya Bey’in, Mirza Feth Ali hakkında yeteri kadar araştırma yapmaksızın yazdığını söylemektedir. Mirza 1878 yılında, yani Abdülhamid’in tahta çıkmasından biraz sonra vefat etmiş olduğu halde, Ziya Bey onu Abdülhamid zamanında yetişen ve Gaspralı’nın çağdaşı bir fikir adamı olarak değerlendiriyordu[36].

Rusya’da iki büyük Türkçü yetişiyordu. Bunlardan birincisi Mirza Feth Ali Ahundof’dur ki Azerî Türkçesinde orijinal komediler yazmıştır. bütün Avrupa lisanlarına tercüme olunmuştur. İkincisi ‘Tercüman’ gazetesini çıkaran İsmail Gaspirinski’dir ki şiarı ‘dilde, fikirde, işde birlik’ idi[37]. Mirza’nın komedileri bütün Avrupa lisanlarına tercüme edilmiş değildir; Ahundzâde kendi hatıralarında diyor ki: “Eserlerimin yedisi de Rusçaya tercüme edildi, Petersburg ve Berlin gazetelerinde onlara ait görüşler yazıldı.” ( Türk Yurdu» – Cilt: 1, Sayfa: 130 )

Komedilerinin hepsinin Farsçaya tercüme olunduğu muhakkak ise de hangilerinin tamamen veya kısmen Fransızca, İngilizce ve Almanca tercümelerinin yapıldığı henüz araştırılmaya muhtaçtır.

Mirza Feth Ali’nin eserlerinin bir kısmı Farsça’dır, fakat Rusya Kafkasya’yı istila edince, Şarkî Kafkasya’daki Iran nüfuzunu kırmak için, millî Azerbaycan Türkçesi’nde yazı yazmayı teşvik etmiştir. Mu’asır Azerbaycan edebiyatının yegane kurucusu olarak addolunan Mirza Feth Ali meşhur komedilerini Kafkasya valisi Varantsov’un teşviki ile yazmış ve ilk Türk komedisi Tiflis sarayında oynanmıştır. Merhumun eserleri dahi valinin matbaasında tab edilmiştir.

“Adû şeved sebeb-i heyr, eğer Huda hâhed
(Eğer Tanrı isterse, düşman bile hayra vesile olur.)

Şark ilimleri ile mükemmel surette mücehhez, garp medeniyetinin esasları ile de aşina bulunan Mirza Feth Ali ile başlayan tiyatro edebiyatı Vezirzâde Necef Bey, Hakverdili Abdürrahim, Ganizâde Sultan Mecid, Neriman Nerimanov ve Memmedkuluzâde Celil gibi muharrirler tarafından devam ettirilmiştir. Münekkidlerce şarkın Moliere’i olarak görülen Mirza Feth Ali, dönemini kendisine mahsus çok kuvvetli bir müşahede ile tahlil eylemiş, kullandığı tiplerdeki gerçekçilik ve ifadesindeki sadelik, zerafet ve ince mizah ile daima yaşar eserler yaratmıştır. Bu komediler Türk ve İslam dünyasında yazılmış ilk tiyatro eserleridir. Mirza’nın komedileri Farsça’ya, Rusça’ya, Almanca’ya, İngilizce’ye, Fransızca’ya hatta İsveççe’ye tercüme edilmiştir diyen Resulzade, Akçura’nın görüşüne katılmamaktadır. Türk tiyatrosunun ilk numunesini teşkil eden Hacı Kara şimdi bile Azerbaycan repertuarından düşmez, her sene Bakû sahnelerinde sönmez bir merakla temaşa edilir.

Mirza Feth Ali’nin Türk fikir ve edebiyat hayatındaki ehemmiyeti, Türkçe tiyatro yazan ilk muharrir olmasından ileri gelmektedir.

Batı Türkçesinde ilk ve orijinal tiyatro Namık Kemal’in “Vatan yahut Silistre” adlı dramıdır. 1872 yılında yazılmış, basılmış ve oynanmıştır. Hâlbuki Mirza Feth Ali’nin komedyaları, yukarıda söylediğimiz gibi, 1850 – 1855 tarihlerinde yazılmış ve 1859 yılında basılmıştır. Mirza’nın Moliere’den ve Rus komedi yazarlarından, mesela çok severek okuduğu Gogol’dan, esinlenmiş olması da muhtemeldir. Batı Türkçesinde Moliere’den uyarlama komediler yazan Ahmed Vefik Paşa’nın eserleri, Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” piyesinden sonra meydana çıkar. Hâsılı Ahundzâde Mirza Feth Ali, Türk hayatından alınmış ve sade Azerî Türk lehçesiyle yazılmış ilk Türk tiyatrosunu meydana getirmiş olmak şerefini haizdir ve bu cihetle edebî Türkçülüğe hizmeti mühimdir. 

3.3. Buharalı Şeyh Süleyman Efendi

Buharalı Şeyh Süleyman Efendi’nin Türk Milliyetçiliği yolunda, lisan, folklor ve ameli siyaset sahalarında çalıştığı görülür. Süleyman Efendi’nin bu alanlarda yaptığı çalışmaları isbat eden vesika merhumun “Lûgat-i Çağatay ve Türkî-i Osmanî” adlı kitabıdır. Buharalı Şeyh Süleyman Efendi’nin fikirleri ve diğer çalışmaları bu kitabın Osmanlı ve Çağatay lehçeleriyle mensur ve manzum yazılan mukaddime’lerden öğrenilmektedir.

Buharalı Şeyh Süleyman Efendi, Çağatay lisanını “dünyada bulunan ana lisanlardan biri” ve “Lisan-ı Türkî-i Osmanî’nin aslı ve kaynağı” addetmekte ve buna dayanarak Osmanlı ülkesinde “talim ve itinaya şayan olduğu muhtâc-ı beyan ve izah değildir” kanaatinde bulunmaktadır. “Lisan-ı Türkî-i Osmanî”nin mukaddimesindeki yer alan bu esas fikri “Mukaddime-i Çağatay”da değişik ifadelerle tekrar etmektedir.

Bugün Osmanlı ülkesinde kullanılan Osmanlı lisanı, Çağatay lisanından yani Mâverâünnehir ülkesinde hâlen kullanılan lisandan ayrılmıştır.

Müellif, Çağatay lisanı ile Osmanlı lisanının bağlantısını bu suretle tayin ettiği gibi, etnolojik bir bakış ile “Hakikaten bu hanedanın soy zinciri bazan soydan soya Türk taifesine mensup olup, kök ve çıkış yerleri Mâverâünnehir ülkesidir” diyerek Osmanlıların, hasseten Osmanlı hanedanının, Türklüklerini doğrulamaya çalışmaktadır.

Müellif, ayrıca, Orta Asya’da (Mâverâünnehir’de) oturan “92 boy Özbeklerinin” isimlerini sayarak, bunların atasözlerini ve sayıları yüzü aşan Orta Asya şairlerinin örnek şiirlerini topladığını söylemektedir. Müellifin bu çalışmadan maksadı, “anavatanlarında kullanılan lisanların manevî dünyalarına girmeyi arzulayan Osmanlı ileri gelenlerine ve kavimlerine yaraşır bir hediye” takdim etmek emelidir.

Nihayet, manzum Çağatay mukaddimesinde, Çağatay lisanını, Osmanlı lisanının eski şekli olarak telâkki etmek suretiyle bu iki lisanın ve binaenaleyh iki Türklük şubesinin, yani Çağatay ve Osmanlı Türklerinin birliğini iddiaya
kadar ilerliyor.

«İsmi, Türkî-i Çağatay Lügati – Kadîm Osmanlı Lisânıdır adı Çağatay Türklerinin aslıdır… ilh.»

Lisan ve nesil değerlendirmesi yaparak Türklerin birliğini gören ve göstermek isteyen Özbek Şeyhi yalnızca bununla yetinmemiş, Türkistan Türkleriyle Osmanlı Türkleri arasında fiilen bazı münasebetlerin kurulmasına yönelik çalışmalar da yapmıştır[38].

Abdülhamid saltanatının ilk senelerinde, Türk-Rus Harbi esnasında, Şeyh Süleyman Efendi’nin “sefaretle seyahat” etmiş olduğu yine manzum Çağatayca mukaddimesinden öğrenilmektedir. Buharalı Şeyh, Osmanlı Padişahının Sefiri sıfatıyla Hind’i, Ser Hind’i, Afganistan’ı, Buhara’yı, Hiyve’yi Türkistan’ı dolaşmıştır. Türkmenler ilinde seyahatini bildiren şu beyit dikkate değerdir:

«Türkmenin hâlini bir bir bildim: Cins ü miktarını defter kıldım.»

Şeyh Efendi, Orta Asya’ya Hind yoluyla gittiği gibi, dönüşü de aynı yol ile vaki olmuştur. Seyahatinin neticesini şu mübhem beyitler ima etmektedir:

«Gelerek hizmetin ifa ettim, Neye memur isem, icra ettim»[39]

Sultan Abdülhamid ise hatıralarında Süleyman Efendi’den şöyle söz etmektedir:  “Buharalı Şeyh Süleyman Efendi’nin Rusya’daki Müslümanlar arasında yaptığı hizmetleri bilhassa şükranla yâd ederim. Bunun, İngilizlerle münasebetlerimizde çok faydasını gördüm. Hindistan Umumî Valileri oradaki Müslümanların Osmanlı Devleti ile yakından ilgilendiklerini gördükçe, hükümetlerine Osmanlılarla iyi geçinilmesini yazıyorlar ve böylece bizim işlerimizi bir nebze kolaylamış oluyorlardı.”[40]

Buharalı Şeyh Süleyman Efendi Türk-Rus Harbi sıralarında, Osmanlı Türk Hükümeti tarafından, Türkistan Türk hükümetlerine ve Türkistan halkına elçi olarak gönderilmiş, Türkmenlerin cins ve miktarını deftere geçirmiş, Kabil ve Buhara emirleriyle konuşmuş ve nihayet İstanbul’a dönüp görevini tamamlamıştır. Bütün bu vak’alar, Doğu ve Batı Türklerinin hayat ve istikballeri Rus tehdidi altında bulunrken “ırk, nesil ve lisan birliğini” sahada hatırlamaları diye tabir ve tefsir olunursa, çok hata edilmiş olmaz, zannındayım. Dikkate değerdir ki Buharalı Şeyh Süleyman Efendi, bu seyahatinden sonra, Çağatay Türklerini ve Osmanlıları tanıştırmak için “Lügat-i Çağatay ve Türkî-yi Osmanî”sini telif ve neşre lüzum görmüştür.

Buharalı Şeyh Süleyman Efendi’nin, belki İngiltere hükümetinin tavsiyesiyle vuku bulan Orta Asya seyehatinden ameli bir siyasi netice elde edemediği malûmumuzdur. Zaten böyle bir seyehatten netice çıkabileceğini ümid etmek, biraz fazla iyimserliğe kapılmaktı. O zamanlar Afgan Emîri olan Şîr Ali Han, Buharalı Şeyh Süleyman Efendi’ye çok misafirperverlik göstermiş olmasına rağmen, Rus siyasetinin bir taraftarıydı. Buhara Hanlığı ise, o tarihte fiilen Rusya’nın emri ve hükmü altına girmiş bulunuyordu. Olsa olsa Çar hükümetiyle zaten devamlı harb halinde bulunan cengâver ve cesur Türkmen kabilelerinin faaliyetini şiddetlendirmek mümkün olabilirdi. Fakat bu şiddetlenen faaliyet de Tuna ve Kafkas cephelerinde Osmanlılarla çarpışan Rus ordularına ehemmiyetli bir oyalama (diversion) mahiyyetinde olamazdı.

Mamafih Orta Asya seyahatinden Osmanlı hükümeti memnun kalmış olacak ki, Buharalı Şeyh Süleyman Efendi, İstan­bul’a dönünce taltife lâyık görülmüştür:

«Bunda (İstanbul’da) bazı yere aza oldum Fahrî hizmetlere sahpâ oldum.»

Filvaki Gazi Osman Paşa’ya iftihar kılıcını getiren Macarlara teşekkür için Macaristan’a gönderilmiş heyete Orta Asya’da asıl vatandaşları olan Doğu Türklerini ziyaret eden Özbek Şeyhi Buharalı Şeyh Süleyman Efendi de memur edilmiştir. Turan ırkına mensub olduğu halde ırkî camiadan uzak kalmış bu Batılı ırkdaşların vatanına gönderilen Şeyh’in Orta Asyalı oluşu Macarlar içinde ayrıca bir tesir meydana getirmiştir.

“Cümlesi bir bir gelip el öptü
Türk diye alkışla kıyamet koptu.
Eski Osmanlı lisanı derler
Çağatay Türkî zebanı derler.

Asya’dan gelişim anladılar
Çağatay bildiğimi dinlediler
Çok kelâmı cümlesi dilediler
Bol lügatle meşveret eylediler…”

“Lügat-i Çağatay ve Türkî-yi Osmanî”nin mukaddimlerinden çıkardığımız bu bilgiler, Buharalı Şeyh Süleyman Efendi için belirsiz olsa da, “bütün Türklük” fikrinin varlığına delâlet ettikten başka, İstanbul’da bazı toplulukların, hatta hükümetin bu fikirden amelî siyaset sahasında istifadeye çalışmış olduğunu göstermektedir[41].

3.4. Gaspıralı İsmail Bey (1810–1914)

İsmail Gaspıralı’nın babası, 1810 yılında Kırım’ın sahil kısmında bulunan Gaspıra köyünde dünyaya gelen Mustafa Ağa’dır. Mustafa Ağa, 1844–45 yıllarında Kafkasya genel valiliği yapacak olan Prens Varantsof’un himayesine girmiş, Odesa’da Rişelyö Lisesi’ne gönderilmiş ve daha sonra da tercüman olarak prensin hizmetinde çalışmıştır. 1848 yılında görevinden istifa etmiş ve Kırım’a dönmüştür. 1845 yılında evlenmiş, fakat hanımının ölmesi üzerine 1849’da ikinci evliliğini yapmıştır. Bu evlilikten, ailenin ilk çocuğu olan İsmail dünyaya gelmiştir. Babasının Gaspıra köyünden olması sebebiyle İsmail Bey’e, Gaspıralı lâkabı verilmiştir[42].

İsmail Bey, alfabeyi Bahçesaray’da, Zincirli Medrese’de Hacı İsmail Efendi adlı bir muallimden öğrendi. On yaşlarında iken Akmescit’te bir Rus okuluna gönderildi. Akmescit’te iki yıl okuduktan sonra Vorononej şehrindeki askeri okula, buradan da Moskova Askeri Okuluna giderek öğrenimine devam etmiştir. Ancak İsmail Gaspıralı buradaki öğrenimini tamamlayamamıştır. Okulu bırakmasındaki en büyük sebep, bu sıralarda Moskova’da hüküm süren İslav milliyetçiliği olmuştur. Moskova, bilhassa bu devirde İslavcılığın, müfrit Rusçuluğun merkezi idi. Türk düşmanlığını gaye edinen İslavcılık, Türklere karşı dinî, millî, kuvvetli bir taassup cereyanını canlandırıyordu.

Rusların taşkın Türk düşmanlıkları bu okulda okuyan Türk çocuklarının ruhlarında derin izler bırakmıştır ki, 1867 yılında İsmail Gaspıralı ve arkadaşı Mustafa Mirza, okulun altıncı sınıfında okurken Osmanlı Devleti’ne isyan eden Girit’te, asilere karşı savaşmayı yaz tatillerini Kırım’da geçirmeye yeğ tutmuşlarsa da bu planlarını gerçekleştirememişlerdir.

Bu olaydan sonra İsmail Bey okuduğu okula dönmemiş ve 1868 yılında henüz 17 yaşında iken 400 ruble maaşla, alfabeyi öğrendiği Zincirli Medrese’de Rusça öğretmenliğine başlamıştır. 1869 yılında 600 ruble maaş aldığı Yalta’da Dereköy mektebinde öğretmenlik hayatına devam etmiştir. Burada iki sene çalıştıktan sonra tekrar eski okuluna, Zincirli Medrese’ye döner ve ayrıca Türkçe dersler de vermeye başlar. Fakat medresede tatbik edilen eski usulü tenkit etmesi, kendisine karşı düşmanlık uyandırmış ve bundan sonra medresedeki görevini terk etmek zorunda kalmıştır.

İsmail Bey, 1871’de tekrar Türkiye’ye giderek Türk subayı olmayı düşünmüşse de yarıda kalan tahsili ile subay olmanın zor olduğunu kabullenmiş ve Rusya haricindeki dünyayı da öğrenip malûmatı ile görüş ufkunu genişletmek duygusuyla tahsilini tamamlamak, ayrıca Fransızcayı öğrenmek üzere Paris’e gitmeye karar vermiştir. Nihayet Avrupa’ya gidip üç yıl Paris’te kalmış ve burada hem doğu milletlerinin temsilcileriyle temas kurmuş hem de batı medeniyetinin temellerini araştırmıştır.

1874 yılında ise İstanbul’a gelerek Türk subayı olmanın yollarını araştıran İsmail Bey pek çok zorlukla karşılaşır. Sadrazam Mahmud Nedim Paşa, Türklük için çırpınan Kırımlı Türk gencinin duygularını değil, Rus sefiri İgnatief’in sözlerini dinlemiştir. Böylece onun hayalleri bir kere daha suya düşmüştür. Ancak bu hal İsmail Bey’i küstürmemiştir, bilakis o, Türklüğün kurtuluşu için mücadeleye devam etmiştir. İstanbul’da amcasının yanında bir sene kalarak Osmanlı Devleti’nin idaresini, milletin iktisadî ve içtimaî meselelerini yakından incelemiştir. Yaptığı araştırmalarda, devleti idare edenlerin Türklüğü fazla düşünmediğini, yabancıların Türkiye’nin zenginliklerini sömürmekle meşgul olduğunu ve milletin eğitim ve öğretim sahasında çok geri kaldığını gözlemlemiştir[43].

1875 yılında Kırım’a dönen İsmail Bey, Rusya Müslümanlarının durumunu etraflıca öğrenmekle meşgul olmuş, 1879 yılında bir gazete çıkarma teşebbüsünde bulunmuş ancak gerekli müsaadeyi alamıştır. Bu dönemde yaptığı araştırmaların, onun mücadele hayatına ne kadar ve hangi istikametlerde tesir ettiğini, “Danyal Bey” mahlasıyla anlattığı, 1906’da Tercüman gazetesinde yayınlanan “Gündoğdu” adlı hikâyesinde görmek mümkündür.

“Milletin hâline aşina olmadan millete hizmetin mümkün olamayacağını anlayan Danyal Bey, bu hususta ilmini ve marifetini artırmaya karar verip, milletin arasına atıldı. Köy düğünlerinde, derviş ve ulema meclislerinde, beylerin ve ağaların ziyafetlerinde, medrese hücrelerinde vesair her türlü içtimada bulunup, az söyleyip çok dinleyip bir kaç sene amelî dersler aldı. Her zümrenin iyi yönlerini ve uygunsuz hâllerini görüp öğrenmiş, millî zaafın neden ibaret ve milletin neye muhtaç olduğunu anlamıştı…”

İsmail Beyin, ilgisizlikten, cehalet uykusuna dalmış Türklüğü uyandırmak hatta ayağa kaldırmak gibi yüksek ve sağlam emelleri mevcuttur, bu maksatla da milletin her zümresini araştırmaya çalışmıştır.

İsmail Gaspıralı’nın Dil ve Kültür Birliği Mücadelesi

İsmail Gaspıralı’nın 1874 yılında İstanbul’a geldiği sıralarda dikkatini çeken en önemli meselelerden biri Türk dili üzerinde yapılan tartışmalar olmuştur. Esasında Tanzimat’ın ilânı ile başlayan ve özellikle 1860’lı ve 1870’li yıllarda Osmanlı aydınları arasında uzun tartışmalara neden olan dil meselesi Gaspıralı’yı özellikle etkilemiştir. İşte bu sıralarda tanıştığı Şemseddin Sami, Ahmet Midhat, Mehmet Emin ve Necip Asım gibi Osmanlı aydınlarıyla dostluğunu daha da geliştirmiş ve ömrünün sonuna kadar da devam ettirmiştir. Bilahare aralarına pek çok kişinin de katılacağı bu aydınlara göre, Türklerin kültür sahasında kalkınabilmesi için Türkçe’nin millî dil olarak mutlaka geliştirilmesi gerekiyordu[44].

XIX. asırdaki gelişmeler, Osmanlı aydınlarını, devletin esas unsuru olan Türklüğün korunmasına yöneltmişti. Muhakkak ki, bu akım içinde Türk dilini ve milletini düşünmek ve araştırmak ayrı bir önem kazanmıştır. Bu akımın ilk öncüleri olan Şinasi Efendi ile Ziya Paşa, “Osmanlılık” ve “Osmanlı dili” terimlerini Türkçülük ve Türk dili karşılığında ele alıp kullanmışlardır. Nitekim Ziya Paşa “Şiir ve İnşa” adlı makalesinde Osmanlı kelimesini Türk karşılığında kullanmış ve eski Osmanlı edip ve şairlerinin kullandıkları Arapça ve Farsça ağırlıklı dili tenkit ederek şunları söylemiştir: “Hayır, bunların hiç biri Osmanlı şiiri değildir…Acaba bizim milletimizin, yani Türk milletinin bir dili ve şiiri var mıdır?”

Dilde Türkçülüğü ortaya atan Ziya Paşa’dan sonra Türk aydınları dil araştırmalarına ağırlık vermişlerdir. Bunun öncülüğünü yapan ise Ahmed Vefik Paşa olmuştur. Ahmed Vefik Paşa, hem Osmanlı hem de diğer Türk lehçelerinin öğrenilmesini, araştırılıp geliştirilmesini savunmuş ve Ebu’l Gazi Bahadır Han’ın “Şecere-i Türk” adlı eserini Çağatay lehçesinden Türkiye Türkçesine çevirerek bütün dikkatleri Türklerin ortak tarih ve kültürüne çekmiştir.

1870–1880 yılları arasında Türk dili ve Türk tarihi çalışmaları yepyeni bir safhaya girmiştir. Bu dönemde askerî okullar için Türk dili ve tarihi ders kitaplarını yazan Süleyman Paşa, açık ve sade bir Türkçe kullanarak dilimizin Arapça ve Farsçanın etkisinden kurtarılabileceğini göstermiştir.

Buharalı bir Özbek Türkü olan ve İstanbul’a yerleşen Buharalı Şeyh Süleyman Efendi ise yazdığı “Lügat-ı Çağatay” (Çağatay Sözlüğü) ve “Türkî-i Osmanî” (Osmanlı Türkçesi) adlı eserler ile Türkistan Türklerinin ve Osmanlı’nın aynı milletin evlâtları ve dillerinin de bir olduğunu anlatmaya çalışmıştır.

Ahmet Cevdet Paşa, “Kısas-ı Enbiya” ve “Tarih-i Cevdet” adlı meşhur tarih kitapları ile dilde Türkçülüğe, Türklüğe ve Türk soyuna hizmet eden bir müellif olmuştur. Osmanlı Devleti’nin batı siyasetini tenkit etmiş ve şöyle demiştir: “Avrupa fetihleriyle uğraşmaktansa Kazan ve Ejderhan (Astrahan) hanlıklarının alınıp korunması, yüce devletimiz için daha yararlı olurdu. Çünkü Kafkas, Ejderhan ve Kazan halkı ile yakınlık, soy birliği ve çoğu din ve mezhep birliğimiz bulunuyor. Bu yüzden onlar Osmanlı’ya katılırlardı. Bu durumda onlar da Kırım gibi Osmanlı eyaletleri arasına girerlerdi. Kazan ve Ejderhan büyük Tataristan taraflarında dahi Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti yürürlükte kalırdı”.

Osmanlı Türkiyesindeki dil ve fikir birliği tartışmalarını iyi etüd eden ve heyecanla benimseyen İsmail Gaspıralı Bey, Bahçesaray’a dönüşünde Kırım Türkçesine de aynı usulü, yani sade ve basit dil kullanma yolunu tatbik etmeye başlamıştır. Kısa zamanda bu husustaki fikirlerini geliştiren İsmail Bey, bütün Türk dünyasının anlayabileceği bir dil geliştirmenin ne kadar hayatî bir önemi haiz olduğunu görerek buna göre çalışmalarını başlatmıştır. İsmail Bey’e göre öyle bir dil kullanılmalıdır ki konuşulduğu ve yazıldığı zaman İstanbul’daki hamal ve kayıkçı ile Doğu Türkistan’daki çoban anlayabilmelidir.

Gaspıralı’nın, Türk milleti için bu umumî dilin inşasının gerçekleştirmesinde şu esaslara dikkat ettiğini görüyoruz:

  1. a) Yaşayan Türk lehçelerinin mahallî kelimeleri, Osmanlı Türkçesinin en gelişmiş şekli olan İstanbul şivesine uydurularak kullanılmalıdır.
  2. b) Mümkün mertebe yabancı dil ve kaideler Türkçe’den çıkarılmalıdır.
  3. c) Okur-yazarlar tarafından anlaşılmayan Arapça ve Farsça tabirler tasfiye edilmelidir.

Gaspıralı, bu fikir ve prensiplerini, Tercüman gazetesi başta olmak üzere, yazı yazdığı bütün dergilerde titizlikle uygulamıştır. Onun bu gayreti Türk dünyasındaki bütün mesdektaşları tarafından takdirle karşılanmıştır. İsmail Gaspıralı Bey’in, Türkçenin, bütün Türk dünyasında kullanılabilek lisan haline gelmesi için verdiği bu sessiz ve asil mücadele son derece başarılı olmuştur. Çünkü onun çıkardığı Tercüman gazetesinde kullandığı sade Türkçe, gazetenin ulaştığı her yerde, Kazan’da, Doğu Türkistan’da, Azerbaycan’da, Osmanlı Türkiyesinde, bütün Türkler tarafından anlaşılan bir dil hâline gelmiştir. Ziya Gökalp, Tercüman gazetesi hakkında şöyle söylemiştir: “Tercüman gazetesini, Kuzey Türkleri olduğu kadar, Doğu Türkleri ile Batı Türkleri de anlardı. Bu gazete, bütün Türklerin aynı dilde birleşmelerinin mümkün olabileceğinin canlı bir delilidir”[45].

İsmail Bey’in hayatı incelendiğinde, mücadelenin ilk yıllarında Türk dünyasında dil birliğinin sağlanması için neler yapılması lâzım geldiğini açıkça söylemekten çekindiği görülmüştür. Ancak 1905 yılında Rusya’da başlayan siyasî ve içtimaî gelişmeler, onu ve arkadaşlarını daha açık ve aktif mücadeleye sevk etmiştir. 1905 yılındaki meşrutî hareketle kurulan Rusya Devlet Duması’nda Türklere de temsil hakkı verilmiştir. Türkler bu hakkı en iyi bir şekilde kullanıp mümkün olduğu kadar çok sayıda temsilciyi Duma’ya sokmaya muvaffak olmuşlardır.

1905 yılının Ağustos ayında bir araya gelen Gaspıralı İsmail Bey, Topçubaşı Ali Merdan Bey ve Yusuf Akçura Bey, “Rusya Müslümanları İttifakı”nı kurarak, Türklerin haklarını Duma’da nasıl savunmaları gerektiği hususunda çalışmalara başlamışlardır. Nitekim İsmail Bey, kurulan bu ittifakın kongresinde dil birliği hakkında şu teklifi yapmıştır: “Umumen Türklerin aslı nesli birdir. Zaman ve mekân ihtilâfıyla şive ve âdetlerimizde de ihtilâf peyda olmuştur. Bu ihtilâf, birbirimizi anlayamayacak dereceye gelmiştir. Bundan sonra okullarımızı edebî dili bir olan şekilde hizmet edecek hâle getirmek lâzımdır. Kongrenin mektep ve medrese komisyonu tarafından hazırlanmış olan lâyihasında ilkokullarımız için dört sene süren öğretim tayin olunmuştur. Bunun üç senesinde sadece mahallî şive ile öğrenim icra edilip, son senesinde umumî Türk lisanı ile yazılmış kitaplar okutulmalıdır. Bu sayede yavaş yavaş muhtelif şive ve lehçeler birleşmiş olur.”

İsmail Bey’in Eğitimde Yeni Metod Görüşü

Gaspıralı İsmail Bey’in en başarılı olduğu hususlardan biri de eğitim hususudur. Yeni metotla yapılacak eğitim programı en fazla tepkiyi muhafazakâr Müslüman topluluklarından görmüştür. İsmail Bey 1881’de yayınladığı bir eserinde medreselerde reform meselesini dile getirmiştir ancak mekteplerle ilgili herhangi bir şey yazmamıştır. Ancak buna rağmen, eğitimde reform meselesinin ilkokuldan başlatılması gerektiğini tespit etmiş ve bu yönde çalışmalara başlamıştır.

İsmail Bey ‘mektep reformu’ husunda niçin ısrarcı olduğunu şöyle izah eder: “1881 yılında topladığım malûmata göre Rusya Türklerinde on altı bin küsür mahalle mektebi, iki yüz on dört medrese mevcut olup, bu on altı bin mektepte, yarım milyon Türk çocuğunun beşer sene ömürleri çürütülmektedir. Ancak onlara beş satır Türkçe okuyup yazma bile öğretilmememekte ve ancak Kur’an okuma ile namaz duaları öğretilmekle yetinilmektedir. Bu mahalle mektepleri, sırf dinî addolunduklarından dolayı resmen dinî idarelerin (İdare-i Şer’iyye) nezaretinde, hakikatte ise hiç kimsenin nezaretinde bulunmamaktadırlar.”

Aynı şekilde Gaspıralı, “Terakki ve Maarif” adlı makalesinde, eğitimin önemi hususunda şöyle söylemektedir: “İnsanoğlu hakikati ve saadeti hiç bulamaz, velâkin bu hakikat ve saadet yolunda yürümeye yardımcı bir şey vardır. Bu, karanlıkta fenere benzer, buna maarif, bilgi denir. Maarif insanın fikrini çok eder, aklını keskin eder, zekâsını çoğaltır.”

Gaspıralı İsmail Bey’in 1884 yılında Bahçesaray’da Kaymazağa Mahallesi’nde açtığı mektepte, ilk yıl dokuz veya on iki öğrenci bulunmaktaydı. Eğitim işleri için de Bekir Efendi adlı bir öğretmen tayin edilmişti. Bu öğretmeni bizzat Gaspıralı tayin etmişti. Sonuçta öğrenciler ilk yılda günde dört saat olmak üzere kırk beş gün eğitim gördüler. Gaspıralı’nın iddiasına göre, bu süre okuma ve yazmanın ögelerini öğretmek için kâfi idi. Belirlenen kırk beş günlük süre bitince İsmail Bey, halka yeni metodu benimsetmek ve Usûl-u Cedid’e ilgi uyandırmak için öğrencileri halkın önünde imtihandan geçirdi. Öğrenciler, daha önce görmedikleri bir kitaptan bir bölüm okuyacaklar ve okunanı yazacaklardı. Böylece öğrencilerin eski metotla eğitim görenlerin yıllarca öğrenemedikleri okuma yazmayı, yeni metotla kırkbeş gün gibi kısa sürede öğrendikleri ispatlanacaktı. Öğrencilerin yapılan sınavda başarılı olmaları, halkta bu eğitim usulüne ilgi uyandırdı. Kısa bir süre sonra, 1890 yılından itibaren her vilâyette iki veya üç “Usul-u Cedid” okulu açıldı ve bu vesile ile Türk dünyasında,  I. Dünya Savaşı öncesi bir uyanış başladı[46].

Rusların kasıtlı olarak çıkardıkları güçlükler yüzünden hayatı büyük sıkıntılar içinde geçen Gaspıralı İsmail Bey, şerefle yürüttüğü dil ve kültür birliği ülkü ve mücadelesini çok iyi bir seviyeye taşıdıktan sonra 11 Eylül 1914 tarihinde vefat etti.

Türk Dünyası’nın (Doğu Türkistan’dan Balkanlara, Kuzey Türklüğünden yani Tataristan ve Başkurdistan’dan Suriye Türklüğüne, Afganistan, İran ve Irak Türklüğünden Türkiye Türklerine kadar) millî bir uyanış hâlinde olduğu günümüzde, Türk milleti Gaspıralı’nın işaret ettiği “Dilde, Fikirde ve İşte Birlik” hedefini gerçekleştirdiğinde onun da ruhu şad olacak ve adı saygı ile anılmış olacaktır.

1905 yılında Rus Sosyalistlerinin hızlı hareketlerinden etkilenen Kazanlı ve Kırımlı heyecanlı Türk – Tatar gençleri, İsmail Gaspıralı’yı muhafazakârlık ve çekingenlikle tenkid ettiler.

Kazan Türk – Tatarlarının büyük şairi Abdullah Tukay 1905’de yayınladığı «Tatarlarga Tercüman’ın alâkası» başlıklı makalesinde İsmail Gaspıralı’yı şöyle tenkid ediyordu:

  • Kuzeydeki Tatar’ların anlayamadığı bir Kırım lehçesi ile yazıyor;
  • O, bir ruhanî, bürokrat ve monarşist reaksiyonerdir;
  • Müstebit Türk Sultanına çok tâbi’dir;
  • Devri tamamen geçmiş bir skolâstik yazardır.

İsmail Gaspıralı’ya en şiddetli tenkid, küçük burjuva ile köylü sını­fından çıkmış olup Türkiye’de okuyan “Genç Türkler”den ve Rusya’da okuyan Rus sosyalistlerin etkisi “Genç Kırımlılar”dan geliyordu. 1905 yılında faaliyete geçen bu genç grup daha ziyade öğretmenlerden ve üniversiteli öğrencilerden oluşuyordu. Bu grubun önderi Sosyalist fikirli Reşit Mehdi(yef) idi. Reşit Mehdi, Gaspıralı İsmail Bey’in eğitim ve kültür siyasetinin taraftarı idi. Ama Panislamist ve Pantürkist düşüncelerini benimsemiyordu. Reşit Mehdi, daha çok Kırım Müslümanlarının Çarlık Rusya’sının boyunduruğundan bir an evvel kurtulmasını istiyordu. Çalışmalarının ağırlık merkezini Kırım köylüsünün durumu ve tarım sorunu teşkil ediyordu. Şiddetli bir Rus aleyhdarı olan Reşit Mehdi bir Tatar sosyalisti olarak 1905 olaylarına karışmış ve ön plânda rol almıştı. İsmail Gaspıralı’nın ılımlı siyasetine ve tutumuna karşı çıkmıştı. “Tercüman”ın 25. kuruluş yılında yapılan kutlama töreninde bu görüşünü «İsmail Mirza’nın sosyal ve siyasal plânına tamamen karşıyım.» diyerek ortaya koymaktan çekinmemiştir[47].

“Genç Tatarlar” 1906 yılında Bahçesaray’da  (UÇKUN)  «Kıvılcım» adında bir dergi çıkardılar. Bir süre sonra bunu kapatıp Karasu bazar kasabasında haftada iki kez yayınlanan Vatan Hadimi adlı siyasi gazeteyi çıkardılar. Bu gazetenin başyazarı Hasan Sabri Ayvaz (of)  idi. Sorumlu Müdürü ise Reşit Mehdi idi. Bunun siyasî görüşü terviç ediliyordu. Gazetede bunlardan başka Hafız Osman Murasof,  Hüseyin Şamil, Tokar Gazi, Yahya Bayburtlu, Hüseyin Baliç, Hasan Çergi(yef) gibi istidatlı yazarlar ve şairler yazıyorlardı.

Kırım milliyetçisi olan ve Pantürkizme pek iltifat etmeyen bu gazetenin şiarı “Hübbül Vatan minel iyman — Vatan Sevgisi imandandır.” hadisi idi. Vatan Hadimi gazetesinin yazıları itinalı olduğu için yalnız Kırım’da değil bunun dışında da okuyucu buluyordu. Güçlü istihbarat ağına rağmen resmî makamların şüphesini çekmeyen gazete ağır maddî zorluklar yüzünden 1908 yılında kapandı. Gaspıralı İsmail Bey ise kendisini ılımlı,  aşırı temkinli ve ihtiyatlı bulan gençlere şu anlamlı sözleriyle cevap verdi[48]:

Okum nişan ursa edi
Atım koşu ozsa edi
Çapar edi Çorabatır;

Atım koşu ozmaganda
Okum nişan urmaganda
Ayt, nişlesin Çorabatır?

İstanbul lehçesi ile:
Okum nişan vursa idi
Atım yarışta geçse idi
Yarışırdı Çorabatır;

Atım yarışta geçmezse
Okum nişana vurmazsa
Söyle, ne yapsın Çorabatır?

3.5.Şehabeddin Mercani (1818–1889)

Tam adı, Şehâbeddin Ebul Hasan Harun b. Bahâ-eddin b. Sübhan b. Abdülkerim b. Abdüttevvâb b. Ab-dülgani b. Abdülkuddüs el-Mercânî”dir. Ataları Kazan yakınlarındaki Mercan köyünden olması sebebiyle “el-Mercânî” lakabıyla anılmıştır. Ancak kendisi, yine Kazan civarında bulunan, Yapuncı köyünde 1233/1818’de doğmuştur. Ata ve anne tarafından ilim sahibi bir sülaleye mensup olan Mercânî’nin annesi Hubeybe binti Ab-dünnasîr b. Seyfülmülûk b. Muzaffer el-Çakâlî (0.1249/ 1833)’dir. Babası Bahâeddin (Ö.1856) ve dedesi Sübhan (Ö.1834) dönemlerinin ilim sahibi zatlarındandır. Henüz 5 yaşında iken annesini kaybeden (1823) Mercânî’nin ailesi kısa bir zaman sonra Taşkiçü köyüne taşınmışlardır. Altı yaşından itibaren babasının medresesinde okumaya başlayan Mercânî, babasından ve çeşitli hocalardan; Muhtasaru’l-Vikâye. Şerhıı’l-Vıkâye, Şerhu Akâ-idi’n-Nesefi, Şemsiyye, Tavdîh ve Telvîh … vb. gibi dersler okumuştur. Henüz 17 yaşlarında iken ders okutmaya da başlatmıştır. Bu yaşlannda ders kitaplarının yetersizliğini ve zorluğunu hisseden Mercânî, küçük ders kitapları dahi yazmaya başlamıştır.

İlmini artırmak için, 21 yaşında iken, bir ticaret kervanı ile Buhara’ya giden (1838-39) Mercânî, 7 ay süren bir yolculuktan sonra Buhara’ya varmıştır. Bu yolculuğu sırasında 4 ay kaldığı Troytsk’da çeşitli ilim meclislerinde bulunduğunu öğrendiğimiz Mercânî, burada meşhur Tatar ceditçisi Abdünnasîr Kursavî’yi öven bir âlimle tartışmıştır. Dolayısıyla onun henüz bu dönemde Kursâvî hakkında pek olumlu düşünmediği görülmektedir. Mercânî’nin bu seyahatiyle ilgili iki-üç kitaplık bir seyahatname yazdığından da bahsedilmekle birlikte bu eser bugüne kadar bulunamamıştır. Buhara’ya vardığında Şeyh Niyazkulı et-Türkmânî(ö.l236/1821)’nin medresesinden bir oda satın alarak tahsile başlayan Mercânî, önce babasının da hocası olan, Mirza Salih Alem b. Nadir Mu-hammed b. Abdullah el-Fergânî (ö.l256/1840)’den ders almış, sonra da şu hocaların derslerine iştirak etmiştir: Muhammed b. Safer el-Hucendî (Ö.1268/1850), Fadl b.[49]

Özbek Hoca el-Buhârî el-Efşencî (Ö.1283/1866), Huday-birdi b. Abdullah el-Baysûnî (Ö.1264/1848). Baba Râfi’ el-Hucendî (Ö.1285/1868)…vb. Bu hocalar arasında A. Kursavî’yi öven bir zat olan Abdülmümin Hoca el-Efşencî (Ö.1283/1866)’nin Buhara’daki ders tertiplerinin tenkidi konusunda Mercânî’yi etkilediği rivayet edilmektedir

Buhara’daki medreselerde kısa zamanda sivrilen Mercânî, bir kaç sene sonra, hocalarının delaletiyle, ders vermeye başlamıştır. Buhara’daki öğretim sistemini oldukça bozuk ve yetersiz bulan Mercânî. 5 yıl kaldığı Bu-hara’dan Semerkant’a geçerek, Şirdar Medresesi”ne yerleşmiştir. Semerkant seyahati onun fikri tekâmülünün dönüm noktalarından birini teşkil etmiştir. Burada meşhur Kadı Ebu Said b. Abdülhay b. Ebühayr es-Semer-kandî’den dersler alan, onun çocuklarını okutan ve zengin kütüphanesinden faydalanan MercânL bu âlimin teşviki ile tarihle de ilgilenmeye bağlamıştır. Gerek Kadı Ebû Said’in fikirleri gerekse kütüphanesindeki kitapları sayesinde Mercânî’de dinî ilimlerde ıslah fikri uyanmış ve ilk kez selef kitapları ile sonraki yazılan eserler arasında bir kıyaslamaya giderek, Müslümanların Kur’ân ve hadisten, selefin yolundan uzaklaştığı kanaatine ulaşmıştır. Mercânî’de meydana gelen bu fikri dönüşüm, onun Kursavî hakkındaki düşüncelerini de baştan ayağa değiştirmiş ve artık o, Kursavî’nin bir takipçisi olmuştur. Buhara’ya döner dönmez, Semerkant’ta bulamadığı, Kursavî’nin kitaplarını bulmuş ve mütalaa etmiştir.

İki sene kadar kaldığı Semerkantta Mercânî’nin fikirlerinin değişmesine sebep olan kitaplar hakkında da bazı ipuçları vardır. Onun okuduğu, istinsah ettiği ve;. bazı kayıtlar aldığı eserler arasında şunlar dikkati çekmektedir[50]: İmam Gazâlî’nin el-Munkiz’i, Faysalu’t-Tepıka’sı, Kimyâu’s-Saâdefi ve el-Madnûn bihiAlâ Gayrı Eh-lihi risaleleri başta gelmektedir. Bunların dışında; Fethu’l-Kadir, el-İtkân fi Ulûmi’l-Kur’ân, Şerhu Muvatta, Ah-lâk-ı Nâsırî, İbn Sina’nın el-İşârât ve’t-Tenbîhâfı, Şifa i: Şirâzî’nin Esfâr-ı Erbaa’sı, Seyyid Gulam Ali Azad b. Nuh el-Hüseynî el-Hanefî(ö.ll94/1780)’nin Subhatiii-Mercân isimli kitabı, Şehristânî ve İbn Hazm’ın el-Milel ve’n-Nihal, Nihâyetü’l-İkdâm adlı kitapları, Devvânî’nin ve Mirza Zâhid el-Herevî’nin bazı kitapları, Keşfü’z-Zu-nûn..vb.

1265/1849 yılında Buhara’dan dönen Mercânî, yaklaşık 11 yıllık aradan sonra tekrar Taşkiçü köyüne gelmiştir. Döndükten iki ay kadar sonra Kazan’ın 1. mahallesindeki 1. mescide imam, hatip ve müderris tayin edilen Mercânî, imtihan olmak üzere Ufa’daki Orenburg Müftülüğü’ne gelmiş ve 1266/1850 Mart’ında da sözko-nusu Nezâret’ten “ukaz” (menşur) almıştır. Bu tarihten ölümüne kadar aynı görevi yapan Mercânî, vazifesi süresince gerek görüşleri, gerek bazı uygulamaları, gerekse yazdığı kitaplar dolayısıyla birçok şikâyetlere maruz kalmıştır. Nitekim bunlardan biri (yaşı dolmamış bir kızın nikâhını kıydığı iddiası ile yapılan bir şikâyet) yüzünden Ağustos 1854 tarihinde Müftülükçe ukaz’ı elinden alınıp, imamet ve müderrislikten menedilmiştir. Ancak suçsuzluğunun anlaşılması üzerine Haziran 1855’de tekrar görevine iade edilmiştir. 1284/1867’de Ahund Muhtesip (yüksek müderris) derecesini alan Mercanı, 1876’dan itibaren Kazan’da Ruslar tarafından, Müslüman mekteplerinde zorunlu olarak okutulan Rusça derslerine muallim yetiştirmek için açılan Tatarskaya Uçitelskaya Şkola’da 9 yıl süreyle “din muallimliği” yapmıştır. Onun bu görevi kabulü halk tarafından misyonerlikle suçlanmasına sebep olmuşsa da, kendisi, İslâm’ı en iyi ve ilmî bir şekilde öğretmek gayesiyle kabul ettiğini ifade etmiş ve vali ile birlikte, o sıralarda Kazan’da görev yapan meşhur müsteşrik Radloffun ricasının da etkili olduğunu söylemiştir. 1880 yılında Hac vazifesini ifa etmek için yola çıkmış; İstanbul, İzmir, İskenderiye üzerinden Mekke ve Medine’ye ulaşmış ve buralarda bir süre kalmıştır. Mercânî, aynı yılın sonlarında tekrar Kaaan’a dönmüştür. Onun bu seyahatleri ile ilgili notlan, ölümünden sonra Rızâeddin b. Fahreddin tarafından yayımlanmıştır.

Mercânî, 1881 Yılından itibaren kendi adına kurulan Mercânî Medresesi’nde ders vermeye başlamıştır. 1884’de Tatarskaya Uçitelskaya Şkola’daki görevi de sona eren Mercânî, 29 Şaban 1306/18 Nisan 1889 yılında vefat etmiştir. Mercânî Kazan’daki Müslüman mezarlığına defnedilmiştir.[51]

45 Yıllık medrese faaliyeti neticesinde birçok öğrenci yetiştirmiş olan Mercânî’nin, tarih ve dinî ilimlerde yazma ve basma çok kıymetli eserleri vardır. Öğrencileri arasında en meşhurları şunlardır: Abdülhabir b. Abdül-vehhab el-Müslimî (ö.1296/1879), Hüseyin b. Feyizhan (Ö.1283/1866), Ahmedirl-Latif b. Abdüllatif (1325/1907), Nûrülayân b. Aynülkemal (ö. 1311/1893), Burhâneddin b. Abdürrefi’ eş-Şibkâvî. Abdülalam b. Feyizhan (ö. 1328/1910), Abdurrahman b. İsmail Ömer, Şeyhülislâm b. Hamidullah et-Tekevî (ö.l329/1911)…vb.

Mercânî bir kaç eseri hariç eserlerinin tamamını Arapça kaleme almıştır. Belli başlı eserleri ise şunlardır: el-Fevâidü’l-Mühimme, Kazan 1878; et-Tarîkatü’l-Müslâ ve’l-Akîdetü’l Hüsnâ, Kazan 1890; Vefiyetü’l-Eslâf ve Tahiyetü’l-Ahlâf, 6 cilt, yazma; Mukaddimetü Kitabı Vefiyeti’l-Eslâf, Kazan 1883; Kitâbu’l-Hikmeti’l-Bâligati’l-Cinniyye fi Şerhi Akâıdi’n-Nesefiyye, Kazan 1888; Münte-habü’l-Vefiyye, Kazan 1879; Nâzûratü’l-Hakk, Kazan 1870; el-Azbu’l-Furât ve’l-Mâü’z-Zülâl en-Nâfi’ fi Şerhi’l-Celâl, İstanbul 1317; Hakku’l-Marife ve Hüsnü’l-İdrâk, Kazan 1880; Tenbîhu Ebnâi’l-Asr Alâ Tenzihi Enbâi Ebu’n-Nasr, yazma; Kitâbu Huzâmeti’l-Havâşî li-İzâhati’l-Gavâşî (Sadrü’ş-Şeria’nın Tavzih Şerhi’ne Haşiye), Kazan 1889; Müstefâdü’l-Ahbâr fi Ahvâl-i Kazan ve Bulgar, 1. cilt, Kazan 1885, 2. cilt, Kazan 1900 (bu eseri Tatarca’ dır)[52]. 

3.6.Abay Quananbayulı (1845-1904)

Kazakların Orta Cüzü’ne bağlı Argın uruğu içinde yer alan Tobıqtı oymağının beyi Qunanbay’ın oğludur. Semey (Semipalatinsk) vilâyeti’deki Şınğıstaw’da doğmuştur. Babası, Çarlık Rusya idaresince yetkili kılınan mahallî idarecilerden birisidir. Semey’de üç yıl medresede okumuş, burada Çağatay Türkçesi, Arapça, Farsça ve İslâmî bilgiler öğrenmiştir. Medresede okurken biraz Rusça da öğrenmiştir. Ancak babası onu medreseden erken ayınp idarecilik işlerinde çalıştırmıştır. İdarecilik hayatı onun Kazak sosyal hayatını yakından tanımasını sağlamıştır. Küçük yaştan itibaren şiirler söylemeye başlayan Abay, medresede öğrendiği bilgilerle büyük Türk şâirleri Ali Şîr Nevâî, Fuzûlî ve Genceli Nizamî ile İran şâiri Şeyh Sadi’yi okumuş, onlardan etkilenmiştir. Abay, 35 yaşında iken Çarlık idaresi tarafından Semey’e sürgüne gönderilen Rus ihtilâlcilerinden E.P. Mihailis ile dost olur ve ondan Rusça dersleri alır. Öğrendiği Rusça vasıtasıyla Puşkin, Lermantov, L. Tolstoy, Dostoyevski gibi Rus şâir ve yazarları ile bazı Avrupalı yazar ve fikir adamlarının eserlerini okur. Böylece Rus kültür ve edebiyatı ile Avrupa medeniyetinden haberdar olur. Bu bilgiler sayesinde kendi halkının ne kadar câhil ve geri kalmış olduğunu gören Abay, şiirlerinde halkını cehaletten ve geri kalmışlıktan kurtulmak için okumaya, bilgi ve sanat sahibi olmaya çağırır. Yazdığı şiirler hem millî Kazak şiirinin hem de modern Avrupa şiirinin özelliklerini göstermeye başlar. Böylece Kazaklar arasında hem millî hem de modern özelliklere sahip olan bir edebiyat geleneğini başlatmış olur. Onun için Abay, modern Kazak edebiyatının başlatıcısı kabul edilir.

Şiirleri şiir sanatı bakımından çok yüksek seviyede şiirler olup hece vezniyle yazılmıştır. Yazdığı şiirler, ölümünden sonra 1909’da kardeşinin oğlu Kekitay tarafından Abay Ölenderi (Abay’ın Şiirleri) adıyla Petersburg’da yayınlanmıştır. Abay, hayattayken sadece kendi vilâyeti Semey’de, şiirleri basıldıktan sonra ise bütün Kazaklar arasında tanınmış ve sevilmiştir. Onun yine ölümünden sonra yayınlanmış, fikir ve nasihatlerini anlattığı “Qara Sözder (Nesirler)” adı altında toplanmış nesirleri de bulunmaktadır.

19.yüzyılın sonlarında Abay Qunanbayulı ile başlayan modem mânâdaki Kazak Edebiyatı, 20. yüzyıl başlarında büyük bir gelişme gösterir. Bu gelişme bilhassa Rusya’da 1905 yılında meydana gelen Meşrutiyet İnkılâbı’ndan sonra olmuştur[53].

3.7. Abdürreşid İbrahim (1857–1944)

Hayatının belirli bir dönemi hakkındaki bilgiler bizzat kendisinin yazdığı Tercüme-i Hâlim (St. Petersburg, trz) adlı risalede yer almaktadır.

Tam adı Abdürreşid b. Ömer b. İbrahim’dir. 23 Nisan 1857 tarihinde Sibirya bölgesinde Tobolsk’a bağlı Tara kasabasında doğmuştur. Özbek asıllıdır. Ataları yaklaşık dört asır öncesinde Buhara’dan bu bölgeye göçmüşlerdir. Annesi Başkurt Türklerinden Afife Hanımdır. İlk eğitimini babasından aldıktan sonra, 8 ay Tara civarındaki Avvuş köyü medresesinde yatılı okumuş ve bir yıl sonra anne tarafından akrabalarının bulunduğu Çelyabinsk civarındaki Elmen köyüne gelerek tahsiline devam etmiştir(1865–66).

Abdürreşid İbrahim, 1871’e kadar burada, 1871’den 1875-1876’ya kadar Tümen’de tahsil gördükten sonra Kazan yakınlarındaki Kışkar Medresesi’ne gelmiştir. Burada da bir müddet tahsil gördükten sonra, bir süre Akmolla’da bulunmuş hemen ardından da 1879 yılında tahsilini sürdürmek amacıyla Medine’ye gitmek için İstanbul’a gelmiştir. 1880–1884 tarihleri arasında Medine’de eğitim gören Abdürreşid İbrahim, 1885’de tekrar Tara’ya dönmüştür[54].

Mekke’de bulunduğu sırada, Kafkaslarda Ruslara karşı amansız mücadele veren büyük mücahid Şeyh Şamil’le tanıştı. Şeyh Şamil, hayatı at sırtında geçmiş, Rus ordusuna karşı üst üste zaferler kazanmış abidevi bir kahramandı. Şeyh Şamil’in dilinden canlı bir tarih gibi heyecanlı menkıbeleri, kahramanlık destanlarını dinledikçe, asırlarca Rus zulmüne maruz kalmış olan Sibirya Türklerinden Abdürreşid İbrahim’in üzerinde derin tesir ve izler kalıyordu. Bu hatıralar cesaretine cesaret kattı, mücadele azmini artırdı, hiçbir zorluk ve engel karşısında yılmayan, bocalamayan bir şahsiyet haline geldi[55]. 

Abdürreşid İbrahim’e şöyle söylemektedir: “Bugün İslam âleminin ıslahı için, birinci derecede ulema kısvesinde olanların ıslahının gerektiğine artık kanaat etmek gerekir.”

Abdüreşid İbrahim 1890 yılında Tara’dan yanına aldığı on talebeyle tekrar İstanbul’a geldi. Öğrencilerini Darüşşafaka ve Dar-ül Tedris okullarına yerleştirdi. Bu talebelerin bütün masrafları Osmanlı Devleti tarafından karşılanıyordu. Bir müddet payitahtta kaldıktan sonra memleketine döndü. Onun İstanbul’a talebe yollaması Müslümanlar arasında büyük bir sevinçle karşılandı ve kendisine Rusya’nın her bölgesinden akın akın müracaat edilmeye başlandı. Fakat Rus hükümeti bu durumun aleyhe bir girişim addederek çok rahatsız olmuş ve talebe gönderimine sıkı bir denetim getirmiştir[56].

Abdürreşid İbrahim, 1892 yılında Ufa’daki Orenburg Müftülüğü’ne kadı tayin edilmiş ve 1895 yılında bu görevinden istifa etmiştir. Bundan sonraki hayatında sık sık siyasî faaliyetlerine şahit olduğumuz Abdürreşid İbrahim, 1900’de St. Petersburg’a yerleşerek “Mir’ât Yâki Közgi” adlı dergi tarzında bir risale neşrine başlamıştır. Mir’ât Yâki Közgi’nin ilk 6 cüzünü 1900 yılı içinde yayımlamıştır. Daha sonradan burada bir matbaa kurmuş, 1904 yılında “Ülfet” ve “Tilmiz” gazetelerini yayımlamıştır. 1905 yılında Rusya’da meşrutiyetin ilanını müteakip siyasi faaliyetlerine hız veren Abdürreşid İbrahim, Rusya Müslümanlarının 1905–1906 yıllarında yaptıkları toplantıları düzenleyenlerin başında gelmektedir[57]. Ufa’da bulunduğu yıllarda kaleme aldığı “Liva-ül Hamd” adlı risalesini İstanbul’da bastırtarak gizlice Rusya’ya soktu. Derhal bir tesir uyandırarak 70 bin insanın Anadolu’ya hicretine vesile olan bu risalede, Rus baskısı altındaki Türk boylarına seslenerek onları Türkiye’ye göç etmeye teşvik ediyordu. Ardından meşhur eseri “Çolpan Yıldızı”nı kaleme aldı. Bu eserinde de Rusya’nın esaret altında tuttuğu Müslümanlara yaptığı zulümler anlatılmaktaydı. Bu risale de gizli yolardan Rusya’ya sokuldu ve büyük ilgi gördü[58].

1907 yılında Türkistan’a seyahat eden Abdürreşid İbrahim, 1908 yılından itibaren Japonya, Singapur, Kore, Çin, Hindistan ile Ortadoğu’yu içine alan ve 1910 yılında İstanbul’da sona eren büyük bir yolculuğa çıkmıştır. 1912 yılında Osmanlı vatandaşlığına kabul edilen Abdürreşid İbrahim, bu büyük seyahatini “Âlem-i İslam” kitabında anlatmıştır[59].

1907 yılının sonlarında Batı Türkistan hakkındaki düşüncelerini şu içler acısı sözlerle anlatır:

“Bugüne kadar Türkistan Müslümanları için bir mektep açılmamıştır. Rusça bilen bir adam yerli Müslümanlar arasında nadir bulunur. Misyonerlerin korkusundan Müslümanlar bugüne kadar evlatlarını Rus mekteplerine veremiyorlar. Şu suretle tüm Türkistan Müslümanları cehalet deryasına gark olmuşlar, ahlak bozukluğu ve içki müptelalığı süratli bir şekilde artmaktadır. İnsan bu cihetleri gördükçe adeta

“Türkistan milleti ölüme mahkûm bir millettir” diyeceği geliyor.
“Sormayın gördüğüm âlemleri hiç söylemeyeyim;
Yâdı temkinimi sarsar da kan ağlar yüreğim.
O Buhara! O mübarek, muazzam toprak.
Zilletin koynuna girmiş uyuyor müstağrak.
İbn-i Sinaları yüzlerce doğurmuş o iklim,
Tek çocuk vermiyor ağuşuna ilmin ne akim.
O rasadhane-i dünya, o Semerkand’ı bile.
Öyle dalmış ki hurufata mazisiyle;
Ay tutulmuş, “Kovalım şeytanı kalkın!” diyerek,
Dümbelek çalmada binlerce kadın, kız, erkek!
Bu havalide cehalet ne kadar çoksa, nifak,
Daha salgın, daha dehşetli… Umumen ahlak.
Çok bozuk az gelecek namütenahi düşkün.
Öyle murdarını görmekteki insan fuhşun
Bırakın, söyleyemez, mevkiimiz camidir.
Başka yer olsa da, tafsile hayâ manidir.
Ya taassupları? Hiç sorma nasıl maskaraca.
O, uzun hırkasının yenleri yerlerde hoca,
Hem bakarsın eşi yok dine teaddisinde(tecavüzünde)
Hem ne söylersen olur dini hemen rencide.
Milletin hayrı için ne düşünsen; bidat
Şer’i tağyir ile terzil ise-hâşâ- sünnet
Ne Huda’dan sıkılırlar, ne de Peygamberden
Bu ilimsiz hocalardan, bu beyinsizlerden
Çekecek memleketin hali ne olmaz? Düşünün!
Sayısız medrese var gerçi Buhara’da bugün.
Okunandan ne haber? On para etmez fenler,
Ne bu dünyada soran var, ne de ukbada geçer.”

“…Buhara halkının tümünde bu düşünce baki ise de, ulema tamamıyla bunun aksinedir. Öğretim usulü berbat, bir kitabın mukaddimesini beş senede tahsil ederler. Yirmi- otuz sene medrese odasında oturur, bütün ömrünü lisan tahsilinde geçirir. Tahsil sonunda iki kelime Arapça konuşamadığı gibi, bir satır da Arapça bir şey yazmaktan acizdir. Bütün medreseler, bütün Buhara talebesi bu kapsamlı ümitsizlik haline bakarak lisan-ı hal ile feryat eder ki; “Bizim hücrelerimizde oturarak zayi etmiş ve etmekte olduğunuz ömürlerin hesabını kıyamet gününde vakıf sahipleri huzurunda nasıl vereceksiniz?”

Ama seyyahımız bütün bütün ümitsiz değildi, gençlerde bir uyanma başlamıştı.
“Şu kadar var ki şebâbında(gençlerinde) ufak bir gayret
Başlamış… Bir gün olup parlayacaktır elbet.
O zaman işte şu toprak yeniden işlenerek,
Bu filizler gibi binler fidan besleyecek!”

Abdürreşid Efendi Batı ve Doğu Türkistan’ı kapsayan bu bir senelik seyahatinde bir taraftan ileri gelen kimselerle görüşerek Rus hükümetine karşı ortak hareket edilmesi için uğraşıyor, öte taraftan da medreselerin ıslahı ve Usul-u Cedid mekteplerinin kurulması için çalışıyordu[60].

Mehmet Akif “Süleymaniye Kürsüsünde” şiirini 1912 yılında yayınlamıştır. Bu şiirinde Abdürreşid İbrahim Efendi’nin Türk ve İslam dünyası hakkındaki gözlem ve kanaatlerini anlatmaktadır. Yani anlatıcı durumundaki insan hayalî değil gerçektir. Mehmet Akif, bu şahsı yakından tanımaktadır.

Bu şiirinde Abdürreşid İbrahim’i şöyle tavsif eder:

“Kimdi kürsüdeki bir bilmediğim pir amma
Hiç de bigane değil kalbe o cazip sima.
Bembeyaz lihye-i pakiyle beyaz destarı
O mehib alnı, o pek munis olan didarı,
Her taraftan kuşatıp bedri saran hale gibi,
Ne şehamet, ne melahat veriyor ya Rabbi.
Hele gözler iki mihrak-ı semavidir
Bir şuaıyla alevlendiriyor idraki.
Ah o gözlerden inen huzme-i nurânurun,
Bağlı her târ-ı füsunkarına bin ruh-i zebun”

Bu şiirinin bulunduğu bölümün başlarında Mehmed Akif’in dikkati İstanbul sokakları üzerindedir; sokağın perişan halinden Süleymaniye’ye yönelir. Süleymaniye Camisi, kendisine vücut veren ruhu somut olarak temsil etmekte, sokak ise bu yüzyılın başlarında İstanbul’da sürdürülen hayatı aksettirmektedir. Bu ruh ile bu hayat camide âdeta yan yana gelir, ama birlikte değildir, çatışma halindedir. Kürsüde konuşan Abdürreşit İbrahim Efendi, bilgi, gözlem ve tecrübelerinden hareketle, söz konusu çatışmanın sebeplerini açıklar, cemaatin eksikliklerini ve yapması gerekenleri ifade eder. Türk dünyasını çok iyi tanımakta, İslami değerleri iyi bilmektedir. Ayrıca Türk tekevvününde bu dinin rolünü çok iyi kavramış bir âlim hüviyetiyle karşımıza çıkar. Abdürreşid İbrahim Efendi tipi ve bu tipin modeli, İslam birliği idealini savunmaya başlayan Mehmet Akif’in bazı dikkatleri hakkında kanaat sahibi olmamıza imkân verir.

O, idealisttir. Ama bu idealizm, sürdürülen hayattan kopuk değil, bilakis onu bütünüyle daha iyi anlama ve değerlendirmeye zemin hazırlamaktadır. Mehmet Akif’in bu örnek tipi, bütün İslam dünyasının hâlini bilmekte, dikkatini Türk-İslam dünyasının yaşama tarzı üzerinde yoğunlaştırmaktadır. Bu ülkelerde yaşayan zenginlerin de bu mücadeleyi maddi bakımdan desteklemesi gereği üzerinde durmaktadır. Yani o, zamanın getirdiği imkânlardan yararlanarak mücadeleye hazır biridir. Bu mücadelenin hedefi, halkı aydınlatmak, sahip olduğu değerlerin şuuruna ermesini sağlamaktır. Ancak bu mücadeleci insan, anarşiye karşıdır. Abdürreşid İbrahim Efendi, düşüncelerini soyut ifadelerle ortaya koymaz, Türk İslam dünyasında, özellikle de Osmanlılarda görülen hayat tezahürlerini anlatarak ifade eder. Mehmet Akif’in bu tipi, aynı tarzda aydın-halk çatışmasını, daha yerinde bir ifadeyle değerlere bağlı yaşadığını zanneden insanlarla yeniyi savunduklarını ileri sürenler arasındaki kavgayı gözler önüne serer ve yapılması gerekeni objektif olarak ortaya koyar. Bu tip, gerçek anlamda mutavassıttır. Batıdan alınacak unsurlarla bize ait olanların “kendi mahiyet-i ruhiyye”mizin kılavuzluğunda toplamak isteyen insanlara karşı olduğunu söyleyen söz konusu tipin bu ko­nudaki muhatabını bulmak oldukça güçtür.

Mehmet Akif, milliyetçiliğe değil kavmiyetçiliğe karşıdır. XX. yüzyılın başında, yüksek değerler üzerinde düşünme zarureti ortaya çıkmıştır. Osmanlı’da hanedan, din ve devlet vazgeçilmez mukaddeslerdir. XX. yüzyıl ortalarından itibaren bu mukaddeslerde değişme gözlemlenir. Akli ve iradi insanın milliyet endişesi çerçevesinde bir değerler sistemi peşinde koşar. Mehmet Akif adına konuşan Abdürreşid İbrahim Efendi de tarihî zaman içinde kazanılan değerlerden hareketle yeni değerlerin oluşmasını ve bu değerlere göre hayatın yeniden düzenlenmesini ister[61].

Mehmet Akif ile Abdürreşid İbrahim Efendi, 1908 yılında “Sırat-ı Müstakim” ve “Sebillürr-şad” dergilerinde birlikte yazı faaliyetlerinde bulunmuşlardır.
Mehmed Akif, Sırat-ı Müstakim’de yayınlanan “Gayet Mühim Bir Eser” başlıklı bir makalesinde Abdürreşid İbrahim’in “Âlem-i İslam” isimli eseri hakkında şunları söylemektedir: “Ben çoktan beri bu kadar samimî, bu kadar müfîd lâkin bu kadar müessir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Araplar “Söz ruhtan çıkarsa ruha girer; ağızdan çıkarsa kulağın hududunu aşmaz.” derler ki ne kadar doğrudur! Bakılsa Abdürreşid’in yazısında hiç bir sanat yok, hiç bir incelik yok. Lâkin hiç bir sanatın, hiç bir inceliğin ruhta husule getiremeyeceği teessüratı bu tabii, samimî sözler ani bir surette hâsıl ediyorlar.” [62]

Abdürreşid İbrahim Efendi Japonya’ya da çok önem veriyordu. Ona göre bu coğrafyanın Batı esaret ve zulmünden kurtulması Japonya’nın süper güç olmasından geçiyordu. Ahlaken “Müslüman” olan bu millette İslamiyetin kısa zamanda inkişaf edeceğini ümid ediyordu:

“Sorunuz şimdi de Japonlar nasıl millettir?
Onu tasvire zafer-yâb olamam hayrettir.
Şu kadar söyleyeyim; din-i mübinin orada,
Ruh-u feyyazı yayılmış yalnız şekli: Buda.
Siz gidin saffet-i İslam’ı Japonlarda görün
O küçük boylu, büyük milletin efradı bugün
Müslümanlıktaki erkân-ı sıyanette ferid
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhid.”
“Müslümanlık sanırım parlayacaktır orada
Sade, Osmanlıların gayreti lazım arada.”

”Japonya’da aylarca dolaştığı(m) halde bir sarhoşa rastlaya(mamıştım)…” diyen Abdürreşid İbrahim Efendi’nin verdiği bilgilere göre bilgilere göre 1905 yılındaki Rus–Japon harbinde Japonların savaşı kazanma sebebleri şunlardır:

1- Ruslarda rüşvet pek çok, Japonlarda hiç yok.
2- Ruslar hep kuvvetle savaşır, Japonlar ise akıl ile tedbir ile savaşıyorlar.
3- Ruslarda ahlak çok bozulmuş. Ahlak düşkünü bir millet savaşamaz.
4- Japonlar çok çalışkan ve idealist bir kavim.

Hatıratında şöyle demekten kendini alamaz: “Dünyada hiç nam ve şanı olmayan ufacık bir kavmin bütün yeryüzünde mevcut insanları titretircesine meydana çıkması hiçbir zaman hatırdan çıkmayacak harikadır.[63]

Abdürreşid İbrahim, İstanbul’da iken, 1910 yılında Teârüf-i Müslimîn ve 1911 yılında İslâm Dünyası dergilerini çıkarmış, 1914–1918 yılları arasında Osmanlı Devletinin içine girdiği mücadelenin çeşitli safhalarında görevler yapmıştır.[64]

1911 yılında İtalyanların Libya’ya ansızın saldırması üzerine Abdürreşid İbrahim hemen Trablusgarb’a, cepheye gitmeye karar verdi. O sırada 54 yaşındaydı. “Şaşkınlıklar zail olur olmaz herkes dar-ül harbe gitmeye başladı. Ben de duramadım, bir ateştir kalbimi kapladı. Gitmeden rahat olmazdım. Vakıa ben yaşlıyım, benim elimden bir şey gelmez. Fakat hiç olmazsa cihad edenlere su vermeye yararım.”diyordu.

Evvela gemi vasıtasıyla Mısır’a gittiler. İngiliz işgali altındaki bu ülkeden bedevi kıyafetleri içinde deve kiralayarak hayati tehlikelerle dolu bir yolculuğun ardından Libya’nın Sollum şehrine ulaştılar. Buradan da şiddetli çatışmaların sürdüğü Derne’ye vardılar.

Seyyahımız çeşitli cephelerde bulundu. Bir avuç Osmanlı subayının ve Libyalı kardeşlerimizin tek vücut halinde dasıtane direnişi onu çok sevindirdi. Özellikle Enver Paşa için şöyle söylediği bilinmektedir: “Enver Paşa, Hızır gibi herkesten önce yetişti, en büyük vazifeyi o gördü. Yoktan bir ordu teşkil ederek büyük ve şanlı milletimizin namus ve şerefini bütün cihana tanıttı. Milyonlarca Arabın kalbinde Paşalık unvanını aldı.”

Trablusgarb’ta beş ay kaldıktan sonra İstanbul’a döndü. Burada Trablus savaşını anlattığı konferanslar büyük ilgi gördü. 1912 yılında başlayan Balkan savaşı ve akabinde serhat şehri Edirne’nin düşman çizmesi altına girmesi üzerine Abdürreşid İbrahim o sıralar çıkardığı ve Âlem-i İslam’a gönderdiği “İslam Dünyası” adlı dergide bu toprakların kaybedilmemesi için bütün dünya Müslümanlarını cihada çağırdı. Her taraftan maddi yardımların ve gönüllü askerlerin toplanmaya başladığı haberleri geliyordu.

Japonya’da Edirne’nin düşüş haberini bazı gazeteler siyah çerçeveler halinde halka duyurmuşlardı. Bu hadise de bu büyük zatın Japonya’da ülkemiz adına oluşturduğu kamuoyunun büyüklüğü hakkında bir fikir vermektedir.

Abdürreşid İbrahim Efendi Birinci Dünya Savaşında da değişik yerlerde görülmektedir. Bir yanda Enver Paşa ile birlikte Doğu’da askerlere moral verirken, diğer yanda Rus saflarındaki Müslüman askerlere propaganda yapmakta idi.
Bir ara Almanya’ya giderek Müslüman esirler arasında dolaştı. Esir kamplarında verdiği vaazlarla onları halifenin safında çarpışmaya ikna etti. Bu esirlerden “Asya Taburu” adı verilen bir tabur oluşturularak Irak cephesinde İngilizlerle savaşmaya gönderildi.

1912 yılında Osmanlı vatandaşlığına giren Abdürreşid İbrahim savaş sırasında ve sonrasında Teşkilat-ı Mahsusa adına bazı vazifeleri de yerine getirdi. Bunlar genelde Rusya Türkleri ile ilgili görevlerdi. Bu arada Avrupa’da katıldığı konferans ve toplantılarda her fırsatta mazlum Rusya Müslümanlarının sesi soluğu oldu. Bu sıralar Stockholm’de kurulmuş olan Rusya’daki Yabancı Milletler cemiyetinde Rusya’daki Müslümanların temsilciliğini yaptı[65].

Sonra Moskova’ya ve 1923 yılında buradan da ayrılarak tekrar İstanbul’a gelmiştir. Türkiye’ye geldikten sonra Konya’nın Cihanbeyli ilçesine bağlı olan Reşadiye (Böğrüdelik) köyüne yerleşmiş ve 1925–1933 yılları arasında orada yaşamıştır. Abdürreşid İbrahim, 1933 yılından ölümüne kadar ise Tokyo’da kalmış ve orada 1937 yılında bir de cami yapılmasını sağlayarak bu camide imam olmuştur. Faaliyetlerini orada sürdürdüğü bir sırada, 17 Ağustos 1944’de vefat etmiştir. Kendisinin mezarı Tokyo’da bulunmaktadır.

Abdürreşid İbrahim’in belli başlı eserleri şunlardır: Livâü’l-Hamd, İstanbul 1885; Çolpan Yıldızı, 1. baskı, İst. 1890, 2. baskı St. Petersburg 1907; Bin Üçyüz Senelik Nazra, St. Petersburg 1905; Vicdan Muhakemesi veya İnsaf Terazisi, St. Petersburg 1906; Tercüme-i Hâlim Yâki Başıma Gelenler, St. Pet. trz.; Aftonomiya Yâki İdare-i Muhtâriye, St. Petersburg 1905; Âlem-i İslâm ve Japonya’da İntişar-ı İslâmiyet, 2 cilt, İst. 1328–1331/1910–1912 vb. Abdürreşid İbrahim, bunların dışında 22 cüzlük Mir’ât Yâki Közgi, St. Petersburg 1900–1903, Kazan 1903–1909 adlı dergi niteliğinde bir risalesi de vardır. Ayrıca, Ülfet. St. Petersburg 1905, Tilmiz, Arapça, St. Petersburg, 1906, Necat, St. Pet. 1907), Teârüf-i Müslimîn, İst.–1910, İslâm Dünyası, İst.–1911… gibi gazete ve dergiler çıkarmış Kazan ve İstanbul’da yayım­lanan birçok dergi ve gazetede yazılar yazmıştır[66].

3.8.Rızâeddin Fahreddin (1858–1936)

Tam adı, Rızâeddin b. Fahreddin b. Seyfeddin b. Süphankul b. Bikmuhammed b. Yoldaş eş-Şirdânî’dir. Ecdadı Kazan civarındaki Zûye’ye bağlı Şirdân köyündendir ve buradan Bügülme’ye bağlı Kiçüçat, diğer adıyla Yoldaş,  köyüne yerleşmişlerdir. Rızâeddin Fahreddin 1275, Cemâziyelevvel’inin sonlarında veya Cemâziyelâhir içinde hicri, 1859 milâdi yılında Kiçüçat köyünde doğmuştur. Tahsilini Bügülme’ye bağlı Şilçeli köyünde müderris Abdülfettah Hazret’le yapmıştır. Aynı medresede bir kaç yıl halifelik görevinde de bulunan Rızâeddin Fahreddin 1889 yılında yine Bügülme’ye bağlı İlbek köyüne imam ve müderris olmuş ve talebe okutmaya başlamıştır. İki yıl sonra, 1891 yılında, Orenburg Müftülüğüne kadı seçilen Rızâeddin Fahreddin, aynı yıl ahundluk rütbesini almıştır. O yıldan itibaren Ufa’ya giden Rızâeddin Fahreddin’in ukaz’ı da, 1892 yılında İlbek köyünden Kiçüçat köyüne nakledilmiştir.

1891 yılından 1906 yılının Mayıs ayına kadar kadılık görevi yapan Rızâeddin Fahreddin, aynı yılın Mayıs ayı içinde görevinden istifa ederek Orenburg’da yayımlanan Şûra dergisinin müdürü ve başmuharriri olmuştur. Bu tarihten itibaren başta kendi dergisi Şûra ve yine aynı idare tarafından çıkarılan Vakit gazetesi olmak üzere bölgedeki ve bölge dışındaki birçok dergi ve gazetede yazılar yazmıştır. Ayrıca 1897 yılından itibaren birçok telif eseri basılmıştır.

Rızâeddin Fahreddin, 1917 yılında toplanan Umum Rusya Müslümanları Nedvesi’nce tekrar kadı seçilmiş ve 1918 yılının Mart ayında görevine başlamıştır. 1920 yılında yapılan toplantıda yine kadı seçilen Rızaeddin Fahreddin, Âlimcan Barudî’nin ölümü ile boşalan Müftülük makamına 1922’de getirilmiştir. Onun göreve başladığı yıllar Rusya’da açlık ve sıkıntının had safhaya ulaştığı zamanlardır. Müftülüğü döneminde, Bolşevik baskısının da etkisiyle iyiden iyiye içine kapanan Rızaeddin Fahreddin, 1936 yılında öldüğü tarihe kadar ilmi çalışmalarına devam etmiştir.

Rızâeddin b. Fahreddin’in ömrü boyunca elliden fazla telif eseri basılmış, birçok makalelesi yayınlanmıştır. Büyük boy ve her biri 600 varaklık 40 ciltten mürekkep yazma eserler toplamı ise bugüne kadar korunabilmiştir. İlk 10 cildinde onun istinsah ettiği eserlerin mevcut olduğu bu yazmalar arasında bazı basılmış eserlerinin el yazması müsveddeleri, 1905 yılından önce yazılmış bazı eserlerinin sansürden geçirilmiş müsveddeleri, 1917 yılında ve sonrasında yazdığı eserler, makaleler ve bölge ulemasından bir kısmının müellif nüshası olup ona gönderdiği yazma risaleler mevcuttur. Sözkonusu 40 ciltlik yazmalar bugün halen, Başkırdistan Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti olan Ufa’da Rusya İlimler Akademisi Ufa İlim Merkezi İlmî Arşivi (Nauçnıy Arhiv Ufimskogo Nauçnogo Tsentra Rossiyskoy Akademii Nauk-NAUNTRAN, f. 7, op. l)’nde saklanmaktadır.

Rızâeddin Fahreddin’in belli başlı yazma ve basma eserleri şunlardır[67]: Asar (4 ciltlik Tatar uleması hakkında Tabakât kitabıdır. İlk iki cildi matbudur ve cüzler halinde basılmıştır, diğer iki cildi yazma halindedir. Basma ciltlerden; birinci cilt 8, ikinci cilt 7 cüzden mürekkeptir: 1. cilt Kazan-Orenburg 1900-1904: 2. cilt Orenburg 1905-1907, Kitâbu’l-İ’tibâr. Kazan 1888. Selime Yâki İffet (Gafil b. Abdullah müstear adıyla yayınlamıştır), Kazan 1899, Esma Yâki Amel ve Ceza (isimsiz olarak yayımlamıştır), Orenburg 1903, Menâsıb-ı Diniyye (Orenburg trz.), Rusya Müslümanlarının İhtiyaçları ve Onlar Hakkında İntikad, Orenburg trz., Mektep ve Zekât, Hazine ve Zemstva Yardımı, Orenburg trz., İslâmlar Hakkında Hükümet Tedbirleri (2 cüz), l.c. Orenburg 1907; 2.c. Orenburg 1908, Ebu’l-Alâ el-Maarrî, Orenburg 1908, İmam Gazâlî, Orenburg 1909, Kütüb-ü Sitte ve Müellifleri, Orenburg 1910, İbn Teymiye, Orenburg 1911, İbnArabî, Orenburg 1912, Dinî ve İçtimaî Meseleler, Orenburg 1914, Ahmet Mithat Efendi , Orenburg 1914, Cevâmiu’l-Kelim Şerhi, Orenburg 1916, Şeyh Cemâleddin (yazma), Ufa 1919, Yuanıç (yazma, makaleler mecmuası). Mahkeme-i Şer’iyyemiz, Müftülerimiz ve Kadılar Hakkında (yazma)…vd.

3.9.Hüzeyinzade Ali Bey

Hüseyinzade Ali Bey Türkçülük akımının öncülerinden, Türkçülük idealinin bir devlet felsefesi olmasında etkili olanlardan biridir. Asıl mesleği hekimlik olan Hüseyinzade Ali Bey İttihat ve Terakki Partisi’nin merkez komite üyeliği görevinde bulunmuş bir gazeteci yazardır.

1864 yılında Azerbaycan’ın Salyan kasabasında dünyaya gelmiş, 1889 yılında İstanbul’a gelerek Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriyye’ye kaydolmuştur. Buradan mezun olduktan kısa bir süre sonra, 1897 tarihinde başlayan Osmanlı – Yunan Savaşı’na tabip yüzbaşı olarak katılarak Türk ordusuna hizmet etmiştir. Savaştan sonra girdiği imtihanı kazanarak, Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriyye’de cilt ve frengi hastalıkları müderris yardımcısı olarak çalışmaya başlamıştır. Fakat bu görevi devam ederken, yabancı uyruklu olması dolayısı ile polis tarafından takip edildiğinden 190 yılında memleketi Azerbaycan’a dönmek zorunda kalmıştır.

Hüseyinzade Ali Bey’in Azerbaycan’a dönüşünden bir müddet sonra başlayan Rus-Japon Savaşı’nda Japonların galibiyetiyle, Rusya’da başlayan hürriyet havasından Rusya mahkûmu bütün milletler gibi, Türkler de istifade etmiş, kültürel ve siyasî bazı çalışmalar yapmaya başlamışlardır. Bu havadan istifade eden Hüseyinzade Ali Bey 1905 yılında Hayat gazetesini yayınlamaya başlamıştır. Gazete 1906 yılında kapatılınca, bu kez de Füyuzat dergisini çıkarmaya başlamıştır. Ancak bu dergi de 1907 yılının Aralık ayında kapatılmış, fakat Azerbaycan’da etkisi büyük olmuş, bir Füyuzat ekolünün yerleşmesini sağlamıştır.

Hüseyinzade Ali Bey’in Hayat dergisinde kaleme aldığı “Türkler Kimdir ve Kimlerden İbarettir?” ve “Bize Hangi İlimler Lazımdır?” başlıklı yazıları özellikle dikkat çekicidir. Füyuzat dergisindeki yazılarında ise Azerbaycanlıların şuurlanmasına ve Azerbaycan millî hareketinin olgunlaşmasına yönelik meseleleri ele almıştır. Burada özellikle mezhep açısından İrancılığa ve son dönemlerde tesirli olmaya başlayan Ruslaştırmaya karşı Türklüğü, Türklüğün saflığını ve birliğini savunmuştur.

Savaş sonrasında ortaya çıkan durumdan istifade etmek isteyen Türk dünyası önderleri, 8 Nisan 1905 tarihinde Petersburg’da Abdürreşid İbrahim Efendi’nin evinde bir istişare toplantısı yapmışlardır. Bu toplantıda yer alanlardan biri de Hüseyinzade Ali Bey’dir. Gerek Rusların takibat ve baskıları gerekse Türkiye’de II. Meşrutiyet’in ilânı üzerine, Hüseyinzade Ali Bey, İttihat ve Terakki Partisi’nin faaliyetlerine katılmak üzere Türkiye’ye dönmüştür. Her ne kadar Osmanlı Devleti; Türk olmayan vatandaşlarının çokluğu, kaybedilen topraklardaki hareketlenmeler ve batılı devletlerin baskılarından dolayı, siyaset olarak Türk birliği fikrine rağbet etmemişse de hükûmet dışındaki bazı çevreler ile Genç Türkler Türk dünyası ile ilgilenmeye başlamışlardır.

1908 yılı sonrasında kurulan Türk Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Ocakları Türkçülük düşüncesinin lokomotifi olarak görev yapmıştır. Osmanlı Devleti açısından Trablusgarp, I. ve II. Balkan Savaşları ile geçmesi, aynı yıllarda Türkiye’ye gelen Türk dünyası aydınlarının Türkçülüğe sarılmalarına ve Türkiyeli Türkçülerle omuz omuza çalışmalarına sebep olmuştur.

Hüseyinzade Ali Bey’in faaliyetlerine Birinci Dünya Savaşı içinde oluşturulan Turan heyeti ile devam ettiği görülmektedir. Ayrıca, savaşta Kafkasya kısmının Osmanlı-Rus Savaşı hâline dönmesi Rusya Türklüğü ile Anadolu Türklüğünün medenî bağlarının kopmasına sebep olmuş, Türkiye ziyaretleri sekteye uğramış, gazete ve dergilere ulaşılamaz bir durum ortaya çıkmıştır. Her ne kadar dönemin Türk Ocakları faaliyetlerini sürdürse de, Rusya mahkûmu Türkler hakkında pek ciddî çalışmalarda bulunulamamıştır. Bu olumsuzluklara rağmen, Rusya baskısından muhtelif dönemlerde kaçmayı başaran Türk aydınları yine de bazı başarılar elde etmişlerdir. Özellikle Yusuf Akçura’nın önderliğinde İstanbul’da kurulan “Rusya Mahkûmu Müslüman Türk-Tatarların Hukukunu Müdafaa Komitesi (Cemiyeti)”nin kazanımları çok önemlidir. Hüseyinzade Ali Bey bu cemiyette faal olarak çalışanlardan biri olmuştur.

1.Dünya Savaşı Osmanlı Devleti için ağır sonuçlarla neticelenmiştir. Bu sırada bir başka coğrafyada, 28 Mayıs 1918 tarihinde Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ilânı üzerine, Hüseyinzade Ali Bey bu kez de Mehmet Emin Resulzade önderliğindeki hükûmete yardım için memleketine dönmüş fakat 27 Nisan 1920 tarihinde Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Ruslar tarafından işgali üzerine Azerbaycan’dan tekrar ayrılmak zorunda kalmıştır. Türkiye’de tekrar hekimlik görevine başlamış, 1926 yılında profesör unvanı almış, 1931 yılında da emekli olmuştur. 17 Mart 1940 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. Azerbaycan’da başlayıp, İstanbul’da sona eren çileli bir ömür sonunda, Hüseyinzade Alibey ismi “Turan” adı ile özdeşleşmiştir[68].

İlk olarak onun yazdığı Turan manzumesini daha sonra Ziya Gökalp’in Turan manzumesinin takip ettiği gibi yine ilk defa onun kullandığı Türkleşmek, İslâmlaşmak, Avrupalılaşmak şiarını daha sonra Ziya Gökalp’ın bu mevzuularda yazdığı yazılar takip etmiştir[69].

“Türkçülerin faaliyetinde bir veche mahiyetini haiz olan bu üçüz umdenin görüldüğü gibi asıl babası Hüseyinzâde Ali’dir”. Ziya Gökalp önce makaleler hâlinde işleyip 1918 yılında bir kitapta topladığı bu terkibi, “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” başlığı altında savunmuş, sosyolojik ve felsefi manada içini doldurmuştur. Hüseyinzâde Ali Bey’in “Avrupalılaşmak” ilkesi yerine “Muasırlaşmak”ı kaim etmesine rağmen “Garp Medeniyetindenim” diyerek asrîleşme gayesinin yönünü tespitle özgün tezin son ilkesinde de Hüseyinzâde Ali Bey’e bağlı kalmıştır. Ziya Gökalp’a göre de “Halka Doğru” prensibini Türkiye’ye taşıyan da Hüseyinzâde Ali’dir. Nitekim 1912’de kurulan Halka Doğru dergisinin kurucuları arasında o da yer almıştır[70].

Hüseyinzâde, hekimliği yanında siyasetçi ve yazar kimliği ile de Türklük âlemine büyük hizmetleri olmuş önemli bir şahsiyettir.

3.10. Ağaoğlu Ahmet Bey

1869 yılında doğan, 1939 yılında ölen Ahmet Ağaoğlu, yirminci yüzyılın en dikkate değer Türk fikir ve siyaset adamlarından biridir. İlmî ve siyasî şahsiyetinin hamuru, baba evinin doğulu havası, ilk ve lise tahsilini bitirdiği Çarlık Rusya’sında büyük fikir ve sanat adamlarının önderliği ile başlamış sosyal değişiklik ve ideoloji kavgaları ve yüksek tahsilini yaptığı Fransa’da romantizmden realizme geçişin sanattan politikaya kadar topluma ait her değeri kavrayan sarsıntıları ile yoğurulmuştur. Bütün hayatı bu kaynakların ruh ve dimağında yarattığı bir temel inanç uğrunda mücadele ile geçmiştir. Bu, hemen hemen hepsi ya doğrudan doğruya ya çeşitli biçimlerde müstemleke olarak Batı milletlerinin esareti altına düşmüş Türk ve İslâm milletlerinin kendilerini ancak Batı medeniyetinin prensiplerine göre bir hayat düzenine sokmakla kurtarabilecekleri inancıdır. Bu inanç, Ahmet Ağaoğlu’nu Türk milliyetçiliğinin fikir ve aksiyon önderlerinden biri yapmıştır.

Ahmet Ağaoğlu’nun mücadelesinde ilk sahne doğduğu memleket olan Azerbaycan’dır. Fransa’dan döndükten sonra bir yandan Tiflis ve Bakü’de Hüseyinzâde Ali Bey, Ali Merdan Topçubaşı, İsmail Gaspıralı gibi arkadaşları ile fikir birliği ederek, gazete çıkararak bir yandan da ihtilâlci cemiyetler kurarak çalışmalarına devam etti. Bu sahnede ilk eserini de Rusça yazdı: İslâmlıkta Kadın.

Bu ilk eserinde aslında İslâm dininin kadın haklarını bütün öteki dinlerden çok daha fazla koruduğu halde, sonradan hurafeler ve batıl yorumlar yüzünden kadının ailede, cemiyette geri plâna itildiğini ve İslâm milletlerini çöktüren belli başlı sebeplerden birisinin de bu olduğunu açıklamaktaydı.

Ahmet Ağaoğlu, bu fikirlerini ortaya koymakla iki farklı cepheye karşı koyuyordu. Bunlardan ilki batıl inanışların, hatta aile çevresine kadar, zorladığı din softası, ikincisi ise İslam düşmanları idi. Bu iki hasma dönerek, İslâm dininin medeniyeti önlediği iddiaları kadar, kadını erkekten daha az hak sahibi kıldığı iddialarını da İslam tarih ve prensiplerinden aldığı belgelerle çürütme yoluna gidiyordu[71].

Ahmet Ağaoğlu II. Meşrutiyet ilânından pek kısa bir süre sonra Türkiye’ye hicret ederek İstanbul’a yerleşti. İttihat ve Terakki Partisi’nin, Paris’te öğrenci iken tanıdığı bazı ileri gelenleriyle tekrar buluşarak, Kafkasya’da başladığı mücadelesine, gazete ve dergi yazıları, üniversitede dersleri, İttihat ve Terakki Partisi içinde aldığı siyasî vazifeleri ve Osmanlı Mebusan Meclisi üyeliği ile devam etti.

Osmanlı Devleti temelini Türklerin oluşturduğu ümmete dayanan bir azınlıklar devleti idi. Bu azınlıklar, çağdaş Batı medeniyetinin fikir temellerinden biri olan milliyetçilik cereyanının etkisiyle, birer birer devletten kopuyor, imparatorluk hızla çöküyordu. Böylece, dünyada bağımsız kalan tek Türk-İslâm devleti de esir düşmek tehlikesiyle karşı karşıya gelmişti. İmparatorluğun kurucusu olan Türk unsurunu ayakta tutarak kurtulmanın tek yolu içeride din softalarına olduğu kadar dış düşmanlara karşı da Türk milliyetçiliğinin uyandırılmasıydı. Bu yol, hem bağımsızlığın, hem Batı medeniyetinin kapısını açacak, böylece başka ülkelerde esir yaşayan Türk milletleri için bir ümit kapısı da olacaktı.

Ziya Gökalp’in dilinde “İslâm ümmetinden, Türk milletinden, Batı medeniyetinden” vecizesiyle anlatılan Türk milliyetçiliği cereyanı, başta Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, şair Mehmet Emin Yurdakul, Hüseyinzade Ali Bey, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Halide Edip Adıvar, Yusuf Akçura, Celâl Sahir Erozan, Halim Sabit Şibay, İsmail Gaspıralı gibi fikir adamlarının önderliği ile başladı. Ahmet Ağaoğlu da bu cereyanın en kuvvetli ve heyecanlı savunucularından ve “Türk Yurdu” dergisi ile “Türk Ocağı”nın kurucularından biri olarak mütarekeye kadar mücadelesini sürdürdü.

Osmanlı imparatorluğu yıkılmış fakat Türk milliyetçiliği canlanmış ve kuvvetlenmişti. I. Dünya Savaşında her biri birer kahramanlık destanı sayılan çarpışmaları, yalnız Türklere değil, esir bütün milletlere kurtuluş için savaşma cesareti aşılayan Millî Mücadele’nin yaratıcı ruhu, milliyetçilik hissi, milliyetçilik heyecanı olmuştu[72].

Ahmet Ağaoğlu 1919 yılında Mondros Mütarekesi’nden sonra İngilizler tarafından tutuklanarak Malta’ya sürüldü. Oradan dönüşte Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlatılan Milli Mücadele’ye katıldı. Ankara’da kalemiyle ve aldığı resmi görevlerle bu mücadeleye katkılarda bulundu. Zaferden sonra da profesörlük unvanı aldı ve milletvekilliği görevini sürdürdü. II. ve III. Dönem T.B.M. Meclislerine Kars Milletvekili olarak seçildi[73].

Batı medeniyetinin temel prensiplerinden biri insan hak ye hürriyetlerini koruyan devlet kavramıdır. Ahmet Ağaoğlu’nun Cumhuriyet Devri’ndeki mücadelesi de bu noktaya çevrilmiştir. Bütün çalışmalarında, millete dayanan, ferdin hak ve hürriyetlerini koruyan devlet görüşlerini benimsediğini belirtmiş, her vazifenin karşılığında bir hak olduğu tezini savunmuştur. Bu tez, Ahmet Ağoğlu’nun fikir ve siyaset hayatının son merhalesidir. Bu inançla “Serbest Fırka” nın kurucuları arasına girmiş ve bu parti kapatıldıktan sonra her türlü mahrumiyete katlanarak, fırsat ve imkân buldukça, gazete ve dergi yazılarıyla tezini savunmuştur. “Devlet ve Fert”, “Serbest İnsanlar Ülkesinde” ve “Gönülsüz Olmaz” adlı son eserleri de bu doğrultuda yazılmıştır.

Ahmet Ağaoğlu’nun Kitap Halinde Çıkmış Eserleri:

  • Şiî Mezhebi ve Menbaları, Londra, (ingilizce)
  • islâm ve Ahund. Kafkasya
  • islâmlıkta Kadın. Tiflis, 1901 (Rusça) Hasan Ali Ediz tarafından   Türkçeye   çevrilmiştir. 1959.
  • Üç Medeniyet. 1920’de Malta’da yazıldı, 1927’de yayınlandı.
  • Türk Teşkilât-ı Esasiyesi, Ankara, 1925-1929.
  • Hindistan ve ingiltere, istanbul, 1927 -1928.
  • Türk Hukuk Tarihi. (Üniversite  Dersleri) istanbul, 1931 – 1933.
  • Etika, (Kropotkin’den tercüme) istanbul, 1934.
  • Devlet ve Fert. istanbul, 1936.
  • Serbest Insanlr Ülkesinde, istanbul, 1936.
  • Ben Neyim? istanbul, 1936.
  • Iran ve inkılâbı. Ankara, 1941 -1942.
  • Gönülsüz Olmaz. Ankara, 1941 – 1942.
  • ihtilâl mi, inkılâp mı? Ankara, 1941 -1942.
  • Serbest Fırka Hatıraları, istanbul, 1950 – 1969.
  • Hatıraları (College de France’a kadar) Samet Agoğlu’nun “Babamdan Hatıralar” kitabında.
  • Çeşitli içtimaî ve hukukî konulara ait seri makale (Henüz derlenmemiştir.)[74]

3.11.Neriman Nerimanov (1870–1925) 

Neriman Nerimanov, 1870 yılında Gürcistan Cumhuriyeti’nin başkenti Tiflis’te dünyaya geldi. 1895 yılında, Gori Seminaryumu’ndan (öğretmen okulu) mezun oldu.

Bir süre Tiflis yakınlarındaki Borçalı köyünde öğretmenlik yapan Neriman Nerimanov, daha sonra Bakü’ye yerleşti. 1890 yılında Bakü’de ilk halk kütüphanesini kurdu.

1901 yılında Azerbaycan petolünü kontrol eden en önemli yerli isimlerden Hacı Zeynel Tagızâde ‘nin verdiği bursla Odesa Üniversitesi’nin tıp fakültesinde öğrenimine başladı. 1905 yılında Komünist Partisi’ne (RSDİP) kaydoldu. 1917 yılında Himmet Komitesi’ni (Azerbaycan Komünist Partisi) kurdu.

1920’de Azerbaycan’ın Sovyet yönetimine geçmesinden sonra, Azerbaycan Askeri Konseyi Başkanı ve Başbakan (Halk Komiserler Başkanı) oldu.

1922 yılında Güney Kafkas Federasyonu (Güney Kafkas Sosyalist Federatif Sovyeti Başkanı ve SSCB MİK (Sovyet Parlemontosu) Başkanı görevlerine getirildi. MİK’in o günlerde 4 başkanı vardı ve bu başkanlar dönüşümlü olarak görev yapmaktaydılar.

1923’de Rusya Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi oldu Akabinde, Dışişleri Bakanlığı Doğu Bölümü başkanlığına getirildi.

Sultangaliyevci çizgide olan bir isim olarak tanındığı için 1923 yılından itibaren Sultangaliyev ‘in parti dışına itilmesi ve yandaşlarının tasfiyesi ile birlikte gözden düşmüştür. Fakat Azerbaycan’da çok sevilen bir kişi olması nedeni ile doğrudan tutuklanamamıştır.

1925 yılının Ocak ayında, hiçbir rahatsızlığı olmamasına rağmen, aniden ölür ancak Azerbaycan halkı bu ölümü şaibeli bulur ve hiçbir zaman kendi eceli ile öldüğüne inanmaz.

Dedikodular, kendisinin Kremlin’in avlusuna gömülmesi ile ortadan kaldırılmak istendiyse de ölümünün üstündeki sır perdesi aralanamamıştır.

Devlet ve parti çalışmalarında mahallî ve millî özelliklerin dikkate alınmasını savunan ve bu nedenle üst parti yönetimi ile sık sık ters düşen Nerimanov’un ismi, Stalin’in hâkim olduğu yıllarda tamamen ortadan silindi. Eserleri toplatıldı. Heykelleri yok edildi. Yıllar sonra Haydar Aliyev ‘in Politbüro’da yer alması ile anısının üzerindeki baskılar kalktı. Aliyev, Bakü’nün tepe bir noktasında Hazar’a hâkim bir konuma Nerimanov ‘un heykelini dikti.

Nerimanov, politik ve toplumsal faaliyetlerinin yanısıra, edebiyat ve tiyatro alanlarında ‘da birçok eser verdi.[75]

3.12.Musa Carullah (1874–1949)

Musa Carullah, 24 Aralık 1874’de Don Irmağı kıyılannda Rostovna-Donu şehrinde dünyaya gelir. Kazan’da liseyi bitirmiş,1895’de Buhara’ya gitmiş ve medresede öğrenim görmüştür. İstanbul’a giderek İlahiyyat’a geçer, oradan da Mısır’a giderek el-Ezher’de tahsilini sürdürür.[76]

Dini ilimlerin yanısıra astronomi ve matematiğe de büyük hayranlık ve iştah duymuş, bu alanda da ilim tahsil etmiştir.

Bu arada Muhammed Abduh’un derslerinde bulunur, onunla tanışır. Oradan da Hicaz’a, Mekke’ye, Medine’ye ve daha şarka, Hindistan’a geçer. Daha sonra tekrar Mısır’a döner. Bu arada birçok âlimle tanışır[77].

Musa Carullah, ilim öğrenme serüvenini şöyle dile getirir: “Büyük ümitlerle İslam âlemini gezdim. Buhara, Türkiye, Mısır, Hicaz, Hind ve Şam diyarlarında dolaştım. Dini medreselerin her birini gördüm. Fakat teessüf, akibet kanaatle değil, tamam-ı hayretle vatanıma döndüm.”[78]

En nihayet 1904 yılında Rusya’ya geri döner. Rusya’ya dönen Musa Carullah emsalleri gibi bir medresede, bir camide hatib veya imam olmak istememiş, evlenip, hanımını annesinin yanına bırakarak Petersburg’a gitmiş ve Rus Hukuk Fakültesine kaydolmuştur. Musa Carullah Bigiyev, bu yıllarda Rusya Türklerinin haklarını aramak ve milleti uyandırmak amacıyla yayınlanmaya başlayan gazetelerden EI-Asru ‘l-Cedit, Ülfet ve Vakit’te Müslüman Türklerin fikrî uyanışı için yazılar yazmıştır. Yazıları geniş halk kitleleri tarafından dikkat ve ilgiyle takip edilmiştir. Bigiyev merhum, bu yazılarında Rus Müslümanlarının medenî ve fikrî seviyesinin yükselebilmesi açısından eğitimin önemine dikkat çekmiştir[79].

Petersburg’da bir gazete çıkaran kadı Abdürreşid İbrahim ile işbirliği yapmış ve onun gazetesinde yazılar yazmıştır. 1910’lu yıllarda Orenburg’un ünlü “Hüseyniye Medrese”sinde Arapça ve İslam Tarihi öğretmenliğine başlamışsa da öğrencilerine “Rahmeti İlahiyyenin Kapsamlılığı” fikrinden bahsetmesiyle hocalarla arası açılmış ve ordan ayrılmak zorunda kalmıştır.

Musa Carullah, bütün dinlere karşı saygılıdir. Kâfir, müşrik ya da inkârcı, ne olursa olsun, bütün insanlığın kurtuluşuna inananlardandır. Yüce yaratıcının bütün insanlığı cennete koyacağını ortaya koymak istemiştir. “Merhamet edenlerin en merhametlisi ve yardım edenlerin en iyilik seveni Hz. Allah’ın, mutlak rahmetini zavallı insanların hiçbirinden esirgemeyeceği ve varlık âleminin her bir zerresine varıncaya değin, hesapsız, bolca ve esirgemeksizin verilmiş mutlak rahmetinin en geniş şekilde açılmış kapılarını, insanların yüzüne kapamamayacağından bütün insanların kurtuluşuna inanırım. Bu konudaki inancım işte budur.”[80] diyerek İlahi Rahmet ve Uluhiyet adlı yayınladığı dönemde büyük yankı uyandıran eserinde bu düşüncesini dile getirmiştir. İlahi Rahmetin kapsayıcılığı tezini Mevlana Celalettin er-Rumi, Muhyiddin b. Arabî gibi kaynaklarla kuvvetlendiren Musa Carullah, bu görüşleriyle şiddetli eleştiriler almış hatta aşağılanmıştır. Ancak o cesur bir şekilde tezini ispata çalışmış ve sonuna kadar düşüncelerini savunmuştur. Diğer birçok alanda olduğu gibi bu konuda da “Ne felaket, ne de zarardan korkarım.” düsturuyla hareket etmiştir[81].

Musa Carullah, İslam şeriatının esaslarını farklı bir göz ve bakışlı yeniden yazmaya çalışan değişimci bir anlayışa sahiptir. Onun çalışmaları genelde girizgâh şeklinde olmuştur. Eserlerini sürgünler, sıkıntılar, ızdıraplar içinde ve zor şartlar altında kaleme alan Musa Carullah’ın başlıklar halinde yol haritası ortaya koyması olağandır. Buna rağmen o, kendi dönemimin güncel meselelerine (banka, faiz, sigorta vs.) bigane kalmamış ve bu konularla ilgili görüş ve düşüncelerini ortaya koyan risaleler yazmıştır. Bu konulardaki düşüncelerinin tam anlaşılabilmesi için İslam şeriatının esaslarını öncelikle ortaya koymuştur.

Kitabiyat yayınlarının günümüz Türkçesine çevirerek yayınladığı eserlerinin, onun hem düşünce dünyasının hem bu ve benzeri konulardaki düşüncelerinin anlaşılmasında önemli bir adım olduğu inkâr edilemez. İnsanlık için evrensel bir kurtuluş niteliği taşıyan İslamın esasları konusunda[82] süzme bilgi ve bakış açıları içerenİslam Şeriatının Esasları” çalışması şeriat, hilafet, Kur’an-ı Kerim ve vahiy, risalet ve ümmet, hükümlerin tasnifi, örtünme, kadın, Ümmilik meselesi, davet yolları, Kur’an’ın belagat mucizesi, fıkıh, içtihad konularını ihtiva etmektedir. Aslında bu konulara değinmekle İslamın sabit ve değişmezlerini ortaya koymaya çalışan Musa Carullah’ın en önemli vurgusu ise içtihad kapısının açık olduğu düşüncesidir[83].

Musa Carullah, yaşadığı dönemde kalem kavgalarına girmekten de kaçınmamıştır. Eserlere tenkitlerde bulunmuş, güncel ve ilmi meselelerle ilgili görüşlerini ortaya koymuş, kendisine ve eserlerine yapılan sataşma ve eleştirilere cevap vermiştir[84].

19.yüzyılın ortalarına kadar kalemi ve aksiyonuyla İslam dünyasında unutulmaz bir mücadele veren yenilikçi bir yazar, düşünür ve dava adamı olan Musa Carullah, insanlığın can çekiştiği şu dönemde dikkate alınması gereken önemli bir yol kavşağıdır. Düşüncesi, aksiyonu ve örnek yaşantısı yeniden ele alınmalı ve faydalanılmalıdır. Aslında o, her önüyle İslam dünyasına sunulan evrensel bir reçete gibidir. Son Osmanlı Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi onu, İslam dininin mücedditlerinden biri olarak arar. Ömer Rıza Doğrul’un ifadesiyle Musa Carullah “ilim ve fikri düşünce ile eylemi birleştiren” bir mütefekkir, ilim adamıdır[85].

Musa Carullah’ın yaşadığı o yıllarda Türk Dünyasında siyasî-ideolojik boyutlu “dilde birlik” hareketi, kendisine bir nevi antitez olan mahallicilik cereyanı ile karşılaşmış, “müşterek Türk dili” ile yazan birçok yazar bulunmasına rağmen Gaspıralı’nın idealleri mahallîcilik cerayanının aksi tesiriyle istenen sonuçları verememiş ve yarım kalmıştır. İdil-Ural’da ve Türk dünyasının diğer bölgelerinde şair ve yazarlar, Gaspıralı’nın Tercüman gazetesinde kullandığı dil ile mahallî şive arasında kalmışlar, hem sosyopolitik tavırlar ve hem de Osmanlı Türkçesine aşinalıkları nisbetinde “müşterek Türk dili”ni kullanmışlardır. Musa Carullah, devrinde oldukça hız kazanmış Tatarcılık cereyanına ve bu akımın neticesi ortaya çıkan yeni imla ve yeni alfabe arayışlarına itibar etmemiş ve mümkün olduğu kadar birleştirici olmaya çalışmıştır.

Ekim 1917 ihtilalinden sonra ise Rusya Türkleri siyasî hak ve menfaatlerini korumak hususunda önemli adımlar atmışlardır. Musa Carullah Bigiyev’in de katıldığı Bütün Rusya Müslümanları l. Kongresinde alınan karar ile müşterek Türk dilinin kullanılması orta ve yüksek okullarda bütün Türk-Tatar boyları için mecburî tutulmuştur. Musa Carullah Bigiyev “Bizim hareketin besmelesi üstad-ı muhterem İsmail Bey Gasprinski hazretlerinin büyük berkesiyle elifbadan, mektep-medreselerden. balalar terbiyesinden başlar” diyerek, eğitimin millet hayatındaki önemine dikkat çekmiştir.

 

Musa Carullah, millî menfaatleri ve siyasî istiklali kazanmak için bütün Müslüman Türklerin ortak hareket etmeleri lüzumuna yürekten inanmıştır. Müslüman ahalinin medeniyet ve terakki yoluna ilerleyebilmesi için eğitimin mümkün olduğu ölçüde mahallî şive özelliklerinden arındırılmış müşterek Türkçe ile yapılması fikrini öne sürmüştür. Bigiyev, Gaspıralı İsmail Bey’in “dilde birlik” şiarının ana ilkelerine sadakatle bağlı kalmış ve bu ilkeleri yazı hayatında ciddiyetle takip etmiştir. Bigiyev eserlerinde sade, halkın rahatlıkla anlayabileceğı, külfetsiz bir İstanbul Türkçesiyle yazmaya gayret etmiştir.

Dikkat edildiğinde İsmail Gaspıralı Bey ile Musa Carullah Bigiyev’in üsluplarının, vokabülerlerinin, dillerindeki mahalli unsurların hemen hemen aynı olduğu görülmektedir. Hatta belki Bigiyev’in dili daha ziyade İstanbul Türkçesine yakındır.

 

Musa Carullah’a göre millî bir lisanın meydana gelebilmesi için dürüstlük, asanlık ve paklık unsurlarının bulunması gereklidir. Ona göre, dürüstlük, sözlerin, cümlelerin lisan kaidelerine uygunluğunu ifade eder. “Türkî lisan” diye tabir ettiği edebî Türk dilinde temel husus dürüstlük ve doğruluktur. Yani müfredlerin, terkibin lisan kaidelerine tamamen uymasıdır.

“Şu gün neşr kılinur kitapların her birinde lisan dürüstlüğü şart kılınsa yarar idi. İbtidaî mektep kitaplarında lisan dürüstlüğü, asanlığı, yad sözlerden mümkün kadar paklığı şart kılınmak tiyiştir (gereklidir). Kitabın lisanı dürüst değil ise o kitabı mektep programına kabul etmek caiz olmasa gerek.”

Asanlık kavramını ise şöyle anlatır: “Sözlerden, yazuvdan, işitüden, okuvdan en mühim maksad anlamak ve anlatmaktır. Şu maksad ne kadar asan hâsıl olabilir ise o kadar güzel olur. Söz kulaklara erişir erişmez, köz yullara bakar bakmaz, man zihinlere, könüllere oruniaşır (yerleşir) ise, en güzel, en müfid belagat işte o vakit bulunur. Şu manasıyla asanlık belagatin ruhudur. Sözün manası yalnız fikir kuvvetiyle, yalnız mütalaa zahmetiyle anlanur ise öyle belagat bulunmaz.” O dil edebi dil, yani yazı dili olmaz.

Musa Carullah’a göre, paklık, anlanmaz sözlerden, yad kelimelerden, gereksiz tekellüflerden, diğer lisanlara taklid meyillerinden uzak olmaktır. Ancak ecnebi lisan ve kaidelerin kullanılmaması hususuna da taassupla yaklaşmamakta ve ılımlı bir yol izlenilmesi tavsiyesine bulunmaktadır.

 

“Bazı manaları ifadeden lisan veya kalem aciz olabilir. O vakit Arabî, Farisî, Rusî, Fransevî gibi yad sözleri alabiliriz. Ayıp değildir, ihtiyaç her lisanda bulunur. Zararı da, ağırlığı da yoktur. Müfredlerin yadlığı muvakkat bir ağırlıktır, gittikçe inşallah ziyadeleşecek muntazam mekteplerimiz berkesinde lisanımıza kabul kılınmış Arabî-Farsî gibi yad sözler öz malımız’olur.”[86]

 

Bigiyev dilden, Arapça-Farsça kelimeleri çıkarma gayretiyle Türk dilini bozan ve Rusça kelimeleri daha çok kullanma yoluna giden yazarları ise şöyle eleştirir: “Şu günkü edebiyatımızda, Ayaz Îshakî ve Fatih Emirhanî gibi ediplerimizin eserlerinde lisan cihetiyle dürüstlük yoktur. Arabî-Farisî kelimelere yalnız düşmanlık felsefesiyle yazılır eserlerimizin lisanı daha beter olur. Sevadı var âdemlerin herbirine anlatmak davasıyla yazılır fennî risalelerin, siyasî makalelerin, dinî eserlerin lisanları ahyanen hem hata olur, hem anlanmaz olur. Adi sözlerimizde hem de ceridelerimizin sütunlarında kabul kılınıp gitmiş lisan ekseriyetle Ruslaşmış lisan olur. Ceride makalelerinde, adî sohbetlerde hacet iktizasıyla değil, belki yalnız adet hükmüyle indi. Rus sözlerini bayrak istimal ederiz. Şu gün ehemmiyeti yok gibi görünür şu halin akıbeti güzel olmasa gerek. Şu hal lisanımızın özünde bulunur kusur değil, belki edebiyatımızın kalemlerinde, muharrirlerimizin nazarlarında bulunur bir müsaheledir. Edebiyatımızı aşanlaştırmak davasıyla hata lisanı da kabul eder isek, Arabî-Farisî kelimelere yalnız düşmanlık felsefesiyle Rus sözlerim istimal eder isekhemme zahmetler (bütün çabalar) gelecek günlerde beyhude çıkar.”

 

Musa Carullah Bigiyev’e göre bütün Türkler için millî bir edebi dilin meydana getirilmesi şarttır. Bunun için de o milletin şairleri, edipleri çalışarak dilin imkânlarını genişletmeli ve geliştirmelidirler. Musa Carullah’a göre fasih ya da beliğ dil olmaz, dili fasih veya beliğ kılan o dili işleyen edip ve şairlerin tasarrufudur. “Beliğlik veya kabalık, lisanın sıfatı değil, insanın sıfatıdır. Muharririn makalesinde, hatibin hutbesinde, müellifin inşaasında bulunmaz ise günah lisanda olmaz, insanda olur.”

Carullah şöyle söyler: “Dürüst, avazların hoşluğu, süzlerin koptuğu, kaidelerin tüzüklüğü, iştikakların kinliği, telifin onaylığı gibi cihetlerden lisanlar tefavüt vardır. Lisanların biri bay olur, diğeri fakir. Mesala Türkî lisan söz azlığı cihetiyle Arabî lisandan fakirdir, iştikak kaideleri cihetiyle Rus lisanına nisbetle belki dardır. Lakin şu üç lisanım her biriyle muayyen bir maksadı iradeder iken lisanların belagati bir derecede olabilir. yahud türlü lisanın belagati daha fazla olabilir. Tabiat sağ, akıl büyük, hayal kin, fikir tiz, kuz açık olur ise o vakit söz beliğ olur. Tabiatı bay insana lügat fakirliği darlık vermez yahut tabiat bay iken lugat hiçbir vakit fakir olmaz.

Türkî lisan gayet güzel bir lisandır. Süz köplüğü cihetiyle baydır, zengindir. Sarf hem nahv kaideleri tüzüktür, istinalan bulunmaz, asandır, zahmetsiz yadlanur.”, “Her şey terakki eder, bittabi lisan da terakki eder, derler. Dürüst, ben de buna iman ederim. Elbette lisan da maddeleri, kaideleriyle beraber terakki eder. Lakin şu terakki yeni kaidelerin, güzel güzel yeni üslupların hudusuyla değil belki olda tabiî kaidelerle istifade yollarına, olda bulunur üsluplarla ifade melekesine öğrenü adetlenü tarikiyle hâsıl olur. Bir lisanın büyük şairi özünün kuvve-i cinsiyesiyle en güzel asar-ı siiriyye halk eder, o lisanın en büyük edibi özünün kuvve-i melekiyyesiyle en kıymetli asaebediyye inşa eder. O lisan o iki büyük belagat numuneleri olan klasik eserleriyle terakki eder. Yani o lisanda var beyan kuvvetiyle istifade etmek yolları keşf kılınmış olur. Yoksa ne o büyük şair, ne de o büyük edib öz tarafından lisan hazinesine bir şey arttırmış olmaz.”[87]

 

Musa Carullah’a göre edebî dilde en güzel yön, lisanın dinleyenleri, okuyanları tarafından anlaşılmasıdır. Anlaşılırlık ise edebî ise edebi Türk dilinin en temel direği olmalıdır. Bigiyev’in “Sevadı (okuma-yazması) var her bir âdem fehm eder kadar asan olur ise, beyan hem lisan kaidelerine her cihetle doğru gelir kadar dürüst olar ise, işte öyle lisan edebî lisan olur.”, “Osmanlı edebiyatının edebîlikten mahrum olduğunu belirterek, edebîlikte şu üç rükne, dürüstlüğe, asanlığa, paklığa itibar eder isek edebiyat-ı Osmaniyeyi ediplikten tamamıyla mahrum buluruz. Lisanı halkın umumuna ya ekserine anlanır bir eser edebiyat-ı Osmanî’de bulunmaz. Arap-Fars edebiyatına kör taklidin neticesinde Türklerde vezinciler, bediîciler, âşıklar, Mecnunlar, dervişler bulunur. Lakin güzel şairler, halkın hallerini, zevklerini, hissiyatını güzel tasvir etmiş kâtipler, okuçlarına pak zevk güzel hissiyat verebilir büyük edipler Edebiyat-ı Osmaniye’de yok gibidir. Turfanda mı Turfa mı gibi iki üç eseri istisna eder isek Edebiyat-ı Osmaniye’de güzel bir şey yok demek mümkündür.

Edebiyat-ı Osmaniye’de lisan cihetiyle bulunur ağırlık gayet büyüktür. Halkın ulumdan, maariften mahrumiyeti, matbuatın gayet ağır hareketi halkın edebiyata, edebiyatın halka yabancılaşması gibi hallerin herbiri lisandan naşidir.”[88], “Lisanımızdan istifade edebilir isek lisanımız gayet güzel bir lisandır. ihtiyaç çıkar ise lisanımızda bulunmayan kelimeleri başka (çitden) dillerden alabiliriz, şu gün çit söz yarın öz olur. Sarf iştikaklarım da kineytebiliriz. Nahvimizin kaideleri de güzel edebiyatımız berkesinde tüzelür, yollarına sakınır. Özümüz yoluyla hareket eder isek, lisanımız medenî milletlerin tabakalarına çıkar[89] sözleri Türkçe hakkındaki görüşlerini ifade etmektedir.[90]

 

Musa Carullah Bigiyev’in dilde birlik oluşturulması doğrultusundaki gayretleri bir yandan topyekün terakki için millî bir dilin lüzumuna inanmayan ve bu yüzden edebî dilde mahallî diyalektleri hâkim kılan şair ve yazarların bulunması, diğer taraftan Çarlık ve Sovyet hükümetlerinin mahallî ağız özelliklerine dayanan yazı dilleri meydana getirme politikaları yüzünden akamete uğramıştır.

Musa Carullah tüm bu olumsuzluklara rağmen Lenin ve Stalin imzalarıyla Müslümanlara dağıtılan bildirilerde söz edilen Sovyet rejiminden bir âlim sıfatıyla, Bolşeviklerle anlaşıp faydalar sağlamak amacıyla 13 yıl Rusya’da yaşatarak çalışmalarını sürdürmüştür.

1920 yılında Buharin’in “Komünizm Alfabesi” tezine karşılık hazırladığı “İslam Alfabesi” tezini hazırlamış ve bu yüzden takibata uğramıştır. Bu eserini Berlin’de “İslam Milletlerine” ismiyle bastırmış fakat akabinde tutuklanmış, üç ay sonra serbest bırakılmıştır.

1947 yılında Kahire’ye gelmiş ancak buradan vize alıp Rusya’ya öldürülmek pahasına da olsa dönmek istemiştir. Kırım önderi Cafer Kırımer ile görüşmek için Kahire’den İstanbul’a gittikten sonra ise Rusya’ya gitmek fikrinden vazgeçmiştir.

25 Ekim 1949 tarihinde Kahire’de hastalanmış ve vefat etmiştir.

Esasında 120 kadar eser vemiş olan Musa Carullah’ın eserlerinden bazıları şunlardır[91]:

l.Tarihu’l-Kur’an ve’1-Mesahif,

2.Şerhu’l-Luzumiyyat,

3.Kavaiddu’l-Fıkhiyye, (hazırlanıyor)

4.Usulu’l-Fıkıh ve Menabiuhu,

5.Hukuku’n-Nisa fi’1-İslam,

6.Kanunu’l-İslami’l-Medeni,

  1. Tercemetu’ 1-Kuran’ i’ 1-Kerim,

8.el-Ayet fi Hilkati’1-İnsan,

9.Müslüman ittifakının Program ve Şerhi,

10.Şeriat Esasları,

  1. Şeriat Niçin Ruyete İtibar etmiş? (hazırlanıyor

12.1slahat Esasları,

13.Uzun Günlerde Oruç, (basıldı)

14.İnsanların Uluhiyye inançlanna Bir Bakış

 

 

3.13. Yusuf Akçura (1876–1935)

Büyük Türk-Tatar tarihçisi ve siyaset adamı Yusuf Akçura, Kazan Tatarlarından çuha fabrikatörü Hasan Efendi ve Bibi Fahri Banu Hanım’ın oğludur. Yusuf Akçura kendi elyazısı ile yazıp bırakmış olduğu defterde 1879 yılının Kânunuevvelinin ikinci günü İdil’in (Volga) batı sahilinde eski bir Türk şehri olan Simbir’de doğduğunu söylemektedir. Mensubu bulunduğu Akçura ailesi Kuzey Türklerinin en eski ailelerinden biri olup, şeceresi dört asır evveline kadar uzanmaktadır. Yusuf Akçura doğum tarihinin 1879 yılı olduğunu söylmekte ise de, eldeki bazı vesikalar ve deliller Yusuf Akçura’nın 1876 yılında Osmanlı-Rus Harbi’nin başladığı sıralarda doğmuş olduğunu göstermektedir. İki yaşında babasını kaybeden Yusuf Akçura, okuyup yazmayı Labofka’nın Türk mahallesi imamı ve ilkokul hocası Abdülmend Efendi’den öğrenmiştir. 1883 yılının yazında Yusuf Akçura annesi ile birlikte İstanbul’a gelip yerleşmiştir, ilk tahsiline resmî olarak burada başlamış ancak çeşitli sebeplerle ilkokula muhtelif şehirlerde devam etmiştir. İlk tahsilini tamamladıktan sonra, İstanbul Kocamustafapaşa Askerî Rüştiyesi’ne girmiştir. Askerî Rüşdiye’nin üçüncü sınıfında iken annesi ile birlikte doğduğu yere gitmek fırsatını bulmuştur. Bu seyahat Kazan, Ufa ve Kasım gibi Kuzey Türklerinin yaşadıkları yerleri görmesine ve hemşerilerinin tarih ve edebiyatları ile yakından ilgilenmesine vesile teşkil etmiştir.

Yusuf Akçura İstanbul’a döndükten sonra aynı rüşdiyeye devam etmiş ve buradan mezun olduktan sonra Harbiye’ye girmiştir. Hazırlamış olduğu Türk Yılı adlı eserde kendi biyografisinden kısaca bahsetmiştir. Bu arada şuurlu olarak Türkçülüğü benimsediğini de kaydetmiştir. Ayrıca bu arada Necip Asım Yazıksız, Veled Çelebi ve Bursalı Tahir Bey gibi şahısların eserlerini ve İstanbul’a gelen eniştesi İsmail Gaspıralı’nın Tercüman Gazetesi’ni dikkatle okuyup takip ettiğini ifade etmektedir.

Yusuf Akçura 1892 yılında Harbiye Mektebi’nin Erkân-ı Harb (Kurmay Subay) sınıfına ayrılmış ve yazı hayatına bu sıralarda başlamıştır. Harbiye Mektebi’nde tahsilde iken doğduğu yeri ve akrabalarını ziyaret imkânını bulmuş ve bu arada büyük Türk tarihçisi Şahabeddin Mercani ve büyük Türk dilcisi Kayyum Naşiri ile de görüşmek imkânını bulmuştur.

1896 yılında Harbiye Mektebi’ni bitirerek Harb Akademisi’ne giren Yusuf Akçura, bir yıl sonra Jön Türkler hareketi ile ilişkili görüldüğünden askerlikten çıkarılarak Trablusgarp’a sürülmüştür. Trabusgarp’ta her ne kadar sürgün hayatı yaşamışsa da, orada Erkân-ı Harbiye Kaleminde ve livalarda (fırka ile tabur arasında askerî birlik) muallim olarak çalışmaya memur edilmiş ve Erkân-ı Harb Mülâzimliği rütbesi kendisine iade edilmiştir. Ancak burada kendisinin milletine faydalı olamadığı endişesine düşen Yusuf Akçura, Fransa’ya gitmeye karar vererek Paris’e geçmiştir. Paris’te Siyasal Bilgiler Okulu’na kaydolmuş ve 1903 yılında bu okuldan üçüncülük mükâfatı ile mezun olmuştur. Mezuniyet tezinin konusu “Osmanlı İmparatorluğu Müesseselerinin Tarihine Ait Bir Tecrübe”dir[92].

 

Akçura’nın Türkçülük fikirleri Fransa’da olgunlaşmıştır. Paris’te ilk görüştüğü Türk mültecilerinden eski bir Jön Türk olan Dr. Şerafettin Mağmumi kendisine Osmanlıcılık fikrinin çöktüğünü, çeşitli unsurların anlaşmasını sağlamanın olanaksız olduğunu, Türk milliyetçiliğinden başka çıkar yol bulunmadığını izah eder. Mağmumi, Batılıların Doğu ve Türk düşmanlığından, dillerinde doladıkları adalet ve insaniyet sözlerine inanmanın tam bir ahmaklık olacağından ve bütün bu hakikatleri Paris’teki hayat ve gözlemlerinin ona telkin ettiğinden bahseder. Akçura bu telkinlerin kendisinde büyük izler ve tesirler bıraktığını söyler[93].

Paris’te, Ahmet Rıza’nın Osmanlıcılığını, Mizancı Murat’ın İslâmcılığını ve Prens Sebahattin’in Âdem-i Merkeziyetçiliğini Mağmumi’nin telkinleri doğrultusunda incelemek fırsatı bulmuştur.

Niyazi Berkes, Yusuf Akçura’nııı fikirlerindeki gelişmeyi şöyle dile getirmektedir: “Bu üç hizip arasında, çocukluğunda Rusya’dan gelmiş olan bir subaylık öğrencisi iken sürüldüğü Tripoli’den (Trablus) Fransa’ya geçen, üçlerin en genci Sebahattin’den bir yaş büyük olan Akçuraoğlu Yusuf adlı bir genç vardı. İlhamını Auguste Comte’den, Le Play’den değil, Science Politique (Siyasal Bilgiler) okulunda devamı ettiği Albert Sorel, Emile Boutmy ve Frıunck Brentano gibi tarih, ekonomi ve milliyetler sorunu konularıyla ilgilenen profesörlerden alıyordu. Murat gibi Kafkasya’dan değil, Çarlık İmparatorluğu’ndaki milliyetlerin ayrılma ya da özgürleşme davasını oranın devrimci akımlarıyla beraberleştiren bir gelenekten geliyordu.” [94]

Gerçekten de Akçura Paris’te üç yıl süreyle devam ettiği Science Politique okulunda ulus ögesinin tarihteki önemini anladı. Prusya bozgununun hemen ertesinde bozgunun öcünü alacak kadrolar yetiştirmek üzere tam milliyetçi bir şekilde donatılan bu okuldaki derslerde Albert Sorel ulus ögesinin önemi üzerinde ısrarla duruyordu. Akçura bu okulu bitirirken yazdığı tezinde Osmanlı Devleti’nin bu şekliyle korunmasının artık mümkün olmadığına karar vererek, milliyet fikirleri bu derece geliştikten sonra çeşitli unsurları bir araya toplayarak millet meydana getirmenin mümkün olamayacağını söylüyordu[95].

Fransa’dan doğduğu memleket olan Kazan’a dönen Yusuf Akçura burada gazetecilik ve öğretmenlik yapmıştır. Burada Türk âleminin fikir hareketi ile ilgilenmeye devam etmiş Kahire’de çıkan Türk Gazetesi’nde “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı meşhur makalesini neşretmiştir[96].

Yusuf Akçura 1904 yılında yazdığı 32 sayfalık Üç Tarz-ı Siyaset başlıklı makalesi Mısır’daki Türk Gazetesi’nin 23 ve 24’üncü sayılarında 1904 yılının Nisan ve Mayıs aylarında yayınladı. Türk Gazetesi bu makalenin yayınlanmasından birkaç ay evvel gazeteci Ali Kemal’in etrafında toplanan bir grup liberal tarafından Kahire’de yayınlanmaya başlamıştı.

Bu makalede üzerinde durulan ve uygulanabilirlikleri tartışılan ana ko­nular şunlardır:

  1. Bir Osmanlı ulusu meydana getirmek
  2. İslâmcılığa dayanan bir devlet yapısı kurmak
  3. Iraka dayalı bir Türk siyasal ulusçuluğu meydana getirmek

Her biri Osmanlı Devleti’ni kurtarma yolu olarak görülen bu konuları şöyle irdelenmiştir[97]:

Osmanlıcılığın amacı yeni bir Osmanlı milleti oluşturmaktır. Osmanlı Devleti’nin devamı için bu iş başarılabilirse elbette çok yararlı olacaktır. Bunun için cins, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin Osmanlı halkları haklar ve ödevler açısından eşit hale getirilecek, böylece ortak vatan  kavramı etrafında Amerikan ulusu gibi bir Osmanlı ulusu oluşturulacaktır. Tek amacı sınırları korumak ve İmparatorluğu yaşatmak olamlıdır.

Akçura, Osmanlılık fikrini hem sakıncalı hem de imkânsız görmektir. Sınırların korunmasını devlet için yeterli bir amaç görmeyen yazar İmparatorluk halklarının tek bir halk haline geldiğinde devletin kurucusu ve yöneticisi olan Türklerin eriyip gideceğini, egemenliğin Arap çoğunluğa geçeceğini düşünmektedir. Ayrıca Osmanlı topluluklarının birbirleriyle kaynaşmak istemeyeceklerini de öne süren Akçura, dinsel, siyasal ve mezhepsel nedenlerle bütün Avrupa’nın buna engel olmak için çalışacağını söyleyerek Osmanlı milleti meydana getirmeye uğraşmanın boşa yorulmak olduğuna kanaat getirmektedir.

Osmanlıcılık siyasetinin başarısızlığı üzerine İslamiyet politikasının meydan aldığını söyleyen Akçura, İslamcılık siyasetinin dünyadaki Müslümanlardan bir İslam birliği meydana getirmek amacı ve eylemi olduğunu düşünmektedir. Avrupalı yazarların Panislamizm dediği bu fikir Osmanlıcılık fikrinin zayıflamasıyla Abdülaziz zamanında yayılmaya başlayıp, Abdülhamit zamanında eylemsel bir boyut kazanmıştır. Bu dönemde Müslüman memleketlerinde geniş bir Panislamist propagandaya girilmiştir.

Akçura, bu politikanın güçlüklerini anlatırken esas olarak bazı noktalar üzerinde durur. Öncelikle Tanzimat’ın Osmanlı toplulukları arasında yaymayı amaç tuttuğu siyasal ve hukuksal eşitlik artık söz konusu olmayacaktır. Hatta Türkler arasında bile mezhepsel, dinsel çatışmalar çoğalabilecektir. Müslüman ülkelerin çoğunun idaresini ellerinde tutan batılı devletler de bu tasarının gerçekleşmesine izin vermeyeceklerdir. Osmanlı memleketlerinde din esasına dayalı güçlü bir  Müslüman birliği kurulacağı, dünyadaki Müslümanların Halife’nin etrafında toplanmaları için sağlam bir zemin hazırlanabileceği ihtimalleri ise politikanın iyi yanlarıdır. Bu arada İslam’da din ile devletin bir bütün olarak kabul edilmiş olması, Kur’an’ın anayasa niteliği taşıması, halifenin Müslümanlarca imam kabul ediliyor olması, İslamcılığı kolaylaştırıcı etkenlerdir. Ancak dış engelleri çok kuvvetli gören Akçura bu siyasete, Müslüman tebaya sahip büyük devletlerin, İslam ülkeleri üzerindeki etkilerini kullanarak engel olacaklarını söylemektedir.

Türkçülük siyasetinin uygulaması, önce Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türklerin, Türk olmadıkları halde az çok Türkleşmiş olanların ve ulusal vicdandan yoksun bulunanların bilinçlendirilmesi ve Türkleştirilmesi ile başlayacaktır. Asıl fayda Asya ile Doğu Avrupa’da yayılmış olan Türklerin birleştirilmesi ile elde edilecek ve bunun neticesinde azametli bir siyasal milliyet oluşturulacaktır. Türkçülük fikrinin uygulanmasında Osmanlı Devleti Japonya’nın sarı ırk için oynadığı rolü oynayacak ve liderlik edecektir.

Türkçülük siyasetinin engelleri ise bazı noktalarda özellikle yoğunlaşmaktadır. Örneğin, Osmanlı Devleti’nde Müslüman olup da Türk olmayan ve Türkleştirilmesine imkân olmayan topluluklar bulunmaktadır ve bu topluluklar Osmanlı Devleti’nden ayrılmak isteyeceklerdir. Büyük bir Türk nüfusa sahip olan Rusya’nın da bu siyasete engel olmak isteyeceği kesindir. Ancak Türkçülüğün harici engelleri İslamcılığa göre daha azdır.

Sonuç olarak Akçura, Osmanlıcılığı uygulanması imkânsız bir siyaset olarak görmekte, İslamcılık ve Türkçülüğü ise eşit denebilecek yarar ve zararlara sahip olarak nitelemektedir. Makalesi ise şöyle sonlanmaktadır: “Hülasa öteden beri zihnimi işgal edip de kendi kendimi ikna edecek cevabını bulamadığım sual yine önüme dikilmiş cevap bekliyor: Müslümanlık, Türklük siyasetlerinden hangisi Osmanlı Devleti için daha yaralı ve kabil-i tatbiktir.”[98]

Yusuf Akçura bu makalesiyle yüzyılın ilk yarılarında İstanbul’da Mekteb-i Tıbbiye öğrencileri arasında etkili olmaya başlaysan Türkçülüğü sistematik olarak ilk kez ortaya koymuştur[99]. Bu nedenle ”Üç Tarz-ı Siyaset” makalesi Türkçülüğün manifestosu kabul edilmektedir

 

Yusuf Akçura Rusya’da yaşayan millyonlarca Türk’ün Rus baskısı altındaki kaderi karşısında üzüntü duymuş, meyus olmuştur. Kazan’daki Medrese-i Muhammediye’de tarih, coğrafya ve Türk edebiyatı muallimliği yapmış, bu arada gençlere Türkçülük fikirlerini aşılamaya çalışmıştır. Tarih derslerinin bir hülasası 1906 yılında Kazan’da neşredilmiştir. Kazan’da çıkan ilk Türkçe gazetelerden Kazan Muhbiri’nin yazı kurulunda görev alan Yusuf Akçura, Türkçülük fikirlerini geniş bir sahaya yayma imkânını bulmuştur. Ayrıca iyi bir teşkilâtçı olduğu için Türk boylarını bir araya toplamak gayesiyle, arkadaşları ile birlikte Rusya Müslüman İttifakı adlı büyük siyasî partinin kurulmasında büyük rol oynamıştır.

Bu büyük Türk partisinin başlıca gayesi şu üç noktada toplanmıştı:

1 — Vicdan hürriyeti

2 — Rusyadaki bütün insanlar arasında hukuk eşitliği

3 — Kültür sahasında millî gellişme için kanunen müsade verilmesini temin etme gereği

Bu partinin kurulmasından ve kuruluş gayelerini açıklamasından sonra Yusuf Akçura Kazan Jandarma İdaresi tarafından tutuklanarak umumî hapishaneye mevkuf olarak gönderilmiştir. 1908 yılında serbest bırakılmasından sonra tekrar Umum Rusya Müslümanları Partisi’nde faal rol oynamaya, parti kongrelerini tanzim etmeye ve idarî işleri yönetmeye devam etmiştir. Bu arada Kazan Muhbiri’ne, Orenburg’da neşredilen ve bütün Rusya ve Şarkî Türkistan Türkleri’nin anlıyabileceği bir şive ile neşredilen Vakit Gazetesi’ne ve Kırım’da Bahçesaray’da çıkan Tercüman Gazetesi’ne, Petersburg Muhabiri sıfatıyla yazılar yazmıştır.

Yusuf Akçura Kâtib-i Umumilik vazifesiyle çalışmalara katıldığı Umum Rusya Müslümanları Partisi’nin 3. Kongresinde, eniştesi İsmail Gaspıralı’nın teklif etmiş olduğu Türk dünyasının aynı dilde konuşup yazmaları tezi çoğunlukla kabul edilmişse de Çarlık Hükümeti bu karara şiddete muhalefet etmiştir. Yazılarında bu fikri savunan Yusuf Akçura şiddetli bir takibata maruz bırakılmıştır.

Türkiye’de Meşrutiyet’in ilânı üzerine 1908 yılının Teşrinisanisinde İstanbul’a gelen Yusuf Akçura Türkiye’de fikren yakın olduğu arkadaşları ile görüşmeler yapmış ve 1908 yılının sonlarına doğru Türk kültürünü korumak ve yaymak maksadı ile kurulan Türk Derneği isimli cemiyette kurucu üye olarak görev almıştır. Bu dernek tarafından 1911 yılında bir mecmua neşredilmeğe başlanmış ancak bu mecmua Osmanlı İmparatorluğu’nun harbe girmesi ve mecmuayı çıkaranların askere gitmesinden dolayı sadece 7 sayı çıkabilmiştir. Fakat bu dernek ve mecmuanın attığı fikir tohumları ile ileride “Türk Yurdu” namı ile bir dernek kurulacak ve “Türk Yurdu” adı ile de bir mecmua neşredilmeye başlanacaktır. Bu mecmuanın neşrine lâzım olan parayı ise gayrı resmî yoldan on bin altın ruble ile Orenburg’daki Hüseyiniye Âli Mektebi’nin kurucusu olan Kazanlı bir hayır sahibi Mahmut Hasanof karşılayacaktır.

Türk Yurdu Derneği’nin sorumluluğu, mecmuanın imtiyazı ve yönetimi Yusuf Akçura’ya verilmiş, böylece ilk sayısından itibaren Türk Yurdu Mecmuası’nı Yusuf Akçura çıkarmıştır. Türkiye’den başka Rusya, Çin, Afganistan ve İran’da yaşayan Türkler tarafından da okunan ve takip edilen bu mecmua Türk münevverleri arasında fikri bir bağlantı kuran mühim bir neşir organı olmuştur.

Yusuf Akçura bu sıralarda Harp Akademisi ve Darülfunun’da. siyasî tarih muallimliği de yapmıştır. 20 Haziran 1912 tarihinde Türk Yurdu’nun adı Türk Ocağı olarak değiştirilmiştir. Rusya’daki yeni hükümet ile sulh yapılınca, Yusuf Akçura orada esir düşen Türk askerlerinin mübadele işlerini halletmek üzere Türk hükümetince vazifelendirilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Harbinden sonra içine düştüğü durum ve yurdun dört bir yanının düşman kuvvetleri tarafından işgali Yusuf Akçura’yı çok müteessir etmiş ve Erkân-ı Harb üniformasını bavuluna yerleştirerek Anadolu’ya geçmiştir. İlerlemiş yaşına rağmen cepheye giden Yusuf Akçura bu hizmetlerine sivil hayatta da devam etmiştir. Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin kurulması ile önce Millî Eğitim Bakanlığı Telif ve Tercüme Heyeti üyeliğine sonra bu heyetin başkanlığına getirilmiş, Ankara’da ilk defa açılan Serbest Yüksek Dersler Kursunda tarih öğretmenliği yapmıştır. Dışişleri Bakanlığı Doğu İşleri Danışmanlığı görevinde iken Sovyet Rusya ile olan münasebetlerde siyasî görüşü ve milletlerarası politika konusundaki derin bilgisi ile Büyük Millet Meclisi Hükümetine çok kıymetli yardımlarda bulunmuştur. Bu görevde iken Rusya’da büyük kıtlık olmuş, yardım almak üzere Türkiye’ye gelen bir heyet Yusuf Akçura’nın delaletiyle Atatürk’ün huzuruna kabul edilmiş ve gerekli yardım Atatürk’ün bizzat verdikleri direktifle sağlanmıştır.

1923 yılında İstanbul Milletvekili seçilmiş, 1925 yılında açılan Ankara Adliye Hukuk Mektebi siyasî tarih öğretmenliğine atanmış, 14 Nisan 1931 tarihinde Atatürk’ün Türk Tarih Kurumu’nu kurmakla görevlendirdiği bilginler arasında yer almış, 1932 yıllında bu kurumun başkanlığına seçilmiştir.

1933 yılında İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşunu müteakip, siyasî tarih profesörlüğüne getirilmiştir. 1935’de Kars Milletvekiliğine seçilmiş, 11 Mart 1935’de vefat etmiştir. Yusuf Akçura 60 senelik hayatının kırk senesini Türklüğe adamış, bu uğurda hiç bir fedakârlıktan kaçınmamış bir Türk âlimidir. Kabri Edirnekapı mezarlığında olup, üzerinde çok sevdiği Kazan’ın sembolü haline gelen Süyüm-Bike minaresinin küçük bir maketi yerleştirilmiştir[100].

 

Yusuf Akçura ömrü boyunca Türkçülük fikrine sadık kalmıştır. Sosyalist fikirleri de yakından tanıyan bir insan olarak, bu fikirleri Türkçülük fikriyle bağdaştırmaya çalışmıştır. Akçura’nın Türkçülüğü, Balkanlardan Çin’e kadar çeşitli ülkeleri kapsamaktadır. Osmanlı Devleti ise Türk Dünyası’nın ancak bir parçasıdır.

Akçura tarih araştırmalarında faydacılığa taraftardır. Birinci Türk Tarih Kongresi’nde sunduğu tebliğde “Tarih mücerret bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; Tarih milletlerin, kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek içindir” demiştir[101].

 

Ölümünden sonra neredeyse unutulan Akçura’nın Türk tarihçileri tarafından dışlanmasını Ercümend Kuran şöyle yorumlamaktadır: “Bu durumu izah etmek kolaydır, Akçura Moğol İmparatorluğu’nu yüceltmiş ve Cengiz Han’ı Türk saymıştır. Ayrıca Türk tarihinin gelişmesinde İslamiyet’e tali derecede yer vermiştir. Son olarak sosyalizme yatkındı. Türk tarihçilerinin çoğunun 1940’lardan sonra Moğolları Türk kabul etmemeleri, Türk-İslâm sentezine yönelmeleri ve sosyalizme cephe almaları milliyetçi çevrelerin Akçura’yı ihmal etmelerine sebep olmuştur. Üstelik Akçura’nın Ziya Gökalp’in muasırı olması onun için bir talihsizlik teşkil etmiştir. Çünkü o Gökalp’ten bilgili olduğu halde, Gökalp’in terkip kabiliyetine sahip bulunmuyordu. Gökalp’in ülkücülüğü Türk aydınlarının psikolojisine daha uygun düşüyor adeta büyülüyordu.” [102]

Yusuf Akçura’nın Türkçülük, Türk tarihi ve Türk fikir hareketine katkılarını şu ana başlıklar altında gruplandırabiliriz:

  • “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesiyle Türkçülüğü ilk defa bir siyaset şekli olarak ortaya koyması,
  • Türkçülüğü bir bütün olarak görmesi ve bunu sürekli savunması,
  • Türk milliyetçiliğinin teşkilatlanmasında kurduğu dernek ve yazılar­la oynadığı rol,
  • Rusya’daki Türklerin bilinçlenmesi ve örgütlenmesi konusunda ö­nemli rol oynaması,
  • Türk Yurdu Dergisiyle Türkçülük konusunda yaptığı çalışmalar,
  • Türkçülüğün tarihini yazan ilk araştırmacı olması (Türk Yılı, 1928)
  • Türk Tarih Kurumu’ndaki hizmetleri

Yusuf Akçura’nın “Bütüncü (Birleştirici) Türkçü” görüşleri Rus egemenliğinde yaşayan Türk devletlerinin bağımsızlıklarına kavuşmalarıyla yeniden güncel hale gelmiştir

Yusuf Akçura’nın gazete ve mecmualarda çıkmış yazıları büyük bir yekûn tutmaktadır. Yusuf Akçura’nın yazı yazmış olduğu başlıca gazete ve mecmualar şunlardır: Türk (Kahire), Kazan Muhbiri (Kazan), Vakit (Orenburg), Bilgi, Türk Yurdu, Altın Armağan (Türk Yurdu Mecmuasının ilavesidir), Mutasavver Malûmat, Halka Doğru, Yenigün, Milliyet, Şûra-yı Ümmet (İstanbul), Lausanne ve Meşveret (Paris). Yusuf Akçura’nın yazı yazmış olduğu gazete ve mecmua koleksiyonlarının hepsini görmek mümkün olmadığından, yukarıda adları verilmiş gazete ve mecmualarda neşredilmiş bütün yazılarını bir araya toplamak mümkün olamamıştır.

 

Eserleri:

İlim ve Tarih (Kazan, 1906), Din münazaralarından.. hakkında (Kazan, 1906), S Haziran vâkıa-i müessifesi (Orenburg. 1907), Eski Şûra-yi Ümmet’de çıkan makalelerimden (istanbul, 1329), Mevkufiyet hâtıraları, (İstanbul, 1330 ikinci baskı), Türk, Cermen ve Islavlarının münasebet-i tarihiyyeleri. (îstanbul, 1330), Üç tarz-ı siyaset (Kahire, 1912: istanbul, 1912), Siyaset ve iktisat hakkında birkaç hitabe (İstanbul. 1924), Rusya-daki Türk-Tatar Müslümanlarının şimdiki vaziyet ve emelleri (İsviçre, 1916), Şark meselesine ait tarihî notlar (İstanbul. 1336 . Tarih-i siyasî notları: Şark, meselesine dair (istanbul, 1336), Muasır Avrupa’da siyasî ve içtimai fikirler ve cereyanlar (istanbul, 1339), Siyaset ve tktisat (istanbul, 1924), Türk Yılı (İstanbul, 1928), Tarih yazmak ve okutmak usulleri (Birinci Tarih Kongresi, 1932), Osmanlı Devletinin Doğuma Devri (istanbul, 1940), Ta kendim – yahut Defter-i Amalim (istanbul 1944).[103]

           

3.14. Sultan Galiyev (1882- … )

 

Kimi zaman Üçüncü Dünyacılarla, kimi zaman Müslüman ve Türk halklarıyla, kimi zaman sosyalizmle, son yıllarda Türk dünyasındaki değişimleriyle de Turan barışı ile anılan, Kazanlı bir Türk olan marksist-devrimci Sultan Galiyev adını, tanınmış Sovyetologlardan A. Bennigsen “Üçüncü Dünya ve Milli Komünizm”in babası olarak niteliyordu. Pek çok araştırmacının ilgisini çeken Sultan Galiyev kimdir?

 

Sultan Galiyev, 13 Temmuz 1882 tarihinde Başkırdistan ASSR sınırları içinde bulunan, Sterlitamak bölgesi, Krimsakaly Kasabası, Ufa guberniası, Elimbetova köyünde dünyaya geldi.

İlköğretimine köy mektebinde başlayan Sultan Galiyev, Krimsakaly kasabasında “Organic” okulunu bitirdikten sonra, Kazan’da Tatar Pedagoji Enstitüsüne yazılır. 1905’te Enstitüyü bitirdiğinde artık zor geçinen bir köy öğretmeninidir. Bu durum onu sosyal eşitsizlikler hususundaki hassasiyetlerini güçlendirir ve politikaya atılmasında rol oynar.

 

Çarlık rejiminin yenilmez sanılan gücü uzak Asyalı Japon gücü karşısında yenilmiş, 1905 devrimi ile ciddi bir sarsıntı geçirmiştir. Böylece Rus hegemonyası altında yaşayan milletlerde gittikçe hızlanan toplumsal huzursuzluklar nezdinde “Büyük Rusya”nın yenilebileceği kanaati uyanmaya başlamıştır. O yıllarda Rusya’nın politik merkezlerinden biri olan Kazan ve muhalif aydınların sığınağı olan Kazan Üniversitesi ve Pedagoji Enstitüsü kuvvetli muhalefet odaklarından biridir. Bir nedenle Pedagoji Enstitüsü, Sultan Galiyev’in ilerideki politik formasyonuna zemin hazırlar. Okul yıllarında, bu doğrultuda politik çalışmalar yürüten “Islahat Şakirtleri” ile ilişki içindedir.

 

Bir müddet öğretmenlik yaptıktan sonra öğretmenliği bırakan Sultan Galiyev, Ufa Belediye Kütüphanesi’nde memurluğa başlar. Rusçaya hâkimiyetinden faydalanarak Tolstoy ve Zasamimsky’den çocuk hikâyeleri çevirir.

 

1905 devrimi Rusya’daki Türk toplumunu hazırlıksız yakalamıştır. Bu sebeple, toplumsal ve siyasal temelde herhangi bir katılım olmadığı gibi Sultan Galiyev de bu hareketin içinde değildir. Ancak “Devrimci Islahat Şakirtleri” içinde aktif görevler üstlenerek, milliyetçi ve ihtilâlci militanlarla ilişkilerini güçlendiren Galiyev bu yıllarda ilk sol kanat İslam reformistleriyle ciddi diyaloglar başlatır.

1905 Devrimi’nin başarısızlığa uğramasının ardından Sultan Galiyev, gazetecilik yapmaya başlar. Ufa’da yayınlanan ilerici ve ihtilalci gazetelerde sosyal eşitsizlikler üzerine yazılar ya­zar. Özellikle 1911–1914 yılları arasında Ufa’da yayınlanan “Ufimsky Vestnik” gazetesinde “Şuhu, UL, MS, Karmaskalinis” takma adlarıyla yazılar yazar.

Tatar zenginlerinden Gosmanof’un çıkardığı “Turmış” gazetesinin ardından, Moskova’da Kafkasyalı Ahmet Bey Salihof tarafından çıkarılan “Musulmanskaya Gazeta”nın yazarları arasına katılır. Bu gazetede “Kölge Baş” imzası ile “Kokkorad Kişi”, “Başkirka Kızı”, “So Tatari”, “V Dumani”, “Nido Pitaya Pisve” gibi şiir, hikâye türünden edebiyat çalışmalarını yayınlar. Diğer taraftan “Mir İslam” dergisi ile “Rus Öğretmeni” adındaki Moskova gazetesine “Halkoğlu” imzasıyla makaleler yazar.[104]

 

1913 yılında kendisine aynı zamanda politik bir ortam sağlayan Ruza Cihanova ile evlenir. Sosyalist kadın hareketinin önde gelen Ruza Cihanova ile kişisel problemler nedeniyle1918 yılında ayrılırlar.

1915 yılında yeniden öğretmenliğe dönen Sultan Galiyev, Bakü’de “Kız Pedagoji Enstitüsü”nde devam ettirdiği öğretmenlik görevinin yanı sıra, politik hareketlerin Azerbaycan’da önde gelen isimlerinden Mehmet Emin Resulzade ve Milli Musavatçılarla ilişkiye geçer. Resulzade grubunun yayın organlarından “Açık Söz” gazetesiyle, “Bakü”, “Kafkasya” ve “Bakinskaya” gazetelerinde “Mir Seyyit Kölgebaş” imzasıyla Türkiye-Kafkasya ilişkileri çerçevesinde Ermeni ve Gürcüleri hedef alan milliyetçi makaleler yazar.

 

Sultan Galiyev için Bakü yılları politik hareketlerin içinde aktif olarak yer almasının yanında edebi ve fikri eserleri, millî ve içtimaî meselelerle birleştirme anlamında birikim edinmesi açısından da verimli geçer. Sosyalist ve ılımlı sol-demokrat gazetelerde, dergilerde sosyalizme ilişkin düşüncelerini yazar. Bu dönem içinde Rus Sosyal Demokratlarıyla ilişkiden ziyade, Azerbaycan millî politik hareketi içindeki sol kanat ile ilişkilerini geliştirir.

Nitekim 1929 yılında Sultan Galiyev’e karşı olarak yürütülen kampanyada kullanılan “Kont-Revolytsiya Soltan Galiyefe Qarşı” adlı Kazan’da yayınlanan makalede, Sultan Galiyev’in Bakü yıllarındaki politik faaliyetleri için şöyle denecektir: “Bütün bu zaman içinde Sultan Galiyev, devrimci olmadı. O milliyetçilik ile açık alaka kuran burjuva milliyetçisi oldu.” Bu iddiayı ispatlamak isteyen Sultan Galiyev karşıtı kampanya, Sultan Galiyev’in “Quyaş” gazetesinde kaleme aldığı yazıda geçen Eşit olmayanlar arasında iki isim var. Bunlardan biri Müslümanlar, ötekisi ise Türklerdir. Bunlar en çok ezilen ve ayakaltına alınanlardır. Hiç kimse ve hiçbir şey, bunları benim yüreğimden söküp alamaz. Ne olursa olsun milletime olan bu sevgim sönmeyecek. Ancak ben öldüğümde, benimle birlikte sönecek. İşte bu sevgi, beni bir yerden bir başka yere atıyor, kaderime çizgi çekiyor.[105] Bu kaderde bütün gücümü halkım için sarfedeceğim.”  Sözlerini kullanıyordu.

 

1917 Devrimi esnasında Sultan Galiyev Bakü’’de bulunmakta idi. Müslüman Kongresi Yürütme Komitesi sekreterliği için Moskova’ya çağrılıncaya kadar Azerbaycan millî cephesi içindeki çalışmalarını yürüttü.

Devrim başladığında “Halkların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” ilkesi ve özellikle Lenin’in Türk ve Müslüman halklara yönelik bağımsızlık çağrısıyla geçici bir hürriyet ortamı ortaya çı­ktı. Bu durum, Çarlık rejimi altında yaşayan bütün halklara olduğu kadar Türk ve Müslüman halklara da yeni bir ümit vaat ediyordu.

İç savaş başladığında ise gerek Türk ve diğer halkların bağımsızlık isteklerini gerçekleştirebilecekleri bir durum, diğer tarafta ise Rus devrimcilerin devrimi başarıya ulaştırabilme çabalarında en güvenilir bir müttefik olarak bu halklarla işbirliği ortamının doğmasına sebep olmuştur. Bu müttefik güç, tabii olarak uzun yıllar Çar idaresi altında ezilmiş Rusya’nın Türk ve Müslüman halklarıdır. Türk ve Müslüman halklar için bu işbirliğinin anlamı ise uygun şartlarda geçici bir anlaşma ve sonuçta tam bağımsızlıktır.

İç savaş hızla yayılmakta, Avrupalı emperyalistler tarafından büyük maddî destek alan Beyaz kuvvetler olarak bilinen Çar taraftarı Amiral Kolçak, Denikin, Vrangel kuvvetleri, Kızıl Ordu birliklerine ağır kayıplar verdirmektedir. Bu esnada Türk ve Müslüman müttefik kuvvetlerin örgütlenmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bunun için Türk ve Müslüman halkların politik örgütlenmesi içinde çok itibarlı bir entellektüel ve eylem adamı olan Sultan Galiyev, Devrim Konseyi’nin dikkatini çekmekte gecikmemiştir. Kafkasya’dan Moskova’ya çağrılan Sultan Galiyev önce başkanlığını Molla Nur Vahidof’un yürüttüğü “Müslüman Sosyalist Komite” (MUSKOM) sekreterliğine, ardından sırasıyla “Devrim Konseyi” üyeliğine (NARKOMNATS), Stalin’in yürüttüğü “Uluslar Komiserliği” 2. Başkanlığına, “Müslüman Uluslar Komiserliği” birinci başkanlığına ve “Müslüman Kızıl Ordusu”nun Genelkurmay Başkanlığı’na getirilir[106].

Kızıl Ekim ve Sultan Galiyev

 

Devrim ile değişen şartlar karşısında politik faaliyetleri hızlanan Türk ve diğer Müslüman halklarının 1–2 Mayıs 1917 tarihli kongresi olan “Bütün Rusya Müslümanları Kongresi”ne çağrılan Sultan Galiyev, Müslüman halkların geleceğine yönelik kararların alınması hususunda kongreye katılır ve sekreterliğe getirilir. Ancak kongrenin belirli bir politika belirleyememesi karşısında Sultan Galiyev daha önce Molla Nur Vahidof tarafından kurulmuş olan MUSKOM’a geçer. Bu komite, Ekim Devrimi içinde Türk halklarının en etkili organı olarak çalışmıştır.

 

1918 yılı Sultan Galiyev’in devrim içinde olduğu kadar, Bolşevik tarihi içinde de yıldızının parladığı dönemdir. Teşkilatçılıktaki başarısı, onu önce MUSKOM genel sekreterliğine getirecektir. Bu dönemde, Tatar halkının 1552 yılında Rus egemenliğine girmesinden beri istiklal ve hürriyet sembolleri olan “Süyün Bike” minaresinin yeniden yaptırılması ve yine Hz. Osman’a ait olup, Petrograd kütüphanesinde bulunan Kur’an-ı Kerim’in iade edilmesi yolunda çabaları, Sultan Galiyev’i halkın nazarında millî bir kahraman yapma yolunu açacak önemli adımlardır.

 

10 Ocak 1918 tarihinde R(b) K.P’nin 3. Kongresi’nde İdil-Ural bölgesinde Tatar-Başkır Milli Devleti’nin kurulması için çalış­malarını ilerleterek, 10–16 Mayıs 1918 tarihinde Moskova’da “Tatar-Başkır Cumhuriyeti”nin Kurucu Meclis hazırlık toplantısını gerçekleştirir. Bu millî devlet kurma yolunda atılan ilk adımdır.  Rusya’da devrim ve iç savaş şartları göz önüne alındığında, Rus yöneticilerin itirazına uğramadığı gibi, tasarı Lenin ve Stalin tarafından sözlü olarak tasvib alır. Sovyet tarihinde “taktik işbirliği” dönemi olarak, bu politika, ilk zamanlarda Sultan Galiyev’i umutlandırmıştır. Liberal milliyetçilerin önde gelenlerinden Zeki Velidi, Sadri Maksudi, M. Emin Resulzade grubunun “dar bölge milliyetçiliğine” dayanan özerklik isteklerinde Lenin ile anlaşmaya varmaları, Türk ve Müslüman Halkların Birleşik Cephesi’ni, “unitarist” ve “federalist” olmak üzere ikiye böler[107].

Sultan Galiyev hareketinin olduğu kadar, Türk halklarının yapısal meselelerinin de anlaşılması yönünden bu iki gurubun politik yaklaşım tarzları çok önem­lidir.

Bölgelerarası geniş çaplı bağımsızlık ilkesini öngören Sultan Galiyev önderliğindeki “Unitarist” tezin muhtevası şudur: “Katıksız ve kayıtsız bağımsızlık ilkesinden hareketle, bütün ezilmiş halkların merkezi bir devlet içinde, kültürel özerkliğe dayanan bütüncül bir yapı oluşturulmasıdır. (Bu tez, daha sonra Rus yöneticilerden ayrıldıktan sonra, Sultan Galiyev tarafından Turan Federal Sosyalist Cumhuriyetine dönüşecektir). Tez’in temel espirisi, ayrı ayrı kurulacak (özerk de olsa) federal devletler, Türk ve Müslüman halkların, emperyalizm karşısında Birleşik Cephelerini parçalayıp, zayıflatacağı gibi, büyük halk toplulukları içinde yaşayan, özerklikten yoksun küçük halk topluluklarını asimile olmaktan da kurtaramayacaktır”.

“Dar Bölge Milliyetçiliğine” dayanan federalistlerin liberal milliyetçilerin tezinin içeriği ise şöyle idi: “Her ne kadar aynı din, aynı soy’dan gelinse de, ayrı dil, ayrı kültür özelliklerine sahibiz. Herkesin kendine özgü bir edebiyatı, basını, kültürü var. Bunlardan hiçbiri diğerine feda edilemez”.

Buradan da anlaşılacağı gibi, federalistlerin merkez-dışı eğilimleri, Türk ve Müslüman halkları tek başlarına bırakıyordu. Bu durumda Sultan Galiyev’in tasarısı olan Büyük Asya İslam-Türk kültürünün rönesansı ile, Şark dünyasının milletlerarası emperyalizmden kurtulma savaşı daha ilk anda darbe yiyordu. Bu tezler daha 3 Mayıs 1917’de tartışmaya açıldığında federalizmi savunan liberal milliyetçilerle, sosyalist Türk Birlikçi unitaristler(milli sosyalist) karşı karşıya gelmişler ve ardından iç savaşın hüküm sürmesi sebebiyle konu süresiz olarak ertelenmiştir.

Erken Doğan Şafak ve Sultan Galiyev

2 Mayıs 1918’de Sultan Galiyev’in eski arkadaşı ve hocası olan ve Kızıl imam olarak tanınan Molla Nur Vahidof başkanlığında “Merkezi Müslüman Askeri Komitesi”nin çekirdek kadrosu oluşturulmuştu.[108] İç savaşın tırmanışa geçtiği bu ortam içinde Sultan Galiyev, Askeri Komite’nin sorumluluğuyla birlikte, “Müslüman Kızıl Ordusu”nun örgütlenmesi görevini de üstlenir.

“5. Kızılordu”nun yüzde yetmiş beşini meydana getiren “Tatar-Başkurt Taburlarını” ve “Müslüman Kızıl Alaylarını örgütleyen Sultan Galiyev uzun çabaların sonucunda, Molla Nur Vahidof’la “Müslüman Bolşeviklerin Bütün Rusya Kongresi”ni (17-20 Haziran 1918, Kazan) toplar. “Bölgeler ötesi” bağımsızlığı ön gören unitarist tez yeniden gündeme getirilir. Fakat bu defa eski liberal milliyetçilerin federal tezleri, Rus komünistleri tarafından desteklenince, tasarı ikinci defa reddedilir.

6 Ağustos 1918’de Kazan’ın, Çek lejyonerleri ve Beyaz kuvvetlerin taarruzuna uğraması üzerine, Moskova’da kurulan “Tatar Alayları” ile Kazan’a giden ve esir düşen Molla Nur Vahidof 19 Ağustos 1919’da kurşuna dizilerek idam edilir.

Millî bağımsızlığa ve Bölgeler ötesi “Doğu Enternasyonaline” baştan beri karşı olan Moskova nezdinde, özellikle Stalin tarafından tehlikeli olmaya başlayan Molla Nur Vahidof-Sultan Galiyev birlikteliğinin, M. Nur Vahidof un ortadan kalkması Moskova için bir avantaj niteliğindedir. Nitekim Troçki daha sonra hatıralarında “Stalin’in M. Nur Vahidof’u Kazan’a bilerek gönderdiğini ve esir düştükten sonra Çeklerin ellerinden kurtarılması mümkünken, Stalin’in buna göz yumduğunu” belirtecektir.

1918 Ağustos aylarında Sultan Galiyev’ in iç savaş içindeki konumu oldukça önem kazanır. Merkezi Büro (ORGBÜRO) “Sovyet Askeri Devrim Doğu Bölgeleri’nin 2. Ordusunun” Sarapul, Izhevsk gibi stratejik bölgelerde yenilgisi üzerine, “Kızıl Taburlar”dan oluşan’ büyük bir müfreze ile karşı saldırıya geçen Sultan Galiyev, Kolçak kuvvetlerini geri püskürtür. “Askeri Devrim Komite Başkanı” olan Troçki, Sultan Galiyev’in askeri strateji ustalığından çok etkilendiğini belirtmekten geri kalmaz.[109]

18 Mart 1919’da toplanan 8. R (b) K.E Moskova Kon-gresi’nde alınan karar gereği, “Millî komünist örgütlerinin ve millî bolşeviklerin tasfiye edilmesi” yürürlüğe ko­nur. 22 Kasım–3 Aralık 1919’da “Doğu Halkları Komünist Örgütleri” 2. Kongresi’nde alınan kararın kesinlik kazanması ise, Sultan Galiyev’i “Bölgeler ötesi” bağımsızlık tasarısının Rus komünist yöneticilerle gerçekleşmeyeceği noktasına getirir.

Yol Ayrımında Sultan Galiyev

Liberal milliyetçilerin uzlaşmazlıkları ve Rus yöneticilerin tutumlarına rağmen, Devrimin ilk yıllarında vaad edilen sözlere dayanarak 1920’de Sultan Galiyev ve yoldaşları tarafından “Komünist Parti Merkez Komitesi”ne yeniden sunulan “İdil-Ural Sosyalist Cumhuriyeti”nin reddi, Sultan Galiyev ile Moskova yöneticilerinin “yol arkadaşlı­ğının bitip, muhalefete geçtiği” dönemin de başlangıcı olur.

Muhalefete geçtiği dönemde Sultan Galiyev, “Milletlerin Hayatı” dergisine 21 Aralık 1921’de yazdığı bir makalede durumu, “Ruslar’ın Doğu halkları üzerinde yürüttüğü zulüm ve baskı politikasını, Ruslar’ın milletler meselesi üzerinde Rus komünist yöneticilerin partizan ve taraflı tutumlarıyla ortaya çıkan uzlaşmaz tavırlarını” sert bir dille eleştirir.

Devrim içindeki konumunu iyice güçlendiren Moskova yönetimi, Sultan Galiyev ve hareketi başta olmak üzere ve yine aynı dönemin önemli muhalif hareketlerinden Gürcistan’da Gergion Olayı’nın tırmanışa geçmesi üzerine hemen karşı saldırıya geçecektir. Bu yönde Kuybişev tarafından hazırlanan bir raporla, Lenin’in de yokluğundan faydalanarak, Stalin tarafından 12. Parti Kongresi’nde gündeme getirilir.

Sultan Galiyev, arkadaşlarına ve komiteye yazdığı mektuplar ile millî meseleye ilişkin yaptığı konuşma ve yazışmalar suç unsuru gösterilerek tutuklanır. Bu onun ilk tutuklanışıdır.

PolitBüro, RCP Merkez Komite ve ORGBÜ-RO’nun üyelerinden bazılarının Sultan Galiyev’in yargılanması gerektiği hususunda ısrarlarına rağmen; Türk ve müslü-man halkların temsilcilerinin Sultan Galiyev’e olan desteği ve Sultan Galiyev’e “Tatar Komsomol”unun şeref üyeliği ile Doğu’nun Büyük Devrimcisi” unvanının verilmesine ilişkin karar neticesinde Sultan Galiyev serbest bırakılmak zorunda kalınır. Bir yıl sonra parti itibarının iade edileceğine ilişkin karar, gittikçe güçlenen Stalin politikasının karşısında bir türlü gerçekleşmez.[110]

Türk ve müslüman halkların muhalefetlerini kırma girişimi ilk olarak Sultan Galiyev ve Mustafa Suphi üzerinde başlar. Rus yöneticilere ve Sovyet yönetimine karşı “Koloniler Enternasyonali” kurmak için “Koloniler Devrimi” tez’ini geliştiren Sultan Galiyev’i, bu konuda yoldaşlarından ayırıp yalnız bırakmak Moskova yönetiminin uygulamaya koyduğu planın ilk safhasıdır. Bunun için Mustafa Suphi Türkiye’ye gönderilir. Daha önce Molla Nur Vahidof’un ölümüyle yalnız kalan Sultan Galiyev’e Moskova Üniversi-tesi’nde rektörlük teklif edilir.

Kemal Tahir’e göre, Lenin’den gelen bu teklifi Sultan Galiyev kabul etmek zorundadır. Çünkü Sultan Galiyev, teklifi kabul etmeyip gelmese, gizli planlar kurduğu varsayılacak, kabul edip gelse, Moskova gerçekten onu eylemlerinden ve düşüncelerinden uzaklaştırarak enterne etmiş olacaktır. Buna duruma rağmen, Sultan Galiyev teklifi kabul eder ve Moskova Üniversitesi’ne gelerek göreve başlar. Ancak bu görev çok uzun sürmez. Bir sabah evinden çıkar fakat akşam olduğunda görev yaptığı üniversiteden geri dönmez.

Daha sonra yine Troçki’nin tanıklığına göre, Sultan Galiyev, Stalin’in kişisel girişimleriyle tutuklattırılmıştır. Kamanev bana bir gün dedi ki der Troçki; “1923’te Halk Komiseri Tatar Konseyi Başkanı Sultan Galiyev’in tutuklanmasını hatırlıyor musun? Bu olay, Stalin’in emriyle ilk defa partinin saygı değer bir üyesinin tutuklanmasıydı. Ne yazık ki Zinoviev ve ben buna seyirci kaldık”.

Sultan Galiyev’ in 1928′ deki ikinci tutuklanışında gerekçe olarak, onun eski bir kent-soylu, Pan-Türkist, karşı devrimci ve burjuva milliyetçisi oluşu gösterilir. Moskova’da yargılandıktan sonra, on sene zorunlu çalışma kampı cezasına çarptırılarak, cezasını çekmek üzere Beyaz Deniz kıyısında Solovki gulagına (çalışma kampı) gönderilmesine karar verilse de daha sonra, cezası, Moskova’da hapishanede kurşuna dizilerek infaz edilir[111].

Sultan Galiyev parti itibarı alınıp, tutuklanmadan önce, “Müslüman Küçük Kollej” (NARKOMNAC) yöneticisi, “Müslüman Kızıl Ordu Genel Kurmay” Başkanı, “Doğu Halkları Üniversitesi Rektörü”, “Kazan Halk Komiseri” (NARKOM), “Milletler Halk Komiserliği” ikinci Başkanı (NARKOMNATS) “Halk Komiserler Konseyi” (SAVNARKOM); “Merkezi Komite” (ORGBÜRO); “Devrim Komite Konseyi” (REVKOM) üyesi, “Müslüman Sosyalist Komite” (MUSKOM) Başkanlığı da olmak üzerek, Doğu halklarına ait yirmi ayrı seksiyonunun da yöneticiliğini yapmaktaydı.

3.15.Ayaz İshaki – Îdillî (1878 1954)

Kazan Türklerinin kültürel ve milli uyanışlarına edebî eserleri ile ışık tutan Ayaz Ishakî Bey hayatını Türklüğe adamış bir fikir adamı ve bir istiklâl mücahididir.

Ayaz İshakî îdilli, 23 Şubat 1878’de bugünkü Tataristan’ ın başşehri olan Kazan civarındaki Yavşirma köyünde doğar. Babası aynı köyün imamı îlâdettin îshakî, annesi Üstad Bike Kameriye Hanım’dır. 12 yaşına kadar babasının medresesinde okur. Burada Kazan şivesi­nin ve Arapçanın bütün inceliklerini öğrenir. 1890 yılında Çis-tay’daki Şakir Kemal Hazretin Medresesine, üç yıl sonra ise Kazan’daki daha yüksek bir medreseye gönderilir. O sırada vefat eden akrabası Şehabettin Mercanî’nin eski talebelerinden Şeyhattin Ağa, içinde Türkçe eserlerin de bulunduğu zengin kütüphanesini ona bağışlar. Bu suretle kıymetli kitaplardan istifade ederek bilgisini arttırır.

1893’te Kazan şehrinde Âllam Hazret Medresesine giren Ayaz İshakî meşhur Gallam Hazret’in talebesi olur. Kazan’da fikrî inkişafı için daha geniş imkânlar bulur. İsmail Gaspıralı’nın Kırım’da çıkardığı Tercüman, Azerbaycan’da neşredilen Iginci Köylü Gazetesini ve İstanbul’da basılan Malûmat Mecmuasını takip eder. Böylece ilk gazetecilik merakı başlar. Eksiklerini ise Hadi Maksudi Bey’in kütüphanesinde tamamlamak imkânını bulur.

Ayaz İshakî babası tarafından İslâmî hayat telâkkisi ve İslâm ahlâk prensiplerine göre yetiştirilmiş ve küçük yaşlardan itibaren İslâm dünyasımn tarihini öğrenmeye başlamıştır. Daha sonra yazacağı eserlerinde bunun kuvvetli tesiri görülmüştür. Hâtıralarından birinde şu sözleri görmek mümkündür:

“Ben İslâm dünyasının tarihi faciasının sebeplerini araştırmağa başladım… Şark milletleri, ileri bir medeniyete sahip bulundukları halde, müstemlekecilerin tahakkümüne nasıl düştüler? Dikkatimi celbeden elim bir hakikat, İslâm tarihçilerinin bu sebepleri meydana koymaktan içtinap ettiklerini gösteriyordu.”

Ayaz İshakî, Şimal Türklerinin kültürel ve millî uyanış devrinde yetişmiştir. Bu uyanış tarihi ile ilgili olarak adlarını Türk büyükleri içine yazdıran Şehabettin Mercanı, Hüseyin Feyzhan, Abdülkayyum Nasirî ve Kırımlı Gaspıralı İsmail Bey’i örnek almış ve onların tesirleri altında kalmıştır. Onlar Şimal Türklerinin uyanışı için tarih, pedagoji ve felsefe sahalarında çalışmışlar, Ayaz İshakî Bey ise edebî eserleri ile bu harekete iştirak etmiştir. İlk eserini talebeliği sırasında 1896 yıllarında vermiş olup, Kazan’da Kerim Oğulları Kitabevi tarafından basılan bu eser “Taallümde Saadet” adını taşımaktadır.

Ayaz İshakî millî kültürün maarif ile halledileceğine inanmış ve eserlerinde Avrupalılaşma ve ıslahat hareketlerine geniş yer vermiştir. Bu hareketin edebiyattaki mümessilleri Ayaz İshakî Bey’den başka F. Emirhan, F. Kerimî, Rahim, A. İbrahim Beylerdir.

Ayaz İshakî fikir ufkunun genişlemesi ile yetinmez, arkadaşı Sadri Maksudi ile medreseden ayrılarak 1899’da Kazan’daki Tatar – Rus mektebine girer ve Rus dilini öğrendikten sonra Rus klâsik eserleri üzerinde çalışmaya başlar. Dört yıllık eğitimini tamamladıktan sonra  “ilkokul uçiteli”   (Rus dili öğretmeni)   olmak ehliyetini veren diploması[112] ile bir müddet öğretmenlik yapar. Bu mektepte öğrendikleri ile birlikte, Ayaz İshakî, milletin manevî terbiyesi için bediî edebiyat vasıtasıyle çalışmak lâzımdır, diye karara varmıştır. Eserlerini meydana getirirken, eser konusunu halkın içinden aramış ve almıştır.

1902’de Ayaz İshakî’nin idaresi altında gizli Hürriyet dergisi neşredilmeye başlanır. 1905 inkılâbı Kazan Türkleri için de bazı imkânlar sağlar ve bu yıllarda birçok millî gazete ve dergiler neşredilmeye başlanır. Aynı sene içinde 15/18 Ağustos tarihlerinde Nijni-Novgorod şehrinde Rusya Türklerinin Birinci Kongresi toplanır ve kongrede verilen karar üzerine Ocak 1906’da Petersburg’da “Bütün Rusya Müslümanlarının İttifakı” adı ile bir teşkilât kurulur. Ayaz İshakî de kongreye katılmıştır.

Ayaz İshakî Bey 1905’te Tan Yıldızı gazetesiyle, Tan dergisini neşre başlar ise de kısa bir müddet sonra bu gazete ve dergi Çar hükümeti tarafından kapatılır ve Ayaz İshakî Çistay hapishanesine gönderilir. Devlet Duma Kongresine rastlayan bu hapis devrinde Ayaz İshakî seçilme hakkını kaybetmiştir. Seçimlerden sonra serbest bırakılması üzerine 1906’da Tavış gazetesini çıkarmaya başlar.  Fakat tekrar tutuklanan Ayaz İshakî, 6 aylık bir hapisten sonra, 1907’de Arhangelsk şehrine üç yıllığına sürgüne gönderilir. 1908 yılının yazında sürgünden kaçarak Petersburg’da saklanır. Ancak Petersburg’da polis tarafından yakalanması üzerine yeniden sürgüne gönderilir. Sürgün hayatı sona erdikten sonra Kazan’a girme hakkı verilmediği için, Petersburg’a dönerek matbuat hayatına yeniden başlar. 1911’de İstanbul’a gelerek Kandilli’de ikamet eder ve eserlerini yazmaya burada devam eder. Züleyha isimli romanını bu devirde yazmıştır. Ancak arkadaşlarının daveti üzerine tekrar Rusya’ya döner ve millî mücadeleye yeniden atılır. Fakat polis tarafından aranan Ayaz îshakî Bey tutuklanarak tekrar sürgüne gönderilir. 1913 yılında Romanof sülâlesinin tahta çıkışının üçyüzüncü yıldönümü dolayısiyle umumî aftan faydalanarak serbest bırakılır ve Birinci Cihan Savaşı esnasında Rusya’ya esir düşen Türk subay ve erlerine yardım eder ve ettirir.

Ayaz îshakî Bey 29 Eylül 1913’te îl gazetesini çıkarır. Bu gazete millî kurtuluş fikrini yayması sebebiyle yalnız Kazanlılar için değil, diğer Türk kavimleri tarafından da aranan bir gazete olur. Birinci Dünya Savaşında il gazetesi Petersburg’dan Moskova’ya nakledilir ve orada yayınlanmasına devam edilir. Fakat Mart 1915’te İl gazetesi de kapatılır. 1916’da Söz gazetesini çıkarmağa başlar ise de, Rusya İçişleri Nezaretinin takibatına uğrar ve gazetesi kapatılır.[113]

Rusya’da 1917 Şubat ihtilâlinin çıkması üzerine Ayaz İshakî ve arkadaşları Kazan Türklerinin istiklâli uğrunda kesif bir çalışma içine girer ve Moskova’da îl gazetesi tekrar neşredilmeye başlanır. Aynı sene içinde “Bütün Rusya Müslümanlarının Birinci Kurultayı” toplanmıştır.

1917 Temmuzunun 21’inden 31’ine kadar Kazan’da üç mühim kongre toplanmış ve kongrelerin teşkilinde Sadri Maksudi ile Ayaz İshakî Beylerin büyük rolü olmuştur. Bu kongreler, Harbî Şûra Kongresi, Din Ulemasının Kongresi ve İkinci Umumî Müslüman Kongreleridir. 22 Temmuz 1917’de, İdil-Ural Türkleri için millî-medenî muhtariyet kurulması ilân edilir, reisliğine Sadri Maksudi Bey, millî idare dahilinde haricî -siyasî komisyon idaresine de Ayaz ishakî Bey getirilir. Ayaz Bey bu devrede çeşitli şehir ve köylere giderek halkı aydınlatıcı konferanslar verir ve mitingler tertip eder. Nisan’da Kadınlar Kongresi’ni toplar, Türkistan’a hususî heyetler gönderir, millî taburlar kurar, Ufa Millet Meclisi için vekiller seçimini idare eder. Kurulacak Millî Devlet Hazinesi için para toplar ve Idil-Ural Cumhuriyetinin teşkili kararının alınmasında faal rol oynar.

12.4.1918’de Sovyet askerleri Kazan şehirlerine hücum etmiş, Millî İdare âzalarının birçoğunu tutuklamıştır. Ayaz Bey kendisinin yok edileceğini öğrenince, arkadaşları ile beraber gizlenmek mecburiyetinde kalır. Polis tarafından aranması üzerine, 1920’de Paris’e geçmeye muvaffak (mecbur kalır) olur. Burada Sadri Maksudi Beyle birlikte Kazan Türklerinin millî hukuklarını müdafaaya devam eder ve Fransızca bir eser neşreder. Bu eser bilâhare Rusça, Fransızca ve Polakça (Lehçe) ya da tercüme edilmiştir.

Ayaz Ishakî Bey 1934–1938 yıllarında Mançurya, Kore, Japonya, Arabistan ve Finlandiya’ya seyahat eder ve bu memleketlerde yaşayan Kazanlıların teşkilâtlanması için çalışır.

Uzak Şark seyahati esnasında Millî Bayrak gazetesini tesis eder. Berlin’de 1928’den 1939’a kadar Yana Millî Yul mecmuasını çıkarır.

Ayaz ishakî Bey muhaceret yılları esnasında da muharrirlikten vazgeçmemiş, sesini kalemiyle duyurmaya çalışmıştır.

1939 tarihli Moskova – Alman Andlaşması ve Lehistan’ın taksime uğraması üzerine Ayaz Bey Türkiye’ye gelir[114].

Türkiye’de iken Türk Yurdu mecmuasında çalışmış, makalelerine devam etmiş, Züleyha adlı romanını da Türkiye Türkçesine çevirmiştir. Hayatının en son günlerine kadar Ayaz ishakî îdilli Bey durmadan çalışmış,  hemşehrilerinin menfaatlerini bütün gayretiyle savunmuştur.

Elli yıllık muharrirlik, edebî ve siyasî faaliyeti esnasında l0’dan fazla gazete ve dergi, 50’ye yakın da edebî ve siyasî eser neşretmiştir. Bu eserlerden “Üyge Taba” (Eve Doğru) Türkiye Türkçesine tercüme edilmiştir.

1953 yılı Mayıs ayında “Amerika Komitesinin davetlisi olarak Münih şehrine gitmiş ve orada yapılan kongrelerde, Rus olmayan halkların haklarını savunmuş,  bunun ehemmiyeti üzerinde durmuştur.

Münih dönüşü sonrasında sıhhati çok bozulmuş, 22 Haziran 1954 tarihinde kızının evinde vefat etmiştir. Cenazesinin mümkün olduğu takdirde İstanbul’a nakledilip Edirnekapı şehitliğinde merhum Yusuf Akçura Bey’in yanına gömülmesini vasiyet etmiştir. Bu arzusu yerine getirilerek 24 Haziran 1954’te şehitlikte onu seven ve yakınlarının gözyaşları arasında toprağa verilmiştir[115].

3.16.Sadri Maksudi Arsal (1880-1957)

Sadri Maksudî Kazan yurdunda Taşsu köyünde doğar. Babası, o köyün imamı olan Nizameddin Maksudî’dir. 1888’de Gölboyu medresesine girer ve 1895’te Kırım’da, Bahçesaray Zincirli Medresesi muallimi olan ağabeyi Ahmet Hadi’nin yanına giderek tahsil eder. 1897’de öğretmen okuluna (Russko-Tatarskaya Uçi-telskaya Şkola) girer ve 1899-1900’da ilk hikâye denemelerinden “Maişet” yayınlanır. 1901’de öğretmen okulunu bitirir ve Kırım’da tanıştığı İsmail Gaspıralı’nın teşviki ile İstanbul yolu ile Paris’e gider. Bir yıl hazırlandıktan sonra 1902’de Hukuk Fakültesine kaydolur. Ayrıca “Paris Edebiyat Fakültesi” ve “College de France” mekteplerinde de birçok dersleri takip eder.

1906’da Rusya’ya dönerek politika ve cemiyet işleri ile uğraşmaya başlar. II. Duma (parlemento)’ya Kazan’dan üye seçilir. Ancak Duma çabuk dağıldığından Maksudî bir iş görememiştir.

14.11.1907’de III. Dumaya da Kazan Türkleri tarafından gönderilir ve bu mecliste Rusya Türklerinin çeşitli dertlerini nutukları ile dile getirir. (Dumada 10 Türk vardı. Bunların 7 si Kazan’dan, 3 ü Kafkasyadandı) 1911’de “Vakit” ve “Şura” gazetelerinin yazarlarından Ramioğlunun kızı Kâmile ile evlenir ve 1913’te avukatlığa başlar.

1917’de kurulan “Türkistan Komitesi”nde Türklere ayrılan dört kişilik kontenjandaki bir yeri de o işgal etmiştir. 1917 yılı Temmuz’unda Rusya müslümanları Kurultayına “Millî-Medeni Muhtariyet” Projesini götürerek kabul ettirir. 19.1.1918’de “İç Rusya ve Sibirya Türk-Tatarları” millî idaresi Ufa’da kurulur ve 25.4.1918″de Ruslar tarafından feshedilir. Sadrî Maksudî 1918 ilk baharında Ufa’dan Kazan’a döner meşhur din bilgini Musa Carullah’ın yardımı ile aynı yıl Finlandiya’ya geçer. 1919 yılının Mayısında Paris’e gider, 1920 senesinde Versay’da toplanan sulh konferansına “Rusya Avrupası müslüman-larının talebine” dair muhtıra verir. 1922’de ailesi ile birlikte Berlin’e gelir ve burada politikayı bırakarak ilmî çalışmalara başlar. Paris’te “Le Temps” ve “Journal Asiatique” te bir kaç makalesi çıkar. 1923’te Sorbon Üniversitesi Edebiyat fakültesine bağlı İslâm Ülkelerini Tetkik Enstitüsünde Türk-Tatar kavimlerinin tarihi üzerine dersler verir. 1925 yılında geldiği Ankara’ da, Telif ve Tercüme Heyeti üyeligine tayin edilir. Bu heyet dağılınca Hukuk Mektebine hoca tayin edilir. Hocalığı sırasında ilmî çalışmalarına hız verir, çeşitli konferanslar vererek ilmî eserler neşreder. Teklifi ile kurulan Türk Tarih Kurumuna 1929″da üye seçilir. 1930–1934 devresinde Şebin Karahisar”dan, 1934–1938 devresinde Giresun’dan mebus seçilir, 1936’da “Cemiyet-i Akvam Müzaheret Cemiyetleri” kongresinde T.B.M.M.’ ni temsilen giden heyette üye olarak yer alır. Londra ve Glaskov’a seyahat eder. 1937’de bu görevle Çekoslovakya’ya da gider. 1934’te İstanbul Üniversitesine nakil olarak Ord. Prof. olur. 1945’te emekliye ayrılır. 1950’de D.P. den Ankara mebusu olan Sadri Maksudî Bey, 20 Şubat 1957’de İstanbul Guraba hastanesinde vefat eder.[116]

Yukarıda kısaca bahsettiğimiz Sadri Maksudî Bey Kazan Türklüğünün yetiştirdiği büyük adamlardan biridir. 77 senelik ömrü zarfında büyük işler peşinde koşmuş, dev eserlerinin yanında makaleler yazmış, çeşitli konularda ve ekseri millî davalar üzerine konferanslar vermiş, Kazan Türkleri ve Türk Kültürü için canla başla çalışmıştır. Kazan Türklerine bazı haklar kazandırmak, onları ezilmekten kurtarmak için evvela politik yönden çalışmış fakat memleketi terke mecbur kalınca, Türklüğün kalkınmasında faydalı olmak için ilmî yolda çalışmanın gerektiğine inanmıştır. Bu yolda son günlerine kadar yılmadan çalışmıştır.

Eserleri:

  • – Maişet (roman). Kazan, 1898. 2. bsk.: 1914.
  • – İngiltere’ye Seyahat. Kazan,
  • – Türk dili için (Türk Ocakları neşriyatından),
  • – Îskitler-Sakalar (“Türk tarihinin ana hatları” serisinden). Ankara, 1934.
  • – Hukukun umumî esasları (Ankara Hukuk Fakültesi neşriyatından). Ankara,1937.
  • – Orta Asya Türk devletleri (“Türk tarihinin ana hatları” serisinden).
  • – İngiliz âmme hukukunun inkişaf safhaları, İstanbul, 1940.
  • – Teokratik devlet ve lâik devlet (ayrı basım). İstanbul, 1940.
  • – Hukuk tarihi dersleri (Ankara Hukuk fakültesi neşriyatından). Ankara,1941.
  • Umumî hukuk tarihi (Ankara Üniversitesi Hukuk fakültesi neşriyatından). Ankara, 1942. 2. bsk.: 1944, 3. bsk.: İstanbul, 1948.
  • – Hukuk felsefesi (Hukuk fakültesi talebe cemiyeti yayınlarından).
  • – Kutadgu Bilig (ayrı basım). İstanbul, 1947.
  • – Türk tarihi ve hukuk (İstanbul Üniversitesi neşriyatından No. 336) İstanbul,1947.
  • – Farab’nin hukuk felsefesi (ayrı basım). İstanbul, 1955.
  • Milliyet duygusunun sosyolojik esasları İstanbul, 1955.[117]

Mağcan Cumabayulı (1893-1938)

Kuzey Kazakistan’daki Qızılcar (Petropovlask) şehri yakınlarında bulunan Sasıkköl kıyısında doğmuştur. Çevresinde etkili olan bir ailenin çocuğudur. İlk tahsilini avulundaki mektepte yapar, ardından Qızılcar şehrinde bulunan ve usûl-i cedit tarzında öğretim yapan Şala Kazak Medresesi’ni bitirir. Bu medresede iken şiirler yazmaya başlar daha sonra Ufa’daki Galiya Medresesi’ne girer. Buradaki tahsilini, hocalarından birisi olan Galimcan İbrahim’in tavsiyesine uyarak yarıda bırakıp Qızılcar’a geri döner (1912). Qızılcar’da Mirjaqıp Duwlatulı ile tanışır ve ondan Rusça öğrenir. Öğrendiği Rusça vasıtasıyla Rus ve Avrupa şâirlerinin şiirlerini okumaya başlar ve aynı yıllarda Ahmet Baytursınulı’nın Orınbor’da yayınlamakta olduğu Qazaq gazetesinin yazı heyetine katılır. 1913–1917 yılları arasında Ombı (Omsk)’daki Öğretmen Okulu’nda okuyarak öğretmen olur. 1917 yılında milliyetçi Alaş Orda Partisi’ne girer ve bu partinin kurduğu Alaş Orda Hükümeti’nin Maarif Komisyonunda görev alır. 1919’da Alaş Orda Hükümeti’nin Bolşeviklerle anlaşıp dağılmasından sonra Bostandıq Tuwı gazetesinin redaktörü olur. 1922 yılına kadar bu vazifede kalan Mağcan, 1922 yılında Sultanbek Qojanulı’nın davetiyle Taşkent’e gider, burada yeni kurulmuş olan Sovyet Rusya’ya bağlı Muhtar Türkistan Cumhuriyeti’nin Kazak-Kırgız Bilgi Komisyonu’nda görev alır. Bu hükümetin resmî yayın organları olarak çıkarılan Çolpan ve Sana dergileri ile Aq Col gazetesinin yayınlanmasında büyük rol oynar. 1924’ten sonra Moskova’da Künşığıs Matbaası’nda çalışır ve Qızıl-car’daki okullarda öğretmenlik yapar. 1929’da milliyetçi, Turancı ve Sovyet rejimine karşı olduğu gerekçesiyle tutuklanarak 10 yıl hapis cezasına çarptırılır. Ancak 10 yılı dolmadan, 1935 yılında tanınmış Rus yazarı Maksim Gorki’nin yardımıyla serbest bırakılır. Kazakistan’a geri dönerse de 1937 Aralığı’nda tekrar tutuklanır ve 1938’de öldürülür.

Mağcan Cumabayulı’ nın eserleri Komünist Partisi tarafından 1929’dan itibaren yasaklanmış, bu yasak 1988 sonlarına kadar devam etmiştir.

Mağjan Jumabayulı, büyük bir şâir olarak tanınmıştır. Şiirlerinde millî konular yanında aşk ve tabiat güzellikleri konularını işlemiştir. Bilhassa milliyetçi ve Türkçü şiirleriyle büyük bir şöhret kazanmıştır. Bu şiirlerinde Rusya idaresindeki bütün Türklerin düşüncelerini dile getirmiştir. Bunların bazılarında bütün dünya Türklüğünü de söz konusu etmiştir. 1920 yılında yazdığı “Alıstağı Bawrıma” isimli şiirle Türkiye Türklerine seslenmiş ve İstiklâl Harbi yapmakta olan Türkiye Türklerinin dertlerine ortak olmuştur. Ayrıca bu şiirde Türkiye Türkleri ile Kazak Türklerinin kardeşliğini çok veciz bir şekilde anlatmıştır. Eserleri: Şolpan (1912 Kazan; Hocası Galimcan İbrahim’in yardımıyla basılmıştır.): 1912 yılına kadar yazdığı şiirleri içinde toplar. Ölender (1922 Kazan): 1922 yılma kadar yazdığı şiirleri içine alır. Mağjan Jumabayef Olenderi (1923 Taşkent): 1923 yılına kadar yazdığı şiirlerin büyük bir kısmını ihtiva eder. Rusça’dan yaptığı tercümelerin başlıcaları Sunqar Jırı (1924, Maksim Gorki’den), Aqboz At (1926, Mamin Sibiryak’tan), Hikâyeler (V. İvanov’tan)’dir. Mağjan Jumabayulı’nın Bostandıq Tuwı ve Aq Col gazeteleriyle Çolpan ve Sana dergilerinde yayınlanmış çeşitli makaleleri ile Pedagogika (1922) isimli bir ders kitabı da bulunmaktadır.[118]

3.17. Mehmet Emin Resulzade (1884 —1955)

Resulzade Mehmet Emin Bey 31. Ocak 1884 yılında Baku’da doğmuştur. Ruhani bir aileye mensup olup, babası Hacı Molla Ali Ekber Resulzade, annesi ise Zal kızı Zinyet’ tir.

îlk tahsilini ve Millî terbiyesini aile muhiti içinde alan M. Emin Bey, daha sonra Baku de teknik okula kaydolur ise de, zamanının Politik hareketlerine katılmak ihtiyacı duyduğundan okulu yarıda bırakarak matbuat hayatına atılır. Ve ilk yazısını, 1903 yılında Tiflis’te çıkan «Şark-ı Rus» gazetesinde yayınlar. Sıras ile Ali Bey Hüseyinzade tarafından neşredilen «Hayat» gazetesi ile Füyuzat dergisinde, Ağaoğlu Ahmet Bey tarafından yayınlanan «îrşad» ve «Terâkki» gazete ve dergilerinde çeşitli makaleler yazarak dâvasını savunan Resulzade, 1905 -1908 yılları arasında bizzat, Ba­ku’da Tekâmül, ve Yoldaş adlı gazeteleri yayınlayarak çalışma hayatına ayrı bir yön ve hız vermiştir.

1903 yılından itibaren, Azerbaycan’da çeşitli Sosyal ve Politik derneklerde görev alan M. Emin bey, kurduğu gizli gençlik Teşkilâtı ile Çarizme karşı koymuş, mücadelesini daha tesirli bir hale sokmak için İran’a geçmiştir.

1908 yıllarında, İranda başgösteren meşrutiyet hareketlerine katılan ve orada «İran-ı Nev» (Yeni îran) adlı gündelik bir gazete çıkaran M. Emin Beyin İranda kaldığı üç yıl zarfında, bir yandan yayınladığı gazete, diğer yandan çeşitli Cemiyet ve Kurumlar kanaliyle Rusya’ya açtığı geniş savaş, o sırada îran kabinesine müessir olan Rus sefaretinin talebi ile durdurulur. Bu durum kendisinin 1911 de İran hudutları dışına çıkarılmasına sebep olmuştur.

Bundan sonra, M. Emin bey, İstanbul’a gelerek Türk Ocaklarının çalışmalarına katılır ve orada yayınlanmakta olan «Türk Yurdu» dergisine çeşitli yazılar yazar.

1913 yılında, Romanof hanedanının 300. yıl dönümü münasebetiyle ilân olunan aftan istifade ederek Bakû’ye dönen M. Emin Bey, tekrar matbuat hayatına katılır. Çeşitli, kültür, politik ve Eğitim müesseselerinde faal görev alır. 1915 -1917 yılları arasında «Açık Söz» adlı günlük bir gazete çıkarır. Bu gazete, Azerbaycan’ın Millî, demokratik, İstiklâlci bir yayın organı olmuştur.

1917 de Millî Azerbaycan «Müsavat Halk Partisi»nin ilk genel Kongresinde ittifakla Parti Genel Başkanlığına seçilir. 33 Yaşında Parti Genel Başkanı olan M. Emin Resulzade, ayni yıl, Bakû’de toplanan Kafkas îslâm Kongresinde, Kafkasyanın siyasî ve Coğrafî bakımdan Rusya’dan ayrılmasını, Azerbaycan’ın kendi kendini idare etmesi tezini savunmuş, keza ayni yıl Rusya müslümanlarının Moskova’da toplanan kongresinde, Azerbaycan’ın: Millî bütünlüğü tezini başarı ile savunmuş ve yine Güney Kafkasya seyminde Müslüman Fraksiyonun Başkanı sıfatiyle Kafkasya’nın Rusya’dan ayrılmasını ve Azerbaycan Cumhuriyetinin teşkilini istemiştir.[119]

28 Mayıs 1918 de, Millî Azerbaycan Şurası Başkanı sıfatıyla Azerbaycan istiklâlini ilân eden M. Emin Resulzade, daha sonra Azerbaycan Parlâmentosunda Hükümet koalisyonunu teşkil eden partiler blokunun Başkanlığını da yapmıştır.

1919 yılında, Müsavat partisinin İkinci Büyük Kongresinde tekrar İttifakla Parti Genel Başkanlığına seçilen M. Emin Bey, Muharrirliği ve hatipliği ile Azerbaycan da ünlü bir yer işgal eder.

Azerbaycan’ın 27. Nisan 1920 tarihinde Bolşevik Ruslar tarafından istilâsını müteakip, yakalanarak Bakû’de Çeka hapishanesine atılır ve bizzat Stalin’in müdahalesiyle Moskova’ya götürülerek nezarete alınır.

1922’de Finlandiya’ya kaçmayı başaran M. Emin Resulzade oradan ayni yıl İstanbul’a gelir, sovyet mezalimini dile getiren, Kızıl emperyalizmin metodlarını ve istipdat rejimini anlatan «Azerbaycan Cumhuriyeti Keyfiyeti Teşekkülü ve Şimdiki Vaziyeti» adlı kitabını yayınlar.

1923 de de, yalnız Azerbaycanlıların değil, bütün Esir Türklerin neşir organı olarak yayınladığı «Yeni Kafkasya» (1923 – 1928) yı, Azeri Türk (1928-1929), Odluyurt (1929-1931) dergileri takip eder.

Diplomatik bazı sebepler sonunda, 1931 yılında arkadaşları ile beraber İstanbul’u terke mecbur olan M. Emin bey, faaliyetlerini Avrupa’ya intikal ettirir, 1932 yılından itibaren Varşova’ya yerleşir. Avrupa’da PROMETE (Rusya Mahkûmu Milletlerin Müşterek cephesi) ye mensup Kafkasya kavimlerinin mümessilleriyle 1934 de Kafkasya Konfederasyonu misakını imzalar. Pariste yayınlanmakta olan Fransız «Promete» (1929-1939) dergisinde Millî Azerbaycan Dâvasını savunur ve  bizzat neşrettiği istiklâl  (1932-1934) ve Kurtuluş (1934 -1939) dergileri ile de millî hareketin daha çok yayılmasını sağlar.

Polonya’nın istilâsı üzerine yayınlarına son vererek 1939 da Romanya’nın Başkenti Bükreş’e geçen M. Emin Bey, 1942 yılında, Azerbaycan Cumhuriyetinin mukadderatı hususunda Nazi Almanyası ile müzakerelerde bulunur fakat müspet bir sonuca varma imkânı hasıl olamıyacağı kanaatine vardıktan sonra tekrar Bükreş’e döner. 1934 de bolşeviklerin Bükreş’e yaklaşmaları üzerine Merkezi Almanya’ya geçmeğe mecbur olur.

24 Nisan 1945 yılında da Amerikan işgal Bölgesine, oradanda 1947 Eylülünde Türkiye’ye gelen M. Emin Bey, vefatına kadar Ankara’da kalmış, ilmî ve Tarihi çalışmalar yapmış, Konferanslar vermiş, risaleler yayınlamıştır.

Ankara’da iken Azerbaycan Kültür Derneği’nin kurulması için teşvik ve tavsiyelerde bulunarak, 1949 da onun faaliyete geçmesini sağlar ve Derneğin ilk genel kurul toplantısında mevcut üyelerin ittifakı ile Dernek Fahri Başkanlığına getirilir.1952 yılında bir müddet için Avrupa’ya giden Emin Bey, orada «Kafkasya İstiklâl Komitesi»ni kurar.

Muhtelif zamanlarda Hür Avrupa Radyosundan Azerbaycan’a hitabeden M. Emin Bey, 6 Mart 1955 tarihinde Ankara’da hayata gözlerini kapadığı güne kadar Azerbaycan Kültür Derneği’nin Fahri başkanlığı sıfatını üzerinde taşımıştır.

Resulzade, edip, Şair, muharrir ve tarih’ci olarak birçok eserler vermiştir. Onlardan bazıları  şunlardır [120]:

  • Karanlıkta Işıklar, ‘Nagehan belâ’ adlı piyesleri (1908 Baku)
  • Cemaat İdaresi (1917 Baku)
  • Bize hangi idare faydalıdır (1917 Baku)
  • Azerbaycan Teşekkülünde Müsavat (1918)
  • Azerbaycan Cumhuriyeti (1919 Baku)
  • Azerbaycan Cumhuriyet Keyfiyeti Teşekkülü ve Şimdiki va­ziyeti(1922 istanbul)
  • Asrımızın Siyavuşu (1922 İstanbul)
  • İstiklâl mefkuresi ve gençlik (1922 İstanbul)
  • Rusya’da Siyasî Vaziyet (1922 İstanbul)
  • İhtilâlci Sosyalizmin iflâsı ve Demokrasinin geleceği (1928 İstanbul)
  • Milliyet ve Bolşevizm (1928 İstanbul)
  • Kafkasya Türkleri (1928  İstanbul)
  • Çağdaş Azerbaycan Ebediyatı (1936 Berlin)
  • Azerbaycan Kültür Gelenekleri (1949 Ankara)
  • Çağdaş Azerbaycan Edebiyatı (1950 Ankara)
  • Çağdaş Azerbaycan Tarihi (1951 Ankara)
  • Azerbaycan Şairi Nizamî (1951 Ankara)

3.17.Süleyman Çolpan (1893-1938)

20.yüzyıl Özbek şiirinin en tanınmış millî şairi Çolpan’dır. Kendisinden sonra yetişen bütün millî şairlerin üstadıdır. Asıl adı, Abdülhamid Süleymanoğlu olup, eserlerinde “Çolpan” mahlasını kullanmıştır.

Süleyman Çolpan 1893 yılında Andican şehrinde doğar. Babası Süleymankul Yunusoğlı, medrese eğitimi görmüş, mürettep divan sahibi bir şairdir. Abdülhamid, önce mahalle mektebinde, sonra Andican medresesinde eğitim görür. Bütün Türk şivelerini, Arap ve Fars dillerini, dinî ve müspet ilimleri öğrenir. Devam ettiği Rus-Tüzem mektebinde Rusçayı, bu dil vasıtasıyla Batı edebiyatını ve düşüncesini tanır. Türkistan’da 1905 yılından sonra Ceditçiler tarafından çıkarılan gazete ve dergilerle İsmail Gaspıralı, Mahmudhoca Behbûdî ve Münevver Kaan gibi Ceditçilerin tesiri altında kalır. Türk dünyasının ve bilhassa Türkiye’nin hayat tarzı ve kültürünü öğrenmeye çalışır. 1913 yılından itibaren eser vermeye başlar. İlk makalelerini Sadâ-yı Türkistan, Sadâ-yı Fergana ve Türkistan gazetelerinde neşreder. 1914–1917 yıllarında, milliyetperver bir gazeteci olarak tanınır.

Süleyman Çolpan, devrinin önemli meselelerini, Bahar Avullan, Vatanımız Türkistan’da Temir Yollar, Oş, Doktor Muhammedyar, Yılda Bir keçe, Şarq Poezdi Keldi, Şarq Uyğangan, Çimkent, Quturgan Müstemlekeçiler, Yol Esdeligi gibi eserlerinde aksettirmiştir. Çolpan’ın sanatkâr olarak tanınmasını sağlayan eserleri, şiirleridir. İlk şiirleri, 1922 yılında, Özbek Yaş Şâirleri adlı antolojide yayımlanmıştır. Aynı yıl, ilk şiir kitabı olan Bulaqlar neşredilmiş, sonraki yıllarda Uyğanış (1924) ve Tan Sırlan (1926), 1930’lu yıllarda Saz ve Cor adlı şiir kitapları basılmıştır. İlk üç şiir kitabında, Şark ülkelerini işgal eden sömürgeci Ruslarla İngilizlere duyulan nefret, onlara karşı mücadele duygusu, Rusların baskı, zulüm ve katliamları, Hokand ve Türkistan’ın diğer şehirlerinde dökülen kanlar, Türkistan’ın parçalanması, halkın açlık, sefalet ve çaresizliği, esir Türkistanlıların ümitleri ve yüksek millî şuur, açık veya metaforik olarak ve sanatkârane bir üslûpla dile getirilmiştir.

Türkistan’ın parçalanıp Özbek Sovyet Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra takip edilen politikalar karşısında, diğer millî aydınlarla birlikte Çolpan da çaresiz susmak zorunda kalır. 1925 yılında kendisi, “muhit küçli eken, eğdim boynımnı” demek suretiyle sanat anlayışındaki zoraki değişikliği itiraf eder. Aralıksız devam eden baskı ve tehditlerin ardından 14 Haziran 1937 tarihinde, milliyetçi olmak suçundan dolayı “halk düşmanı” olarak tutuklanır ve bir yıldan fazla süren sorgu ve işkencelerden sonra 4 Ekim 1938 tarihinde kuruşuna dizilmek suretiyle öldürülür.

Çolpan, bu kanlı dönemde, baskı ve zulümlere rağmen büyük bir edebî miras bırakmış bir şairdir. Şiirin yanında nesirle de meşgul olarak hikâyeler, Halil Fereng, Çörinin İsyanı, Yarqınay, Muştumzor, Ortaq Qarşıbayev, Hücum gibi tiyatro eserleri ve Keçe ve Kündüz adlı bir roman yazmıştır. Bu romanın Keçe adlı birinci bölümü, 1936 yılında neşrolunmuş; ikinci kısmı ise kayıptır. Tercüman olarak da Shakespeare’in Hamlet, Puşkin’in Boris Godunov ve Dubrovskiy, Gorki’nin Ana adlı eserlerini Özbek diline kazandırmıştır.

Çolpan’ın şahsı ve eserleri, 1925 yılından başlayarak 1990’lara kadar Sovyet tenkitçilerinin haksız hücumlanna maruz kalmıştır. Asıl eserlerinin basılmasına izin verilmemiş; sadece Sovyet hayat tarzını öven ve Lenin ve kızıl bayrakla ilgili şiirleri yayımlanarak Çolpan’ın, Sovyet ideolojisine ve sanat anlayışına bağlı eserler veren bir şair olduğu kanaati uyandırılmak istenmiştir.

1990’lı yıllarda, Çolpan’ın bütün eserleri yayımlanma imkânına kavuşmuştur. 1991 yılında, Fıtrat ve Abdullah Kadiri gibi haksız yere öldürülen diğer millî aydınlarla birlikte Çolpan’a da uluslararası Nevâî ödülü verilmiştir. Ayrıca Çolpan adına da uluslararası ödül ihdas edildi, cadde ve kütüphanelere ismi verildi.[121]

Çolpan’ın Rusların Türkistanı istilası karşısındaki hislerini anlatan şu dizeler günümüze kadar dillerde söylenegelmektedir:

“Gülen başkalarıdır, ağlayan menem
Oynayan başkalarıdır, inleyen menem.
Hürriyet masallarını işiten başka,
Kölelik şarkısı dinleyen menem.
Hür başkalarıdır,esir menem
Hayvan katarında sürülen menem”

GÜZEL TÜRKİSTAN
Güzel Türkistan senge ne boldu
Sahar vaktide güllering soldu,
Çemenler berbat kuşlar hem feryat
Hemmesi mahzun olmazını dilşat.
Bilmem ne için kuşlar uçmaz bahçelerinde
Birliğimizning teprenmez tagı
Ümidimizning sönmez çırağı
Birleş halkım kelgendur çağı,
Bezensin emdi Türkistan bağı.
Kozgal halkım yeter şunçe cevru cefalar.
Al bayrağıngnı kalbing oygansın,
Kullik esaret berçesi yansın,
Kur yengi devlet yavlar ortansın,
Osup Türkistan Kaddin kotersin.
Yeyrep yeşnep öz vataning gülbaglannda

GÜZEL TÜRKİSTAN

Güzel Türkistan sana ne oldu?
Seher çağında güllerin soldu
Bağ bahçeler berbad, kuşlarda feryat
Hepsi bir mahzun  olmaz mı dilşad?
Bilmem niçin kuşlar uçmaz bahçelerinde …?
Birliğimizin sarsılmaz dağı
Ümidimizin sönmez ışığı
Birleş ey halkım, gelmiştir çağı
Bezensin şimdi Türkistan bağı
Uyan halkım, bitsin artık bunca zulümler.
Bayrağını al, kalbin uyansın
Kulluk, esaretin herşeyi yansın
Kur yeni devlet düşmanlar ürksün
Yüce Türkistan göklere değsin
Yayıl, yeser öz vatanın gül bağlarında.[122]

3.18.Zeki Velidi Togan

10 Aralık 1890 tarihinde Başkurt ilinde İsterlitamak’a bağlı Küzen köyünde doğar. Togan soyadı onun beşinci nesil dedesi olan İş Togan’dan gelmektedir. Babası Ahmet Şah, annesi Ümmü’l-Hayat’ tır. Daha ilk mederse tahsilini yaparken bir yandan da özel Rusça dersleri alır. Öğretmen olan annesinden Farsça öğrenmeyi de ihmal etmez. 1902 yılında orta tahsil için Ütek’e bulunan dayısı Habib Neccar’ın medresesine gider. Buradaki öğrenimi sırasında Arapça dersler alarak dil bilgisini geliştirir. 1908’de köyünden kaçarak Kazan’a gelip burada özel dersler alır. Bu arada Katanov ve Aşmarin gibi bilginlerle tanışır. 1909 yılında mezun olduğu Kasımiye medresesine “Türk Tarihi ve Arap Edebiyatı Tarihi Muallimi” olur. 4 yıl süren bu öğretmenliği sırasında 1911 sonlarında yayınladığı Türk ve Tatar Tarihi adlı kitabı sayesinde meşhur olmaya başlar ve bu eserin iyi yankıları sayesinde Kazan Üniversitesi Arkeoloji ve Tarih Cemiyeti’ne aza seçilir. 1912’de Kazan’da Rusça “Terbiye Enstitüsü”nde olgunluk imtihanı verir ve Kazan Üniversitesinin Tarih ve Edebiyat Fakültesine 1911–1912 yılları arasında devam eder. Fakat üniversite tah­silini ancak 1931–1935 senelerinde Viyana’da ikmal etmiş ve felsefe doktoru rütbesini almıştır.

1913’te Fergana’ya, 1914’te Buhara’ya araştırmalar yapmak için gönderilir ve bu seyahat neticelerine ait hazırlamış olduğu raporlar başta Petersburg Arkeoloji Cemiyeti olmak üzere Kazan ve Taşkent Arkeoloji cemiyetleri mecmualarında yayınlanır. Bu arada Prof. Katanov’un şimdi İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü’nün esas nüvesini teşkil edecek olan kitaplarının Türkiye’ye gönderilmesine vesile oldu.

Siyasi Hayatı: 1916-1922

Rus Çarlık dönemi Meclis’inde Kazanlıların 5, Azerbaycan’ın da 1 üyesi bulunmaktadır. Ancak bu temsilcilerin halk ile ilişkilerinde bir kopukluk söz konusu olması sebebiyle, bu kopukluğun giderilmesi için bir büro açılır ve oraya çeşitli yörelerin temsilcilerinin gönderilmesi ile bu temsilcilerin mebus­lar nezdinde halk ile münasebetlerinin sağlanması kararlaştırılır. Bu nedenle Zeki Velidî, Rus meclisi Duma’daki Müslüman mebusların teşkil ettiği gurup (fraksiyon) ta çalışarak azalara yardımda bulunmak üzere Ufa’dan mümessil seçilir. Böylece Zeki Velidînin, bir kısım neticeleri kendisini ölünceye kadar takib edecek olan siyâsî hayatı başlamış olur. Zeki Velidî 1915 sonlarında Petersburg’a gelir.

Zeki Velidî, 1916 yılı boyunca hem öteki müslüman halkın temsilcileri ile temas eder, hem de Rusya’nın içyapısını öğrenmeye çalışır. O Rusya’daki yüksek tabakanın kokuştuğunun şuurunda idi. Nitekim çok geçmeden, Rus takvimine göre Şubat (aslında Mart başı) ihtilâli patlak verir ve Zeki Velidî, gözyaşları içinde bu olayın milletine hayırlı olmasını diler.[123]

İhtilâlin başarısı, Rusya’da yepyeni bir dönemi başlatır. Ancak bu yeni dönem Rusya’daki müslümanların durumunun ne olacağı? Çarlık devri şartlarının mı devam edeceği? Yada bu yeni devirden, Rusya’daki öteki milletler ile birlikte Türklerin de yararlanıp yararlanamayacağı? Sorularını beraberinde getirir. Rusya’da 1917 ve 18 yıllarındaki olup-biten gelişmeleri, lâyıkıyla öğrenmek, bazı sebeplerden güçtür. Çünkü birisi Kazanlılar zümresi öteki de diğerleri olmak üzere, iki küme, kendi fikirlerini ve yaptıklarını doğru ve haklı gösterir biçimde, gerekirse yanlış bilgi vermişlerdir. Biz bu kümeler içinde, gerektiğinde kendisiyle hesaplaşan ve 1930’lardan beri yazıp çizdikleri ortada olan Zeki Velidî’nin yazdıklarından olayı takib edeceğiz. Çünkü Zeki Velidî, aşağıdaki eserlerinde bildiklerini ortaya koymuş, umumî efkâra arzetmiştir:

  1. Onyedi Kumaltı Şehri ve Sadri Maksûdî Bey, İstanbul
  2. Bugükü Türkistan ve Yakın Mazisi, Mısır 1929-1940;
    sonraki Latin harfli baskısı:

Bugünkü Türkili (Türkistan) ve Yakın Tarihi, İstanbul 1942-1947.

  1. Türkili Haritası ve ona ait izahlar, İstanbul 1943.
  2. Hatıralar, İstanbul 1969.

Bunlardan öğrenilebildiğine göre, sayıca çok az olan Çarlık devrine dönüş isteyenler hariç tutulursa Türkler:

  1. Yeni Rusya’nın da birlik olması ve müslümanların bu birliğin içinde, eskisi gibi haklarının devamını isteyenler; önceki dönemde bu müslüman birliğinde Kazan etkisi açık olduğundan bu fikri Kazanlılar tutmaktadır.
  2. Türk ellerinin muhtar idareye kavuşması ve yeni Rusya’nın bir konfederasyon olması; bu fikirde olanlar belirli bir toprağı ve o toprağın üzerinde muhtar idare isterler, ki Zeki Velidi bunlardandır.

Ural dağlarında yer alan Başkurt ülkesi, Kazakistan sahası ile Kazan sahasının ortasında bulunmakta idi. Kazanlılar Başkurtların kendileriyle birlik olmasını istemişler ancak Zeki Velidî, Başkurtların kaderinin Orta asya’daki öteki Türk ellerinden ayrı olamayacağını görmekte ve Başkurt-eli’nin kaderinin Kazandan çok Kazakistan ve Türkistan ile birlikte ele alınması icap edeceğini düşünmekte idi[124]. Bu sebepten ötürü Kazanlılar için Zeki Velidî, Kazan-Başkurt birliğini parçalayan bir insan olarak görülmüştür.

1917 Ekim’ inde Bolşevik ihtilâli bütün bu gelişmelere değişik bir görünüş kazandırır. Bunun üzerine Başkurtlar 29 Kasım 1918′ de Milli Hükümetlerini kurar ve Zeki Velidî bu hükümette Harbiye ve Dahiliye işleri görevlerini alır. Hemen sonra Kırım, Türkistan, Azerbaycan, Kazakistan cumhuriyetleri de ilân edilir.

Başkurdistan’ın üçüncü kurultayı, 1917 sonları ile 1918 başlarında toplandığında Zeki Velidi görevde bulunmaktadır. Ancak Sovyetler 18 Ocak’da Orenburg’u işgal eder ve 3 Şubat akşamı Zeki Velidi tevkif edilir. Zeki Velidi hapishanede Nogayların Tarihi adlı eserini tamamlamaya çalışır. Nisan başında Kozak ve Başkurtların Orenburg’u basması üzerine 4 Nisan’da hapishaneden kaçar ve ilkbaharda Başkürtlar arasında çete teşkilâtı kurmakla meşgul olur.

27 Mayıs 1918′ de Çek lejyonlarının isyanı, Başkurt ülkesindeki Sovyet etkisini kırar ve Zeki Velidî Çeklerin silah yardımı ile Başkurtlar arasında askerî birlikler teşkil etmeye başlar.

7 Haziran’da, Başkurdistan millî hükümetinin yeniden işe devam ettiği ilk günlerde her şey çok sadedir. Ancak Hükümet daha sonra Orenburg’a gelir. 1918 sonlarında Sovyetlerle askerî mücâdele sertleşmeye başlar. Bir yandan da Beyaz Rus generalleri Başkurt ordusunu dağıtıp Zeki Velidî ve arkadaşlarını tevkif etmeye çalışırlar.

1919 başlarında ise Başkurt hükümeti yeni bir karar vermek zorunda kalır. Çünkü Sovyet idaresinin, muhtar cumhuriyetlerin demokratik idare hâlinde yaşamalarına, silahlı kuvvetlerini devam ettirmelerine imkân vereceği söylenmektedir. Şartlar, hem Kızıl, hem Beyaz Ruslarla savaşı iki cephede yapmaya elvermediğinden, 1918 sonlarında başlıyan temaslar sonucu, 18 Şubat 1919’da Sovyet idaresi ile anlaşma sağlanır.

Zeki Velidî Togan, Hatıralar‘inin IV. bölümünü “Sovyetlerle Onbeş ay işbirliği” olarak adlandırır. 18 Şubatta başlayan bu işbirliği, birçok maddî ve manevi ıstirabı da yanında getirir.

Zeki Velidî, birçok defa Lenin’le konuşur. Stalin ve Troçki ile ise daha çok konuşması olur. Bu günleri Hatıralar‘ında bütün açıklığı ile anlatmaktadır.

Sovyetler, durumlarını güçlendirdikleri nisbette, Başkurtlarla anlaşmanın maddelerinden uzaklaşırlar. .Zeki Velidî, beklentilerinin gelişmemesi üzerine, mücâdeleyi Türkistan’a taşımayı düşünür ve gizlice Türkistana geçer.

 

Türkistan’da Mücâdele: 1920-1922

Zeki Velidî’nin Türkistan’daki mücâdelesi 1920-22 arasın­da üç yıl kadar sürmüştür. Zeki Velidî, gizliliğe itina ederek seyahat etmiş ve seyahatlerinde, kimi zaman hanımı da bulunmuştur. Bir süre Baku’ya uğramış ve orada toplanan Şark Milletleri Kongesi’nde etkili olmuştur. Yanında en yakın arkadaşı Abdülkadir İnan vardır.

Zeki Velidî’nin Türkistan’daki mücâdelesi hem fikir hem de doğrudan silahlı eyleme dayanır. O Ruslara baskın tarzında saldıran ve bu sebeble Basmacı denilen hareketin içinde bulunmuştur. Ayrıca Türkistan Millî Birliği”nin kurucusu ve yürütücüsüdür. Bütün bu hareketleri içinde ilmî çalışmalardan, kitabe istinsah edip tarihi yerler görmekten de geri durmamıştır.

Zeki Velidî’nin Türkistan’daki hayatı, durmaksızın seyahatle geçer. Kimi zaman Buhara, Taşkent ve Semerkant gibi şehirlerde kalır, kimi zaman ise elinde silah, mücâdeleye fiilen katılır. Türkistan Millî Birliği’nin şehirlerde toplanmasını sağlayarak, onu canlı ve güçlü tutmaya çalışır. Enver paşa’nın 1921 sonlarında Türkistan’a gel­mesi mücâdeleye yeni boyutlar kazandıracak güçte görünsede, bazı talihsizlikler, mücâdelenin etkisini kırar. Zeki Velidî birçok defa Enver Paşa ile görüşür ve vaziyeti kendisine izah etmeye çalışır.[125] Ancak Türkistana şehid olmak için gelen Enver Paşa, basmacı hareketine katıldığı için daha fazla bir şey beklenecek durumda değildir. Ve nitekim Enver Paşa, 1922 Ağustosunda şehid düşer.

Silahlı mücâdeleyi ve aynı zamanda Türkistan Millî Birliği’ni sürdürmek isteyen Zeki Velidî, durumun her geçen gün daha da kötüye gittiğini görmektedir. Çünkü Lehistan cephesinde de serbest kalan Sovyetler Türkistan’a büyük kuvvetler göndermeye başlamıştır. Türkistan meselesini canlı tutmak için, mücâdelenin Avrupa’da devam ettirilmesi de bir yol idi.

Arayış Yılları: İran, Afganistan Hindistan-ve Avrupa: 1923-1925

Zeki Velidî, geride maddî-manevî bir yığın hatıra bırakıp, 21 Şubat 1923’de İran’da Meşhed’e doğru yola çıkar. 12 Mart’ta Meşhed’e geldi , Meşhed’de 5 hafta kalır ve bu arada Ravza kütüphâneşirini baştan sona tetkik eder. O zamana kadar hiçbir müşteşrikin ziyaret etmediği bu kitaplıkta, çok önemli yazma eserleri keşfeder. Bu eserlerden İbn Fadlan seyahatnamesi, Zeki Velidinin önünde, ilim yolunda yepyeni ufuklar açılmasına neden olur. Zeki Velidî, Afganistan’a gitmek üzere, 20 Nisan’da Meşhed’den ayrılır ve 26 Nisan’da Herat’a gelir. Afganistanda 5 ay kaldıktan sonra 24 Eylül 1923’te Kabil’den otomobille Hindistan’a hareket eder. Hindistana hakim olan İngilizlerin durumu bilinmediğinden bazı gizli evrakını, sefir olan Medine kahramanı Fahreddin Paşa’ya bırakır. O ise daha sonra bunları getirip Zeki T Velidî’ye verecektir. Gerçekten de Hindistan’daki İngiliz idaresi, Zeki Velidî’yi hiç iyi karşılamaz. Ancak o mümkün olduğu kadar halk ve Bombay’daki Hind hilâfet komitesi ile temas etmeye çalışır.

Zeki Velidî, 1 Kasım günü Bombay’dan vapurla hareket eder. Kızıldeniz’e Hicaz kıyılarından geçerken Peygamberin topraklarına göz yaşları ile bakmakta ve ülkesi için dua etmektedir. 24 Kasım’da İzmir’e, üç gün sonra da İstanbul’a gelir. Ancak vizeleri olmadığından çıkışlarına izin verilmez. Çabaları kısa sürede sonuçlanmayınca, yeniden İzmir yolu ile Avrupa’ya yönelirler. 1924 yılı Şubatında Berlin’e giderler. Orada da hem kendi millî ve siyâsî meseleleriyle, hem de ilim alanında meşgul olurlar. Zeki Velidî, Berlin’de tanıştıkları arasında E. Sachau, T. Nöldeke, J. Mordtmann, F. W. K. Müller, von Le Coq ile J. Marquart’ı özellikle zikreder. Orada bir süre Prusya Devlet Kütüphanesi Şark Şubesi Müdürü Prof. Weil’in isteğiyle el yazmaları katalogu için çalışır.[126]

Zeki Velidî, gelecekteki hayatını düzenlemek yolunda da kesin karar vermek durumundadır. Çünkü ilim yolunda birlikte çalışmak üzere birçok davet almaktadır. Özellikle İngiltere’deki âlimlerin teklifleri çok olumlu gibi görünmektedir.

Berlin’de 23 Kasım’da Türkistan Millî Birliği’nin kongresini yaparlar. Bu arada çeşitli konferanslar da vermektedir ve bu konferanslar, bazen Rusya’da 1917- 18’deki eski mücâdelenin (Kazanlılar ile aralarında) canlanmasına vesile olmaktadır.

1925 yılı Mart başlarında, eski Maarif Vekili Dr. Rıza Nur, Berlin’e gelir ve Zeki Velidî ile görüşmek ister. Türkiye’deki ilim çevreleri, Zeki Velidî’nin oraya gelmesini istemektedir. Dr. Rıza Nur onların fikirlerini Zeki Velidî’ ye aktarır. 15 Mart tarihinde başbaşa üç saat konuşurlar ve Zeki Velidî’ nin kesinlikle Türkiye’ye gelmesini ister. Dr Rıza Nur Zeki Velidî’ yi Türkiye Cumhuriyeti’nin Berlin sefiri Kemaleddin Sami Paşa ile tanıştırır. Neticede Zeki Velidî Hatıralar‘ında “Benim Avrupa’yı bırakıp Türkiye’ye gitmek hususunda karar vermeme bu-konuşmalar sebep oldu” diye yazar. Ve nisan ayında Zeki Velidî’ nin Maarif Vekâleti ‘Telif ve Tercüme Heyeti Azalığı”na tayin edilmesi ile bir emrivaki de yapılır. Pek müsait olan İngiltere teklifi ile Türkiye arasında karar vermek durumunda kalan Zeki Velidî, sonunda kesin kararını Türkiye için verir.

Türkiye’ye gelişi:

Zeki Velidî ve arkadaşı Fethülkadir (Abdülkadir İnan), 12 Mayıs salı günü Berlin’den hareket ederler. Prag’dan geçerken,  1918 istiklâl mücâdelesine yardımı olan Çek dostlarını ziyaret etmekten de geri kalmazlar.

18 Mayıs’da Bükreş’e, 19’unda ise Köstence’ye gelirler. Burada Nogaylarla ilgili birçok rivayet toplarlar. Daha sonra vapura binip, 20 Mayıs 1925 sabahı, bir çarşamba gününde istanbul’a ulaşırlar.

Zeki Velidî 1927–1932 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesinde Türk tarihi kürsüsünde görev yapar. Fakat 1932’de, I. Türk Tarih Kongresi’nde, tıp doktoru Reşit Galip’in sunduğu ve “Orta Asya’da iç deniz olduğu ve bunun sonradan kuruduğu konusu hakkındaki tebliği” eleştirince, Togan aleyhine bir kamuoyu oluşur. Kendisine takınılan bu kötü tutum üzerine ülkeyi terk etmeye karar verir ve 8 Temmuz 1932’de görevinden istifa ederek Viyana’ya gider.

1935’te doktora çalışmalarını bitirdikten sonra Bonn Üniversitesi’nde, 1938’de ise Göttingen Üniversitesi’nde ders verir. 1939’da Millî Eğitim Bakanı’nın daveti üzerine tekrar Türkiye’ye gelir ve İstanbul Üniversitesi’nde Umumî Türk Tarihi Kürsüsü’nü kurar.1939–1944 senelerinde ve 1948’den 1970’e kadar görevine devam eder. 1935–1937 senelerinde Bonn Üniversitesinde ve 1938–39 senelerinde Göttingen Üniversitesinde “İslam ilimleri fahri profesörü” olur ve bu üniversitelerdeki tedrisatını takdiren 1938’de Bonn Üniversitesinin teklifi üzerine Alman Maarif Nazareti tarafından “tedris ettiği bütün Alman Üniversitelerinin honorar profesörü” rütbesi ile taltif edilir. 8 Nisan 1940’ta Romanya’lı Ömer kızı Nazmiye Hanım ile evlenir ve İsenbike adında bir kızı ve Sübidey adında bir oğlu olmak üzere iki evladı olur.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Türkiye’de Sovyetler aleyhine faaliyet ve Turancılık suçundan tutuklanır ve mahkeme edilir. 10 yıl hapse mahkûm edilirse de, Askerî Mahkeme kararı bozar ve Togan beraat eder ve 1948’de yeniden döndüğü üniversitedeki görevine ölümüne kadar devam eder. 1951’de İstanbul’da toplanan XXI. Müsteşrikler Kongresi’ne Başkanlık etmesi, onun bilimsel alandaki şöhretini dahada çok arttırır.

Zeki Velidî 26 Temmuz 1970’te İstanbul’da vefat etmiştir. O ilk defa 1911’de başladığı yayın faaliyetine ölümüne kadar büyük bir hız ve gayret, hummalı çalışma içerisinde devam etmiştir. Zeki Velidi Togan’ın 337’den fazla yayınlanmış çalışması bulunmaktadır. İlmî araştırmalarında, gezilerinde, gördüğü bulduğu her tarihî kaynağı (vesika, yazma eser, minyatür vb.) dünya ilim alemine tanıtması onun en büyük özelliği olmuştur. Yaklaşık 40 cilt yayınlanmış müstakil kitabı vardır. Bunların 12 adedi hacimli birer eser iken 10’dan fazlası üniversitede okuttuğu derslerin basılmış notlarıdır.[127] Diğerleri ise küçük büroşür-kitapçık hüviyetindedir. Türk tarihine ait ilk eseri ‘Türk ve Tatar tarihi”nin ilk cildi, 1912’de Kazan’da intişar etmiş, Prof. Katanov ve Barthold tarafından Rus ilmî mecmualarında takdirle karşılanan bu eseri yüzünden 1913’te Kazan Üniversitesinin Tarih ve Arkeoloji Cemiyeti azalığı kendisine bir fahri diploma tevcih edilmiş ve 1913’te bu Üniversite, 1914’te Rus Ulûm Akademisi tarafından Fergane ve Buhara taraflarına asariatika tetkiki için izam olunarak, bu seyahatlerinin neticesi 1915-17 senelerinde Rus Asariatika Cemiyetinin Şark Şubesi “Zapi ;-ki”lerinin XXII-XXIV üncü ciltlerinde basılmıştır. 1915’ te Taşkent’te Türkistan Asariatika Cemiyeti mecmuasında “Ferganenin 18. asır tarihine dair vesaik” namında bir mühim eseri intişar etmiş ve bu seferlerinde yaptığı keşfiyatı takdiren mütaaddid Rus ilmi cemiyetlerine aza intihab olunmuştur.

Türkiye’ye geldikten sonra İstanbul Üniversitesindeki tedrisatından başka, Türkiye kütüphanelerinde senelerce çalışarak, sayısız kıymetli eserler meydana çıkarmış ve bu mevzu üzerinde yazıp da harf inkılabına kadar neşri itmam edilemeden kalan “İstanbul Kütüphanelerindeki kıymetdar eserler” nam büyük eseri Prof. Fuad Köprülü tarafından 1927’de “Hayat” mecmuasında Prof. Zeki Velidî’nin ilmîtahar-riyatı” namiyle yazılan mahsus makalede takdirle milletimize tanıtılmıştır. Türkiye’de neşrettiği eserlerden 1931’de çıkan “Moğollar devrinde Anadolu’nun iktisadî vaziyeti” nam eseri Almancaya tercüme edilmiş, sonra 1939’da “Türkistan tarihi” kitabı Mısır’da ve 1942-47’de yeni harflerle İstanbul’da intişar etmiş, ve Garpta mütaaddid takdirkar makalelerle karşılanmış, daha tabolunmamakla beraber Almanca ve İngilizceye tercüme edilmiştir. 1946’da “Umumî Türk tarihine Giriş” nam eseri, 1950’de “Tarihde Usul” adlı eseri, 1951’de ise “Horezmce Tercümeli Mukaddimat al-adab” nam eseri yayınlanmıştır. Türkiye dışındaki mesaisinde 1923 senesinde İran’da Meşhed’de ve Afganistan’da Kabil kütüphanelerinde keşfettiği eseri 1924’de Journal Asiatique de ve 1924’te Rus Ulum Akademisi Bulletinlerinde neşrettiği makalelerinde tavsif olunmuştur. 1939’da “İbn Fadlan seyahatnamesi” (Almanca ve Arapça), “El-Biruni’nin Dünya tavsifi” (1940’da Hindistan Asariatika cemiyeti Memoires’lerinde İngilizce ve Arapça olarak) intişar etmiştir. Z. V. Togan’ın Ibn Fadlan’a ait klasik eseri Almanya’da Frye ve Black, İtalya’da Mikel Angelo Guidi, Avusturya’da Mzik, Çekoslovakya’da K. Jahn ve saire tarafından mütaaddid takdirkar yazılarla karşılanmış; El-Biruni’nin coğrafî malûmatına dair eseri hakkında ise G. Sar-ton tarafından Amerika’da İSİS mecmuasında 3 takdirkar makale yazılmıştır.[128] Z. V. Togan’m 1911’den beri intişar eden ilmî eser ve makalelerinin sayısı şimdi 167’yi bulmuştur. İlmî eserlerini takdiren kendisi Finlandiya Ulûm Akademisi demek olan Finno-Ougrien Society cemiyetine ve Almanya’da Deutsche Morgenlândische Gesellschaft cemiyetine fahri aza olarak intihab olunmuştur. İran’dan da iraniyat sahasındaki mesaisini takdiren birinci derece “Ferheng” altın nişanı kendisine İran Maarif vekaleti tarafından taltif olunmuştur. Eserlerinden 1934’te Heidelberg Coğrafya Cemiyeti mecmuasında intişar eden “İslamiyet ve coğrafya ilmi” nam eseri Almanca, Hyderabad’da İngilizce, Mısır’da Arapça ve Tahran’da Farsça olarak intişar etmiştir.

İlmî eserlerini ve mesaisini sayarak yabancı dilde yazılan eser sıfatiyle Prof. Kampfmeyer ve Wittek’in beraberce 1936 senesinde “Die Welt des Islams” mecmuasında neşrettikleri “Zeki Velidi Togan” nam makaleyi zikredebiliriz (1952).[129]

3.19.Mehmet Emin Buğra

Mehmet Emin Buğra, 1901 yılında Doğu Türkistan’ın Hoten şehrinde saygın bir müderris ailesinde dünyaya gelir. Yörenin sayılı din alimlerinden olan babası Ferrittin Hacı’yi küçük yaştayken kaybeder. Bu nedenle dört erkek ve iki kız kardeşiyle beraber annesi Sekine Banu Hanım’ın terbiyesi altında büyür. Sekine Banu Hanım ise 1863 yılında Hoten bölgesinde bağımsız Hoten Hanlığı nı kurmuş olan Abdurrahman Paşa’nın 2. göbekten torunudur. Hoten’de ilk tahsilini yaparken 10 yaşında annesini kaybeder  ve amcasının himayesine girer. 22 yaşında Karakaş nahiyesindeki o devrin ünlü medreselerinde Arap ve Fars dillerini öğrenerek dinî eğitimini tamamlar ve 1922–1930 yılları arasında Hoten ve Karakaş Nahiyelerinde tefsir ve hadis konularında müderris olarak görev yapar.

Mehmet Emin Buğra yüksek ilmi ve hitabet yeteneğinden dolayı kısa zamanda bölgede ün kazanmış ve Uygur Türklerince saygın ve nüfuzlu din adamlarına verilen Hazretim unvanıyla anılmıştır. Bu nedenle Doğu Türkistan’da günümüze kadar Mehmet Emin Hazretim olarak yad edilmiştir.

Genç yaştayken Arap ve Fars dillerinde şiirler yazmaya başlayan Mehmet Emin Buğra, o dönemlerde Doğu Türkistan’da yeni gelişmeye başlayan muasırlaşma faaliyetlerine de aktif olarak katılır.

Mehmet Emin Buğra genç Müderris ve talebeleri örgütleyip Türkistan üzerindeki Çin hakimiyetinin dehşet verici zulüm ve baskılarına karşı çareler aradı. Çin istilacılarının zulmü had safhada idi. Uygur Türkleri en basit insan haklarından dahi mahrum edilmişlerdi. Aslında çok mağdur durumda olan çiftçiler ve esnaflar ağır vergilerden başka Çin ordusuna ve Çinli yöneticilere “alvang-selik” adıyla harç ödemek mecburiyetindeydiler. Bu haksızlığa karşı yükselen sesler hemen susturuluyordu.

Mehmet Emin Buğra işe önce bilimsel araştırma ile başlar. Bunun için çevresindeki çok kısıtlı imkanlardan başka, Hoten’den sürekli Hindistan’a gidip gelen tüccarlar ve hacılarla, amcasının evinde sohbet toplantıları düzenleyerek bilgi toplar. Elindeki kısıtı imkanlarla dünyadaki gelişmeleri takip etmeye çalışmaktadır. “Doğu Türkistan davasını doğru bîr şekilde devam ettirmemiz için kendi toplumumuzun tarihini sosyo-ekonomik durumunu, dünyadaki gelişmeleri iyi takip etmemiz, öğrenmemiz gerekmektedir. Bugün Doğu Türkistan davasını yürütürken yapılan yanlışlıkların çoğu eskilerden ders almamak kendi halkımızı anlamamak, dünyadaki gelişmeleri iyi takip etmemekten kaynaklanmaktadır. Bugün dünyada teknoloji hızlı gelişmekte, biz Uygur Türkleri olarak bu ileri teknolojilerden iyi yararlanmalı, dünyadaki gelişmeleri iyi takip etmek suretiyle davamızın verimini arttırmalıyız” diyordu.

1930 yılının sonlarına doğru Hoten’de Mehmet Emin Buğra önderliğinde Millî İnkılap Teşkilatı kurulur. Ocak 1931 de Sabit Damolla Hindistan, Türkiye ve Hicaz gezisinden çok önemli bilgi ve tecrübelerle döndüğünde kendisi de adı geçen teşkilata katılır. Mehmet Emin Buğra önderliğindeki mücahitler, tahminen bir yıl süren gizli faaliyetlerden sonra, 20 Şubat 1932 tarihinde Karakaş Nahiyesi’nde Muvakkat Hoten Hükümeti’nin teşkilini kararlaştırır. Bu hükümette Karakaş kadısı Mehmet Niyaz Alem Hükümet Reisi, Sabit Damollam başbakan ve Mehmet Emin Buğra da Başkomutan olarak seçilir.[130] Silahlı ayaklanmanın önceden belirlenen tarihi Çinliler tarafından fark edilince ayaklanma 22 Şubat 1933’ te Doğu Türkistanlı bir grup ve acele toplanan 60 mü-cahidin katılımıyla Karakaş’tan başlatılır. O gün Karakaş kurtarılır. Kısa bir süre içinde Mehmet Emin Buğra önderliğinde Mücahitler, Batı’da Kaşgar’ın Yenihisar Nahiyesi’nden, Doğu’da Dunhuang’a kadar olan bölgeleri Çin istilasından kurtarıp hürriyete kavuştururlar.

Mehmet Emin Buğra 12 Kasım 1934 tarihinde Kaşgar’da kurulan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin tesisine büyük katkılarda bulundu. Yeni kurulan Cumhuriyete ekonomik ve askeri alanlarda yardımlarda bulundu.

Döngenlerin ve Rus kuklası militarist Şing Şi Say’in saldırılarına yenik düşen Mehmet Emin Buğra 1934 yılında Hindistan’a hicret eder. Bu arada Hindistan ve Afganistan’ın Doğu Türkistan’a sınır olan Pamir ve Vahan yörelerinde silahlı toparlanma ve yurda dönüş faaliyetlerinde bulunur. Bununla Doğu Türkistan’ın Afganistan ve Keşmir sınırlarına yakın olan dağlık bölgelerdeki yörelerde gerilla savaşıyla toprağa sahip olduktan sonra, dünya kamuoyunun dikkatini çekmek ve yeniden Doğu Türkistan bağımsızlık mücadelesini başlatmak için çalışmıştır.

Batı Türkistan’ı istila eden Ruslar ve Hindistan’da alevlenmekte olan bağımsızlık hareketinden çok tedirgin olan İngilizler, sınır bölgelerindeki Mehmet Emin Buğra’nın silahlı bağımsızlık hareketinden çok endişelidirler. Bu nedenle bu iki emperyalist devlet buna izin verilmesinin durdurulması için baskı yaparlar. Neticede Mehmet Emin Buğra bölgedeki aktif faaliyetleri durdurur ve Afganistan’a sığınmak zorunda kalır.

Mehmet Emin Buğra Afganistan’da 1942 yılına kadar mülteci hayatı yaşarken hiçbir zaman köşesine çekilmez. Aksine mücadelesini kalemiyle başarılı bir surette devam ettirir. Dört senelik çileli yoğun çalışmalardan sonra eşsiz eseri Şarki Türkistan Tarihi’ni milletine bir armağan olarak bırakır. Bu eser Doğu Türkistan’ın gerçek tarihini öğrenmek açısından çok önemlidir. Eserin yazılışından bu yana 60 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen, eseri önce Çin Milliyetçi Hükümeti ve sonra Çin Komünist Partisi kendi iktidarı için bir tehlike olarak değerlendirmiş ve kitabın Çine girişini yasaklamıştır.[131]

Mehmet Emin Buğra bağımsızlık mücadelesini daha etkin bir şekilde sürdürebilmek için 1942 yılında Afganistan’dan Hindistan’a gelir. Ancak bu seferde, Çin’in Hindistan’daki konsolosu, Mehmet Emin Buğra’nın Hindistan’da kalmasını Çin hükümetinin uygun görmediğini bildirir ve Çin’e gitmesinde ısrar eder. Mehmet Emin Buğra Çin’e gitmeyi reddeder ve Pişaver’e döner dönmez tutuklanır. Altı ay göz hapsine alınır.  Ancak Çin’e gitmek şartıyla 8 Ocak 1943’te serbest bırakılır. 1945 yılına kadar savaş dönemi merkezi Chong Çing’de bulundu. Sosyal  teşkilatlarda Doğu Türkistan davasını anlattı. Orada bulunduğu süre içerisinde çok önemli çalışmalar yaptı.

1944 yılının sonunda Mehmet Emin Buğra Türkistan’a döndüğünde Doğu Türkistan’daki durum iç açıcı değildir. Merkezi hükümet Doğu Türkistan’daki baskısını gittikçe arttırmaktadır. Bu durum karşısında Buğra, halka, özellikle de gençlere millî şuur kazandırmaya çalışır. Çin’den dönen mücadele arkadaşı İsa Yusuf Alptekin ile beraber Altay dergisinde ve Erk gazetesinde makaleler yazar.

1978’e kadar Doğu Türkistan’da belli ideolojiye milli edebiyatı, milli kültürü yok etme eğitimi uygulanmıştır. Milli kültür, dini inanç ve milli edebiyat yok edilmeye çalışılmıştır. Bu yaptırımlar karşısında kendi örf ve adetlerine, milli edebiyatına sıkı sıkıya bağlı Uygur Türkleri, günümüze kadar her alanda kendi edebiyat ve kültürlerini korumak ve geliştirmek için mücadele vermişlerdir.

Buğra 1951 senesinde Türkiye’ye gelir. Türkiye’ye geldikten sonra da Doğu Türkistan davası için aktif şekilde siyasi ve sosyal faaliyetlerde bulunur. İstanbulda kaldığı 1951–1954 yıllarında Türkistan adlı bir dergi yayınlar. Dergi adeta Türkistan’ın her iki kanadının hürriyet mücadelesi organı görünümündedir. Türk dünyasına hitap eden ilmi bir dergidir. 1953 sonbaharında geçirdiği kalp krizi dolayısıyla M. Buğranın bir süre yatağa bağlı kalmasından dolayı derginin yayını durur.

1953’te Ankara’ya taşınan M. Buğra artık T.C. vatandaşıdır. 1956da Ankara’da Türkistan’ın Sesi adında aylık bir dergi yayınlar ve bu derginin Doğu Türkistan sözcülüğü ağır basmaktadır. M. Buğra aynı tarihte The voice of Türkistan adında üç aylık ingilizce dergiyi de yayına sokar.[132]

Mehmet Emin Buğra bütün çalışmalarında Türkistan’ın her iki kanadını gözönünde bulundurur. Türkiye’de yerleşik Batı Türkistanlı, Kafkasyalı, İdil-Ural ve Azerbaycanlı liderlerle bu amaçlar doğrultusunda işbirliği yapar. Komünist rejimin çökeceğini kesin olarak söylemektedir. Böylece gelişen işbirliği sayesinde bir yandan Asya ve Afrika’da konferanslara katılır, diğer yandan değişik ülkelerde temaslar kurar. Çin ve Eski Sovyet rejimlerinin yayılmacı, sömürgeci niteliğini gözler önüne sermeye çalışır.

Buğra’nın bütün hayatının incelenmesi sonucunda, onun ileri görüşlü bir devlet adamı, politikacı, ulema, tarihçi, yazar, şair ve eğitimci kişiliğiyle kutsal Doğu Türkistan topraklarının 20. yüzyılda yetiştirdiği en büyük liderlerden biri olduğunu anlarız.

Buğra’nın yukarıda da bahsettiğimiz gibi dava adamlığının yanında bir de edebî yönü de vardır. 1983 ve 1984 yıllarında kızı Fatma Hanım tarafından neşredilen Yatan kaygısı adlı şiir kitabı ve Kutluk Türkan Operatı adlı sahne eserine dayanarak bunu söyleyebiliriz. Eserleri edebîlik bakımından olsun, dil bakımından olsun yüksek seviyededir. Konu irtibaliyla da zengin bir içeriğe sahiptir. Eserlerinde Uygur Edebiyatı’nda yaygın bir şekilde kullanılan edebî vasıtaları ustalıkla kullandığını görebiliriz.

Kitapta bulunan şiirleri şekil yönünden inceleyecek olursak M. Buğra’nın divan edebiyatının yanında halk edebiyatını da çok iyi bildiği görülür. M. Buğra nın gazel, müseddes, muhammes gibi divan şiir şekillerinde yazmış olduğu şiirleriyle birlikte hece ölçüsüyle yazdığı Yurtum, Atamizning Öz Ogli Biz ve Oygan Millet gibi şiirleri de bulunmaktadır. Ayrıca şiirlerinde vatan sevgisi, Türklük ve tarih işlenmektedir. M. Buğra aynı zamanda bir opera yazarıdır. 1984’te neşredilen Kutluk-Türkan Opereti adlı sahne eseri Buğranın edebî yeteneğini ortaya koyan çalışmalarından biridir. 7 perde 17 sahneden ibaret bu tarihi operada 8. yüzyılda kurulan Uygur devletinin hakanı Yulug Hakanın oğlu Kutluk Tekin ile Kuça Hakanı Kün Hanın kızı Türkan Terim in aşkı ve bununla birlikte Uygur Devleti nde ortaya çıkan karışıklıklar anlatılmaktadır. M. Buğra bu tarihi operasında da vatan ve millet sevgisini ifade etmekten vazgeçmez. Örneğin 2. Perdede yer alan bir şiirde şöyle denilmektedir:

Türk elining erlerimiz
Türkistandır yerlerimiz
Aksun kan terlerimiz
Mengü bolsun Türk eli
Yüzming yaşa ey hakan
Ulus bizning canımız
Yurt söymek imanımız
Ulug Türklük yolida
Feda bolsun kanimiz
Menggü bolsun Türk eli
Yüzming yasa ey hakan

Onun şiirlerinin konusunu belli başlı birkaç maddeye toplayabiliriz:

Hayatı boyunca Doğu Türkistan’ın Türk toprağı olduğunu savunan, o topraklarda yaşayan halkların bir olduğunu Çinlilere anlatmak için çabalayan Buğra gerçek bir vatanperver olmakla birlikte koyu bir Türk milliyetçisidir. Bunu onun şiirlerinden de anlamak mümkündür. “Zaten vatanperverlik ile milliyetçilik birbirine sıkı sıkıya bağlı ve birbirini tamamlayan kavramlardır. Vatanını sevmeyen milletini sevmez, milletini sevmeyen de vatanını sevmez. Buğranın bu yönü Yurt ve Millet adlı şiirinde şöyle ifade edilmektedir:

Akli bar bolgan öz yurt ini can üstide
Tecrübe ehli tutar milletini canan üstide
Yurtuni söygen yasar izzet iman üstide,
Milletini söymigen ölgey pişman üstide.

O, bütün Türk boylarının dili bir, kültürü bir, dini bir kardeş olduğunu birlik beraberlik içinde emperyalizme karşı mücadele etmeye çağırmaktadır. Bu husus onun Atamizning Öz Ogli Biz adlı şiirinde ifade edilmektedir.[133]

Bir ataning on ogli biz,
On oglining yüz ogli biz
Atamizning öz ogli biz,
Türk oglibiz Türk ogli biz.
Bir ajunga taralsakmu.
Keng illerge yayılsakmu.
Aymak aymak atalsakmu
Yine barçe Türk ogli biz
Başlanguçta bir törelduk,
Ötkünçlerde bille kelduk,
Bille yiglap bille küldük,
Ayrilmagan Türk ogli biz.
Bir ülkede alte oymak,
Biri yagdur, biri kaymak.
Barçe bir süt birdur ayak,
Nigizi bir Türk ogli biz.
Bir ulus biz her bir çayda.
Tüzde bolsak yaki tagda,
Solda bolsak yaki sağda,
Özgiriş yok Türk ogli biz.
Uygur, Kazak, Kırgız, Tacik,
Özbek, Tatar büyük birlik.
Bir bolgaçka kalur tirik,
Ayrilmayli Türk ogli biz.

Bunu Silkin adlı şiirinde de görüyoruz: Meselâ:

Men bir Türk men, ulusum Türk, aymakım Türk,
Ajun içre könglümdiki amrakim Türk.
Kaygu sevinç her isimde ortakım Türk,
Şanim Türklük ay yıldızlık bayrakim Türk.

Şair bütün şiirlerinde Doğu Türkistanlıları birlik beraberliğe çağırmakta ve mücadelede başarmanın tek yolunun birlik beraberlik sağlandığı zaman gerçekleşeceğini söylemektedir. Birlik olan toplumun hiçbir zaman yok olmayacağını belirtmekte ve bu husus onun Toplan Millet adlı şiirinde şöyle ifade edilmektedir:[134]

Başımızda ulug Millet sevdası,
Can ciğerler bu vatanning şeydasi.
Şiarimiz Erkinlikning davasi,
Milli birlik derdimizning devası.
Birlik birlen yürgen millet yokalmas,
Yürgen millet orta yolda hiç kalmas.
Yüreyli biz bizni kişi tosalmas,
Toplan millet togra yolda yüreyli.

M. Buğra şiirlerinde Doğu Türkistan’ın çok eskiden beri Türk toprağı olduğunu, gelen göçmen Çinlilerin geçici misafir olduğunu bir gün onların gideceğini, vatanın eninde sonunda bizim olacağını vurgulamaktadır. O şiirinde benzetmeyi ustalıkla kullanmıştır. O Doğu Türkistan’ı bahçeye, orada yaşayan Türk kökenli halkları bülbüle, Çinlileri ise karga, kuzgun ve kediye benzetir. Bahçenin sahibi bülbüldür. Karga ve kedilerin yeri burası değildir der. Bu konuyu Vatan Bizningdur adlı şiirinde şöyle ifade etmekte:

Yaşap kelduk minglarçe yil biz bu toprakta,
Can berduk biz, şan alduk biz uşbu toprakta.
Yaratilduk. hem kömülduk biz şu toprakta,
Ta kiyamet biz yaşaymiz hem bu toprakta.
Kelip tuşken kişilerni sanaymiz mehman,
Konup otken kafileni ataymiz karvan.
Basip kirgen küçni deymiz heksiz elemen,
Öy igisi bolalmaslar yahşi ya yaman.
Kelgen ketar, biz kalurmiz veten bizningdur.
Karga kuzgun bag şehiga kelip konsimu,
Segizhanlar kekekleban uçup yürsimu,
İt möşükler sünggüçlerden ötüp kirsimu,
Bülbül bunga heyran bolup karap tursimu,
Bag bülbülningkidur hemde veten bizningdur.

Mehmet Emin Buğra’nın siyasi bilince kavuştuğu ilk gençlik yıllarından beri çok yoğun ve coşkulu yaşamına dayanamayan kalbi 14 Haziran 1965’te öğle üzeri geçirdiği üçüncü krizde durur. Netice itibarıyla, Mehmet Emin Buğra, sahip olduğu pek çok , kabiliyetleriyle Türk dünyasının yetiştirdiği nadir insanların biridir.[135]

 

4.Atatürk’ün Türkiye dışındaki Türklerle ilgili düşünce ve faaliyetleri

Atatürk, Misak-ı Milli ile tespit edilen sınırlar dışındaki Türklerle ilgili olarak: “Türkiye dışında kalmış Türkler için, ilkin kültür meseleleriyle ilgilenilmelidir. Nitekim biz Türklük davasını böyle müspet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihinde, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal Gölü ötesindeki Yakut Türkleri’nin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.” diyerek Türk dünyasındaki dil ve tarih birliği çalışmalarına ne kadar önem verdiğini gösterir[136]. Atatürk, Cumhuriyetin ilanından sonra söylediği nutuklarda bilhassa şu hususları dile getirmektedir: “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür… Cumhuriyetimizin dayanağı Türk milletidir. Bu milletin fertleri ile dolu olursa, o millete dayanan Cumhuriyet o kadar kuvvetli olur.” Yine O, “Milli his ile milli dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında (gelişmesinde) başlıca müessirdir (etkendir). Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabana diller boyunduruğundan kurtarmalıdır”.[137] Bu sözleriyle Atatürk, Cumhuriyet Türkiyesi’nin en büyük vazifelerinden birinin, milli kültürümüzün temel taşı olan zengin Türk dili ile tüm dönemleriyle insanlığa yön kazandıran şanlı Türk tarihinin önemini ifade etmektedir.

Balkan Savaşları sırasında başlayan ve hızlanarak devam eden bir Türk birliğinin sağlanması yönündeki çalışmaların varlığı bilinmektedir. Bu çalışmayı yürüten gruplardan birisi; siyasi birlik fikrine ağırlık verilmesini ve bilhassa Rusya işgalinde yaşayan Türklerin de bu birliğe dahil edilmesini savunurken, diğer bir grup ise Türk Birliği fikrini dilde, kültürde ve ülkede birlik olarak görüyordu. Diğer bir deyişle[138], Türkiye dışında yaşayan Türklerle kültür birliği içinde bulunulmasının daha doğru olacağını savunuyorlardı. İlk grubun fikirleri I. Dünya Savaşı esnasında daha da ağırlık kazanmış görünüyordu. Nitekim, Enver Paşa ve arkadaşları, bu fikre inanarak hareket etmişler ve bu durum Rusları yeni sistemlerine geçmelerine rağmen, oldukça tedirgin etmişti. İster Milli Mücadele yıllarında, ister Cumhuriyet kurulduktan sonra, Atatürk’ün, tercihi daha çok bu ikinci gruptaki Türkçülerin fikirleri, yani dikle ve kültürde birlik siyaseti, olmuştur. Atatürk’ün bu en mantıklı ve meşru yolu tercih etmesine rağmen, Sovyetler, Türk dünyasında bir dil ve kültür birliğinin gerçekleşmemesi için, Rus idaresinde yaşayan Türklere 1927–1930 yılları arasında Latin Alfabesi yerine Arap Alfabesi’ni, Türkiye 1928 Harf İnkılabını gerçekleştirerek Latin Alfabesi’ne geçmesi üzerine Kiril Alfabesi’ni kendi idaresi altındaki Türklere kullandırtmıştır.

Birinci Dünya Savaşı esnasında Türkler arasında birlik fikrini siyasi yönü ile düşünüp savunmuş, fakat harbin sonunda bu fikirlerden vazgeçerek Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını desteklemiş, mevcut şartlara göre dilde ve kültürde birlik fikrinin gerçekleşmesi için çalışmanın daha mantıki olacağına inanmış olan Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu ve Sadri Maksudi gibi pek çok fikir adamları, Sovyetlerin alfabe değişikliği ile Türk dünyasında yarattıkları dil ve kültür kopukluğunun giderilmesi gerektiğini Atatürk’e iletmeye çalışmışlardır. Atatürk, mantıklı ve meşru olan bu fikirleri benimseyerek hem Türk dünyasındaki bu kültür kopukluğunu telafi etmek, hem de Türk milleti için hedef olarak gösterdiği Batı alemi ile olan münasebetlerini daha düzenli bir şekilde yürütmek üzere öğrenimi daha kolay olan Latin Alfabesi’ne geçişi 1 Kasım 1928’de gerçekleştirmiştir. Bu alfabe değişikliği ile Türk dünyasındaki kültür kopukluğu büyük ölçüde giderilmiş, ancak Türk dünyasında birlik istemeyen Sovyetler, II. Dünya Savaşı’ndan önce, Rus idaresinde yaşayan Türklere Kril alfabesinin kullanılması dayatmasında bulunarak, Türkiye ile kültürel bağları kırma yönünde radikal bir karar almışlardır. Bu sıralarda Atatürk’ün, milli kültürümüzün temelini teşkil eden dil ve tarih araştırmaları için çalışmalarına daha fazla hız verdiği görülmektedir. Nitekim Onun, uzun yıllar Türk kültürünün ve Türklük şuurunun canlanıp yayılmasında büyük hizmetleri geçmiş olan Türk Ocakları nın faaliyetlerini desteklemesinin yanı sıra, Türk dilini ve tarihini bilimsel usullerle araştırıp ortaya koyacak kurumlarını kurduğuna şahit oluyoruz. Bu müesseselerin verimli bir şekilde çalışabilmesi ve öngörülen hedefe ulaşılabilmesi için de gerekli maddi imkanı sağlamıştır. Atatürk’ün direktifleriyle Türk tarihi ve dili üzerine kongreler düzenlenerek Türk kültür birliği bilimsel platformlarda desteklenmiştir[139].

 

ATATÜRK’ün AZERBAYCAN, TÜRKİSTAN ve KIRIM Türkleri ile münasebetleri

1920 ve 1921 seneleri, istiklâli için savaşan Türk milleti ile onun büyük önderi Mustafa Kemal Paşa için fevkalâde zor bir devre olarak bilinir. Fakat bu devrin bütün güçlüklerine rağmen, Türk milleti ve Mustafa Kemal Paşa, hedefe varmak ümidiyle inatla mücâdeleye devam etmektedir. İşte bu şartlarda dahi, Atatürk, yalnız Anadolu Türklüğünün değil, aynı zamanda diğer Türk topluluklarının bu meyanda Türkistan Türklerinin de gelecekleri ile ilgilenmiştir. Bunun en belirgin misalleri aşağıda takdim edilen vesikalarda görülecektir.

Sene 1920 sonları. Rusya’da kurulan yeni Sovyet rejiminin ileri gelenleri ile müşterek düşmana (ingilizlere) karşı bir ittifak kurmak maksadiyle Moskova’ya gönderilen Hâriciye vekili Bekir Sami Bey başkanlığındaki heyet, Sovyetlerin iki yüzlü tutumları sebebiyle bir netice alamadan Ankara’ya dönmek üzeredir. Mustafa Kemal Paşa ile T.B.M.M. Hükümeti, Ali Fuad Paşa’yı fevkalâdeden elçi olarak Moskova’ya göndermeye ve Sovyet yöneticileri ile bu ittifakı sağlamaya karar verirler. İşte bu kritik günlerde Mustafa Kemal Paşa’nın T.B.M.M. Başkanlığına şu takriri verdiğini görüyoruz:

“BÜYÜK MİLLET MECLİSİ RİYASETİ CELİLESİNE,

Türkiye Büyük Millet Meclisi Âzasından Tevfik Rüştü, İsmail Suphi, Besim Atalay ve Fuad Beyler tetkikat-ı ilmiye heyeti olarak Moskova sefaret heyetiyle birlikte mahall-i mezkûre azimet edeceklerinden mîr-i mumaileyhimin vazifelerinin devamı müddettince mezun addedilmelerini rica ederim. 11/10/1336, (1920) B.M.M. Reisi Mustafa Kemal”[140]

Riyaset makamında bulunan İkinci Reis Vekili Vehbi Efendi’nin daveti üzerine Mustafa Kemal Paşa, verdiği takrir hakkında izahatta bulunmak için kürsüye gelir ve Meclis üyelerine şunları söyler:

“Arkadaşlar,

Malûm-u âliniz olduğu veçhile Rusya’ya bir sefaret heyeti gönderiyoruz. Bu hey’et-i sefaret esasen malûm olan ve mazbut olan kadrosu dahilindedir. Fakat Rusya’da ve Rusya ile temasta namütenahi İslâm kütleleri vardır. Bu islâm kütleleri içinde bizim ifa edebileceğimiz bir takım hususî, mahrem ve fevkalâde vazaifimiz vardır. Bittabi bu vazaifin mahiyeti ilân edilerek oraya memur, heyet gönderilemez. Sırf bu vazaif-i mahsusayı îfa ettirebilmek, tâkib ettirebilmek, icabında izhar edilebilmek üzere heyet-i kadrosuna heyet-i ilmiye namiyle bir heyet ilâve edilmiştir. Heyet-i ilmiye denildiği zaman manâsından istidlal edildiği gibi, orada yalnız tetkikat-ı ilmiye yapacak değildir. İfade ettiğim gibi vazaif-i mahsusa îfa edecektir. Bu vazaif-i mahsusayı îfa etmek üzere Hükümet, Heyet-i Vekileniz ve oraya reis olarak memur ettiğiniz zât bittabi birtakım nükat-ı nazardan bâzı zevatı intihap etmiştir. Bu zevatı Heyet-i Aliyeniz âzasından intihap eder. Heyet-i Aliyeniz hâricinden de intihap edebilir. Nitekim birçok memurlarımız vardır. Şimdi Heyet-i Aliyeniz meyanmdan bu vazaif-i mahsusayı ifa etmek üzere intihabı düşünülen zevatın intihabı düşünülmek ve bu vazifelere izam edilebilmeleri için bittabi kendilerine vazifeleri devam etti-şi müddetçe mezuniyet verilmek lâzımdır. Mesele gayet basittir. Bunu başka şekilde bast ve temhit edersek Heyet-i Âliyenizi temsil etmek üzere Heyet-i Aliyeniz namına tetkikatta bulunmak üzere bir heyet gönderiliyor. Bittabi hükümetin teklif ettiği bir tarzda olamaz. Heyet-i Umumiye intihab eder. Ve bu suretle müntahap olan âza arkadaşlarımız gider. Fakat bu gidecek olan zevat ve mahiyette değildir. Onun için gerek ait olan vekâletin gerek oraya gidecek olan sefirle arkadaşlık etmeleri itibariyle intihab edilmiş arkadaşlardır. İsimleri cümlece malûmdur. Tekrar okuyalım efendim. Tevfik Rüştü Bey, İsmail Suphi Bey, Besim Atalay Bey ve Fu-ıd Bey. Bunlar Heyet-i âliyenizi temsil etmek üzere gidecek heyet değildir. Oradaki sefir-i kebirin riyasetinde ve refakatinde icrayı vazife edeceklerdir. Mezuniyet ita buyurmazsanız gidemezler. Mezuniyet ita buyurulsun ve gitsinler vazifeyi îfa etsinler”.[141]

Mustafa Kemal Paşa’nın bu izahatından sonra takrir oya sunulup ittifakla kabul edilmiştir.

Atatürk’ün vazaif-i mahsusa ile sefaret heyetiyle birlikte Moskova’ya gönderdiği bu ilmiye heyetinden İsmail Suphi Bey’in bir müddet sonra Türkistan’a gönderildiğini görüyoruz. 1921 Temmuzu sonlarında Buhâra’ya varan İsmail Suphi Bey’in vazifesi, Atatürk’ün direktifleri istikametinde, “Türkistan Millî Birliği’nin kuruluşu için Türkistan Türkleri arasında arabuluculuk yapmaktı. Bu hususta o zamanlar Türkistan liderlerinden biri olan rahmetli Profesör A.Z.V. Togan, hâtıralarında şöyle diyor:

“Temmuzda Ankara Büyük Millet Meclisi âzası İsmail Suphi (Soysallıoğlu) Bey Buhâra’ya gelmişti. O resmen, güya Komünist Partisi taraftarı bir Türk mebusu olarak seyahat ediyordu. Bu cihetten Türkistan’da serbest gezmek imkânını elde etmişti. Hattâ Hive’ye bile gidip geldi. Fakat kendisi Mustafa Kemal Paşa tarafından vazifelendirilmişti. Bu zât Buhâra’da iken benimle birkaç defa görüştükten sonra benim ricamı kabul ederek o zaman birbirleriyle rakip durumda olan Özbek ve Tacik zümreleriyle görüştü. Türkistan Millî Birliği’nin yâni Müşterek Komite’nin kurulmasının bir çıkmaza uğramış olmasından endişe duydu, taraftarların bir akşam bir yerde toplanmalarını teklif etti. 30 Temmuz akşamı Mirza Abdülkadir’in evinde toplandık. İsmail Suphi Bey önce taraflarla konuşarak Müşterek Komite riyasetine beni intihap etmelerini teklif etmiş, onun bu teklifi kabul edilmişti. Akşam toplantısında güzel bir nutuk söyledi. Aynı teklifi yaptı. İttifakla kabul ettiler. Merkez Komitenin diğer azaları da orada intihap edildi. Bununla ben Ağustos 2’de Türkistan Millî Birliği’nin yâni Müşterek Komite’nin reisi sıfatiyle faaliyete geçtim. Bu kritik günlerde yâni Türkiye’den Mustafa Kemal Paşa tarafından gönderilen bu mebusun Kazak Alaş-Orda mümessillerinin, bilhassa Dinşe’nin ve Afgan sefiri Abdürresul Han’ın Türkistan için bir millî mücâdele merkezi kurulmasında kat’î ve nihaî tesirleri oldu”[142]

Türkistan’daki vazifesini tamamlayan İsmail Suphi Bey, Eylül sonlarında Türkiye’ye dönmüş, Türkistan ahvali ve kendi faaliyetleri hakkında hazırladığı tafsilâtlı bir raporu Atatürk’e takdim etmiştir. Bugün, muhtevası hepimizce bir merak konusu olan bu rapor, Ankara’daki Cumhuriyet Arşivinde bulunmaktadır .

Sene yine 1921. O zamana kadar Ankara’da sadece üç devletin temsilciliği bulunuyordu: Afganistan Sefareti, Azerbaycan Sefareti ve Sovyet Sefareti. Ali Fuad Paşa başkanlığındaki Türk sefaret heyetinin Moskova’ya hareketinden bir müddet sonra Ankara’ya dördüncü bir sefaret heyeti geldi. Bu, Buhara Cumhuriyeti’nden idi. Bolşevik İhtilâlinden sonra kurulan ve Sovyet Şûralarına dahil edilen Buhara Cumhuriyeti’nin ileri gelenleri Anadolu’daki istiklâl mücâdelesini dikkatle takip ediyorlardı. Türkiye’nin başarısı için maddî ve manevî her türlü fedakârlığı yapmaya hazır olan Buhâralılar, Ankara’ya iki kişilik bir elçilik heyeti göndermişlerdi. Elçi olarak Türkiye’de tahsil görmüş olan Recep Bey, maslahatgüzar olarak da Nazirî Bey vazife görüyordu. Bu heyet Mustafa Kemal Paşa’ya verilmek üzere bâzı hediyeler de getirmişti. Hediyeler arasında bilhassa dört tanesi dikkati çekiyordu. Bunlardan biri Timur’un Kur’an-ı Kerim’i, üç tanesi de Buhâralı kılıççıların yaptıkları pala şeklindeki kılıçlardı.

Buhara heyeti Ankara’ya gelişinin ertesi günü Atatürk tarafından Çankaya köşkünde kabul edilmişti. Çankaya’da saatlerce kalarak Atatürk’le görüşen Buhara heyeti, Türkistan ve Rusya ahvali hakkında geniş bilgi vermişlerdir. Fakat, ne hazindir ki Buhâralı elçilerin bu tarihî mülakatları hakkında tafsilâtlı bilgi edinilememiştir.

Buhara elçilerinin verdiği malûmattan son derece memmun ve mütehassis olan Atatürk, 17 Ocak 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden şöyle hitap ediyordu: “Muhterem arkadaşlar! Türkistanlı kardeşlerimiz Sakarya zaferi münâsebetiyle bize üç kılıç ve bir de Kur’an-ı Kerîm göndermişler. Türk milleti adına kendilerine teşekkür ederim. Bu mukaddes kitabı Türk milletine hediye ediyorum. Bu üç muazzezlerden (kılıçlardan) birini ben aldım, ikincisini Batı Cephesi Kumandanı olarak İsmet Paşa’ya verdim. Üçüncüsünü de İzmir fatihine saklıyorum. Bu kılıç İzmir’e ilk giren kumandanın beline takılacaktır[143]

Atatürk’ün bu sözleri T.B.M. Meclisi üyelerince büyük bir tezahüratla karşılanmıştır. Atatürk’e sunulan Kur’an-ı Kerîm Hacı Bayram Camiine verilmişti. Şimdi ise, T.B.M.M. kütüphanesinde muhafaza edilmektedir. Kılıçlardan iki tanesi Atatürk ile İsmet Paşa 26 Ağustos 1922 taarruzuna hazırlanırken giydikleri kaputların üzerine takmışlar ve bu halde Akşehir’de fotoğraf çektirmişlerdi. Bu resim tarih kitaplarına geçmiş olup herkesin malûmudur. Üçüncü kılıç İzmir’e ilk giren süvari zabiti Şeref Bey’e bizzat Atatürk tarafından takılmıştı.

Çankaya’daki mülakattan bir müddet sonra, Buhara elçiliğine, T.B.M.M. Hükümeti, Ruşen Eşref Ünaydın’ı; maslahatgüzarlığa da Rahmi Apak Beyleri seçerek gönderdi. Türk elçilik heyeti yola çıktıktan birkaç gün sonra Buhara elçileri de Moskova’ya çağrıldı. Bir müddet sonra bu iki elçi Bolşevikler tarafından öldürülmüştür. Bu olay üzerine de Ruşen Eşref ve Rahmi Beyler Batum’dan geri dönmek mecburiyetinde kalmışlardır[144]

Rusya’da yeni kurulan Sovyet rejiminin istikrarsızlığı ve liderlerinin iki yüzlü politikaları, Türk dünyasında başlayan bu birlik hareketini maalesef menfî yönde son derece etkilemiştir. Şöyle ki, 1 Mart 1921’de imzalanan Türk-Afgan İttifak Andlaşmasının 2. maddesinde, “Taraflar birbirlerinin istiklâlini tanımayı, bütün şark milletlerinin kurtuluşunu ve hürriyetini, bu milletlerin istediği idare tarzını müstakil bir şekilde gerçekleştirme hakları olduğunu ve bu arada Buhara ve Hîve devletlerinin istiklâlini kabul ve tasdik ettiklerini beyan ederler”. Aynı şekilde, 28 Şubat 1921’de imzalanan Sovyet-Afgan Muahedesinin 2. ve 3. maddelerinde, “Afgan ve Sovyet hükümetleri, bütün şark milletlerinin hürriyet ve istiklâli üzerinde hemfikirdirler. İki taraf, hükümetlerinin şekli ne olursa olsun, ahalinin umumî reyine müracaat edildikten sonra, Buhara ve Hîve gibi müslüman memleketlerin istiklâlini tanımayı kabul ederler”.[145] Sovyetler bu andlaşmalardaki maddelerin hiç birine riayet etmedikleri gibi, riayet edilmesini isteyen karşı tarafa da mâni olmuşlardır.

Herkesçe malûmdur ki, bu tip andlaşmalar, bunu imzalayan tarafların milletler veya devletlerarası hukuka riayet edeceklerini taahhüt eden yazılı vesikalardır. Sovyet idarecileri, bu ve buna benzer vesikaları fütursuzca çiğneyerek veya inkâr ederek, diğer milletlerin hak ve hukukuna, hürriyet ve istiklâline ne dereceye kadar riayet ettiklerini açıkça ortaya koymuşlardır. Onların bu menfi, tutumlarından en çok zarar gören milletlerin başında da maalesef Türkler gelmektedir.Bilindiği gibi, Sovyet ihtilâlinden sonra istiklâlini ilk kazanan milletlerden biri de Azerî Türkleri olmuştu. Fakat, hıristiyan Gürcüler ve Ermenilerle birlikte bir federasyon şeklinde kurulan bu müstakil devlet, Sovyetlerin entrikalarına dayanamıyarak parçalanmıştır. Bunun üzerine Âzerîler kendi devletlerini kurarak 28 Mayıs 1918’de istiklâllerini ilân etmişlerdir.

Fakat, müstakil Azerbaycan varlığını korumakta güçlüklerle karşı karşıya kalmıştı. Zira, Ruslar, bir kısım Bolşevik unsuru Azerbaycan ve diğer Kafkas ülkelerine sokarak entrikalar çevirmeğe ve oraları da kendi kontrollerine sokmaya çalışıyorlardı. Buna mâni olmak isteyen Azerbaycan Hükümeti, yardım için Türkiye’ye müracaat etmişlerdir. Bu ricaları müsbet karşılanan Azerbaycan Cumhuriyeti ile Osmanlı Türkiyesi arasında 4 Haziran 1918’de iki ayrı andlaşma yapılarak taraflar arasında siyasî, hukukî, iktisadî, ticarî ve kültürel sahalarda karşılıklı yardımlaşma kabul edilmiştir. Bir müddet sonra Bolşeviklerin desteklediği komünist militanların ülke dâhilinde terör yaratmaları üzerine Azeriler telâşa kapılarak Türkiye’den âcil yardım istemişlerdir. Türk Hükümeti, andlaşmalar gereği, Azerilerin bu ricalarını yerine getirmiş, Bolşevik İhtilâli’nin patlak vermesi üzerine Kafkas cephesini bırakıp çekilen Rus kuvvetleri karşısında boşalmış olan Türk birliklerinden 8500 civarında bir kuvveti Azerî Türklerine yardım gönderdi. Nuri Paşa kumandasında Azerbaycan’a giren Türk askerleri Azerî kardeşleri tarafından büyük bir sevinçle karşılanmıştır. Azerî gönüllülerinin de yardımı ile bu Türk ordusu, Ermeni ve Rus kuvvetlerinin yardım ettiği Bolşevikleri yenerek 15 Eylül 1918’de Baku’yu kurtarmıştır. Bunun üzerine Azerbaycan Başbakanı verdiği demeçte şöyle diyordu: “Türkler için asırlar boyu devam eden ayrılık sona ermiştir. Azerî Türklerinden sonra Türkistan Türklerinin de Osmanlı-Türk orduları sayesinde kısa zamanda istiklâllerine kavuşacağını ümid ediyorum”[146]

Hakikaten Azerilerin bu temennisine uygun bir şekilde, bir Türkistan heyeti Osmanlı ordusundan yardım istemek için Baku’ya gelmiş ve aşağıdaki raporu ilgililere takdim etmiştir:

“Biz Türkistan Türkleri, şimdi evvelkinden belki daha çok hırpalanıyoruz, eziliyoruz. Gerçi şimdiki şekle göre, bugün memleketimizin idaresinde bir değişiklik oldu gibi görünür ise de, bu değişiklik, millî ve siyasî hukukumuzu tamamen kendi elimize teslim etmiş, bizleri de hâkim unsur ile müsavi hukukta görmüş, eski koyu Hıristiyanlık taassubundan sıyrılıp temizlenmiş, hür bir Rusya şeklinde tecelli etmiyor. Bilâkis Demokrasi ve halkların müsavatı bayrağının, sürükleyici himayesine sığınmış, câhil ve yağmacı bir idarenin, biz şimdi her gün, biraz daha keyif ve heveslerinin kurbanı bulunuyoruz.

Eski idarenin hiç olmazsa zâlim ve fakat belli kanun ve kararları vardı. Biz de onlara uyarak varlığımızı muhafazaya çalışıyorduk. Fakat şimdi öyle mi? Aşağıdaki maruzatımız, bugün yapılan zulüm ve hakaretin derecelerini, birazcık olsun, yüksek nazarlarınızda tecelli ettirir. On milyon Türk ve Müslümanı toplayan memleketimizde, Rus, Yahudi, Ermeni nüfusu ancak 300 bin olduğu hâlde, bugün “Türkistan Cumhuriyeti” namı ile başımıza konan hükümetin, 16 Nazırlık (Vekillik) mevkiinde, ancak dördü Türk ve Müslümana veriliyor. 36 Âzâlık Parlâmentoda, o da ancak Rusların emellerine uyan 11 Türk âzâ var. Hükümet ve idare işlerinde ise, bu derecede az, hattâ hiçiz. Birkaç ay önce, Hokand ve Buhâra’da meydana gelen ve Türk evlâdının gaddarca mahvına sebebiyet veren kanlı faciaların, herhangi bir zamanda tekrarına da mâni olamayız…” diyen Türkistan Türklerinin raporunda, uzun uzadıya komünizmden çektikleri çile dile getirilmiş ve sonra da şu hususlara yer vermişlerdir:

“Şimdi bizim kalbimiz, tamamiyle, Büyük Türkiye’ye iltihak ihtirası ile çarpıyor. Bütün Türklüğün birleşmesi, ancak bizim ulvî maksatlarımıza uyan yoldur. Bugün arzumuz, emelimiz budur. Bu muallâ emel, küçük, büyük bütün halkın ve sınıfların en kutsal gayesidir. Duygumuzun, maksadımızın ulviyet ve meşruiyetini, fedakâr ve genç Türkiye’nin, bugün işbaşında bulunan milliyetçi, vatanperverleri hiç şüphesiz takdir ederler. Zira, o vatanperverler, biz biliyoruz ki, bizlerde henüz doğmuş olan bu mukaddes emeli, o, bütün Türklüğün millî birliğini, zaten çoktan hayatlarının gayesi saymışlardır…” [147]

 

Ne var ki, Osmanlı devletini mağlûp addeden Mondros Mütarekesi’nin 30 Ekim 1918’de imzalanması ile hem bu Türkiye-Azerbaycan yardımlaşması, hem de Türkistan Türklerinin dileklerinin gerçekleşmesi ihtimali sona ermiştir. Mondros Mütarekesi’nin 11. maddesi gereğince Türk ordusu Azerbaycan’ı boşaltmak mecburiyetinde kalmıştır. İran’da bulunan Ingiliz birliklerinin Baku’yu işgal etmeleri ile birlikte Bolşevik ve Ermeni militanları yeniden Azerbaycan’da eşkıyalığa başlamışlardır.

İstiklâllerini mutlaka muhafaza etmek azminde olan Azeriler, milletlerarası sahada yardım temin etmek ümidiyle çalışmaya başlamışlardır. Gürcülerle birlikte, 12 Ocak 1920’de Paris’de Büyük Devletler’in insaflı bir ânına rastlayarak, onlardan istiklâllerinin tanınacağına dâir söz almışlardır”. Ne var ki, Azerbaycan ve Gürcistan’ın istiklâllerini tanımaya söz vermelerine rağmen Büyük Devletler, Bolşevik militanlarının faaliyetlerine de mâni olmamışlardır. Bu sebepten Azerbaycan’ın istiklâli uzun sürmemiş, Sovyetlerin kışkırtmaları ve korumaları yüzünden yalnız Azerilere değil, Türkiye Türklerine de musallat olan Ermenilere karşı Kâzım Karabekir Paşa’nın giriştiği başarılı askerî harekâtın genişleyip Azerbaycan’a kadar uzanmasından endişelenen Sovyetlerin kızıl-ordu birlikleri Kuzey Kafkasya, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’ı işgal etmişlerdir. Sonra da, bu ülkelerde Bolşevik usûlü yeni hükümetler kurdurmuşlardır.

Moskova’ya bağlı olarak ortaya çıkan Azerbaycan Sovyet Cumhuriyetine dış ülkelerde temsilci bulundurma hakkı tanınmıştı. Bu durumu öğrenen Doğu Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa, yeni rejime ve ortama uygun bir Türk Büyükelçisinin derhal Baku’ya gönderilmesi gerektiğini Mustafa Kemal Paşa’ya bildirmiştir. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, Dışişleri Bakanlığına vekâlet eden Ahmed Muhtar Bey’e bu hususta gerekenin yapılması direktifini vermiştir. Bu direktif çerçevesinde herakete geçen Ahmed Muhtar Bey, istenen vasıflara haiz Türk Büyükelçisinin Memduh Şevket (Esendal) Bey olduğunu Atatürk’e bildirmiştir. Yola çıkmadan evvel Memduh Şevket Bey’e göreceği önemli vazife ile ilgili şu talimat verilmiştir:

“Azerbaycan Cumhuriyetiyle Kafkasya’nın Diğer Cumhuriyetleri Nezdinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti Mümessili Mutemedi Olan Memduh Şevket Beyefendiye Talimat, Ankara, 15-8-1336 (1920).

Esasen Azerbaycan’da ifayı vazife edeceksiniz; fakat, Hazer Deniziyle Karadeniz arasındaki berzah, kadimen birçok akvama makar olduğu gibi, bugün de Azerbaycan, Gürcü ve Ermeni Hükümetlerine mekân olup, aralarında dahi pek şiddetli ihtilâfat ve pek muğlâk hudut mesaili mevcut olduğundan ve bu mühim hâdisatın hassaten bugün -Türkiye ile şiddetli alâkası bahir bulunduğundan, yalnız Azerbaycan ahvalile iktifa olunmayarak bütün berzah üzerinde cereyan eden vakayii umumiyi bir nazar altında bulundurmak ve ehemmiyeti mahsusayı haiz görünen hâ-disat kabil olduğu kadar yakından takip ve tetkik olunarak, Hâriciye Vekâletine mümkün olan süratle malûmat ita kılınması iktiza eder.

Vazife hakkında tafsilât berveçhi âtidir:

  • Elyevm Azerbaycan’da mevcut Hükümetin hangi esasat dairesinde,
    ne derece muvaffakiyet ile teşkil ve tanzim kılındığı,
  • Bugün mevkii iktidarda bulunan zevatın kimler olduğu, ne fikirde
    bulundukları, aralarında ihtilâfı nazar olup olmadığı ve ihtilâf var ise ne­
    den ibaret olduğu ve Hükümete muhalif fırkaların kudreti ve muhalif fır­
    kalar azasının şahsiyeti ve ne suretle çalışmakta oldukları,
  • Azerbaycan’da Türkiye ve Osmanlı Türkleri hakkında, muhtelif me-
    hafilde ne gibi efkâr mevcut olduğu,
  • Azerbaycan’la Gürcistan, Ermenistan arasında mevcut ve muhteli-
    fei mesailin neden ibaret olduğu,
  • Azerbaycan’la Gürcistan, Ermenistan dahilinde ahvali iktisadiye ve
    maliyenin ne merkezde bulunduğu,
  • Osmanlı Türklerinden olup elyevm Azerbaycan’da bulunan zeva­
    tın ne ile, nerelerde meşgul bulundukları,
  • Rus Sovyet Cumhuriyeti ile bu hükümetler arasındaki münaseba-
    tın neden ibaret olduğu,
  • Türkiye Hükümetiyle Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan arasın­
    da münâsebat tesisine mâni ihtilâfatın izalesi ne suretle mümkün olabile­
    ceği ve ingiliz tahrikatının ne derece müessir olduğu,
  • Şimalî İran’da mevcut Türkler ile Azerbaycan arasında bir münâ­
    sebet mevcut olup olmadığı ve mevcut ise ne halde bulunduğu, değil ise
    ne suretle tesis olunabileceği noktaları tedkik olunacaktır”.

Bu tedkikata -hemcivarı hasebiyle- İran ve Türkistan ve Rusya ahvali hakkında alınacak malûmatın dahi ilâve olunmasını ihtara lüzum yoktur

Yukarıdaki talimatları Memduh Şevket Bey’e verip yola çıkaran Dışişleri Bakanı Ahmed Muhtar Bey, konu ile ilgili olarak da Kâzım Karabe-kir Paşa’ya şu bilgiyi vermiştir:

“Azerbaycan Cumhuriyetiyle münâsebat-ı daime-i diplomasiye tesis lüzumunu ötedenberi derpiş eden Hükümet bu husus hakkında sebk eden ilk iş’arı âlilerinden biraz evvel Baku’ya şimdilik bir mümessil izamına karar vermiş ve onda zikredilen evsafı haiz Memduh Şevket Bey’i Mümessil tâyin eylemiştir. Evvelâ Zat-ı Alilerine ve badehu Nahcivan’da Halil Paşa’-ya mülâki olduktan sonra yoluna devam edecek olan mir-i mumaileyh bir hafta mukaddem buradan hareket etmiştir.

Azerbaycan Cumhuriyeti tarafından buraya usulü dairesinde bir heyet-i sefaret izam edildiğinde Türkiye Mümessilinin de bilmukabele ehemmiyetli bir heyet-i sefarete tahvili mukarrerdir. Keyfiyetin Halil Paşa’ya da tebliğine himmet Duyurulmasını rica ederim efendim”. Ayrıca, Mustafa Kemal Paşa, Kâzım Karabekir Paşa’ya bir telgraf çekerek Memduh Şevket Bey’in, Eylül 1920’de Baku’da yapılacak Şark Milletleri Kongresine yetiştirilmesini rica etmiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın, bundan sonra bütün gücüyle, Azerbaycan Türklerinin menfaatlerini ve birliğini korumaya çalıştığını görüyoruz. Atatürk, Doğu’da Ermenilere karşı başarılı harekâtı yürütmüş olan Kâzım Karabekir Paşa’ya gönderdiği gizli emirde şu hususlara yer veriyordu:

“1- Azerbaycan’ın tamamen ve cidden müstakil bir devlet haline gelmesine taraftarız, ve bunun temini için de Rusları gücendirmemek ve kuşkulandırmamak şartıyla teşebbüsat-ı lâzimede bulunulacaktır. Bu babda memleketin petrol vs. gibi kendi iktisadî kaynaklarına sahip olması için yine aynı şartla çalışacaktır. Rusların Azerbaycan’da yapacakları muamele bütün İslâm âleminin Bolşevikleri tartmak için bir miyar olacağının Ruslara anlatılmasına gayret olunacaktır.

2- Kafkas meselesinin hudud, vesait-i nakliye vs. gibi nokta-i nazarlardan hallinde daima Azerbaycan’ın Şimali Kafkasya menfaatlerinin bilhassa nazar-ı dikkate alınmasına itina olunacağı gibi, 10 Ağustos 1920’de Ruslar ile Ermeniler arasında akdolunan mütarekede Azerbaycan’a zarar veren maddelerin kaldırılmasına çalışılacak ve her milletin mukadderatına hâkim olması düsturuna binaen, Karabağ vs. gibi Türk ekseriyetiyle meskûn yerlerin Azerbaycan’a bağlı bulunması temin edilecektir… Azerbaycan için verilen bu talimat diğer Türk kavimleri için de geçerlidir…”[148] 

Atatürk ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti için Azerbaycan ve Azerî Türkleri, Doğu Türklerine (yâni Türkistan Türklerine) açılan bir kapı veya onlarla Türkiye arasında bir köprü idi. Onun için Azeri Türklerinin kaderleri ile çok yakından ilgilenmişlerdi. Nitekim, Türkiye Büyük

Millet Meclisinde en hararetli tartışmalar bu mevzuda olmuştur. O tartış­malardan sadece bir tanesi burada arzedilecektir.

13 Şubat 1337 (1921) Cumartesi. T.B.M.Meclisinde Hâriciye Vekâleti bütçesi görüşülmektedir. Müzakereler esnasında, Trabzon Mebusu Ham-di Bey Hâriciye Bakanı Vekili Ahmet Muhtar Bey’e şu soruyu yöneltir: “Şark siyasetinde bize dinen ve irken merbut olan akvam da nazar-ı itibara alınmakta mıdır?” Ahmet Muhtar Bey bu soruya şu cevabı verir.

“Elbette. Şark denince; Şark yalnız Rusya’dan ibaret değildir. Rusya gayet büyük bir âlemdir. İster Bolşevizm olsun, ister Çarizm olsun, siyasette mühim ve müessir bir âmil olmaktan hiçbir sebep ve bahane ile hâli kalmaz. Fakat arzettiğim veçhile Şark, Rusya’dan ibaret değildir. O havalide bizi bir çok revabıt-ı muhtelife tahtında dinen, ırkan, harsen alâkadar eden birçok milliyetler vardır ki, bu ihtimal diyemeyeceğim bir hakikattir – Rusya’ya karşı gösterdiğimiz temayülün belki de mühim bir sebebi o milletlere ait olan alâka-i kaviyedir. Onların saadetini, onların istiklâlini temin etmektir. Bu maksadı, ihtilâfa meydan vermeksizin halledebilirsek büyük bir muvaffakiyet olur. Biz Ermenilerle bir zaman harbettik, sonra sulh yaptık. Fakat sulh ahkâmı neden icra edilmedi denince cevap olarak denir ki, bu sulh ahkâmının icrasına mâni olan Rus Sovyet Hükümeti oldu. Biz Ermenilerle onların mezaliminden ve fecayiinden memleketi ve ahal-i Islâmiyyeyi kurtarmak ve onlar bizim gibi medenî bir hükümet tesis edemedikleri için orada münasip bir kuvvet bırakarak Şark hududumuzda asayişimizi muhafaza emeliyle muharebe yaptık ve sulh yaptık. Fakat bu gayenin istihsali esnasında karşımıza bir mâni kuvvet çıktı. O da Rusya Sovyet Hükümeti… Rus Sovyet Hükümetiyle dostuz. Acaba neden sulha mâni oluyorlar? Çünkü Ermeniler sulhun icrasına mâni olmak için kenelerinin Bolşevik olduklarını ilân ettiler ve bu nasıl haldir ki, Er-menista-.da Bolşevikler hâkim iken Taşnaklar dehşetli bir rol oynamaktadır? Rus Bolşevik Hükümeti akide-i içtimaiyelerini bütün insanlara, milletlere kabul ettirmek için tecâvüzü tatbik ettiğini bu defa da ispat etmiştir. Bu cümleden olmak üzere geçenlerde burada telgrafı okunduğu üzere, orada Türkiye Komünist Fırkası namı altında birtakım insanları toplamış ve bunlardan Mustafa Suphi isminde birisi hududumuzdan geçti, ta Erzurum istasyonuna kadar, bu fırka-i içtimaiyenin teşkilâtını yapmak üzere geldi. Biz biliyoruz ki, Rusların bir gayesi var: o da, ittifak ve ittihat edecekleri milletlere mutlaka kendi akidelerini bu sıfat ve bu nikapta görmek istemiştir. Endişemiz şu ki, İngilizlerle Bolşevikler, Azerbaycan Türk âlemi ile bizim aramıza bir Ermenistan dikmek istiyorlar… Tekrar arzediyorum: bütün dünyanın ittihaz ettiği bir karar var: o da bizimle Azerbaycan arasında,Azerbaycan’la Türk âlemi arasında bir Ermenistan meydana getirmek istiyorlar… Bakalım kim galebe edecektir: Karahan’ın sürüklediği Sovyetler mi, yoksa biz mi?” [149]

Atatürk’ün ve arkadaşlarının bütün gayretlerine rağmen, maalesef, Sovyetlerin ve Batılıların dediği olmuş, Türkiye ile Azerbaycan Türk âlemi arasında bir Ermenistan yaratılmıştır. Fakat, Atatürk’ün direktifi ile uygulanan bu siyaset, çok geçmeden güzel meyvelerini vermeye başlamıştır. Bilhassa Azerbaycan’ın bütünlüğü ve menfaatleri için gösterilen titizlik, ve bu arada Kâzım Karabekir Paşa’nın Ermenilere karşı elde ettiği zafer, Azerbaycan’ın Moskova tesirindeki Hükümeti üzerinde dahi son derece müspet tesirler bırakmıştır. Nitekim, bu iyi tesirler ve Memduh Şevket Bey’in gayret ve tavsiyeleri ile Azerbaycan Sovyet Hükümeti Türkiye’de bir Büyükelçilik açmaya karar vermiştir. Tam bu sıralarda kazanılan Sakarya Zaferi, Türkiye’de olduğu kadar, Azerbaycan’da da büyük sevinç yaratmıştır. Nitekim, Ankara’ya Azerbaycan Büyükelçisi olarak tâyin edilen İbrahim Abilov ile Azerbaycan Sovyet Hükümeti, Mustafa Kemal Paşa’ya ayrı ayrı tebrik telgrafları göndererek Türkiye’nin zaferini kutlamışlardır. Nihayet, Azerbaycan ile Türkiye arasındaki bu dostluk ve kardeşlik havası, ibrahim Abilov’un 1921 Eylülünde Ankara’ya gelmesi dolayısiyle yapılan konuşmalarda açıkça dile getirilmiştir.

Azerbaycan Cumhuriyeti Büyükelçisi ibrahim Abilov, 14 Ekim 1921’de T.B.M.M. Reisi Mustafa Kemal Paşa’ya güven mektubunu sunarken şu konuşmayı yapmıştır:

“Muhterem Gazi Hazretleri,

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi ve şanlı Türk ordusunun Başkumandanı Zat-ı Alileri vasıtasıyla Azerbaycan içtimaî Şura Hükûmeti’nin ve Azerî Türkleri’nin kandaşlık selâmını huzur-ı âlilerine müsaadenizle takdim ederim.

Mümessili olduğum Hükümet ve Azerbaycanlılar tarafından, T.B.M.Meclisi’ni ve cihan tarihinde cesaret ve kahramanlıklarıyla bütün âlemi hayrete düşüren kahraman Türk ordusunu ve bilumum kendi hukuk-ı siyasiye ve iktisadiyelerini muhafaza ve millî hayatı temin için canfeda olan Türk halkını samimi bir surette alkışlıyorum.

Garp zalimlerinin gasıplık efkârı melânetkâranesi semeresi olan Cihan Muharebesi mazlum milletlerin cihangirler saadeti için bir alet olmak maksadı menhusu ile başlatıldığı bütün dünyaya ve bilumum İslâm milletlerine malûm oldu. Şu efkârı melânetkâranelerini icraya koymaya büyük bir mania teşkil eden Türkiye’yi Versay ve Serv Muahedeleri mucibince gasıplarına menafiine takdim ettiler.

Türk milleti necibi rezalet ve hakarete tahammül edemeyerek bir ten ve hadd gibi düşmanın aleyhine kalktı. Tapulanmış hukuk ve şerefi milliyelerini saklamak ve gasıplardan halas etmek maksadı âlisi ile sinelerini düşman kurşununa siper eden Türk arslanları zalim düşmana dehşetli galebeler ve darbeler indirerek susturdu.

Şu mukaddes muharebe T.B.M. Meclisi’nin istiklâl ve hür yaşayışı te­min etmekten maade bütün dünya mazlumlarının da tahlisi can etmesine ve alelhusus alemi İslâmın esaretten halâs olmasına bir sebep olduğunu bütün vicdanımla itiraf ve tasdik eylerim. Bunun katiyyen böyle olmasına mabeynimizdeki alâka ve rabıta bir delili kat’idir.

Anadolu bucaklarını aşarak Azerî mazlumlarının bir arkadaşı olan Türk halkına gönderdiği selâmını getirip de Zat-ı Alileri vasıtasiyle takdim etmek şerefinden dolayı kendimi son derece bahtiyar sayarım.”[150]

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Gazi Mustafa Kemal Paşa, kardeş Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Büyükelçisi İbrahim Abilov’a cevaben şu konuşmayı yapmıştır:

“Muhterem Mümessil Hazretleri,

Azerbaycan Türkleri’nin ve İçtimaî Azerbaycan Şura Hükümetinin kardeşlik selâmına TBMM ve bu Meclisin ordusu namına Zat-ı Âlileri vasıtasiyle yine kardeşçe mukabele etmekle bahtiyarım.

Türkiye halkı, T.B.M.M. ve onun ordusu Azerbaycanlıların ve mümessili olduğunuz Hükümetin hakkında gösterdiği asar-ı samimiyet ve teveccühten mütehassis ve memnundur.

Fikr-i istila ile açılmış olan Cihan Harbi’ni hitama erdiren galipler, teklif ettikleri şerait-i sulhiye ile ana topraklarımızı, istiklâl ve hürriyetimizi elimizden almağa, asırlardan beri İslâmın ve Türklüğün fedakâr muhafızı olan milletimizi esir derekesine indirmeğe kalkıştılar. İki senedir Rumeli ve Anadolu’da görülen hareketlerimiz bu faddarane tecavüzün aksü amelinden, her mevcudun fıtraten haiz olduğu müdafaa-i nefs hakkının istimalinden başka bir şey değildir.

Millî hududlarımız dahilinde hür ve müstakil yaşamak istiyoruz. Bu meşru emelimizi istihsal için uğraşıyoruz. Şu kutsî mücadelede milletimiz, İslâmın halâsına, dünya mazlumlarının tezeyyid-i refahına hizmet etmekle de müftehirdir. Milletimiz bu hakikatin kardeş Azerbaycan’ın mümessili tarafından da tasdik edildiğini işitmekle büyük bir saadet duyar. Rumeli ve Anadolu halkı Azerî kardeşlerinin kalbinin kendi kalbi gibi çarptığını bilirler. Bunun için getirdiğiniz tuhfei selâmın ne kadar derin ve âlî bir hissin eseri olduğunu takdir eder ve bu selâmı alırken Azerî Türklerinin de bir daha esarete düşmemeleri ve hukuklarının payimal edilmemesi temenni ve arzusunu izhar eyler. Azerî Türklerinin dertleri kendi dertlerimiz ve sevinçleri kendi sevinçlerimiz olduğu için onların muradlarına nail olmaları, hür ve müstakil olarak yaşamaları bizi pek ziyâde sevindirir. Türk’ün saadeti ve mazlumların halâsı yolunda Azerbaycan Türklerinin de kanını dökmeğe âmâda bulunduklarına dair olan beyanatınız istilâcılara karşı Türk’ün mazlumların kuvvetini arttıran pek kıymettar bir sözdür.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve Hükûmeti’nin iki kardeş millet arasındaki revabıt çalışacağını ve bu babda zat-ı âlinize elden gelen her türlü muavenetleri ifa edeceğini temin eylerim”

18 Kasım 1921 günü Azerbaycan sefaretinin açılışı ve bayrağının direğe çekilişi dolayısıyla Atatürk, kardeş Azerbaycan halkının istiklâlinin ebediyyen var olup devam edeceğine olan inancını bir defa daha dile getirerek sözlerini şöyle tamamlamıştır: “…Azerbaycan ile Türkiye arasında mevcut kardeşliğin, samimiyetin tevlid ettiği rabıtadan başka, Azerbaycan’ın diğer dostlarımızla temas noktasında bulunması da haiz-i kıymet ve ehemmiyettir. Coğrafî vaziyeti gözönüne getirilirse filhakika Azerbaycan’ın Asya’daki kardeş hükümet ve milletler için bir temas ve telâkki noktası olduğu görülür. Azerbaycan’ın bu mevki-i mahsusu, vazifesini pek mühim kılmaktadır…”[151]

Rusya’nın Kurtuluş Savaşındaki Yardımları Yalanı;
Gerçek: Orta Asya Türklerinin Yardımı

Buhara’dan TBMM’ye Gönderilen Altınlara Rusların El Koyması

“Buhara Cumhuriyeti kurulduktan sonra ben ilk Cumhurreisi olarak, yanıma Başvekilimiz Feyzullah Hoca’ yı alarak, Sovyet Rusya büyükleri ve bu arada Lenin ile temasta bulunmak üzere, Moskova’ya gelmiştim. Bizden bir müddet önce, Temmuz 1920 ortalarında Türkiye’den de millî hareketi temsil eden bir heyetin B. Sami Bey’in başkanlığında Moskova’ya gelerek, Lenin, Çiçerin ve Karahan ile bilhassa yardım te’mini konusunda müzâkerelerde bulunduklarını öğren­miştim.

Nitekim, Kremlin sarayında kendisiyle görüştüğümüz gün Lenin, önem verdiğini hissettirdiği Türkiye’den söz açarak bana, ‘Ankara’dan bir Türk Heyeti geldi. Durumlarını anlatarak, acele yardım istedi. Bu hususta sizin fikriniz nedir?’ dedi. Hiç tereddüt etmeden kendisine:

-‘Elbette yardım etmek gerek… ve vakit geçirmeden yapılmalıdır”’deyişim üzerine, bu işe zaten kararlı olduklarını, fakat, bazı zorluklarla karşılaştıklarını belirten bir ifade ile:

-‘Yardım meselesi için bizi düşündüren iki zorluk’ dedi ve devam etti:

-‘Birincisi Türklerin istedikleri altın ruble bizde pek azdır’ deyince, ben he­men sözünü kestim:

-‘Bizde altın para vardır’ dedim. ‘Verebiliriz de…’

Lenin, memnun olduğunu belirten bir baş eğişiyle devam etti:

-‘İkincisi, yol meselesidir. Çünkü Türklere yalnız para değil, her türlü harb malzemesi de vermemiz gerekiyor. Bunları emniyetle Anadolu’ya ulaştıracak yol lâzım. Halbuki Kafkasya’daki durum dolayısıyla yollar kapalıdır. Ne zaman açılabileceği henüz malum değildir.’

Bizim, bu hususta aynı kanaat ve fikirde olduğumuzu söyleyerek ilâve ettim:

-‘Kafkaslarda kurulan Cumhuriyetlerle anlaşmak mümkündür. Bu bölgede Müslümanlar çoğunluktadır. Gürcüler de menfaatleri îcabı Müslümanlara yakındır. Ermeniler de keza… Çalışılırsa, müşterek bir yol bulmak imkânı vardır’ dedim. Ayrıca Anadolu’da Türk Kurtuluş Savaşı’na ve Mustafa Kemal’e yapılacak para yardımının miktarının da tespit edilmesi gerekiyordu.

-‘Bunu mütehassıslar tespit etsinler’ diye kararlaştırdık. Ve bizim -aynı zamanda hâriciye vekilimiz olan- Başvekil Feyzullah Hoca ile Rus müte­hassıslarından mürekkep bir heyete havale ettik. Bu heyet uzun müzakereler sonunda yardım miktarını en az yüz milyon altın ruble olarak tespit etti. Tekrar Lenin’le buluştuk. Lenin, bu sefer yaptığımız konuşmada sözü yeniden para konusuna getirerek, ne kadar verebileceğimizi sordu.

-‘Yüz milyon altın ruble’ dedim. Lenin, tekrar etti:

-‘Yüz milyon mu?’

‘Evet… Derhal verebiliriz’ dedim.

Çarlık zamanından kalma altın rublelerimiz çoktu. Buhara hazinesindeki bu paraya Ruslar el süremezler, dokunamazlardı. Buhara bir Çar emareti olduğu hâlde, idarî mâlî işlerde müstakildi. Bu sebeple bizde altın bâligan mâ-belag çoktu.

Lenin ile bu şekilde mutabık kaldıktan sonra biz Buhâra’ya döndük. Parlamento reisi Abdülkadir Mirzaoğlu ile görüşerek meseleyi Meclis’e intikal ettirdik. Halka ve Parlamentoya ben, Anadolu’daki kardeşlerimiz ve ırkdaşlarımız Türklerin korkunç vaziyetlerini, Yunanlılar tarafından fena halde tazyik edilmekte olduklarını anlatarak onlara büyük kardeşlerimize yardımda bulunmamız gerektiğini çok heyecanla ve samimiyetle iyice izah ettim.

Bizim o vakit Parlamento’da dört partimiz vardı. Bunlardan “Millî Birlik” ve “Kurtuluş” ile “Ahrar” partileri tamamen yardım lehinde idiler. Yalnız Komünist Partisi reisi avamdan ve aslen Tatar olan Necip Hüseyinoğlu bu işe akıl erdiremedi ve provokasyon yaparak halka:

-‘Böyle yardım olmaz. Biz bu parayı İngilizlerle mütareke yapıp anlaşan Osmanlı Sultanlarına veriyoruz. O Sultanlar ki şimdi emperyalistlerle anlaşmışlardır’ diye havayı bulandırmaya teşebbüs etti. Bunun üzerine “Türkfront” da buna karşı halkı aydınlatmak için geniş ölçüde propagandaya başladı. Fakat Necip Hüseyinoğlu yardım aleyhindeki kışkırtmalarında inat ettiğinden hükümet kararı ile Buhara hudutları dışına atıldı…

Buhara parlamentosu Türkiye’ye yüz milyon altın ruble yardımını, tek itiraz sesi yükselmeden bir anda ve tam bir oy birliği ve hararetli tezahürat ile alkışlar eşliğinde kabul etti.

Parlamentonun bu kararı üzerine hemen ertesi günü gereken muameleyi tekemmül ettirdik ve parayı -derhal Ankara hükümetinin emrine yetiştirilmek üzere- Rus hazinesine teslim ettik…”

Buhara Cumhuriyeti’nin, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ne teslim edilmesi şartı ile gönderdiği bu yüz milyon rublelik yardım hiçbir zaman hedefine varmamıştır. Yukarıda zikredilen on bir milyon rublelik yardım ise binbir nazlanma ve ince hesaplar sonunda te’min edilmiştir. Fakat, daha önce de belirtildiği gibi, Türkler, Sovyetlerin bu yardımını daima bir dostluk nişanesi olarak hatırlamışlardır.

Ne var ki, Orta Asya Türklerinin, Türkiye’ye gönderilmek şartı ile Sovyet makamlarına teslim ettiği bu paradan Rus kaynakları her ne sebepten ise hiç bahsetmemiştir. Veyahut, bu yardımdan bahseden vesikalar, daha pek çok hususlarda olduğu gibi, araştırıcıların tetkikine sunulmamıştır. Bilhassa 1920’lerde sık sık taktik değiştiren ve söylediklerinin tam aksini yapmaktan çekinmeyen Sovyetlerin bu husustaki ketum halleri, bu sahalarda çalışan araştırıcılar için bir sürpriz teşkil etmemiştir.[152]

Kırım Türklerine Yardım

Sakarya Zaferi’nin üzerinden birkaç ay geçmiştir ki, Kırım Türkleri’ni temsilen iki delege Ankara’ya gelir. Bunlardan biri, Gaspıralı İsmail Bey’in yetiştirdiği ünlü gazeteci Hasan Sabri Ayvaz, diğeri ise Nedim Bey’dir. Onlar Mustafa Kemal Paşa ile görüşürler. Ancak bu görüşmenin içeriği Anadolu Ajansı’na -bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın bilgisi dahilinde- yansıtılmaz. Daha sonra Kırım Heyeti Ankara’daki Sovyet Büyükelçisi Aralov ile de görüşür. Sovyet Büyükelçisi Aralov’un resmi Sovyet yayını olan belgede yer alan aşağıdaki telgrafı (Moskova’da Dışişleri Bakanlığı’na, Sovyet yöneticilerinden Karahan ve Kalinin’e, Kırım Merkezi Açlar Komitesi’ne, Kırım Merkezi İcraat Komitesi Başkanı Gaven’e ve Kırım Mümessilliği (temsilciliği) Reisi İbrahim(of)’a gönderilir. 14 Mayıs 1922 tarihli bu orijinal telgrafta, sanki Mustafa Kemal Paşa’nın Türklük bilincine örnekler verilir: “Anadolu’nun Kırım’a yardım işi süratle ilerliyor. Ayvazof ve Nedim arkadaşlar, burada teşkil eden Açlara Yardım Komisyonu ile birlikte çalışıyorlar. Komite tarafından Türkiye ve umum dünya Müslümanlarına bir hitabnâme çıkarılmıştır. Açlara yardım işinde Türkiye Hilâl-i Ahmer Cemiyeti (Kızılay) büyük faaliyet gösteriyor. Bütün Anadolu ahalisi (halkı), bilhassa ameleler (hamallar-işçiler) tarafından ianeler (yardımlar) gelmektedir. Bir çok fabrika, matbaa ve telgraf işçileri maaşlarının bir günlüğünü açlar faidesine (faydasına) bağışladılar. Bazı mağazalar, bir günlük gelirlerini verdiler. Vilâyetler de acele bir suretle yardıma iştirak ediyorlar. Toplanan paralara mukabil (denk) İstanbul’dan bir vapur un yüklendi. Yunanistan ile olan muharebeden ve memleketin iktisadi harabiyetinden sarf-ı nazar ameleler, memurlar, ahali ve hükümet yardım işine büyük bir şevkle sarıldılar. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin azaları, Kırım faidesine, on ikişer lira miktarında nolog (bağış) vermeği üzerlerine aldılar. Yakın bir zamanda Ankara’da Kırım faidesine (faydasına) bir konsert akşam (akşam konseri) yapılacaktır. Aralof.”

Aynı belgede yer alan ve Hasan Sabri Ayvaz ile Nedim Bey’ler tarafından “Kırım Açlara Yardım Komitesi’ne” iletilen telgraf, Ankara’da oluşturulan Yardım Komitesi’nce kaleme alınmış olup, ayrıca yoruma gerek bırakmayacak kadar açık bir dille şu şekilde ifade edilmiştir: “1922 Senesi Nisan ayının 24’ünde Hasan Sabri Ayvazof beyanatından sonra Ankara ahalisinin umumi içtimaında (toplantısında), Kırım’da açlık çeken kardaşlara yardım maksadile Yardım Komitesi teşkil edilmiştir. Gerek olan yardımı te’min için komite, Türkiye’de vesair Müslüman memleketlerde yardım toplanmasına mübaşeret etmiştir (öna-yak olmuştur). Gelen ianeleri toplamak ve göndermek işini üzerine bizim Hilâl-i Ahmer teşkilâtımız almıştır. Bundan başka bizim komite, sekiz yaşından yukarı olan aç balaların bir kısmına bakmak için Türkiye’ye kabul etmeyi üzerine alır. Bunun için komite, sizin Açlara Yardım Komitesi’yle diğer bu gibi müesseselerin bu işi meydana getirmek hususunda lâzım gelen tedbirleri göstermelerini lüzumlu addeder. Mesele fevkalâde ehemmiyetli olduğundan tizlikle cevap vermenizi rica ederiz. Aynı zamanda şunu da bilmek isteriz ki, bizim komite ne suretle Kırım açlarına azami yardım te’min edebilir. Bizim komite şu adamlardan teşkil etmiştir: Reisi: -Sabık Müdafaa-i Milliye- Vekili Rıfat Paşa, Serkâtib: İzmir Meb’usu Mahmud Esad (Bozkurt) Bey, Doktor Reşid Bey ve Numan Usta, Büyük Millet Meclisi Meb’uslan: Doktor Fuad (Umay) Bey, Meb’us-Balalara Himaye Cemiyeti Başkâtibi Esadi Efendi; Doktor Adnan (Adıvar) Bey, Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin Reisi: Doktor Lütfi.”[153]

Yukarıdaki yazıdan da anlaşılacağı üzere, Kırım’daki Açlara Yardım Komitesi, Mustafa Kemal Paşa’nın en güvendiği ve yakınında yer alan milletvekilleri tarafından oluşturulmuştur. Bu komitenin başkanı ise Refet Paşa idi. Neticede Komite Anadolu’da çok yaygın bir kampanya yürütmüş ve önemli miktarda yardım toplamıştır. Bu yardımın ilk partisi 1922 yılı yaz aylarında Kırım’a gönderilmiştir. Mustafa Kemal Paşa tarafından Kırım’a İstanbul üzerinden bir vapurun, Sinop üzerinden de iki vapur buğday gönderilmiştir (bu vapurlar, yardım mallarını indirdikten sonra, Osmanlı vatandaşı olup da Kırım’da kalmış olan Türklerle, bir yolunu bulan Kırımlı ailelerin bir kısmını Türkiye’ye getirmişlerdir). Aslında önemli olan bu yardımların maddi değeri ile birlikte manevi değeridir. Zira, bu yardımın gönderildiği tarih (Haziran ya da Temmuz 1922), söz konusu telgrafın gönderildiği tarihin bir ya da iki ay sonrasına tekabül etmektedir. Biliyoruz ki, 26 Ağustosta Büyük Taarruz başlayacaktır. En az 200.000 kişilik bir ordu mevcuduna ulaşılmış, bu ordunun ve Eskişehir yöresindeki sivillerin iaşesi (geçimi) için zaten yeterince güçlük çekildiği tarihlerde açlık çeken Kırım Türkleri’ne yardım eli uzatılması, ekmeğin paylaşılmasından başka hiçbir anlama gelmemektedir. Mustafa Kemal Paşa, soydaşlarına bu yardımları varlıkta değil, yoklukta yapmıştır; bunun için de anlamı büyüktür. Bu ilk partinin akabinde yine açlıkla yüzyüze olan Îdil-Ural bölgesinden Ubeydullah Bubi ve Tahir İlyasi’den oluşan bir heyet daha, önce İstanbul’a, bilahare Ankara’ya gelmiştir. Bu heyete İstanbul’da Fevzi Bey’de dahil olmuştur. Heyet Ankara’ya giderken Tahir İlyasi İstanbul’da kalmış, Ubeydullah Bubi ve Fevzi Bey Ankara’ya vasıl olmuşlardır. Heyet Ankara’da Ağustos 1922’de Mustafa Kemal Paşa ile görüşmüş ve İdil-Ural bölgesindeki Türklerin maruz kaldıkları açlık durumunu Paşa’ya anlatmıştır. Kırım ve Kazan’da yaşayan soydaşlarının zor durumları hakkında bilgi aldıktan sonra Mustafa Kemal Paşa heyete yardım edeceği hususunda söz vermiştir. Heyetin Mustafa Kemal Paşa ile görüşmesinin hemen akabinde Eylül 1922 ortalarında Türkiye’den ikinci yardım kafilesi Kırım’a oradan da İdil-Ural bölgesine gönderilmiştir.

Diğer taraftan, Ankara’da oluşturulan Kırım’daki Açlara Yardım Komitesi’nin telgrafına, Gaven tarafından Hasan Sabri Ayvaz(of) üzerinden Büyük Millet Meclisi’ne gönderilen telgrafla cevap verilir. Kırım’daki açlığın dehşetengiz boyutlara ulaşmasından vicdanen rahatsız olduğu anlaşılan Gaven, talebini şu cümlelerle ifade eder: “Kırım İcra Komitesiyle Merkezi Açlara Yardım Komitesi, Kırımlı aç kardaşlarımıza yapmakta olduğunuz yardımdan dolayı size teşekkürlerini beyan eyler. Bugün Kırım’da 400 bin kişi açlık çekiyor, bunun yarısını balalar (çocuklar) teşkil etmektedir. Mayıs bire kadar Kırım’da açlıktan yetmiş bin kişi öldü. Balaların asgari bir surette temin olunmalarını nazar-ı dikkate alan Merkezi Açlara Yardım Komitesi, yolların uygunsuzluğuna rağmen sizin gösterdiğiniz yaşta beş bin kadar bala gönderebilir. Bunlar açlığın bitmesiyle Kırım’a kaytacaklardır (döneceklerdir). Bunların nasıl ve ne suretle gönderilebilecekleri hakkında fikrinizi bildiriniz. En ziyade erzaka ihtiyacımız vardır. Bunları Kefe veya Sivastopol’a Merkezi Açlara Yardım Komitesi nâmına (adına)gönderiniz. Toplanan paralarla da erzak almanızı rica ederiz. – Kırım İcra Komitesi ve Merkezi Açlara Yardım Komitesi’nin Reisi: GAVEN.”

Mustafa Kemal Paşa, Anadolu Türkleri adına Kırımlı soydaş­larına karşı taahhütlerini yerine getirirken; esas talep sahibi olan Gaven, Moskova’ya karşı bağımsız olmadığından, sekiz yaşının üstündeki 5.000 Türk çocuğunu -açlık geçinceye kadar da olsa- Türkiye’ye gönderememiştir. Zira, yine aynı Sovyet belgesinin takip eden sayfasında, Komünist Beynelmilel (Komintern) Açlara Yardım Komitesi’nin Surin tarafından çekilmiş telgrafında 5.000 çocuğun bakımının üstlenileceği bildirilmiştir. Anlaşılan, Komintern, 5.000 Türk çocuğunun Türkiye’ye gönderilmesini ideolojik açıdan sakıncalı bulmuş olsa gerektir. Kaldı ki, Komintern’in 5.000 Türk çocuğunun doyurulmasına katkıda bulunup bulunmadığı da bilinmemektedir. Aynı şekilde, söz konusu konferans, İtilaf Devletleri işgali altında bulunan İstanbul’dan yardım temin etmek için 3 temsilcinin gönderilmesi kararını almıştır (İstanbul’a gönderilecek 3 temsilci için Hakime Müslim, Boloş(ef), Edhem Feyzi, Ahmet Özenbaşlı, İbrahim Tarpi, Nebi Koku, Bekir Odabaş, Osman Akçokraklı, Hasan İbrahim(of), Halim Baliç ve Yakup Gürci aday olmuşlardır). Bu kararın uygulanıp uygulanmadığı konusunda da herhangi bir bilgi bulunmamaktadır (Bu dönemde sadece Edhem Feyzi’nin ailesiyle birlikte İstanbul’a geldiği bilinmektedir).

Kırım’da meydana gelen açlık felaketine maruz kalan Kırım Türkleri’nin yardım taleplerini, Anadolu Türkleri’nin Kurtuluş Savaşı’nı verdiği ve en çetin savaşların yaşandığı bir dönemde derhal yerine getiren Mustafa Kemal Paşa’nın bu davranışı; O’nun Türk dünyasına olan hassasiyetinin en önemli göstergesidir. O, sadece Kırımlı soydaşlarına erzak yardımında bulunmamış, aynı zamanda önemli miktarda maddi destekler de vermiştir. Özellikle açlık çeken ve sayıları 5000’den fazla olan çocukları Türkiye’ye getirerek korumak, eğitmek isteyen ve onları Kırım’ın geleceği olarak gören Atatürk, Sovyet rejiminin engellemeleri nedeniyle bu amacına ulaşamamıştır.[154]

Türkiye açısından fevkalade stratejik bir konumda bulunan Kırım Yarımadası ve Türkleri, II. Dünya Savaşı sırasında Almanlar’a yardım ettikleri gerekçesiyle SSCB tarafından tarih sahnesinden silinmek istercesine, birkaç gün gibi kısa bir süre içerisinde tren vagonlarına insanlık dışı bir şekilde tıkış tıkış doldurularak Sibirya’ya sürgün kamplarına gönderilmişlerdir. 1991 yılında SSCB’nin dağılmasından sonra Ukrayna’ya bağlı bir özerk bölge statüsü kazanan Kırım, nüfusunun büyük bir bölümünü Rusların oluşturması ve Rusya’nın bu bölgeyi Karadeniz’e inmek amacıyla kendi sınırları içine katmak istemesi nedeniyle gelecekte de potansiyel bir tehlike altında olacaktır. Şurası muhakkaktır ki Atatürk’ün ölümünden sonra da O’nun takip ettiği politikalar kararlılıkla uygulanmış olsaydı, Rusların Kırım Türkleri’ne uyguladıkları soykırımın önlenmesi mümkün olabilirdi.[155]

Atatürk’ün Türk dünyası ile ilgili ilişkilerini gördükten sonra O’nun gelecek nesillere emanet ettiği görüşlerinin en vecizi ve belki de en önemlisi Cumhuriyetin onuncu yılı kutlamaları çerçevesinde 29 Ekim 1933 tarihinde Ankara’daki Ziraat Bankası lokalinde yaptığı konuşmadır. Atatürk bu konuşmasında: “Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bu günden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür… İnanç bir köprüdür… Tarih bir köprüdür… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli…” [156]

Atatürk bu görüşleri ile uzak coğrafyalardaki Türk dünyasıyla münasebetlerin kurulması, köklerimize inmemiz, dil, tarih ve kültür bakımından esaret altında kalan soydaşlarımızla yakınlaşmamız gerektiği düşüncesindedir.

Yine Atatürk, Çankaya Köşkü’ndeki bir program sırasında Doktor Zeki Bey’e benzer konuşmaları yapmıştır.

Doktor Zeki ismindeki bir genç adam Atatürk’e sordu: “Gazi Paşam, saltanatı kaldırdık, hilafeti kaldırdık, Cumhuriyeti ilan ettik; bunlar yapılana kadar idealdir. Onun işlemesi, ideal değildir. Çünkü onun işlemesini sağlamaya mecburuz. Fakat bir de milletlerin, babadan oğula sıçrayan uzun vadeli idealleri vardır. Siz bize böyle bir ideal aşılamadınız; yahut ben bilmiyorum, bunu bana açıklar mısınız?” Atatürk genç doktorun yüzüne baktı ve sustu. Daha sonra “başka var mı çocuğum?” dedi. Genç doktor: “Hayır Gazi Paşam” dedi. Atatürk bir süre sustu ve sorunun cevabını şöyle verdi. Doktor Zeki Bey’i büyük salondan alarak, umum müdür odasına geçirdi. Oturdular. Atatürk’ün başı üstünde duvarda bir Türkiye haritası vardı. Karşısında oturan Zeki Bey’e “benim başımın üstündeki haritayı görüyor musun?” diye sordu: Zeki Bey “Evet Paşam!” diye cevap verdi. Atatürk devamla “O haritada Türkiye’nin üstünde abanmış bir blok, onu da görüyor musun?…” Zeki Bey “evet görüyorum Paşa hazretleri” diye tekrar cevap verdi. Paşa bu cevaptan sonra “hah, işte o ağırlık benim omuzlarımın üstündedir. Omuzlarımın üstünde olduğu içindir ki ben konuşmam, konuşamam!… Düşün bir kere: Osmanlı İmparatorluğu ne oldu?… Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu?… Dünyayı ürküten Almanya’dan bugün ne kaldı?… demek oluyor ki hiçbir şey sürgit değildir. Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden ileride belki pek az bir şey kalacaktır. Devletler ve milletler bu idrakin bilincinde olmalıdırlar. Bugün Sovyet Rusya dostumuzdur, komşumuzdur. Bu dostluğa ihtiyacımız var. Fakat yarın ne olacağını hiç kimse kestiremez. Tıpkı Avusturya-Macaristan gibi, tıpkı Osmanlı gibi parçalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler ellerinden kaçabilirler. Dünya yeniden bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bugün bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya, onları arkalamaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir, hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür, inanç bir körüdür, tarih bir köprüdür. Bugün biz bu kitlelerden dil, gelenek görenek ve tarih bakımından kopmuş, ayrılmış, çok uzaklara düşmüşüz. Türkçe’miz bile Batı Türkçe’si. Demek ki bir de Doğu Türkçe’si var… bizim kullandığımız dil mi doğru, onların kullandıklan mı? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli. Tarih bağı, folklor bağı kurmamız lazım, Türkoloji alanında merhaleler aşmamız lazım, kim yapacak bunlan? Elbette biz… Nasıl yapacağız?… işte görüyorsunuz: Dil encümenleri, tarih encümenleri kuruluyor… Dilimizi onların diline yaklaştırmaya ve böylece birbirimizi daha kolay anlar hale gelmeye çalışıyoruz. Tarihimizi onlara yaklaştırmaya çalışıyoruz, ortak bir mazi idrakine varmak peşindeyiz. Bunlar açıktan yapılamaz!… Adı konarak yapılamaz!… Bunlar, devlet ve milletlerin derin düşünceleridir…” demiş ve devamla “işitiyorum benim dil ile tarih ile uğraştığımı gören bazı kısa düşünceli va­tandaşlar, ‘Paşa’nın işi yok, dil ile tarih ile uğraşmaya başladı’ diyorlarmış! Yağma yok benim işim başımdan aşkın; ben bugün ileri bir Türkiye kurmaya nasıl çabalıyorsam, yarının Türkiye’sini kurmaya da o kadar özen gösteriyorum. Bunu yapmamız hiçbir millete düşmanlık değildir. Barıştan yanayız, ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız. Bunları sana gizlice söylüyorum. Sen bil, çevrenin de böyle davranmasını sağla. İşte senin sorunun karşılığını böylece vermiş oldum” diyerek Türkiye sınırları dışında kalan Türk dünyası ile ne kadar alakadar olduğunu ve ileriye dönük planlar yaptığını ifade etmiştir.[157]

Atatürkün  yukardaki ifadeleri onun ülkülerini göstermektedir. Fakat O aynı zamanda çağdaşlarına ve arkadaşlarına göre çok daha gerçekçidir. Aşağıdaki sözleri de bunu teyit etmektedir.

Atatürk, 1 Aralık 1921’de yaptığı Meclis konuşmasında bu hususta şunları söylüyordu:

“Efendiler, büyük ve hayalî şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın husumetini, garazını, kinini bu memleketin ve bu milletin üzerine celbettik. Biz Pan-İslâmizm yapmadık. Belki ‘yapıyoruz, yapacağız’ dedik. Düşmanlarımız da ‘yaptırmamak için bir an evvel öldürelim’ dediler. Pan-Turanizm yapmadık. ‘Yaparız, yapıyoruz, veya yapacağız’ dedik, yine ‘öldürelim’ dediler. Bütün dâva bundan ibarettir. Biz böyle yapmadığımız ve yapamadığımız mefhumlar üzerinde koşarak düşmanlarımızın adedini ve üzerimize olan tazyikatı tezyid etmekten ise haddi tabiiyye, haddi meşrua rücu edelim. Haddimizi bilelim. Binaenaleyh istiklâl isteyen milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı ibzal ederiz”.

Atatürk, İstiklâl Harbi yıllarında Türk birliği için takip ettiği siyasetten ve düşünceden daha sonraki yıllarda da vazgeçmemiştir. Cumhuriyet kurulup yerleştikten sonra, şayet, Atatürk’ün takip ettiği eğitim ve öğretim programına dikkatlice bakılacak olunursa, onun en büyük emellerinden birinin bütün Türkler arasında tam bir kültür birliği yaratmak olduğu görülür. Meseleyi şöyle özetlemek mümkündür: Bilindiği gibi, bu memlekette bir zamanlar, herşeyi Âl-i Selçuktan başlatanlar olmuştur. Onların bu kısır görüşlerine ilk karşı çıkanlardan biri de Atatürk olmuştur. Cihangirane bir devlet çıkardık bir aşiretten” mısraının mânasını reddederek Osmanlılar’dan önceki tarihimizin büyüklüğüne ve kökümüzün tâ Orta Asya’ya bağlı olduğuna genç nesilleri îman ettirmek için öğretmen camiasını uyaran ve onları vazifelendiren Atatürk olmuştur. Türk tarihi ve kültürünün menşei ve eskiliği hakkında Atatürk, meclis kürsüsünden şunları söylemiştir:

“Efendiler, bu dünyayı beşeriyette asgari yüz milyonu mütecaviz nüfustan mürekkep bir Türk millet-i azimesi vardır; ve bu milletin sâha-i arzdaki vüs’ati nisbetinde sâha-i tarihte de bir derinliği vardır… En bariz ve en katî ve en maddî delâil-i tarihiyyeye istinaden beyan edebiliriz ki, Türkler on beş asır evvel Asya’nın göbeğinde muazzam devletler teşkil etmiş ve insanlığın her türlü kabiliyetine tecelligâh olmuş birer unsurdur. Sefirlerini Çin’e gönderen ve Bizans’ın sefirlerini kabul eden bir Türk devleti, ecdadımız olan Türk milletinin teşkil eylediği bir devlettir.”[158]

SONUÇ:

Türkistan, Kırım, Kafkasya ve Kazan Türkleri fikir hareketleri Çarlık Bolşevik İhtilali ve sonrasında Rus esaretindeki Türk boylarında önemli aydınlanmalara sebep olmuşlardır. İslamcılık, Türkçülük, Batıcılık ve Sosyalist hareketlerin içinde önemli görevler almışlardır. Bolşevik ihtilalinden sonra bazı Türkçü veya Sosyalist fikir ve devlet adamları ülkelerini terk etmek zorunda kalmışlardır. Önemli bir kısmı ise zamanla Stalin yönetimi tarafından tasviye edilmişlerdir.
Bunlardan Türkistanlı Büyük Türk Milliyetçisi Süleyman Çolpan tek başına aleni milliyetçiliğinde ısrar etti. Milletinin ıstırabını idam edildiği 1938 yılına kadar yaşadı. Milli Komünizmin en büyük isimlerinden Sultangaliyev ise Rus yönetiminin sömürge mantığını zamanla anladı ve Sovyet Rusya’ya karşı sömürgeler enternasyonali fikrini geliştirdi. “Turan Federal Sosyalist Cumhuriyeti” düşüncesi de sömürülen Türk halklarının bağımsızlık gayesinden kaynaklandı.

Sultangaliyev’in fikirleri bölgelere has az çok değişikliklerle 1920-1923 arasında ve hattâ ilk defa gözden düştüğü dönemden 1928’e kadar tüm Milliyetçi Komünistler için model olmuştu.

Sultan Galiyev 1918’den sonra bazı temel mes’elelerin üzerine  gitti.  Bunların  içinde   herkesin ittifak  ettiği  en önemli konu, sosyal devrimle, koloni yahut yarı-koloni yönetim altında yaşayan İslâm ülkelerindeki millî ihtilâl konuları arasındaki ilişkilerdi. Sultan Galiyev, dışa bağımlı olarak yaşayan halkların kurtuluşu için tek çareyi Sosyalizm’de görüyordu. Hâkim sınıfların iktidarını alaşağı edecek ve aynı zamanda dış kapitalist güçlerin tesirini yok edecek tek güç sosyalizmdi. Bu yüzden Komünist Partisi’nin programına karşı aşırı bir bağlılık gösteriyordu. Sultan Galiyev ve arkadaşları, klasik «Komintern» teorisinin Asya devrimi üzerindeki görüşlerini önemli bir düzeltmeye tâbi tutmuşlardı. Onlara göre Müslüman halkların siyasal durumları sosyalist devrimin doğrudan doğruya uygulanmasına imkân tanımıyordu. Bazı farklılıklara dikkat edilmesi gerekliydi. İç düşmana karşı girişilecek harekette «Sosyal İhtilâl», dışarıya karşı takınılacak tavırda ise «Millî İhtilâl» fikirleri önemli sayılmalıydı.[159] Bir başka deyimle Sultan Galiyev ve arkadaşları, «millî şuuru» yavaş yavaş yok ederek onun yerine «sınıflar şuuru»nu getirmenin İslâm Dünyası için lüzumsuz ve tehlikeli olduğunu düşünüyorlardı.

Müslüman ihtilâlciler için bir numaralı konu, ülkelerini yabancı işgalcilerden temizlemekti. Batılı yahut Rus, kim olursa olsun çıkıp gitmeliydi… Tek ve en üstün gaye buydu. Bu sonucu beklerken Müslüman toplumunun içindeki sınıflar kavgasına pek aldırmıyorlardı. Üstelik sonu belirsiz bir süre içinde dahi bu konu kendilerini pek meşgul etmeyecekti. Sultan Galiyevciler, durumlarını sağlamlaştırmak için, «İslâm toplumunun yapısını» ileriye sürüyorlardı; yerli proleterya kültürel sahada geri ve zayıftı. Fakir veya orta hâlli köylüler siyasal bakımdan teşkilâtlanmamışlardı. Bazılarına göre bu teşkilâtlanma işi hiçbir vakit gerçekleşmeyecekti. Sözkonusu genel gözlemlerden şöyle bir sonuç çıkarıyorlardı: Ne işçi sınıfı, ne de köylüler yeni rejime yönetici veremeyeceklerdi. Böylece Müslümanları iki tehlike beklemektedi; ya tüm yönetim kadrolarını «yegâne proleter tabakalara sahip» Ruslar’ın ellerine teslim edecekler, yahut da aynı görevleri Rus danışmanların ellerinde oyuncak haline gelecek olan azgelişmiş ve yeteneksiz yerli işçilerin kabiliyetine terk edeceklerdi. Her iki şekilde de ihtilâl karakterini kaybedecek, millî kurtuluş hayâl olacak ve Müslüman toprağı Moskova’nın boyunduruğundan kurtulamayacaktı.Böyle bir sonuçla karşılaşmamak için Müslüman komünistler, sosyalizme geçişin safha safha gerçekleşmesini savunuyorlardı. İlk dönemde her ne pahasına olursa olsun halklarının kaderine hükmedecek durumda olan yöneticilerin yerlerinde kalmaları şarttı. Yâni ister entellektüel burjuva veya isterse reformist din adamı olsun, bu gibi kimselere dokunulmamalıydı. Böylece İslâm toplumu içindeki sınıflar mücadelesi İslâm proleteryasının burjuva kadrolarının yerini alacağı çok uzak bir tarihe kadar durdurulmalı ve uyutulmalıydı.

Nasyonal Komünizm’in nazariyatçılarından Kırım «Millî Fırka»sı lideri Ahmed Özenbaşlı Proleterya diktatörlüğü konusundaki fikirlerini şöylece özetliyordu:[160]

«Sadece işçi sınıfının diktatörlüğüne dayanan Sovyet rejimi endüstriyel sermayenin en üst seviyeye ulaştığı Orta Rusya’ya sağlamca yerleşmiştir. Ancak bu rejim daha yeni ticaret kapitalizmi devresine ulaşmış geniş göçebe Müslüman toplumuna uygulanamaz. Bu yüzden tanımadığımız ve tanıyamayacağımız hükümet şekillerine birdenbire atlamak yerine iktisadî gelişmenin normal safhalarını aşmamız için bize yardım edilmesini istiyoruz. Türkistan’da, Kırgızistan’da (Kazakistan), Başkır ülkesinde, Kafkasya’da, Tataristan ve Kırım’da olduğu gibi sınıfsal güçler yerine millî güçlere dayanılması gerektiğine inanıyoruz.»

Proleter diktatörlüğünü reddeden, sınıf mücadelesini bazı feodal güçler gibi sayısı pek az «katı düşmanı» sindirmek için sınırlı kullanmak isteyen Müslüman komünistler, fikirlerini Rus arkadaşlarına kabul ettirebilmek için aşırı çaba gösteriyorlar ve Müslüman toplumunun birbirinden tamamiyle kopmuş sınıflardan meydana gelmediğini, tümüyle baskı altında kalmış büyük bir toplum olduğunu ileri sürüyorlardı.

Sultan Galiyev daha 1918’de şunları söylüyordu:

«Koloni idaresinde yaşamış tüm İslâm topluluğu proleterdir. Zira bu toplumun bütün sınıfları sömürgeciler tarafından ezilmiştir. Proleter adıyla anılmaya hak kazanmışlardır. Müslüman halklar proleter halktır. Ekonomik yönden İngiliz veya Fransız proleteri ile, Afgan yahut Fas proleteri arasındaki derin uçurum inkâr edilemez. Dolayısiyle Müslüman ülkelerdeki millî hareketlerin sosyalist ihtilâl karakteri taşıdığını rahatlıkla ileri sürebiliriz.»

Sultan Galiyev ve arkadaşları 1923’ten sonra Rus Bol­şevikleri ile açıkça çatışarak muhalefet saflarına geçtikleri sırada daha dehşetli bir fikirle ortaya atıldılar. Fikir genel olarak, «ezilmişler genel cephesi» görüntüsünü taşıyordu. Müslüman toplumunun, büyük burjuvazi ve feodal kesimleri hariç tüm sınıflarını içine alıyor ve geleneksel İslâm Ümmeti fikrine bağlanıyordu. Böylece «mü’minler topluluğu» dahil cemiyetin tüm sınıflan, «ihtilâlin getirdiklerinden»   faydalanma   durumuna   girmişlerdi. [161]  Rusya Müslüman toprağının milli uyanış projesi ilk Müslüman komünistler tarafından 20’lerden sonra yüzlerce defa ele alınmıştı. Program temelde, yerlilerin sür’atle kalkınmalarını hedef alıyordu. İdarî sahada «millîleştirme» esas tutulmuştu. Açıkçası, Rusların doldurduğu kadroların biran önce Müslümanlar’a geçmesi arzu ediliyordu. Parti ve Sovyet kademeleri mutlaka millîleştirilmeliydi. Moskova Hükümeti’nin de taraftar göründüğü bu politikaya Rus kırsal kolonizasyon bölgelerinin başında gelen Başkır ülkesi, Kazak Stepleri ve özellikle Kuzey Kafkasya gibi yerlerdeki Rus  akınlarının  durdurularak toprakların  yerlilere  geri verilmesi politikası da eklenmekteydi.

Eski «Cedîd»ler gibi ilk Müslüman komünistler de Rus Devleti’ne karşı aşırı çekingenlik göstermekteydiler. Derinden derine beslenen korku, sadece Çarlık veya Sovyet Rusya’ya karşı değil tüm Rusya’ya ve Batı’ya karşı duyuluyordu. Sultan Galiyev’in siyasal düşüncesinin temel taşlarından birini teşkil eden bu korku, hattâ Avrupa proleteryasına doğru uzanıyor, bu proletaryanın birgün eski sömürgeci burjuvazinin yerine geçebileceği endişesine kadar dayanıyordu. Sovyetler Rusyasına gelince bu alanda Müslümanların Rus arkadaşlarına karşı besledikleri hayâllerin artık gerçekler önünde eriyip yokolacağı saatlere yaklaştığı anlaşılıyordu. NEP çağı Müslümanlarda, «1917’nin ortalarına yeniden dönmeye başladıkları…» kanısını çoktan uyandırmıştı bile… Yeni bir komünist idareci sınıf türemişti. Müslümanlar bunlara çabucak «Bonapartçı…», «Panrusçu…» isimlerini yakıştırdılar. Yeniler, Rus Komünist Bolşevik Partisi’ni kısa zamanda bir «Rus partisi» hâline getirmeyi amaç edinmişlerdi.

Turar Ryskulov isimli Kazak komünisti şunları yazıyordu:

«Ekim ihtilâli yüksek iktidarı proleteryaya emanet etti. Buna göre Rus ve Müslümanlar arasında hiçbir çekingenlik olmaması gerekir. Lâkin Türkistan’da İşçi-Köylü hükümetinin iki yıllık uygulaması bunun aksini ispat etmiştir. Müslümanlar, İhtilâlin idealinin ortada dolaşan politika ile hiç bir ilgisi olmadığını gördüler.»[162]

Sultan Galiyev 1918’de Rus ve Avrupa proleteryasnın ezilen halkların haklarına karşı ihanet içinde bulunduğunu daha o zaman görüyordu:

«Meselâ diğerlerinin içinde en gelişmişi olan İngiliz proleteryasını ele alalım- Eğer İngiltere’de bir ihtilâl gerçekleşecek olursa proleterya, şimdiki burjuva hükümetinin politikasını sürdürerek kolonileri ezmeye devam edecektir. Zira kolonileri sömürmeye özen gösteriyorlar. Bu yüzden Doğu işçilerinin ezilmesini önlemek için Müslüman topluluğunu yerli ve otonom bir komünist hareketin içinde toparlamaya mecburuz-»

1923’lere gelindiğinde fikirler daha da gelişmişti. Sultan Galiyev, şimdi artık koloni halklarının düşmanı olarak sadece emperyalist güçlerin burjuva sınıflarını değil «Endüstri toplumunun» tamamını görüyordu. Klâsik Marksist antitezi değiştirerek sömürgeci kapitalist yerine azgelişmiş endüstrici deyimini kullandı. Sultan Galiyev 1928’de tamamiyle değişmişti. Artık Rus proleteri ile yerlinin barışmayacağına inanıyor ve şunları yazıyordu:

«Şunu ileri sürüyoruz ki, Avrupa toplumu burjuva sınıfının dünya diktatörlüğünü aynı sınıfın düşmanı olan proleter sınıfı dünya diktatörlüğü ile değiştirme plânı; yâni aynı Avrupa toplumunun bir başka sınıfını bugün­kü hâkim sınıfın yerine getirme çabası, ezilmiş halkların  kaderi bakımından hiçbir değişiklik sağlamayacaktır. Böyle bir değişiklik olsa dahi sonuç eskisinden daha iyi değil, hattâ daha kötü olacaktır.»

Orta Asya topraklarında muzaffer Rus proleteryası tarafından uygulanan yeni sömürgeciliğin daha sert bir suçlaması, 1920’li yıllara doğru önce Rusya’da, daha sonra Rusya dışında ERK Sosyalist Partisi şeklinde Sultan Galiyev’in fikirlerinden esinlenerek örgütlenen birkaç millî sosyalizan Müslüman tarafından yapıldı. «ERK»nin siyasi programında özetle şu fikirler yer alıyordu:

«…Sömürgelerdeki sosyalist partilerin ve ezilmiş halkların Rusya’da edinilen tecrübeden yararlanmaları gerekmektedir. Rus tecrübesi göstermiştir ki:

1) Emperyalist bir ülkenin proleteryası, kolonilere ve ezilmiş halklara karşı olan tutumunda kendi öz burjuvazisinin kafasına yıllarca yerleştirmiş olduğu görüşlerden bir anda vazgeçememektedir. Sözkonusu proleter sınıfı, kolonilerden gelen ham maddeyi elde etmek ve oraya kendi mallarını satabilmek için eski baskı sisteminin devam etmesi gerektiğine inandırılmıştır.

Dolayısıyla burjuvaziden iktidarı devralan anavatan proleterleri, yerine geçtikleri kimselerden hiç de farklı değillerdir. Sömürgelerdeki halk yığınlarının haklarını asla resmen kabul etmezler. Bu münasebetle çalışan yerli sınıflarda şu fikirler yayılmıştır: Anavatan sosyalistleri iki yüzlü ve zâlim kişilerdir. Hattâ burjuvalardan daha kötüdürler. Üstelik bu sosyalistlerin kullandıkları «sömürgelerin kurtarılması» sözcüğü kendilerine rakip emperyalistlerin ellerindeki servetlere sahip olabilmek için uydurulmuş propaganda kelimelerinden ibarettir.

2) Sosyalizm bir ülkede kurulmaya başlandığı vakit, anavatan sosyalistleri kolonilerde sadece merkezî güçlere itimat etmektedirler. Bu güçler emperya­list toplumun temsilcileri oldukları hâlde onlara güvenmekte ve yerli proleteryayı ayrılıkçı olarak görmektedirler. Anavatan sosyalistleri yerli proleteryaya karşı daima kuşkuludur. Bu sınıfın sadakat derecesini ve sosyalizme bağlılığını, önder topluma karşı olan tutumuyla ölçmektedir. Bugünün sosyalistleri, yerli proleteryaya ve yerli sosyalistlere karşı olan itimatsızlıklarını gizlemekte ve bunu «Dünya emperyalizmine karşı birleşik cephe» sloganıyla örtmektedirler. Yıllardanberi  uygulanan   «sömürgeler   proleterya   politikası» eski dağıtma ve eritme siyasetinin gelişmiş şeklidir. Bu politika günümüzde «ihtilâl» sözcükleriyle zenginleştirilmiştir. Feodalizmi ve kabile hayatını, yerlilerin milli ve hayat dolu bir kültür etrafında birleşmelerini önlemek için antidot olarak kullanılır. Anavatan proleterleri için yerlilerle birleşme, arzu edilen birşey değildir. Sözkonusu politikanın uygulanışı göstermiştir ki, bazılarına karşı duyulan «güven» ve yine bazılarına karşı duyulan   «kuşku»nun  temelinde  emperyalist  devletin proleteryasının sahip olduğu kolonilerdeki üstünlüğün devamı ve ekonomik çıkarların korunması endişeleri yatmaktadır. Böyle bir sonuca ulaşmak için anavatan sosyalistleri ve komünistleri çeşitli milletlerin  içinde ne değişik sosyalist-komünist partilerin varlığını, ne de ortak komünist parti içinde  milliyet farklarının yer tutmasını kabul etmemektedirler. Onlar için parti, tek, insicamlı ve «Rus» olmalıdır.[163]

Rus ihtilâlinin bu özellikleri açıkça göstermiştir ki, Anavatan proleterleri ile bir koloninin proleterleri, kısaca hâkim bir devletin ve ezilmiş bir halkın proleterleri, birbirlerini sadece üçüncü ve kuvvetli bir teşkilâtın varlığıyla anlama imkânına sahiptirler. Bu teşkilât, kolonileri baskı altında tutmaya devam eden milletin proleteryasmdan maddî ve manevî olarak ayrı, uluslararası sosyalist bir teşkilât olmalıdır. Ezilmiş bir milletin proleteryası ile ezen bir milletin proleteryası arasındaki ilişkiler konusu, Asya, Afrika ve Avustralya kolonilerinde de aynıdır.

Müslüman komünistleri, halklarının yaşaması için üç noktayı ihtiva eden bir program öne sürmektedirler:

1) Evvelemirde Müslüman halklar, sosyalist rejim içinde millî kültürlerinin tüm orijinalitesini koruyabilmelidirler. Ekim İhtilâli kültür vadisinde hemen ve ani bir değişme getirmemiştir. Hattâ ihtilâlin ilk yıllarında burjuva tipi edebiyat tüm İslâm cumhuriyetlerinde o zamana kadar görülmemiş bir gelişme kaydetmiştir.

İslâm halklarının kültürü, tamamiyle İslâm Dîni’nin içinde yoğrulmuştur. Bu yüzden  İslâm’a karşı yumuşak bir politika takip etme zorunluluğu vardır. İslâm komünistleri, İslâm Dini’nin dünyanın bütün dinleri gibi yok olmaya mahkûm olduğunu ileri süren katı Allahsızlar’ın varlığına rağmen ve Müslümanların geriliklerine dînin sebep olduğunu iddia edenlere karşı, İslâm’ı yoketmeyi düşünmemişlerdir. Sadece «lâikleştirmişler» ve yobazlıktan uzaklaştırmalardır. Bu münasebetle Müslüman komünistler geçen yüzyılda hattâ «Cedîd» hareketi içinde Müslümanların kendileri tarafından başlatılmış olan dîni yobazlıktan temizleme hareketine devam ettiklerini iddia etmektedirler. Kendilerine göre Marksizm ve İslâm arasında bu beraberlik kurulmadan, sosyalist ihtilâlin Doğu’da yaşama şansı kesinlikle yoktur. Sosyalizmin henüz İslâm geleneklerine çok yakından bağlı olarak yaşayan bir topluma da uymasını bilmesi lâzımdır.

2) Sovyetler Birliği’nde bulunan Türk ve Müslüman bütün halkların yaşayabilmeleri için ikinci hedef, aralarında sıkı bir siyasal birlik kurmalarıdır. Bu da geleneksel bir «Cedîd» fikridir. Böylece eski ««Türk-Birliği» ideali yeniden ortaya çıkmaktadır. Ancak yepyeni gerçeklerle bezenmiş beklenmedik bir sosyalist maske giymiştir. İlk merhale Orta-Volga üzerinde bir Tatar-Başkır devleti ve Türkistan’da bir cumhuriyet kurmaktır. Sultan Galiyev ve arkadaşları daha sonra 1923’te muhalefete geçtikleri sırada daha geniş bir fikirle ortaya atılacaklar ve Turan Cumhuriyeti adı altında büyük bir Millî Türk Devleti kurmayı amaç edineceklerdi. Bu devlet Tataristan ve Başkırdistan adını taşıyan iki Türk otonom devletini Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Tacikistan isimlerini taşıyan beş Ortaasya cumhuriyetini içine alacaktı. Bazıları, Azerbaycan, Altay ve Çuvaş ülkelerinin Müslüman olmayan bölgelerini dahi bu devletin sınırları içinde görüyordu. Bu muazzam devletin nüfusu 30 milyonu geçecek ve halkının % 75’ini Türk ırkından gelen Müslümanlar teşkil edecekti. Devlet bağımsız ve hükümran olacak, Turan Sosyalist Federatif Halk Cumhuriyeti adını taşıyacak ve Müslüman komünistlerinin üçüncü ve başlıca ideallerine temel görevini yüklenecekti. Bu ideal, üçüncü dünyanın tüm «ezilmiş halklarını» bir araya toplamak ve bir sömürgeler enternasyonali kurmaktı.

3) Asya ihtilâlcileri tarafından güdülen bu fevkalâde fikirlerin kaynağı iç savaş yıllarına kadar uzanıyordu, zira o sırada Müslüman komünistler, sosyalist ihtilâlin ruhu konusunda bolşevik yöneticilerle aynı görüşleri taşımıyorlardı. Kendileri için, ihtilâlin ruhunda, sömürgelerde yaşayan halkların kurtuluşu yatıyordu. Rusya’da sosyalizmin başarısını ise, az gelişmiş ülkelerin Avrupa endüstri toplumlarına karşı yürüttükleri büyük karşı hareket içinde henüz küçük bir başlangıç sayıyorlardı. Böylece Komintern’in sadece Avrupa proleteryasına karşı yönelmesini hatalı buluyorlar, sosyalist ihtilâlin Batı’da başarısızlığa mahkûm olduğunu söylüyorlar ve muzaffer olabilmesi için mutlaka Doğu’ya dönmesini, sömürge yahut yarı-sömürge yönetimi altında yaşayan halklarla meşgul olmasını öneriyorlardı.[164]

Müslüman komünistlere göre «Sönmüş İhtilâl Ocağı» denen hareketin Avrupa’da hareket kaabiliyeti fazla değildi —tarih kendilerine çabucak hak verdi—. İlk saatlerin Müslüman Komünistleri, sosyalizmin tüm güçlerini Avrupa proleter ihtilâline çevirmek yerine, müstemlekelerdeki millî hareketlerin yardımına sarfetmenin çok daha faydalı olacağını iddia edip durdular. Buralarda kazanılacak zaferler «Batı kapitalizminin çanına ot tıkayacaktı».

Sultan Galiyev 1919’da Jizn Natsionalnostey dergisinde yayınladığı üç önemli makalede bu fikrini bütün açıklığıyla ortaya koymaktaydı.

1923’ten sonra, Rus Bolşevik liderler ve özellikle Stalin, Müslüman arkadaşlarının projelerine karşı kesinlikle uzlaşmaz bir tutum takınınca Sultan Galiyev muhalefete geçti. Karşı ırkın komünistlerine pek kötü gelen «sömürgeler enternasyonali» fikrini yeniledi. Bu sırada pekçok kişi eski «Cedîd» idealine yeniden sahip çıkarak, sosyalist ihtilâlin Doğu’da ihanet içine girdiğini ve birliğin egemen ulusu olan Rus’un Volga boylarında, Kafkasya’da ve Orta Asya’da eski üstünlüğüne kavuşmak için yeniden çaba harcamaya başladığını ileri sürüyordu. Yeni Sovyet Sömürgeciliği adı verilen bu çabanın Asya ülkelerinde uzun zamandan beri yaşanan Avrupa sömürgeciliğinden farklı olmadığı, artık anlaşılmak üzereydi.

Müslüman komünistler, Avrupa’nın Müslüman halklarının ve genellikle üçüncü dünya devletlerinin üzerinden elini çekmesi için tek bir çare görüyorlardı: Endüstri merkezleri ile az gelişmiş sömürgeler arasındaki ilişkilerin temelden altüst olması ve sömürge dünyasının Avrupa güçleri üzerinde hegemonya kurması… Bu arada Rusya’nın da Avrupa güçleri familyasına dahil olduğunu söylemekten çekinmiyorlardı.

Bu muazzam fikri gerçekleştirebilmek için sömürge ülkelerini Sömürgeler Enternasyonali şeklinde biraraya getirmek gerekiyordu. Teşkilât yine komünist olacak, fakat Üçüncü Enternasyonal’den ayrılacaktı, hattâ ona karşı çıkacaktı. Zira ilk iki enternasyonalde olduğu gibi «Komintern»de de endüstri ülkeleri hâkim rol oynamışlardı. «Sömürgeler enternasyonali» tüm ezilmiş ülkeleri içine alacak, tabiatiyle Rusya topraklarında yaşayan Müslümanları da ihmâl etmeyecekti; ancak komünist olmakla birlikte endüstrileşmiş bir Avrupa devleti olduğu için Rusya bu projenin dışında kalıyordu.

«Sömürgeler enternasyonali» plânını yenilerken, Sultan Galiyev ve arkadaşlarının, Rusya’da yaşayan vatandaşlarını düşündükleri ortadadır. Ancak Sovyetler Birliği içinde Müslümanlarla Ruslar arasındaki ilişkilerin tersine dönmesi ve bu ortamda Müslümanların üstün duruma geçmeleri bir hayâlden öteye gidememiştir. Zira bu geniş topraklar içinde Müslüman Türkler’in sayıları Ruslar’dan fazla değildi. Bu gayeye ulaşmak için sosyalist ihtilâlin en kısa zamanda İslâm toprağına yayılması ve Türk, İranlı, Afgan ve Araplar’dan meydana gelen milyonlarca yabancı Müslüman’ın, Komünist Partisi saflarını kabartması gerekiyordu.

1919’dan sonra İslâm komünistlerinin Rus yoldaşlarına baskı yaparak Komintern’in stratejisini Asya’ya doğru çevirmeye çalışmaları şaşırtıcıdır. Sultan Galiyev ve arkadaşları, tezlerini Doğu Halkları Komünist Organizasyonları İkinci Kongresi’nde savundular (Moskova, Kasım-Aralık 1919). Sonra İkinci Komintern Kongresi’nde dile getirdiler (Moskova, Temmuz-Ağustos 1920) ve nihayet Doğu Halkları İlk Kongresi’ne sundular (Baku, Eylül 1920). Hiçbir sonuç alamadılar- zira Komintern şefleri için sosyalizmin istikbâli Avrupa’daydı, nihai zafer Batı proleteryası üzerinde yükselecekti.

Baku Kongresi, Batı emperyalizmine karşı «mukaddes cihad» çağrılarıyla kapandıysa da, aslında ihtilâlin Doğu’da yayılmasının sona erdiğini gösteriyordu. Baku’da toplanan delegeler, sosyalistlerle küçük ve orta sınıf millî burjuvalar arasında devamlı olabilecek bir cephenin kurulmasını reddederken; ihtilâlci hareketlerin yönetiminin —henüz siyasî rüşte erişmemiş— fakir köylülerin ellerine bırakılmasını öngörürken, aslında Doğu’nun komünistlerini ıssız ve tesirsiz izbelere kapamış oluyorlardı. Diğer yandan iki ihtilâlin, yani emperyalizme karşı milli kurtuluş hareketinin ve feodaliteye ve yerli burjuvaziye karşı sosyalist hareketin birlikte yürütülmesi gerektiğine işaret ediyor ve böylece Doğu ülkelerinde bulunan tek dinamik sınıf dayandıklarını açıkça ortaya koyuyorlardı. Bu sınıf, genç burjuvalar sınıfıydı. Nihayet Batı’daki ihtilâle öncelik tanıyarak, Doğu ihtilâlini belirsiz fakat çok uzak olduğu aşikâr bir tarihe bırakıyorlardı. [165]

EKLER 

EK–1

Şeyh Şamil hakkında Resul Hamzatov’un “Benim Dağıtanım” isimli eserindeki düşünceleri:

VE BABAM YİNE DERDİ Kİ: Eğer sen kötülüğe izin vermiş, «var git kime ne edersen et» demişsen ve onu bulunduğu yerden çıkarıp özgürlüğüne kavuşturmuşsan, kötülüğün daha önce oturduğu yeri dövmekte ne yarar var?

Öküzleri kaçırmışlar, sen ahırın kapısına ağır kilitler asıyorsun, anlamı var mı?

Bütün bunlar böyle. Ve kavga bitti mi, artık yumruk sallanılmaz, bunu da biliyorum. Ama okurlar zaman zaman yazıp anımsatıyorlar, yaramı deşiyorlar. Sanki pencereme küçük küçük taşlar atıp

—        Hey, Resul Hamzatov —diyorlar— pencereye çık ve bize, okurlarına anlat: Bütün bunlar nasıl ve niçin oldu?

—        Ne anlatayım size okurlar?

Bedeninin herhangi bir yerine saplanan oku çekip çıkarabilirsin, ama ya yüreğine saplanan ok?

—        Öyleyse biz anlatalım sana. Bin dokuzyüz elli bir
yılında yazdığın bir şiirde Şamil’e kara çalıyordun. Bin dokuzyüz altmışbir yılında yazdığın bir şiirde ise aynı Şamil’i göklere çıkarıyordun. Her iki şiirin de altında aynı imza vardı: Resul Hamzatov. Şimdi biz birşeyi öğrenmek istiyoruz. Bu Resul’lerin ikisi de aynı Resul mü? Ve biz hangi Resule inanacağız?

Sevgili okurum,  yaşını bilmiyorum,  belki çok gençsin. Ama yaşamında hiç aşmak zorunda kaldığın sınırlar,  güç dönemler oldu mu? Benim oldu. Duygularımı iyice anlamadan sevmiştim bir kez. Sonra da pişman olmuştum. Daracık bir sokakla birbirinden ayrılmış, pencereleri karşı karşıya evler vardır. İşte komşular pencerelerine çıkıp birbirlerine sövmeye, birbirlerini suçlamaya başladılar. Yaşlı komşu genç komşuyu, genç komşu yaşlı komşuyu suçlu­yor. Ben bu sövüşen komşulara benziyorum,  ama her iki pencerede duran da benim. Yalnız pencerelerin birinde gen­cim, ötekinde şimdi olduğum gibiyim.

Zaman gözlerimi kamaştırdı, tıpkı güzel bir kızın aptal bir delikanlının gözlerini kamaştırması gibi. Güvey geline bakar gibi bakıyordum her şeye, en küçük bir eksikliği bile ayrımsayamadan.

Ciddi konuşacak olursak zamanın bir gölgesiydim, diyebilirim. Bilinen sözdür: değnek niceyse, gölgesi de oncadır. Bir ara, Şamil’in bir İngiliz-Türk ajanı olduğu ve halklar arasında düşmanca kışkırtmalar yaptığı resmen kabul edilmişti. Ben de bu savın ileri sürüldüğü eve, bu evin sahibine inanmış ve Şamil’in içyüzünü dile getiren o şiiri yazmıştım.

Şimdi, beni avutmak için olacak, zaman zaman şöyle diyor dostlarım bana:

— Kulağımıza çalındığına göre sen bu şiiri sipariş üzerine yazmışsın, zorlamışlar seni böyle bir şiir yazmaya.

Doğru değil bu! Hiç kimseden baskı görmedim, hiç kimse zorlamadı beni. Kendim, isteyerek yazdım o şiiri ve kendi elimle götürdüm yazı kuruluna. Arapça tek bir sözcük bilmediği halde Kur’anı satır satır bellekten okuyan, dolayısıyla okuduğundan hiç birşey anlamayan, ama yine de tatlı bir heyecan, bir kendinden geçiş, coşkunluk duyan kişilere benziyordum o sıralar.

Zamanın bir gölgesiydim ve ozanın bir gölge olamayacağını, ozanın, küçük mü yoksa güneşten bile büyük mü olduğuna bakmaksızın her zaman bir ateş olduğunu, bir ışık kaynağı olduğunu bilmiyordum. Işık gölge vermez, ışık yal­nızca ışık verir.

Bunu, sanırım, oldukça geç anladım. Ama neylersiniz, elmalar bile tür tür oluyor. Bir tür elma çabucak kızarıyor, göz dolduruyor, bir tür elma ise ancak güzün olgunlaşıyor. Ben, anlaşılan, güzün olgunlaşanlar türündenim.

İşte böyle.

Yarama gelince, onu hep içimde taşıyorum.

Yine o eski, o iyileşmemiş yara

Yüreğimi yakıyor,

Dedemin bir masalıydı o.

Ta çocukluğumdan bilirim

Onun üstüne ne söylenmişse köylerimizde.

Bir masaldı o, yaşamla içice geçmiş

Kulak kesilirdim her dinleyişimde

Ve gün kavuşurken kızaran bulutlar bana

Onun komutasındaki savaşçılar gibi gelirdi.

Dağların türküsüydü o, annemin de söylediği

Hiç unutamadığım çocukluğumdan beri

O tertemiz gözlerindeki pırıl pırıl yaşlar

Kuytu ormanların çiğleriydi sanki.

Bir resmi asılıydı evimizde, asker giysili Seyreder dururdu öylece bizi

Solaktı, sol elinde tutardı kılıcını

Sağ yanında asılıydı tüfeği.

Anımsıyorum, bu koca savaşçıydı

İki ağabeyimi cepheye uğurlayan

Ve izleyen tank yapılsın diye bacımın

Bileziklerini verişini, asılı olduğu duvardan.

Ölümünden az önce babam Bir destan yazmıştı onun üzerine Ama yazik!

Kara çalındı kahramana
Söylentiler çıkarıldı arkasından.
Bu beklenmeyen acı olmasaydı
Belki yaşıyor olacaktı babam
Ve ne yazık, ben de katıldım bu karaçalıcılar korosuna
Düşünülmeden bestelenivermiş kötü bir şarkıyla.
Çeyrek yüzyıl boyunca atalarımız
Elde kılıç yere serdiler düşmanı
Oysa ben şaşırıp çocukça bir şiirde
Düşmanın adamı diye gösterdim kahramanı.
Geceleri heryerde onun ayak sesleri
Işığı söndürdüm mü pencerede görünen o
Ahalgo’nun yiğit savunucusu oluyor
Kimi kez Gunib’li bir ihtiyar ya da, giriyor içeri.
«Çok savaşlar yaşadım» diyor, çok kanım aktı
Tam ondokuz kez yaralandım
Yirminci yarayı sen açtın bana
Sen açtın ağzı süt kokan çocuk.
Hançer yaraları aldım, kurşun yaraları aldım
Ama senin açtığın yara çok daha büyük acı verdi
İlk kez bir dağlıdan yara aldım
Bundan daha büyük aşağılanma yoktur bir dağlı için.
Gazalarımı bugün belki hafife alıyorsun
Ama bil, dağlar bu gazalarla savunuldu
Ben de görüyorum, silahım oldukça eskimiş
Ama özgürlük dağlara bu hançerin ucundan geldi.
Durup dinlenmeksizin savaştım, o dağlı inadımla
Şölenler, keyif meclisleri nedir bilmedim
Ozanlara kamçıyı çaldığım da oldu
Âşıklara acımasız davrandığım da.
Onlara sert davranırken yanüıyordum belki
Gem vuramazken öfkeme, belki haksızdım
Ama senin gibi karaçalıcilan gördüm mü?
Hoşgörülü olamadım diye kendimi kınamıyorum.
Sabaha dek öylece oturuyor, sitemle bakıyor bana
Odayı dolduran geceyarısı karanlığı da olsa
Kınalı sakalını görüyorum, görkemli
Papağının üzerinde sımsıkı sarığı.
Ne yanıt vereyim ona ve sana ey halkım
Suçum bağışlanacak gibi değil ki
Ayrı yol tutmuştu naib de önderimden
Toy değil, sınanmış bir askerdi üstelik Hacı Murat.
Ayrı yol tuttu ve bataklıkta

öylece de hakettiği cezayı buldu.
İmama geri mi dönsem acaba? Gülünç bir istek!
Ne yol o yol şimdi, ne de zaman o zaman
Bu düşüncesiz davranışımdan dolayı
Her gece utanç içinde kıvrandım durdum.
İmam’dan beni bağışlamasını diliyorum
Ama bataklığa düşmek de istemiyorum.
İmam özür kabul etmiyor ama
Aldattım çünkü onu, beni bağışlama
Toy bir ozanın karaçalıcı dizelerini
Yazacağını kılıçla yazan kişi unutma
Unutmasın… Ama sen, çıldırasıya sevdiğim ülkem
Ve sen halkım, siz bağışlayın suçumu
Doğduğum toprak, bir ananın oğlunu
Bağışlaması gibi bağışla ozanı.

O eski şiirim için Dağıstanlılar beni bağışladılar mı, Şamil’in gölgesi beni bağışladı mı, bilmiyorum, ama ben kendimi hiçbir zaman bağışlamayacağım.

Babam derdi ki:

— Şamil’e dokunma! Dokunursan ölene dek yakanı bırakmaz.

Haklıymışsın baba.

Dağlı çocuğum ben, öyle çıtkırıldım yetiştirilmedim. Çetin geçti çocukluğum, çok dayaklar yedim.

Yaptığım her yanlış, işlediğim her suç için.

İyi çekerdi babam kulağımı, öyle yalancıktan değil.

Şimdi yetişkinim, zamandan yiyorum silleyi.

Ve kulağımı kıpkırmızı olama dek zaman çekiyor.

Gevşek telli, falsolu ses veren bir saza.

Kulak çevirip düzen verirmiş gibi.

Zaman! Günler birikiyor yıl, yıllar birikiyor yüzyıl oluyor. İyi ama şu çağ denilen şey neyin nesi peki? Yüzyılların birikmesinden mi, yılların birikmesinden mi oluyor? Bir tek gün bile kimileyin bir çağ değil midir? Ağaçların beş ay boyunca yemyeşil duran yaprakları, bir gün, hatta bir gece içinde sararıvermiyor mu? Ve tersi: Beş ay çırçıplak, kupkuru, kömür gibi kapkara duran ağaçların, yeşilleri kuşanıvermesi için ılık bir sabah yetmiyor mu? Sevinçli bir sabah, bir tek sabah içinde olmuyor mu çiçeklerle bezenivermeleri?

Ağaç var, aydan aya renk değiştirir, ağaç var, hiç renk değiştirmez.

Kuş vardır, göçmendir, günü gelir, yer yuvarlağının bir ucundan öteki ucuna gider; kuş vardır, kartaldır, dağlarından hiç ayrılmaz.

Rüzgâra karşı uçmayı sever kuşlar. İyi balık akıntıya karşı yüzer. Gerçek ozan, yüreği kendisine buyurduğunda “dünyaya karşı çıkar”.

Resul Hamzatov, Benim Dağıstanım, (çev: M. Beyhan), Düşün Yayınevi, İstanbul,1984, s.97–103.

 

EK–2

Usul-i Cedid Mekteplerinde Gaspıralı’nın Okuttuğu kitaplardan örnekler:

Medeniyet-iİslâmiyet (1884, 1888), İki Bahadır (1886), Maişet Muharebesi (1886), Halera Vebası ve Onun Deva ve Darusu (1887), Usul-i Coğrafya; Cihanname (1887), Bahtiyar Nazım (1889), Kesp ve Ticaret Muharebesi (1889), Kenğeş ve Sınavlar (1889), Derya-yı Bilik (1889), Garaib-i Adât-ı Akvam (1890), Hazine-i Ahbar (1890), Atlaslı Muhtasar Cihanname (1893), Kısas-ı Enbiya (1894), Kıraat-ı Türkî (1894), Mektep ve Usul-i Cedid Nedir? (1894), Hava Yüzünde Seyahat (1895), Muhtasar Tabakatü’l-Arz (1897), Sarf-i Türkî (1897), Nasihat-ı Hükema (1897), Hesab. Muhtasar İlm-i Hesab ve Mesail-i Hesabiye (1898), Rehber-i Muallimin Yaki Muallimlere Yoldaş (1898), Ramazan Nasihati (1898), İki Bahadır (1889), Muhtasar İlm-i Hesap ve Mesail-i Hesabiye (1898), Türkistan Uleması (1900), Usul-i Edeb. Şark ve Garb Kaideleri (1901), Beden-i İnsan (1901), Atlaslı Coğrafiya (1901), Meşhur Payitahtlar (Peteresburg, İstanbul, London, Parij, Roma, Viyana, Berlin. Resimli Mecmua) (1901), Malû-mât-ı Nafıa (1901), Nasihat-ı Tıbbiye (1901), İran. Resimli Mecmua (1901), Usul-i Akaid-i İslâmiyeden Mebadi-i İlm-i Hâl (1901), Yunan Hükeması (1901), Tarih-i İmalât veAsar-i Ke-malât (1902), Habeş Ülkesi (1902), Meclis-i Hükema-yı İslâm (1902), Malûmat. Resimli (1902), Doğru Yol. Kırk Yedi Ha-dis-i Şerif (1902), Azyada Komşularımız (İran, Afganistan, Buhara ve Çin Ülkeleri Hakkında Malûmât-ı Muhtasara …) (1903), Kadınlar (1903), İki Sarayda Bir Gece (1905), Kamus-i İlmiye ve Fenniye (1906–1908), Çehl Hadis. Kırk Hadis (Farsçası; Cami, Türkçesi, Nevaî, 1907), Hesap. Muhtasar, Amâl-i Hamse ve Mesâil-i Hesabiye (1907), Sarf-ı Türkî (1907), Tarih-i İslâm. İbtidaî Mekteplere Mahsus Eserdir (1910), Millî Mektep Destesi (1910), Tercüman Hediyesi Yaki Gazete Açkıcı (1912) ve yıllan belirlenemeyenler arasında da Şeraitü’l-İslâm. Mufassal İlm-i Hâl Risalesi, Üstad-ı Sıbyan. En Ala ve Sühuletbahş Sülüs, Nesih ve Talik Sermeşkler Destesi, Tecvid Risalesi, Sarf ve Kavaid-i Türkî Risalesi, Nasihat-ı Hükema (Farsça), gibi eserler sayılabilir.

Ayrıca başka yazarların yararlı gördüğü bazı eserlerini de yayımlar: Rusiya Coğrafyası (Çev. Hacı Halil Halidof, Bekir Hacı Alioğlu, 1885), Cehalet Derdinin Dermanı ve Tedavisi Usulünün Şerh ve Beyanı (Abdüsselam Ahundzade, 1889), İstilâ-yı Türkistan (Kurupatkin, İlâvelerle çeviren: İ. Gasprinski, 1889), Muhtasar Tarih-i İslâm (Murat Bey [Mizancı Murat], 1890), Risale-i Targib (Ahmed Ferid Şirva-nof, 1894), Divan-ı Âşık Ömer (M. Akçurin, 1894), Kos-mografya (M. Ş. Akçura, 1895), İcaz-ı Kur’an (Muallim Naci, 1896), Yer (Şemsettin Sami, 1897), Hayriye-i Nabi (Nabi, 1897), Aruz-i Türkî (M. Akçurin, 1897), Ramazan Hediyesi (M. Akçurin, 1897), Ramazan Nasihati (M. Akçurin, 1897), Nevadir-i Nefise (M. Akçurin, 1897), Küre-i Arzın Suret-i Teşekkülü ( M. Akçurin, 1897), Mevlid-i Cenab-ı Ali (Süleyman Celâleddin, 1900), KrilofTemsilâtından Tercümeler (Çev: Abdulgaffar Şeyhzade, 1901), Zoraki Tabib (Moliere, 1901), Tashih. Akaidten Bir Bahis (Abdullah Nime-tullin, 1901), Mükâlemetü’l-lugateyn (Alişir Nevaî, [Türkiye Türkçesi’ne Aktarılmıştır],   1902), Hayriye-i Nabi

(1902), Müntehabât-ı Mesnevi-i Şerif (Mevlâna, 1902), Usul-i Akaid-i İslâmiye. İlm-i Hâl (Mahmud Mesud, 1904), Hikâye-i Robenson (Daniel Defoe, ?), Muhtasar Tarih-i Umu­mî (Mehmet Murat [Mizancı], 1907), Talim-i Farsî (Nun. Ayın., 1911) vs.

Yavuz Akpınar, İsmail Gaspıralı Seçilmiş Eserleri, Ötüken Neşriyat, İsanbul, 2004, s.55–57.  

EK–3 

(Abdürreşid İbrahimin’in eseri hakkında Mehmed Akif’in takrizi) GAYET MÜHİM BİR ESER

Hürriyetin ilânından itibaren çok sayıda risale, gazete ve kitap meydana çıktı. Bunların hepsi için faydalı demek dalkavukluk olacağı gibi, hepsi için faydasız demek de pek bayağılık olur. Evet, tarafsız, insaflı bir hüküm vermek icap ederse, iki seneden beri pek faydalı, pek âli eserler yayınlanmakla beraber, pek muzır, pek rezil cinayetnâmeler de ortaya kondu.

Ne yapalım, Sadi’nin,

“Bârân ki der letâfet-i tab’eş hilaf

Der bâğ-ı lâle revîd ü der sûre hâr u has”

[Yağmurun lâtif yaratılışında zıt unsurlara yer yoktur/ Lâle bahçesi yok olmuş, çorak arazide ise çer-çöp kalmıştır]

dediği gibi, meşrutiyetin, basın hürriyetinin feyzi de her tabakada başka başka eserler ortaya çıkarıyor. Nemize lâzım! Biz Osmanlılar’ın menfaati gözetilerek yazılan eserlerin sahiplerine samimî teşekkürlerimizi, hürmetlerimizi arz ederiz. Millî ahlâkımızı âlet etmek için çıkarılan mülevves sayfaların da yüzüne tükürür geçeriz.

Sırat-ı Müstakim’in delaletiyle yayınlanan Âlem-i İslâm’ın iki formasını da gördüm. Zaten Abdürreşid İbrahim Efendi, seyahatnamelerini yayınlayacağına dair çoktan vaadde bulundukları için biz de tam bir iştiyakla hayli zamandır bekliyorduk.

Evet, Batı ülkelerinin durumunu tasvir edecek seyahatnameler bizce lüzum olsa bile, ihtiyacımızı bertaraf etmek her zaman elimizdedir. Çünkü o gibi eserleri gerek baş­ka lisandan, gerek tercümelerinden bol bol okur, hâsılı Avrupa hakkında istediğimiz kadar malûmatı istediğimiz eserden alabiliriz.

Lâkin Asya’yı hangi eserden öğreneceğiz? İtiraf etmeliyiz ki, dünyada en az bildiğimiz bir kıt’a varsa, o da kendi menşeimiz, kendi memleketimiz olan Asya’dır. Bu eski dünyadaki bitmez tükenmez ülkelerin en meşhurlarını, yalnız isimlerini bilmek suretiyle tanırız. O çeşitli iklimlerde yaşayan milletlerin lisanlarına, ahlâklarına, âdetlerine dair, o da yanlış olmak şartıyla pek az şey biliriz.

Vakıa Batılı seyyahlar Şarkı da gezerek birer seyahatname yazmışlarsa da, onlara ne dereceye kadar itimat olu­nabilir, bilmem. İbrahim Bey merhumla bir gün Şam’da oturuyorduk. Söz, adı geçen zatın Avrupa’daki müsteşriklerle buluştuğu devre intikal etti. Burada ismini söylemek biraz kabalık olacak, bir müsteşrik kendisine Tibet hakkında yalan yanlış bir yığın malûmat verirken sol elini göstererek; «Bak, benim bu elim işte orada sakat oldu» demiş. İbrahim bu vak’ayı yine o memlekette birine anlatınca, karşısındaki, «hay, maskara herif hay! Size böyle söyledi ha! Ayol, o anadan doğma sakattır. Hatta çocukken biz onu ‘çolak, çolak!’ diye kızdırırdık» demiş.

Şimdi bu kadar cesur bir yalancıdan kimsenin gidip göremeyeceği memleketler hakkında neler beklemezsiniz?

Gerçek, bizim Evliya Çelebi merhumda var. Lâkin doğrusunu isterseniz, benim ondan da gözüm yılmıştır. Anlaşılan, merhum ara sıra cezbeye gelirmiş ki, eserlerinde ancak meczuplardan çıkacak rivayetler var. Bizim Ayasofya Camii’nin üç yüz kapısı olduğunu, altında bir ucu ta kubbeye dayanan bir gizli yol bulunduğunu ben Hazret’in bir eserinde görmüştüm. Herkesin bildiği Ayasofya hakkında böyle söyleyen bir seyyah, artık Çin-i Maçin bölümünde neler söyler yahut neler söylemez!

Sözü uzatmayalım. Biz Asya’mız hakkında doğru malûmatı doğrudan doğruya Abdürreşid İbrahim’den alacağız. Bu zat Japonya’da, Çin’de ve Hindistan’da iken Sırat-ı Müstakim’de yayınlanan mektuplarıyla, Osmanlı toprağına geldikten sonra yine Sırat’a dercedilen hutbeleriyle kendisini sevgili okuyucularımıza tanıttırmıştık. Onun için yüce irfanından, ahlâkî faziletlerinden uzun uzadıya bahsetmeyeceğiz.

Hazret, Asya’nın her tarafını senelerce gezmiş, bir koca kıt’ada yaşayan insanların mazisini incelemiş, halini tetkik etmiş. Bunlarda saadet görmüşse sebeplerini aramış; sefalet görmüşse kaynağını araştırmış. Evlâdını, ailesini, memleketini sırf hamiyetle coşan bir hisle bırakıp yola çıktığı halde, gezdiği yerler de hiç hissiyatına mahkûm olmamış. Evet, İslâm âleminin felahı için çırpınıp duran bu muazzam kalb başkalarının faziletlerine karşı lâkayd kalmamış; bir mecusiye bir budiste atfettiği tetkik ve tenkit nazarîni, bir Müslümana da atfetmiş.

Bugün zillet içinde, sefalet içinde çalkanıp duran İslâm dünyasının birçok manzarası, birçok tezahürleri zavallıyı adım başında ağlatmış olmakla beraber, o etrafını iyi gör­mek için gözlerini sile sile yolunda devam eylemiş. Evet,
oturup ağlamanın, şu üç yüz milyonluk insan kitlesinin haline acımanın hiçbir faydası yoktur. Ne yazık ki, cibilliyetsizlerimiz Şark tarafına dönüp bakmayı medeniyetlerine zül saydıkları gibi, hamiyetlilerimiz de Müslümanların felâketine üzülmekle kendilerine vazifelerini ifa etmiş nazarıyla bakıyorlar.

Siz benim uğradığım musibetten müteessir olmuşsunuz, pekâlâ, teşekkürler ederim. Lâkin bu teessürünüzü bana sözle değil, fiilen bildirseniz, yani benim derdimi elinizden geldiği kadar tadile çalışsanız daha iyi olmaz mıydı? Düşünmelisiniz, siz bana dostluk elini uzatmakla yalnız bir insanlık vazifesi ifa etmiyorsunuz. Kendi hesabınıza, kendi mevcudiyetinize de çalışmış oluyorsunuz.

Vakıa, Abdürreşid’in bu seyahatnamesi insana o kadar keyif vermiyor. Çünkü birçok acı hakikatleri olanca aclığıyla, olanca çıplaklığıyla gösteriyor. Şarkın içtimaî hastalıklarını ortaya döküyor. Lâkin hastalık bütün alâmetleriyle, devirleriyle meydana çıkmalıdır ki, tedavileri kabil olsun, sebepleri bertaraf edilebilsin.

Eser gayet sade bir lisanla yazılmış. Ötesine berisine resimler serpiştirilmiş. Ben çoktan beri bu kadar samimî, bu kadar faydalı, lâkin bu kadar tesirli kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Araplar, «söz ruhtan çıkarsa, ruha girer; ağızdan çıkarsa kulağın hududunu aşmaz» derler ki, ne kadar doğrudur. Bakılsa Abdürreşid’in yazısında hiçbir sanat yok, hiçbir incelik yok. Lâkin hiçbir sanatın, hiçbir inceliğin ruhta meydana getirmeyeceği teessüratı bu tabiî, samimî sözler ani bir surette hâsıl ediyorlar.

Zaten Hazretin Meclisi de öyle değil mi? Binlerce dinleyicilere karşı yaptığı konuşmalarda memleketine mahsus şive ile İstanbul şivesini meczederek, hiçbir parlak cümleden, tantanacı bir terkipten imdat istemeyerek gayet açık bir dille yürüttüğü düşünceler cemaati büyülüyor; sonsuza kadar söylese, insanın sonsuza kadar dinleyeceği geliyor.

Şimdi bize bu kadar mühim, bu kadar faydalı bir eser hediye ettiği için Abdürreşid’e büyük büyük teşekkürler eder; bir an önce basılmasını tamamlamak için ne kadar fedakârlık mümkünse esirgememesini ayrıca niyaz eyleriz.

Mehmed Akif (Ersoy), Sırât-ı Müstakim, Adet:  97, Sayfa, 322–323, 1 Temmuz 1326  (1910)

Abdürreşşid İbrahim, 20. Asrın Başlarında İslam Dünyası ve Japoya’da İslamiyet, (Hazırlayan: M. Paksu), Yeni Asya Yayınları, 1. cilt İstanbul, 1987, s.15-18. 

EK–3

Yaşlı Milletler Ölmekte Genç Milletler Doğmaktalar:

Günümüzden 500 yıl önce yaşayan İbn Haldun, meşhur tarihinin Mukaddime’sinde, devletlerin ömürleri hakkında şu anlamda bir söz söylemektedir:

“Dünyadaki fertlerin, bireylerin tabiî birer ömürleri olup, bu müddet tamamlandığında insanlar dünyadan göçmeye mecburdurlar. Bunun gibi, devletlerin de tabiî ömürleri olup, bu müddetin sonunda ortadan kalkarlar. Genellikle devletlerin ömürleri yüz-yüz yirmi yılı geçmemektedir”.

İbn Haldun’un bu sözünü nakletmekten maksadımız, bu meselede isabet edişinden veya sözünün bizce delil oluşundan değildir. İbn Haldun, bu tezini isbat etmek için deliller getirse ve bazı kaideler koysa da bu meselede isabet etmediği malumdur. Bu nakilden maksadımız, Avrupa milletlerinin “Bizim âlimlerimiz şu son asırda ilm-i içtimai (sosyoloji) adıyla yeni bir bilim çıkardılar ve insanoğluna, hiç bek­lemediği kıymetli bir hediye sundular; bu bilim, kafaların aydınlanmasına, fikirlerin gelişmesine yardım etti” diye övünmeleri ve Amerika’yı keşfedenler gibi çok böbürlenmeleridir.

“Amerika kâşifi” deyince aklıma başka birşey düştü. Parantez içerisinde de olsa bunu bir yere sıkıştırmayı lüzumlu gördüm.

Güneşin battığı tarafta Atlas okyanusu ortasında büyük bir ülke bulunduğunu Müslümanlar (Araplar) biliyorlardı. Avrupalıların Amerika’yı keşfetmelerinden önce yaşamış Şerif İdrisî ve Fazlullah el-Umerî’nin bu konuda yazdıkları sözlerden doğrudan/aracısız alınmış nakiller vardır. Bu, teorik cihettendir.

Endülüs memleketindeki Lişbone (Lizbon) şehrinde el-Mağrû-rûn/el-Mağrûrîn diye anılan genç Arapların bu ülkeyi (Amerika) keşfe çıktıkları, gemiler yapıp, yanlarına azık ve su alarak okyanusa açıldıkları bilinmektedir. Bu da pratik cihettendir.

Kolomb, Amerika’nın keşfine, orada bir ülke bulunduğunu araştırıp öğrendiğinden değil, Araplar’dan aldığı haberler üzerine çıkmıştır. Sonra, Kolomb, Araplar gibi okyanusa, yeni bir ülke bulmak için de değil; Hindistan’a ulaşmak amacıyla açılmıştır. Amerika’ya vardıktan sonra da, Arapların bildikleri yere ulaştığını anlayamadı; Hindistan’a çıktığını zannetti. Kolomb’un Amerika’yı buluşu tesadüfî bir olaydı. Bu durumda Kolomb, hatır ve hayallere gelmeyen birşeyi tek başına keşfedip, onun rehberliği ile hiç kimsenin bilmediği yeni bir ülkeyi fethetmiş olur mu?

Elbette olmaz; o, eski izlerden gidip önceki insanların çalışmalarını devam ettirmiş olmaktadır. Ancak, bugün Avrupalılar Kolomb’un bu işini bütünüyle yeni bir icat, hatırlara gelmeyen bir keşif olarak göstermektedirler.

İlm-i içtimai (sosyoloji) de böyledir. Bundan beşyüz yıl önce İbn Haldun’un söyleyip yazdığı bir meseleyi bunlar yeni bir bilim, yeni bir fen olarak göstermektedirler.

İbn Haldun’un fikrinin doğru olmamasının zararı yoktur. Bir işi ilk başlatan kişinin doğrusunun da, hatasının da bulunması mümkündür. Hikmet, doğru söylemekte değil, böyle bir meseleyi “fennî/bilimsel” şekle koyup, tarih felsefesi sıfatıyla söylemektedir.

Gerçi, bugünün Avrupalı bilginleri; İbn Haldun’un arasöz (istidrat) yollu, birer sayfa kadar söylediği meseleleri diğer bilimlerden ayırıp müstakil bir bilim haline getirmişlerdir, günden güne de genişletip büyütmekte, eteklerini çok uzaklara yaymakta ve mütehassıslar yetiştirmektedirler. Bu açıdan, bunların övünmeye hakları vardır; ama onlar tarafından dünyaya çıkarılan yeni bir bilim, yeni bir fen değildir.

Bu meselede ‘devletler’ ile ‘milletler’ kelimeleri arasında büyük bir fark yoktur. Bunlardan birini diğeri yerinde kullanmak mümkündür.

Sosyoloji kaidesine göre şu sorulara cevap verilmesi gerekir:

  1. Her büyüyen milletin, bir zaman sonra dağılması zorunlu mudur?
  2. Milletlerin dağılmalarından hangi neticeler çıkarılabilir?
  3. Milletlerin dağılma ve güçten düşme sebepleri nelerdir?
  4. Milletlerin dağılması denilen hastalığa çare bulmak ve çöküşten korunmak mümkün müdür?

İlm-i içtimai (sosyoloji) bu sorulardan uzun uzadıya bahsettikten sonra şu cevapları vermektedir:

Milletlerin ve toplumların küçülmeleri tabii ve zorunludur. İnsanların ölüp gittikleri gibi milletler de ölür, ortadan kalkarlar. Bundan dolayı bu hususta kaygı duymaya, ah vah etmeye gerek yoktur. Fertlerin ölmesi ile toplumların, milletlerin ölümü arasındaki fark küçük ve büyük hadiseler arasındaki fark gibidir. Fertlerin ölümü küçük hadise ise devletlerinki büyük hadise sayılır. Bu da, yalnızca, insanların büyük milletleri “Bu şekilde ve aynıyla devam etmesi gerekir!” diye vehmetmelerinden gelen birşeydir. Hâlbuki toplumların, millet ve devletlerin ölümleri çok doğal olup, bunda şaşılacak birşey yoktur. Fertler dünyada dolaşıp yaşarlar ve günün birinde de ölürler; millet ve devletler de böyledir.

Milletlerin, toplumların ölümleri nedir? Burada bunu tesbit etmek gerekir.

Millet ve toplumların ölümleri, aralarında rabıta bulunan bağların kopmasından ibaret olup; haricî ve dâhilî bazı etken ve sebeplerle toplumu birbirine bağlayan bağın çözülüp parçalanması o milletin dağılması ve ölümü sayılır.

Millet ve cemiyetlerin ölmelerinden fertlerin de bütünüyle ölmeleri gerekmez; fertlerin sağ kalmaları mümkündür. Hatta bazan toplum ve milletin ölümü ile fertler güçlenip kuvvet kazanır, genç/dinç kişiler ortaya çıkar.

Toplum ve milletlerin ölümleri hakkında küllî bir kaide vardır. Bu da, büyük bir milletin ölmesiyle, yerine başka bir genç milletin çıkarak hüküm sürmeye başlamasıdır. Yaşlı bir millet ölüm döşeğine düştüğünde onun ailesi, terbiyesi altında bulunan küçük halk grupları, kendi aralarında millet haline gelmeye ve ölen millete vâris olmaya hazırlanırlar.

Milletlerin ölümüyle ilim ve sanat ölmez, zenginlik kaybolmaz, dünya harap olmaz. Bilakis hepsi yenilenip iyileşir/toparlanır. Vâris olan millet, ölen milletten çok daha üstün, çalışkan ve gayretli olur. Sözün kısası şudur: Yaşlı milletlerin ölmesiyle birlikte pek güçlü ve coşkulu yeni milletler doğarak yaşlı milletlerin yüz yılda erişemedikleri gayelere çok kısa bir zamanda erişirler.

İlm-i içtimai kaidelerine göre milletleri çöküşe götüren sebepler şunlardır:

Milliyet (cinslik ve kavimlik) duygusunun kaybolması: Bazı milletler, bir başka millet arasına karışarak onda erirler. Bu durum, karışan milletlerin ölümü olmaktadır. Ama bundan dolayı, kendisine karışılan millet, büyüyüp, yeni nesille birlikte tamamen yenilenip gelişir.

İktisada riayetsizlik: Giderini gelirine uyduramayan bir millet; yeme içme, giyim kuşam, oturup kalkma hususlarında mutedil davranmayan millet fakir düşer, iş göremez hale gelir, hareketten kalır ve bu yüzden sosyal hayat bozulur. Bunun arkasından milletin kendisi de ölür. Vergilerin artması, tren ve gemi biletlerinin olağanüstü yükselmesi, posta ve telgraf fiyatlarının pahalılığı… hepsi milletin ölüm haber

Ahlaksızlık. Bir demeti demet haline getiren şey nasıl ki onu tutan bağ ise, insanları bir millet haline getiren şey de ‘ülfet’ ve ‘muhabbet’tir. Hakiki ülfet, halis muhabbet yalnızca aile içerisinde olduğundan, her bireyin aileye bağlanması ve mıknatıs gibi yapışması ge­r Bütünlük bulunmayan, ya da fertleri aile içindeki huzurla kanaat etmeyip huzuru ailesi haricinde ve evi dışında aramaya başlayan aile tam manasıyla aile olmaz. Milletler ailelerden oluştuğundan, ailesiz millet yalnızca hayali birşey olup ilk fırtınada dağılır, yok olur. Sözün kısası şudur: Sefahat milletlerin vebası olup buna mübtela olan bir millet yaşayamaz, ölür.

d) Zayıf milletlere zulmetmek: İçerisinde yaşayan zayıf bir millete baskı ve zulüm yapmaya başlayan güçlü bir millet, kendi kendine etmiş olur. Güçlü milletlerin çöküş ve ölümlerinde ‘başkalarına zulmetmek’ kadar etkili birşey yoktur.

Buna karşı, “İngilizler Hindistan, Fransızlar Tunus ve Cezayir, İtalyanlar Trablusgarp, Hollanda ise Cava Müslümanları’nı hayvan yerine, hatta hayvanlardan daha aşağı derecede tutmalarına rağmen hala güçlü olarak yaşamaktadırlar!” diye itiraz etmek yersizdir.

Bu devletlere ak kurt düşmeye daha çok zaman vardır, çöküşe her gün biraz daha yaklaşmaktadır. Sadece vârislerin yeterli güce ulaşamamalarından durmaktadırlar. Vârislerinin rüşde erdikleri gün, bu devlet ve milletlerin can verecekleri gündür. Avrupa devlet ve milletleri bu­günkü halklarını ıslah etmeyecek ve hala suni medeniyetleriyle yetinip gerçek medeniyeti kabul etmeyecek olurlarsa dünyada uzun yaşayacak değillerdir. İnsan öldürmek için çıkardıkları kanunları çok geçmez kendi başlarına döner. Kan dökmeye bu kadar hırslı olan bir milletin dünyaya hâkim olması tabiata aykırı olup, bunlar bütün davranışlarını “Hâkimiyet galip gelenindir!” (el-Hükmü li-men-galeb) esasına bina edegelmişlerdir. Bir gün bu hükmü kendilerine de uygulayanlar çıkacaktır. Eleyse’s-subhu bi-karıb (Her gelecek yakın değil midir?)

Milletlerin çöküş hastalığının çaresi ise, o hastalıkların sebeplerinden korunmaktır. Millet ve devletler çöküş alametlerinden korunacak olsalar, ömürlerinin çok daha uzun olması ve çok güzel bir dünya kurulması mümkündür.

Ölen milletlerin vârisleri olan genç milletlerin üstüne düşen görevler pek çoktur. Dünyadaki canlıların tamamının ‘hayvan’ (canlı) kelimesi kapsamına girdiği gibi, bütün bu şeyleri de bir tek cümlede toplamak mümkündür. Bu da; Çocuklara iman öğrettikten sonra, hiç eylenmeksizin, milletlerin hangi hastalıktan öldüğünü ve bu hastalıklardan korunma yollarını öğretmektir. Ta ki bu genç millet de ölen yaşlı milletin yolundan giderek uçuruma yuvarlanmasın ve kendisini helak denizine atıp mahvetmesin!

Kaynak: Şûra, aded: 21, 13 Aralık 1917, s. 491–493.

(Ö. H. Özalp Rızaadedin bin Fahreddin, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2001, s.388–392)

 

EK–5

Hiiseyinzade Ali Bey’in 1916 yılı Ocak ayında Berlin’de Türk Kavimleri Kongresi’ne sunduğu tebliğ:

“Rus idaresindeki Türk kavimlerinin haklarını savunmak için dört delege Budapeşte ve Viyana’da çok iyi karşılandık. Şimdi de Berlin’de aynı hakları müdafaa için huzurunuzda bulunuyoruz. Rusya mütecanis bir kütle değildir. Orada Türk-Tatar kavimleri sayıca büyük bir toplama varır. 1879 nüfus sayımında Ruslar Türklerin miktarını az göstermek için yaptıkları gayrete rağmen bu nüfus yirmi dört milyon olarak görünüyor. Son on sekiz yılda imparatorluk nüfusu çok artmıştır. Aile hayatına bağlı olan Türklerin bu arada daha da arttıklarına şüphe yoktur. Onlar çok geniş topraklarda bazı lehçe farkları ile ayni dili konuşmaktadırlar. Türk kavimlerini şöyle tasnif edebiliriz: Kuzey Türkleri yedi milyon, Kırgız-Kazaklar altı milyon, Türkistan Türkleri altı milyon, Türkmenler bir milyon, Kafkas Türkleri üç milyon. Kırım Türkleri beş yüz bin. Bu nüfus Türkistan, Türkmen memleketi, Kırgız-Kazak memleketi, Bakû ve Tiflis’in bazıyerleri, Kazan, Orenburg, Ufa ve Ejderhan’da çoğunluktadır. Halk genellikle erken evlenir. Köylülerin birkaç ailesi olur ve çabuk çoğalırlar. Sağlık kaidelerini bilmezler, Kur’an emirlerine göre ruh ve beden temizliğine riayet ettikleri için aynı tabakada bulunan Ruslar’a üstündürler. Doğum, evlenme, boşanma, ölüm istatistiklerine sahip değiliz. Ancak bir süredir Orenburg Müftülüğü Kazan Türkleri’nin sosyal durumlarına ait kayıtları tutmaya başlamıştır. Wilna ve Smolinks’te oturanların sayısı gittikçe azalmaktadır. Bunun sebebi cemaatin uzun zamandır Türk birliğinden ayrılmış ve Ruslar tarafından asimile edilmeğe başlanmış olmasıdır. Litvanya Tatarları’nın ve bir kısım aristokrasisinin ilk Rus istilası zamanında temsil edilmiş olmasından  alarak, son yüzyılda ayni dinî, siyasî ve iktisadî baskı rejimini tatbike başlamışlardır. Fakat bu denemeler neticesiz kalmıştır.

Rusya Türkleri arasmda sosyal sınıflar vardır. Kuzeyinde endüstri ve ticaret burju-vazisi gelişmiştir. Mişerler ve Başkırtlar arasında eski yüzyıllardan gelen bir zadegân sınıfı vardır. Bu ailelerden bir kısmı büyük malikânelere sahiptir. Bir kısmı ticaret ve endüstri ile uğraşır. Kırgızlar, Türkmenler ve Türkistanlılar en iyi organize olanlardır. Altın Süek (os d’or) yani hanların torunları zirvededir. Sonra Ak Süek (os blanc) asil sınıf, en sonra halk gelir. Kafkasya’nın asilleri beylerdir ki, Kırım’da Giraylar, Hanlar ve Mirzalar neslini teşkil eder. Sosyal hiyerarşinin kurduğu disiplin başlıca Kırgız-Kazaklar arasında çok iyi muhafaza edilmiştir. Türkistan’da, Kafkasya’da föveien denen aristokrasi ile çiftçilik ve çobanlıkla uğraşan halk arasında burjuvazi sınıfı vardır. Bakû burjuvazisi bütün Rusya Müslümanları’nın en zenginidir. Petrol endüstrisi burjuvazisi XIX. Yüzyıl sonlarına doğru bu burjuvaziyi meydana getirmiştir. Bu sınıflara bir de imamlar, ahundlar, öğretmenler, müderrisler, işhanlar (tarikat başkanları), hekimler, avukatlar, yazarlar, gazeteciler, siyaset adamları, hâsılı aydın sınıfını katmalıdır.

Türk kavimlerini iktisatça üç sınıfa bölmek mümkündür: Çiftçilik ve çobanlıkla uğraşan köylüler. Ticaret ve endüstri ile uğraşan fakat aynı zamanda toprak ve bina sahibi olan kasabalılar, büyük malikâneleri daima servet kaynağı olan asiller. Bu sınıflardan başlıca burjuvaziden bir kısmı büyük endüstriye yükselmişlerdir ki en mühimleri Baku’da Simbirsk’de, Saratof’da Kazan ve Orenburg’dadır. Simbirsk ve Saratof eyaletlerinde tamamen modern 20–30 kadar Türk fabrikası vardır. Türkistan’da birçok pamuk iplik fabrikaları, buharla işleyen değirmenler hemen her yerde görülür. Omols’ta, bazı altın ve platin madenleri Türklere aittir. Türkler nakliyat işleri ile uğraşırlar. Kneimoflu bir Tatarın Volga üzerinde birkaç römorkör gemisi vardı. Baku’nun en meşhur zengini Tağief’in Hazar Denizi’nde bir ticaret fılosu vardı. Orta Asya ticaretinde mühim yerleri olan Moussabief hemen bütün Rusya’ya şamil nakliyat işleri ile uğraşmaktadır. Bununla birlikte Türkler endüstrici olmaktan ziyade çiftçi, çoban ve tüccardırlar. Kuzey Türkleri modern metodları ziraate tatbik etmişlerdir. Kassimof’un Kazan ve Troisk’un zengin burjuvalarının haralarında yetiştirdikleri atlar Moskova ve Nijni koşulannda sık sık ödül almaktadır. Orta Asya kavimlerinin ticareti başlıca ham maddelerin satılması üzerine dayanıyor. Buna karşı Rusya ve Avrupa’dan mamul maddeler getiriyorlar. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Rusya ve Orta Asya ticaretinde birinci rolü oynayan Kazan Türkleri idi. Bugün de bu rolleri kısmen devam etmektedir. Son zamanlarda Kazan’da bir de kitapçılık endüstrisi başlamıştır. Doğu ve Kuzeyin ihtiyacı olan bütün kitaplar orada basılmaktadır.

Türklerin iktisadî seviyesi onların millî ve dinî şahsiyetlerim muhafaza etmelerini temin ediyor. Bu şahsiyetin koruyucusu orta sınıflardır. Rus hükümeti bütün tebaasından aynı vergileri alıyorsa da, Türk tebaasının manevî ihtiyacı için on para sarf etmemektedir. Bunun için Rusya Türklerinin tahsil ve manevî ihtiyaçtan kendileri tarafından temin edilmektedir. Bu uğurda iki misli vergi ödüyorlar. Rus hükümeti Türklerin iktisadi varlıklarının millî mevcudiyetlerinde en sağlam temel olduğunu bildiği için, her vesile ile onu kırmağa çalışıyor. Endüstri ve ticaret hayatlarına engel olacak tedbirler alıyor. Mesela Kuzey Kafkas Türkleri iktisatça en fazla gelişebilecekleri yerlerde topraklarını bırakmışlardı. Fakat XIX. Yüzyıl sonunda Rusları bu kadar ağır bir metodu kullanmadılar. Daha yüze gülücü metodlara başvurdular. Ancak yüzyıllardır süren bu baskılara rağmen Türkler dayanmakta, hatta ilerlemektedirler. Dilerini, dinlerini, camilerini, kültürlerini muhafaza ettikleri gibi, XIX. Yüzyılın ikinci yansında mühim entelektüel hareket de göstermişlerdir. Bu hareket medreseden çıkmış olmakla beraber, Batı fikirlerini çabuk benimsemiştir ve orta sınıf tarafından tutulmuştur.

İlkokullar ve medreseler İslam memleketlerinin başka kısımlarından farksızdır. Buhara, Semerkant, Kazan, Şirvan, Derbent, Bahçesaray’da bu tarzda okul ve medreseler vardır. Şehir ve kasabalarda her caminin yanında hiç olmazsa bir ilkokul bulunur. Kızlar evde tahsil görürler. Okullarda Arapça Kur’an ve az din dersleri okutulur. Basit bir tarzda ana dili ve hesap öğretilir. Medreselerde teorik olarak Arapça, mantık, kelam, fıkıh ve biraz Farsça öğretilir. Bu metod XIX. Yüzyılın son üçte birine kadar devam etti. Modern pedagojinin icaplarına uygun olmamakla beraber hayatını idare edecek kadar uyanık insan yetiştirebiliyordu. Kur’an okuma mecburiyeti Türklerin Rus köylüsünden daha çok miktarının okuma bilmesini sağladı. XIX. Yüzyılın ikinci yansında yeni bir entelektüel hareket başladı. Kuzey Türkleri arasında Ebu’-n Nasr Kursevî, Şehabeddin Mercanî ve Kayyum Nasirî bunun ilk önderleridir. Azerbaycan Türkleri arasında da Fethali Ahundzade, Hasan Bey Zerdabî başta gelmektedir. Fakat asıl hareket İsmail Gaspıralı ile canlandı. İsmail Bey 1883’te Tercüman adlı Türkçe bir gazete neşretti. Bu gazetede öğretim reformları meselesini bütün aydınlığı ile ortaya koyuyordu. Çeyrek asır Rusya Türklerini meşgul eden bu mesele ilk bakışta pek basit görünüyor. İsmail Bey bütün okullarda öğretim dili olarak ana dil kullanmalı, modern pedagoji metodları tatbik etmeli diyordu. Onun tavsiyeleri “Usul-i Cedid” diye tanındı. Yeni sitem gittikçe yayıldı. Sosyal hayatın çeşitli faaliyetlerini kuşattı. Usul-i Cedid terakkici hareketin formülü oldu. Terakkicilerle muhafazakârlar arasındaki mücadele Rusya Türklerinin son yüzyılım tamamen doldurmaktadır. İsmail Bey yorulmaz bir azim ve aydın görüşle otuz yıl mücadele etti. Ölümüne yakın (1913) fikirlerinin zaferini gördü. Ancak iki cereyan şu hedefte birleşiyordu: Türk kavimlerinin millî kültürel şahsiyetlerinin muhafazası. Terakkici harekette en mühim mesele dinî reforma ait olanı idi. Bu hareketin önderleri yine medreseden yetişmiş insanlardı. İslam’ın modern hayat ile münasebetleri onları şiddetle meşgul etmekte idi. Fakat XIX. Yüzyıl sonlarına doğru yalnız Musa Carullah dinî bir reform ihtiyacını açıkça ilan etti. Cesaretle, Allah ve kul arasında bütün ortak otoritelere hücum etti ve yalnız Kur’an’a dayandı. Tahsiline Kazan’da başlayan, Buhara, Hindistan, Mısır ve İstanbul’da tamamlayan bu Saratoflu kelamcı her Müslüman’ın dinî ve ahlakî hayat kaidesini doğrudan Kur’an’dan çıkarmasını telkin ediyor ve her türlü tefsir aracılarını reddediyordu. Ona göre İslam ne milliyete, ne millî dillere aykırıdır. Hatta Allah’ın inayeti yalnız Müslümanlara ait değildir (Rahmet-i ilâhîye Burhanları adlı kitabında). Bu suretle bütün Rusya Müslümanları, başlıca orta sınıfta büyük bir şöhret oldu.

Eski Türk Edebiyatından bahs etmeye vaktim yok. Onlar millî dili bütün saflığı ile muhafaza etmişlerdi. Yeni edebiyatın iki merkezi vardır: Kazan ve Bakû. Bunlar son yüzyıla kadar hızla geliştiler. Bu noktada Osmanlı Türkleri ve kısmen Ruslar vasıtasıyla Avrupa edebiyatının büyük tesiri oldu. Bu yeni edebiyat Batının yeni edebî şekillerini (roman, tiyatro, tenkit) aldı. Bu kadrolarda kalmakla beraber millî olmaya dikkat etti. Hasan Bey’in “Ekinci” gazetesi ile başlayan gazetecilik 1905 ihtilalinden sonra birden bire gelişti. Şimdiye kadar en zengin edebiyat pedagojik olanıdır. Rus edebiyatınm Rusya Türkleri üzerinde faydalı tesiri inkâr edilemez. Fakat bu medeniyetin kaynaklarından biri Bizans Ortodoksluğudur. Onda Avrupa medeniyetinin esaslı kaliteleri yoktur. Bu kifayetsizlik Rusları yaydıkları kültürü daima sakatlamıştır. Ruslar kendi kültürlerini yayarken millî kültürleri yok etme gayesini güdüyorlardı. Bu sınırlamalar ve sansürler bazen çok saldırıcı şekiller almıştır. Kur’an okunmasına da hücum edilmiş, bazı ayetlerin okullarda okutulması yasak edilmişti. Türk kavimleri uyandıkça Rusların bu tarzda baskıları arttı. Dinî olmayan konularda Türkçe ve Arapça öğretim yasak edildi. Bu kanuna göre hesap, tarih, coğrafya, vs.’nin Rusça okutulması gerekiyordu. Bir süre sonra aynı yasak medreselere de yayıldı. En sonra, başka bir kanun ana dili öğretiminin yalnız ilkokullara hasrediyordu. Fakat bu şiddetli baskı ve ağır sansürden sonra 1905 ihtilali ile birlikte her şey bir müddet için değişti. Türkler terakkici ve liberal hareketlere karıştılar. Başlıca Kafkasya, Kırım ve Kazan’da beş altı matbaa kuruldu. 1905-6’daki gazete ve dergilerin sayısı 30’a çıktı. Rus hükümetinin ezmeye çalıştığı millî şuurun uyandığı meydanda idi. Türkler “Rusya Müslümanlarının İttihadı” adlı siyasî bir parti kurdular. Bu partinin programı Meşrutî Demokrat Parti programına benziyordu. İttihat üç kongreden sonra meydana çıktı. Bütün Rusya Türkleri’nden gelen 800 delegenin katıldığı Nijni Novgrode’daki üçüncü kongrede İttihad’ın programı büyük bir çoğunlukla oya kondu.

Genç yazarlar ve gazetecilerden ibaret küçük bir zümre bu programa muhalif kaldı ve onu mutedil buldu. Sosyalist temayülde bulunan bu radikal zümrenin başkanları milliyetçilik bakımından İttihad’ın prensiplerine daha çok yaklaştılar. İttihat ilk ve İkinci Duma’ya 30 milletvekili seçiyordu. Türkler siyasî faaliyete büyük bir disiplinle girdiler. Türk milletvekilleri arasında Rusların hayretle karşıladıkları, Avrupa Üniversiteleri’nden mezun, yüksek kültürlü kimseler vardı. Birinci ve ikinci Duma’da bu Türk mebuslar haklarını elde etmek için liberallerle birlikte çalıştılar. 3 Haziran 1907 hükümet darbesi, Rus olmayan kavimlere olduğu kadar orta sınıflara da karşı idi. Orta Asya halkı bu suretle Parlamento’da temsil edilme hakkını kaybettiler. İkinci Duma’daki 39 Türk milletvekiline karşı üçüncü Duma’da yalnız l0 mebus kalmıştı. Bununla birlikte, Türkler yeni başlayan baskıya rağmen kültür muhtariyetlerini koruma çabasını kaybetmediler. Bazıları bunun Çarlık Rusyası’na boyun eğerek elde edileceğini zannediyorlardı. Fakat son yılların vakaları bunun imkânsız olduğunu gösterdi. Rusya Türk-Tatarlarına Ait Hakların Savunması Komitesi’nin kurulması Rus hükümeti ile Türkler arasındaki bu son münasebetlerin zarurî neticesidir.”

Ali Haydar Bayat, Hüseyinzade Ali Bey, AKMB, Ankara, 1998, s.57–61

 

EK–6

Hüseyinzade Ali Bey’in 26 Şubat 1926’da Bakû I. Türkoloji Kongresi’nde tuttuğu notların özeti:

“16 Şubat 1926’da İstanbul’dan hareket ettik. Fuat Köprülü, Etnografya müzesi müdürü Mesaroş, Leningrad profesörlerinden Barthold, Strasbourg’da profesör Menzel ile beraberdik. 26 Şubat 1926 Cuma günü Samed Ağamoğlu Maliyef Kurultayı açtı. Birkaç nutuk irad edildi. Meclisten sonra Ali Haydar Karayer ile görüştüm.

27 Şubat 1926 Cumartesi saat 10’da, Barthold Arapça ve Farsça kaynaklara dayanarak Timur tarihinden bahsetti. VII. Yüzyılda Orhun yazılarıyla kendilerine Türk diyen bir kavim meydana çıkıyor. Yeni araştırmalara göre Çin edebiyatında şimdiye kadar bilinmeyen birçok vesikalar meydana çıkarılmıştır ki bunlar Türk tarihinin ilk devirlerim aydınlatmaktadır. Bundan sonra Kırgız filolojik kökünden bahsetti.

Barthold’a göre, Türkler İslamiyet’i kendi arzuları ile, hiçbir zorlama olmadan kabul ettiler. Çin, Cava, Sumatra ve Afrika’da İslamiyet’in yayılışı da böyle olmuştur. Îslamı her kavim kabul edebilir. Barthold burada Türkmen kelimesinin etimolojisi ile meşgul oldu. İkincisi Borodine’nin referatı idi. Konusu Kazan ve Volga tarih ve abidelerine ait idi. Bu münasebetle Kazan tarihinde en yeni araştırma ve buluşlardan bahsetti. 1924-25 yılında Volga’da yeni kazılar olmuştur. Altın Orda’ya dair Rus ve Arap tarihlerindeki küçümser hükümlere rağmen burada yüksek bir kültür olduğu görülüyor. Bu araştırmalardan sonra artık Altın Orda kültüründen ve güzel sanatlanndan bahsetmeye imkan vardır. Bundan sonra 1925’te Kırım ve Bahçesaray’da yapılan araştırmalara geçti:

1) Bu araştırmalar şimdiye kadar bilinenlerden başka tamamen yeni şeylerdir.

2)Abideler, taşlar, vb. yüksek sanat eserleri Selçuk ve Memlük tesirlerini göstermektedir. Bu kazılar arasında bir de kervansaray çıkarılmıştır. Orada bir çok eşya, seramikler ve bir imalathane bulunmuştur. Şimdiye kadar Bizans Seramiği zannedilen bazı eserler bu imalathaneye aittir. Bu devirden kalma ipek kumaşlar, XIV. Yüzyıla ait bir türbede bir çok eserler ele geçirilmiştir. Araştırmalara devam edilmektedir. Aziz Abidolin’in referatı Türkçe’dir. Rusçanın Türkçeye ve Türkçenin Rusçaya tercümesine ihtiyaç olmadığına çoğunlukla karar verildi. Rudenko’nun referatı Türkçe yeni halk lehçesine ait olduğu için mütalaa daha kolay oluyor. Türk kavimlerinin etnoğrafık haritası renkle gösteriliyor: Kuzey-Doğu, Güney-Batı. Çadırların (Kudumku), Türkler ve Moğollar’da elbiselerin çeşitli, başlıklar, ayakkaplan, gömlek, kadınların baş örtüleri, mutfak ve yemekleri, örf ve adetler, kadınların yaşayış tarzı ve kıyafeti, lehçe tetkiki vesilesiyle gözden geçirildi. On dakika tatilden sonra Mesaroş konuştu.

Ankara’da Türk müzesinin son yıllardaki çalışmalarından bahsetti, Anadolu’nun en eski kavimlerinin, Elamlıların eski Kafkas kavimleriyle kültür münasebetlerine temas etti. Şorşin, Kafkas dillerinden bahsetti. Kafkasya’da elli kadar dil var. Bunlardan Kafkas Türkleri on lehçe konuşuyor ve nüfusun % 25’i nispetindedir dedi. Müler nutkunu Rusça okudu. Dilettantisme’nin zararından bahsetti. Hoşa gidiyor ve gitmiyor dersek ilim ileri gitmez, dedi.

Alimcan Şofof ayrı ayrı her Türk kavminin iktisadî durumlarından ve sosyal tabakalarından bahsetti. Nimet Hakim Tatarca denen Türk lehçesiyle konuştu. Millî hayat içinde Budizm, Marksizm tesirlerini ve bunların akislerini inceledi. Daha sonra Osmanlıca bir kitaptan birkaç satır, sonra Kazan ağzında yazılmış bir kitaptan birkaç satır okuyor, îkisi arasındaki anlatış farkının büyüklüğünü gösteriyor. Öğleden sonra Savaşkin konuştu. Kendisi Oyrat kavmindendir. Dikkate değer sözleri arasında başlıca şunları söyledi: “Bilmiyorum hangi millettenim. Başkalarıyla temaşa geldikten sonra anladım ki ne Kalmuk’um, ne Moğol’um, dosdoğru bir Türküm.

l-Türk olduğumun tarihî delilleri, 2- Örf ve adetler halindeki deliller diye başlıca iki tarzda açıklama yaptı. Bu girişten sonra Oyratlar memleketine yapılmış üç ilmî seyahati (expedition) anlattı. Sonra umumî rica üzerine nutkunu Oyratça tekrar etti. Daha sonra Yakovlev dil meselesini ele aldı. Alim Yunusof kendi lehçesi olan Özbekçe konuştu. Özbekçenin Şart şivesi ile münasebeti üzerinde durdu. Sayıları otuz iki olan Özbek urugiarı arasında kendilerine Macar diyenler de vardır. Koçlu Odabaşı, Kırım’da Etnografya malzemesi toplamak meselesini ele aldı. Orada bu işe kendisini vermiş bir araştırma cemiyeti var, dedi. Geçen yıl Porosdine’in dediği gibi, Kırım içerisinde bir ilim heyeti dolaştırdık. Daha sonra Komik Eyubov konuştu. Başka hatiplerin tetkik yokluğundan şikayetlerim tenkit etti. “Kurultayın tarihî değeri bundan sonra çeşitli sahalarda çalışacak şeyleri programla tayin etmektir” dedi. Başkırt Şakirof Başkırtca söyledi. Tebliğinde, Başkırtça’da başka Türk lehçelerinde olmayan sesler ve harfler olduğunu işaret etti. Petrof Tovariç Rusça konuştu. Aslı Çuvaştır. Çuvaşların ülkesi Ruslarla Tatarlar arasmda savaşlara sahne olmuştur. Bu sırada aydınlar mahvolmuş, orta tabaka nefyedilmiş, yalnız halk tabakası kalmıştır. Aşmarine Çuvaş dilinin gramerim yapmış. Biz davet edileceğimizi ümit ediyorduk, hakikaten davet edildik, teşekkür ederiz. Mar’ın araştırmalarına göre Çuvaşlar çok eski bir kavimdir. Üyelerin ricası üzerine nutkunu Çuvaşça bitirdi ve alkışlandı.

Rodenko Leningrad’da Etnografya müzesi müdürüdür. Oyratlar hakkında konuştu. “Altay dağları Türklüğün kaynağıdır” dedi. Tarih bakımından sayıları az olan kavim ve kabilelerin de ehemmiyeti vardır. Yakut Cumhuriyeti’nde Yakutlara ait çalışmalar oldukça ilerlemiştir. Fakat şimdiki halde bir müze kurulması oldukça çetin bir iştir. Çünkü çok materiyel toplanmıştır. Kırımlı Çobanzade Türkçe konuştu: “Birinci Kurultay dil ve edebiyat meseleleri üzerinde toplanmış bir kurultaydır. Orhun kitabelerinden Osmanlı şivesine kadar bir çok lacuneler vardır. Bunlar meydana çıkmadıkça faraziyat sahasından kurtulamayız. Mahmud Kaşgarî’den zamanımıza kadar geçen sekiz yüz yıl zarfında ilmî bakımdan şivelerin sınıflanması, pratik bakımdan dilin kullanımla vasıtalarının hazırlanması (sözlük, gramer, vb.) lazımdır. Dil ve edebiyat araştırmalarında merkezler İstanbul, Baku, Taşkent, Kazan, vb. dir.

28 Şubat 1926 Pazar: Poupee konuştu. Altay dillerinin mukayeseli ilminden bahsetti. Bu sahada henüz kesin hükümler vermek zamanının gelmemiş olduğunu ve daha çok halledilecek noktaların bulunduğunu işaret ederek sözlerini bitirdi. Genko, Türk dilleri ile Moğolca ve başka komşu diller arasındaki farklar ve münasebetlerden bahsetti. Çobanzade, Wilhelm Thomsen’un Kopenhag’dan gönderdiği tebrik telgrafını okudu. Zifeld, Şuraların İran temsilcisinin tebrikini okudu. Bu arada daha bir çok telgraflar ve Mar’ın telgrafı okundu. Başkırt Abilof nutkunu Başkırtca verdi. Eston aslından olan Zifeld, Eston dilinin özelliklerinden bahsetti. Filoloji bakımından Eston dili ile Türk dilleri arasında karşılaştırma yaptı. Çeşitli Türk lehçelerinde man, min, men, ben kelimeleri var, bu Estoncada da vardır dedi. On dakika tatilden sonra Şereye, Samoyloviç’in tezine dair konuştu. Özbek Halit Sait fasih Türkçe nutkunu verdi. Ona göre konuşma farklarının hududunu tayin güçtür, lehçeler coğrafya bakımından birbirine karışmaktadır. Türklerin birbirlilerini anlamaları için umumî bir edebî dil zarurîdir. Abilof Başkırt lehçesi ile konuştu: Başkırtcada iki şive vardır ki, biri Tatar Başkırtçasıdır. Özel sesli harfleri olan Başkırt edebiyatı proleter edebiyatı olup yenidir.

Hasan Musayef, Uygur kültüründen bahsetti. Türkçesi iyi anlaşılıyordu, İstanbul’da Galatasaray lisesinde okumuştur. Turtan, Pamir, Tian-Şan ülkelerinde yaşayan Türklerden bahsetti. “San Uygurlar hep Kaşgerliyiz derlermiş. Eskiden Uyguruz demekten utanırken şimdi Uygurlukla iftihar ediyorlar. Dilleri sade kalmıştır.”. Ermeni Türkiyatçılardan Acaryan Türkçe konuştu. Mevzuu Türçenin Ermenice ve Ermenicenin Türkçe üzerindeki tesirleri meselesi idi.

1) Türkçenin Ermeniceye tesiri çok büyüktür. 69’dan 99’a kadar sayı isimleri bazı yerlerde sırf Türkçedir. Akhalik’de dört köy, Nokha’da üç köy Türkçe konuşurlar. Bir çok yerde Ermenice harfler ile Türkçe yazarlar. Bir çok Ermeni şairleri Türkçe şiir yazmışlardır. Ermeni alfabesi ile Türkçe de yazılırmış. Bir tarihçi bir çok Türk şehirleri gezmiş ve bu tesirleri tetkik etmiştir. Ermenicede bulunan Türkçe kelimelerin toplanması Türkoloji bakımından bir hizmet olabilir.

2)Buna karşı Ermenicenin de Türkçe üzerinde tesiri vardır. Bu hususta Kopenhag Üniversitesi’nden Prof. Malof, Orhun yazılarını, Uygur yazısını, daha sonra Arap alfabesini kullanan Türklerin alfabelerini olgunlaştırmak, daha olgun şekiller aramak özelliğini gösterdiğini belirtmiştir.

Maksudof, Tatarca konuşarak, dilde halka doğru gitme fıkrini savunuyor. Samed Ağam Aliyef “Osmanlı” tabiri yerine Anadolu Türkü denmesini ileri sürüyor. Kendisi kongrenin resmî başkanıdır. Kırımlı şair Şevki Bektöre pek açık, arı Türkçe konuşuyor. Prof. Yakovlev, Kafkas uluslarında çeşitli alfabe kullanılmasının tarihine dokunuyor. Bu bakımdan başarıyı sağlayan şehir nüfüsunun köy nüfusuna oranının yüksek olmasıdır. En yüksek oran Azerbaycan’da % l0, Kazan’da % 4,13’tür. Rus alfabesinin bazı eksikliklerinden dolayı benimsenmeye elverişli olmadığı anlatıyor. Hatta ona göre bu eksikleri yüzünden Rus alfabesi bütün Slav milletlerince de kabul edilmemiştir.

Arap alfabesinin Hıristiyan olan milletlere teklif edilmesi yersiz olurdu diyor. Öyle ise en elverişlisi Latin alfabesidir. Kazanlı Alparos alfabe üzerinde muhafazacı bir görüşle, Arap harflerinin estetik değerinden, birer sanat eseri olan cami duvarlarındaki levhalardan söz etmiştir. Basımevlerinde kullanılan 250-300 harfi bir derece azaltmak mümkündür. Harf değiştirmek zorunlu değildir.

Kazak Turyakof Arap harfleri aleyhinde konuşuyor. Kazakistan’da düzeltilmiş Arap harfleri iflas etti diyor. O, kayıtsız şartsız, Latin harflerinin alınması fikrindedir ve radikaldir. Karaçaylı Ömer Aliyef, Kuzey Kafkasya’daki okullarda Latin alfabesiyle öğrenmek Arap harflerinden çok daha basan ile yürüyor diyor. Nasıl bütün araçlar, binlerce yıl önce bulunmuş aletler ve makineler bugün bir işe yaramıyorsa, yazı aracı olan Arap alfabesi de bugün bir işe yaramaz diyor. Burada Arap yazar Corci Zeydan’ı kanıt diye gösteriyor. Bergayef, Latin harfleri ile yazı hep soldan sağa yazıldığı halde, Arap yazışı biteviye değişmiştir. Bazı soldan sağa, bazı sağdan sola, hatta yukarıdan aşağı yazılmıştır. Birçok kusurları vardır. Terminolojistlerin gayreti boşunadır diyor. Hiveli Rahimî de Arap harfleri üzerinde konuşuyor: Özbekistan’da Latin alfabesine eğilim vardır. Halbuki harflerin düzeltilmesi ile uğraşılırsabu iş yıllarca, yüzyıllarca sürecek ve tam bir sonuç elde edilemeyecektir. Türkler arasında ortak alfabenin Latin alfabesi olması gerekir diyor.

Prof. Zirkof Arap harflerini birden bırakmamak taraflısı olanlardandır. Onca bu harfler üzerinde birçok düzeltmeler yapılmıştır, daha da yapılabilir. Bu bakımdan acele etmemeli, birkaç yıl beklemeli ve çok çalışmalı diyor.

Moskova Üniversitesi profesörlerinden Yakovlev Türk uluslannın Latin harflerinde birleşmesi fikrini savunuyor. Özbek Halit Said, açık ve çok iyi anlaşılır Türkçe ile ortak bir edebî dil sorusunu ele aldı. “Bütün Türklerin birbirilerini anlamaları için ortak edebî bir dil olmalıdır” diyor. Acaryan da Türk ulusları arasında ortak edebî dil sorusunu ele aldı ve yukarıdaki düşüncelere katıldı. Kokniazof ve Alimcan Şeref, ortak edebî Türk dili lehinde konuşuyorlar. Alimcan İbrahimof Kazan’daki yayın faaliyetinden bahsetti. “Biz buraya harfler hakkında tartışma için gelmedik, her ikisine de taraftarız. Yerine göre ikisi de kullanılabilir” dedi. Ancak orada düzeltilmiş Arap harfleri ile bir basın olduğu için Latin harfleri birinci derecede bir soru olamıyor. Bir toplantıda Mustafa Kuliyef, Mustafa Kemal’in maarif icraatı üzerine konuştu, Fuat Köprülü onu tamamladı. Atam Aliyef, Mustafa Kemal Paşa’nın sıhhatine içti. Serabski müzik ile Mustafa Kemal Paşa sarkışını söyledi. O sırada ben de nutkumu verdim. Samoyloviç Türkçe nutuk irad etti. Mesaroş konuştu: “Kendisinin yabancı olmadığını söyledi, böyle söyleyenleri protesto etti. Macar milleti bu topraktan gitmiştir” dedi. Öğleden sonra Prof. Zirkof Arap harflerini kabul edin, harf değiştirmede acele etmemeniz lazım, bir kaç sene beklemek ve bu hususta çalışmak doğrudur” şeklinde mütalaada bulundu, “iki realiteden en iyisini intihap edin” dedi.

5 Mart 1926’da umumî edebî Türk dili hakkında toplantı oldu. Samoyloviç umumî edebî Türkçe lehinde uzun uzun konuştu. “Taşkent sokaklarında gezerken mektep gören yeni neslin şivesinde hemen bir değişme fark ediliyor; Tahsilini Sorbon’da yapmış olan Feyzi Kırımlı Türkçe konuştu. Umumî edebî Türk dilinden bahsetti ve bunun Türk kavimlerim birleştireceği noktasında Samoyloviç’i teyit etti. Kırımlı Şevid Bektöre şu mütalaada bulundu: Özel şivelerle yazı yazmaktan maksadım şu ki, her lehçe varını ve yoğunu materyal halinde meydana koysun. Bundan sonra büyük ve umumî bir dil çıkabilsin. Bu suretle Şevki Bektöre’nin özel lehçelerle yayın yapma hakkındaki görüşü regionalisme değil, esasta Türk edebî dilini birleştirmek isteyenlerin fikrine katılıyor, yalnız metodda onlardan ayrılıyordu. Habib Cebiyere göre umumî Türk dili meselesi her şeyden önce bir terminoloji meselesidir. Çeşitli Türk kavimleri ve cemaatleri terminoloji birliğini temin ederlerse ortak edebî dil kurulabilir. Bugünkü halde bu henüz temin edilmiş olmaktan uzaktır.

Rusça konuşan Omadora göre umumî edebî dil konusunda birleşmek mümkündür. Ancak bu hamle yukarı tabakalardan değil aşağı tabakalardan gelirse! Çünkü mahdut sayıda olan aydınların aynı edebî dille yazması meseleyi halletmez. Halk yine kendi lehçeleriyle birbirinden ayrı kalırlar. Özbekçe konuşan Gazi Ali Alimcan şu mütalaalarda bulundu: “Azeri Türk şairi Sabir’i Türkistan’ın her tarafında okurlar, anlarlar, tad alır ve gülerler. Demek ki halka yaklaştıkça anlaşma imkanı artıyor. Nevaî’yi neden anlıyoruz? Çünkü halk diline yakın yazmıştır. Şu halde umumî edebî dilde hamlenin aşağıdan gelmesi ihtimali kuvvetlidir. Dilin özü birleşmeyi ve yaklaşmayı temin ediyor. Buna hiçbir şey, hiçbir kimse mani olamaz. Bunun için umumî merkez lazımdır. Halk dilinden ne kadar kelime gelir ve edebî dil onlarla ne kadar zenginleşirse Türkler arasında ortak dil o kadar kolay kurulmuş olur. Çobanzade’ye göre iki cereyan vardır: Biri Samoyloviç’in ifade ettiği objektif cereyan, öteki eskiden Kayyum Nasirî tarafından savunulmuş olan sübjektif cereyandır. İlim yolu ve sağlam yol objektif yolu tutmayı gerektirir. Nevaî’den sonra en çok okunan İsmail Gaspıralı halka nüfuz ettiği, halk kelimelerini ortak edebî dille kaynaştırdığı için populaire’liğini temin etmiştir. Ondan sonra Gabidof Tatarların Başkırt istiklaline karşı özümseyici (assimilateur) hareketlerinden şikayet eden bir tavır aldı. Nimet Hakim ona cevap verdi. Osmanlıca (yani İstanbul Türkçesiyle) yazılmış bir kitaptan birkaç satır okudu. Sonra da Kazanca bir kitaptan birkaç satır okudu. Bu ikisini karşılaştırdı. İkincisinin yalnız birinciyi bilenler tarafından anlaşılamayacağını gösterdi. Fuat Köprülü bu sırada ikinci tebliğini okudu. Burada İslamdan önceki İran’ın Türkler üzerinde tesirinden bahsetti; Oğuz Türkleriyle Peçenekler arasındaki kavmî yakınlığa ait deliller gösterdi. Anadolu balkının, Türk yerleşmesinden sonra ve tarih boyunca ethnique tabakalar halinde teşekkül ettiğini anlattı. Bu münasebetle başka bir meseleye temas etti: “Halk edebiyatı mukayeseli bir surette tetkik edilecek olursa türlü Türk kavimleri arasındaki yakınlık meydana çıkar. Dilin Arapça ve Farsça’dan kurtularak Türkçülüğe doğru gitmesi gerileme değil, kendi ruhunu, benliğini bulmuş bir lisanın ileri hareketidir. Medenî bir adım ve gelişmedir. Edebî dilin umümîleşmesi amilleri siyasî değildir. Bunun derin kültürel-tarihî sebepleri vardır. Yabancı kelimeler halkın vicdanında yer etmişse kalacaktır. Bütün insanlar ilim sayesinde dağılmaya doğru değil birliğe doğru gidiyorlar. Küçük milletlerin, bir iki milyonluk kabile zümrelerinm yüksek medeniyet yaratması ihtimal yoktur” dedi ve çok alkışlandı.

6 Mart 1926 Cumartesi: Önce Akademi’den Oldenburg konuştu. Sonra tekrar Fuat Köprülü söz aldı. Konuşması radyo ile sokak halkına işittiriliyordu. Bu münasebetle: “Arap medeniyeti yok, İslam medeniyeti vardı” dedi. Alman profesörü Menzel (Rusça ve Türkçe olarak) Anadolu ve Balkan Türklerinin edebiyatı üzerine konuştu. Abdurahman Sadi Oğuzların tesirinde kalmış olan Kıpçak edebiyatından bahsetti. Bu münasebetle Uygur edebiyatının Kudat ku Bilig’e, Mahmud Kaşgari’ye, XII. Asırda yani Hoca Ahmed Yesevî’nin gençlik devrinde Türk edebiyatına temas etti. (Bu münasebetle sosyalizm, romantizm konularına dokundu) Özbek edebiyatından (Ebulgazi Bahadır Han), sonra Kırım’da İsmail Gaspıralı’dan, nihayet Azerbaycan, Tatar edebiyatlarından geçerek Türk kavimleri edebî tarihine bir bakış yaptı. Öğleden sonra benim tebliğim vardı. Sonra bir Sibiryalı tarafından okunan kısa bir tebliği dinledik. Hitay Türkleri tarafından kurultaya gönderildiğini ancak bugün yetişebildiğini özür dileyerek söyledi. Özbek Rahmî’nin konuşmasından sonra Buharalılar, Özbekler başkana hediyeler takdim ettiler.

Kapanış nutkunu Atam Aliyef, Rusça okudu. Burada şunlardan bahsetti: “Tarihte bundan önce hiçbir tecrübe edilmiş olmadığı halde, ilk defa kurultayı toplamak çetin bir mesele idi. Şarkta iki mühim inkılap oldu. Birincisi: Anadolu Türkleri halifeliği kaldırdılar. ikinci inkılabı Azerbaycan yaptı: Yeni alfabeyi aldı. Kurultay icad edilmemiş, bir kafadan çıkmamış, fakat onu hayatın kendisi doğurmuştur. Atam Aliyef aynı nutku bir de Türkçe kendi lehçesiyle tekrar etti.

8, 9, 10, 11 Martta özel gezintiler yapıldı, okullar gezildi. 11 Martta Kulüp’te Fuat Köprülü’nün, benim ve Mustafa Kulbey’in nutukları vardı. 12 Mart 1926 Cuma günü Bakü’ya dönüldü.

Hüseyinzade’nin notlarına göre: “Kurultayda 127 üye bulunmuş olup bunlardan 82 si Türk (18 Azeri, 3 Anadolu, 6 Kırımlı, 4 Türkmen, 13 Kazanlı, 5 Başları, l Nogay, l Balkar, 3 Karaçay, 2 Kumuk, 3 Yakut, l Hakas, l Oyrat, l Uygur, l Mişer Türkü) idi. İkinci grup Moğol-Fin ve Uğur grubudur (3 üye). Üçüncü grup Yafes grubudur (ki burada Çerkeş, Çeçen, Kafkas üyelerinden 6 kişi vardır). Dördüncü grup İranlılardır (3 üye). Beşinci grup Avrupalılardır (2 Alman, 16Rus, 3 Ukraynalı). Ayrıca iki Yahudi ile 5 asıllarını bilmediğim kimseler vardı” diyor. Notlarını şu cümle ile bitiriyor: 25 Mart 1926 Perşembe günü Odesa limanına saat 4.40’da hareket ederek İstanbul’a döndük”.

Ali Haydar Bayat, Hüseyinzade Ali Bey, AKMB, Ankara,s.61-69. 1998.

 

EK-7

Ahmet Ağaoğlu’nun II. Dönem TBMM’de Kars Milletvekililiği sırasında çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalarda görüşlerini yansıtan sözler:

Mahkumların sağlık sebebiyle cezalarının affedilmesine ilişkin görüşmelerde söz alan Ahmet Ağaoğlu şu ilginç görüşü ileri sürmüştür:

“Ağaoğlu Ahmed B. (Kars)- Reis Beyefendi! Müsaade buyurursanız usul-i müzakere hakkında söz söyleyeceğim.

Reis – Buyurun.

Ağaoğlu Ahmed B.( Kars) – Efendiler her saatimiz birçok bin liraya mal oluyor .

Ferid B. (Kütahya) – Bin iki yüz elli liraya .

Ağaoğlu Ahmed B. (Devamla) – Evet bin iki yüz elli liraya mal oluyor. Halbuki her bir mazbatayı böyle ayrı ayrı okursak göreceğiz ki, esbab-ı mucibeleri hepsi aynıdır…Vaktimize yazıktır. Bu mazbatalar bir yerde toplansın.. Bize desinler ki: ‘..Heyet-i aliyenize müracaat ediyorlar, bunları affediniz, desinler, biz ona göre bir karar ittihaz edelim. Yoksa böyle birer birer, ayrı ayrı müzakere etmek hem bizim için, hem de millet için yazıktır.”

Ağaoğlu bize burada memleket işleri görüşülürken, bir Türk atasözünün güzel bir örneğini hatırlatıyor: “Vakit nakittir”.

Yine Maliye Vekaleti’nin, köylünün tohumluk, ziraat aletleri ve çift hayvanları gibi ihtiyaçlarını karşılamak için bütçeye koyduğu 500 bin lirayı az bulan Ahmet Ağaoğlu müzakereleri kafi görmediğini beyan ederek, bu kanuna Meclisin ve Hükümetin karşı çıkmasını istiyor ve : “..efkar-ı umumiye bizim hakkımızda ‘kendileri tahsisatlarını aldılar, bu heyet şimdi bize bütün harabezardan ibaret olan memleketin imarı için ise (500) bin lira tahsis ediyorlar’ demesin” diyor. Ağaoğlu bu paranın artırılması yolundaki ısrarlı çabalarında başarılı olmuştur. Sonunda bu para 500 bin liradan 800 bin liraya çıkarılıyor , oylanarak kabul ediliyor ve kanunlaşıyor.

Türk kültüründeki “devlet baba” geleneğinde halk, devletinden baba şefkati ile ihtiyaçlarının karşılanmasını, dertlerine derman olunmasını ister ve bekler. Bilge Kağan’ın yüzyıllar öncesinden “aç milleti doyurdum, çıplak milleti giydirdim” diye seslenmesi gibi, Ağaoğlu da bir devlet adamı olarak bu tarihi misyonu buradaki konuşmalarıyla ve halkın yararına bir şekilde sonuçlandırmıştır.

Orta Tedrisat Muallimleri Kanunu’nun 1. maddesi görüşülürken Ağaoğlu Ahmed Bey yine Avrupa’dan örnekler vererek Meclisi aydınlatıyor ve hocalığını gösteriyor: “…Efendiler bugün bütün milletler terbiye-i iptidaiyeyi mecbur kılmışlardır. Bu ne demektir efendiler? Evet, devletler talim ve terbiyeyi o kadar mühim görmüşlerdir ki, babanın evladı üzerindeki velayetini inkar etmişler ve elinden almışlardır. Onun için asri devletler ve bugün mevcud olan bütün medeni milletlerce maarif-i umumiye hidemat-ı devletten hatta en mühim hidemat-ı devlet addolunmaktadır. Ve böyle addolunmalıdır. (çok doğru sesleri). Bu nokta-i nazardan bütün milletler, çocukları bir muayyen yaştan diğer bir muayyen yaşa kadar alıp ailesinin, ebeveyninin yerine kaim olarak talim ve terbiyesini üzerine almıştır.” Bunun o sırada Almanya, Fransa, İngiltere ve Amerika’da böyle olduğunu söyleyen Ağaoğlu şöyle devam ediyor: ” Altı yaşından on üç yaşına kadar inas, zükür her çocuk devletindir ve devlet bunları üzerine almıştır, vaz-ı yed etmiştir. Efendiler bir devletin, efrad-ı milletinin hissiyat ve zekasından tefekkür ve tahassusünde vahdet-i tertibi, vahdet-i teşkili en mühim amildir, bir devlet için en mühim meseledir. Çocuklukta, çocukların kalb ve dimağına vahdet-i milliyeyi telkin etmek bir vazifedir. Devletler bu vazifeyi yalnız hidemat-ı umumiye sırasında sokmakla ifa edebilmişlerdir. Hatta o derece ki bütün devletlerin maarif-i umumiyeye sarf ettikleri mebaliğin mikdarı, askerlere sarf ettikleri mikdardan kat kat yüksektir .” Ağaoğlu’nun bu konuşmasından sonra madde aynen kabul edilmiştir. Burada açıkça milletlerin milli ve maşeri vicdanlarının terbiyesinde çocukların devlet eliyle okutulmasına dikkat çekilmiştir. Bu konuşmanın yapıldığı tarih 1925 yılıdır. Ağaoğlu Batı memleketlerinde gördüğü ve öğrendiği eğitimdeki yeniliklerin yeni Türk Devleti’nde uygulanması için canla başla gayret sarfetmiştir.

Kanun-ı Esasi Encümeni’nin Teşkilat-ı Esasiye Kanun Teklifi’nin 44. maddesi (Başvekil, Reis-i cumhur canibinden ve meclis azası meyanından tayin olunması.) görüşülürken söz alan Ahmet Ağaoğlu görüşlerini şöyle açıklıyor: “Kürre-i arzda vahdet-i kuva esası üzerine teşekkül etmiş olan yegane devlet, yegane hükümet son zamanlara kadar bizimki idi. Türkiye Devleti idi. Küre-i arz üzerinde bu esasa müsteniden teşekkül etmiş olan hiçbir devlet yoktur.”

” Biz ise.. Mücadele-i milliye esnasında teessüs etmiş olan gayet basit bir kanunla ve 22 maddeden ibaret olan bir makine ile idare olunuyorduk ve bu o zaman için gayet iyi düşünülmüş, gayet iyi tertip edilmiş bir makine idi. Hakikat-i halde o makine birinci Büyük Millet Meclisi’ne diktatörlük hukukunu vermiştir ve hatta bu diktatörlük hukukunu kendisi bizzat ilan etmişti. Nasıl ki yalnız bu sayede, icrai ve teşrii bütün kuvvetleri nefsinde cem etmekte ve bütün kuvvetleri istimal etmekle birinci Büyük Millet Meclisi bu memleketi kurtardı. Fakat efendiler! Acaba bu kanunla, yirmi iki maddeyi haiz bir tek kanun ile, bu kadar basit bir madde ile bir devlet sulh zamanında idare olunabilir mi?”

“..Beni vahdet-i kuva taraftarı göstermişsiniz. Bir zamanlar güya vahdet-i kuva taraftarı imişim. (Öyle idi sesleri) Katiyen, hiçbir zaman, hiçbir dakika. Hatta Malta’da bulunan arkadaşlarımı işhad ediyorum. Buraya geldikten sonra gerek Ankara matbuatında, gerek İstanbul matbuatında yazmış olduğum bütün yazılarda, bütün makalelerde vahdet-i kuva, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun harp için muazzam ve mükemmel bir alet olduğunu kaydetmekle beraber sulh zamanında ayrı bir Kanun-i Esasi tanzimi lazım geleceğini mütemadiyen beyan etmiştim.”

“…Reis-i cumhur heyet-i vekileyi tespit etmek için birisini intihap eder. Heyet-i vekile reisi program ile beraber gelir, mecliste arz-ı vücut eder, programı okur, program üzerine tasvip kararı yahut ret kararı verilir. Mantıkın icabı budur.”

Ağaoğlu burada, kuvvetler ayrılığı prensibini öngören demokratik parlamenter rejimin bugün vardığı noktada halkın mutluluğunu sağlayan en iyi sistem olduğuna daha o günlerde işaret ederek ne kadar ileri görüşlü ve aynı zamanda ne kadar halkçı olduğunu göstermiştir.

29 Teşrin-i sani( Kasım) 1339/1923 tarihli İstiklal Madalyası İle Taltif Kanunu’nun birinci maddesinin tadiline dair görüşmelerde konu, Hükümetin teklifinde: madalyanın “zükür ekber evladına verilir” şeklindeki teklifine, Dahiliye Encümeni’nin tadil teklifinde: “şühedanın zükür ekber evladına, yoksa ünasın ekberine, yoksa pederine, o da yoksa validesine, o da yoksa zevcesine verilir.” denilmektedir. Müdafaa-i Milliye Encümeni ise mazbatasında, İstiklal madalyasını “…şühedanın ünas ekber evlada ve valideye ve zevceye verilmesinde isabet ve fayda görmemiştir..zükür ekber evlada verilmesi ve zükür ekber evladı olmayanların pederlerine tevdii bundaki maksadı temine kafidir .” demektedir.

İşte bu tartışmalarda söz alan Ahmet Ağaoğlu İstiklal madalyasının kadınlara da intikal edebilmesini savunur : “…Annelerin kucaklarındadır ki; evlat terbiye edilir ve hissiyat-ı iptidaiyesini ve hissiyat-ı milliyesini ahzeder. (Bravo sesleri). Binaenaleyh babadan ziyade sinesini, göğsünü bir madalya tezyin eden bir annenin evladı elbetteki ta mehitten, ta beşikten alır ve yalnız kendine kalmaz, bütün ailesine ve evladına bunu intikal ettirir.” diyerek Dahiliye Encümeni’nin teklifini savunur ve  “Derhal kabulünü teklif ediyorum” der.

Buradan, Ağaoğlu’nun 79 yıl önce kadın haklarından yana bir tavır koyduğu ve kadının toplumdaki fonksiyonunu öne çıkardığı ve çocuk terbiyesinde annelerin rolünün ne kadar önemli olduğunu dile getirdiği sonucunu çıkartabiliriz. Türk kültüründe anne olan kadınlarımız üzerine söylenmiş birçok özlü söz mevcuttur. “Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar bulunmaz.”, “ana başa taç imiş, bulunmaz ilaç imiş.”, “cennet anaların ayakları altındadır” gibi halk kültürüne mal olmuş sözlerdeki bu anlatımın, Ağaoğlu tarafından bir vesile ile TBMM’de savunması yapılmıştır.

27 Kasım 1924 tarihinde toplanan Mısır Meclis-i Ayan’ı İngilizlerin Mısırdaki sert muamelelerini protesto eden ve destek isteyen bir mektubu Ankara’ya Büyük Millet Meclisi’ne göndermiştir. Gelen bu mesaj Mecliste görüşülürken söz alan Ahmet Ağaoğlu uzun konuşmasında özetle şunları söylemiştir: “…İngiliz Hükümeti Türk Milleti’ni batırmak için elinde ne varsa kullanmıştır. İngiliz hükümeti buna muvaffak olamamışa iradesi hilafına olamamıştır. Dumlupınar muharebesinde mağlup olan yalnız Yunanistan değildir. Yunanistan’ı bize saldırtan Lloyd George Hükümeti de mağlup olmuştur.” Daha sonra Hindistan ve diğer doğu halkları üzerindeki İngiliz mezaliminden örnekler verir ve “…Bütün Akvam-ı İslamiye ve Akvam-ı şarkiye üzerine icra edilecek en ufak zulüm, teselsül kaidesi mucibince, neticesi gene bize müncer olacaktır.” diyerek Mısır’a destek olunmasını ister.

Daha sonra Başvekil Fethi (Okyar) Bey kürsüye gelir. Bir zamanlar kendisi gibi Malta’da İngiliz zindanlarında yatmış olan Fethi Bey ise, Ağaoğlu’nun bu konuşmasını “şahsi infial, şahsi hissiyat” olarak değerlendirmiştir. Mısır ile İngiliz Hükümeti arasındaki bu ihtilafa karışmayalım, der. Şu anda İngilizlerle ilişkilerimizin dostane olduğunu söyler. Hatta Fethi Bey ile Ağaoğlu arasında küçük çaplı bir söz düellosu olur.

Ağaoğlu burada, Türk’ün karakterinde varolan haksızlıklara başkaldırma , istiklal ve hürriyetine düşkünlük, ezilenlere el uzatma , kapıya geleni boş çevirmeme gibi milli hasletlerin küçük bir örneğini Meclis kürsüsünden yansıtmıştır.

Darülfünun (Üniversite) bütçesi görüşülürken söz alan Ahmet Ağaoğlu, üniversitede hocalar, zihniyet ve çalışmalar hakkında son derece veciz ve ilmi bir konuşma yapmıştır. Ağaoğlu çok uzun konuşmalarında özetle şu görüşleri dile getirmiştir: “…Efendiler! Darülfünun meselesi hakkında cereyan eden müzakereleri dinlerken filan şahıstan, filan parktan veyahut filan kaloriferden bahsedildiğini görünce hakikaten hayret ettim. Mesele Darülfünun meselesi bir memleket ve millet meselesi. Efendiler! Türk’ün lisanı tetkik edilmemiştir, çünkü Darülfünunu yoktur. Türk’ün içtimaiyatı tetkik edilmemiştir, çünkü Darülfünunu yoktur. Türk’ün tarihi yazılmamıştır, çünkü Darülfünunu yoktur. Türk halkının içtimaiyatı ve ruhiyatı tetkik edilmemiştir, çünkü Darülfünunu yoktur. Darülfünunun olmadığı bir yerde bu mevad ve bu arz ettiğim mevzular taayyün ve tenevvür etmedikçe, vicdan-ı milli, şuur-ı milli teşekkül edemez, teessüs edemez, millet kendi şahsiyet-i milliyesini idrak edemez.”

Ağaoğlu daha sonra Batı dünyasındaki üniversitelerden çeşitli örnekler verir: “…Almanya’da iki saatlik mesafede üç darülfünuna tesadüf edersiniz…Alman Milleti’nin Alman Darülfünunları’nda okuyan, tahsil eden gençlerinin miktarı 75 bindir. Orada tedris eden mütehassısların, alimlerin miktarı 12 bindir… Fransa’da 26 Darülfünun bulunuyor. İsviçre bizim memleketimizin tek bir vilayeti kadar olup, nüfusu da 3.5 milyondan ziyade değildir. 7 Darülfünunu var.”

“Efendiler! Avrupa’da en kadim darülfünun Oxford Darülfünunudur. 6. asr-ı miladiden beri mevcuttur.Yani 14 asırlık Darülfünundur. Bendeniz bu darülfünunu ziyaret ettim…Oxford bir darülfünun şehri olmuştur. 12 bin talebeyi havidir. 4 bin muallimi vardır…Eğer bu darülfünunların eski teşkilatını tetkik etseniz göreceksiniz ki, tamamen noktası noktasına bizim eski İslam medreselerinin ayniyle kopyesidir. Sekizinci, dokuzuncu asırda Avrupa’da darülfünun denilen bu müesseseler felsefeden, riyaziyattan, ulum-ı müspiteden tamamen cahil oldukları zaman, İslam saha-i medeniyetinde mevcut olan medreseler birer meşale gibi beşeriyetin tarihini tenvir ediyorlardı. Semerkand’da, Buhara’da, Bağdat’ta, Gırnata’da mevcut olan bu gibi müesseseler, dünyanın en mühim merakiz-i ilmiyesi idi. Bir vakitler Bağdat’ta ferman ferma olan bu gibi müesseselerde bütün ulum-ı mevcude ve ulum-ı cismaniye ve ulum-ı ruhaniye tekemmül etti. Fakat bir zaman geldi, dimağ-ı beşer üzerine kilit vaz edilerek bab-ı içtihad mesduttur, dendi. Yani fikr-i beşer, tefekkür-i beşer memnu olduğu günden itibaren medeniyet-i islamiyede menabi-i ilmiye söndü ve bu, Avrupa’ya intikal etti. Binaenaleyh bizde darülfünunlar tabii olarak inkişaf edemedi. Yani medreselerimiz inkişaf ede ede darülfünun şeklini alamadı.Nihayet darülfünunları başka bir memleketten tklit etmeye mecbur olduk. Fakat maatteessüf bütün taklitlerimizde yaptığımız gibi bu taklidi de natamam ve nakemal, bazende körü körüne yarım ve kör topal yürütmekte berdevamız.”

Ağaoğlu Ahmet Bey daha sonra Rusya ve Japonya’dan örnekler veriyor: “…Bizim Deli Petro dediğimiz ve Rusların hakikaten ve bihakkın Büyük Petro dedikleri insan, Çar, Petersburg şehrini 1705 senesinde- malum-ı alileri olduğu üzere tesis etti. 1727 senesinde yani 22 sene sonra darülfünunu yani Petersburg Darülfünunu ile Petersburg Akademisinin bütün azaları Almanya’dan celp edilmiştir…Bunlar, orada bir ilmi, bugün Rus ilmi denilecek, Rus harsı denilecek kadar kuvvetli bir ilim ve kuvvetli bir müessese-i irfaniyeyi tesis ettiler.”

“Japonya’da Japon Revülüsyonu’nun, teceddüt devrinin başlangıcı malum-ı aliniz 1858’dir. Yani 70-80 senelik kadar bir şeydir (1925 yılı itibariyle). Fakat bunlar, bu vaziyeti derhal idrak ederek İngilizlere müracaat ettiler ve İngilizlerden bir heyet-i talimiye davet ederek bugün Tokyo Darülfünunu’nu vücuda getirdiler…. Bizde tamamen muvaffak olmuş iki müessese vardır. Birisi Tıp müessesesidir, birisi de Harbiye Mektebi’dir.”

Ağaoğlu bu uzun konuşmalarında üniversitelerin bir milletin geleceği, varlığı ve gücü üzerinde son derecede etkili müesseseler olduğunu dile getirmiştir. Bugün herkesce kabul edilmektedir ki ilim ve irfandan nasibini alamayan milletler, başka milletlerin avı oluyor ve onların ayakları altında eziliyorlar. Tarih boyunca ilme ve alime büyük hürmet gösteren Türk Milleti’nde bu anlayış bir halk terbiyesi ve karakteridir. Geçmişten günümüze Türk halk kültüründe ilim öğreten kişiler baş tacı edilmiş, görüldükleri yerde yaşlısı genci ayağa kalkmış, kendilerine izzet ve itibar edilmiştir. Bu konuda son sözü yine Ağaoğlu’na bırakalım: “….Ruhlarımızda dimağlarımızda taşıdığımız şeyler başka, ilan ettiğimiz prensipler başka olursa, ikisi arasında ahenk mevcut olmazsa, iç ile dış arasında ahenk teessüs etmezse elbetteki semere vermez. Bu ahengi yalnız ve yalnız irfan ocakları temin edecektir. İrfan ocaklarının başında Darülfünun(üniversite) olmalıdır.”

Şapka Kanunu’nda yapılacak bir değişiklik münasebetiyle yapılan görüşmelerde Bursa Mebusu Nurettin Paşa’nın Şapka Kanunu’nun Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na (Anayasa’ya) aykırı olduğuna ilişkin takriri üzerine söz alan Ahmet Ağaoğlu özetle şunları söylemiştir: “Efendiler! Bursa Mebusu Paşa Hazretleri’ni dinlerken, şapka meselesinin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile alakadar olduğunu burada işitirken, kendi kendime utandım. Şapka meselesinin, gömleğin, redinkotun, mendilin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile ne alakası vardır? Bu ne zihniyettir ve bu zihniyetin ifade ettiği mana nedir? Şapka giymiş de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu ihlal etmiş. Bu kelimeleri işitebileceğimiz dünyada bir kürsü yoktur… Paşa hazretlerinin beyan etmiş olduğu fikirlere rağmen şapkanın kabulü, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ruh-ı ledünniyatını teyiden kabul etmek demektir. Çünkü Teşkilat-ı Esasiye mefhumu ve Teşkilat-ı Esasiye’nin ifade etmek istediği mana ve mefhumlar o yerlerden gelmiştir ki; uzun kollu elbise giyen ve elli arşın bez saran yerlerden gelmemiştir. Binaenaleyh Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu kabul eden herhangi bir muhit o teşkilat-ı esasiyeyi doğurmuş olan muhitin ruhunu da almalıdır. Ruhunu almadıkça teşkilat-ı esasiye kanununu almış olanlar boş kalırlar. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu alanlar ve bu kanunu ilan edenler, eski zihniyeti şapkanın, kalpağın, mendilin, fotinin bu kanunla alakadar olduğunu zannediyorlarsa Teşkilat-ı Esasiye Kanunu o muhitte tekevvün etmemiştir…Biz şapkamızı, redinkotumuzu, boyunbağımızı, elbiselerimizi istediğimiz surette değiştirmekte tamamen hür olduğumuz gün bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunumuz tekevvün etmiştir.”

Esasen Batı Medeniyeti’ni bir bütün halinde almak gerektiğine inanan Ağaoğlu, bu görüşünü buradaki konuşmasında da sürdürmüştür. Ona göre bir millet giyim kuşam açısından da, baskın ve galip olan Batı Medeniyeti’ne uymalıdır. Kültürel kimliğimizi ve şahsiyetimizi kaybettirmeyecek şekilde Batı Medeniyeti’nin sistemlerini ve değerlerini alıp getirmekte bir mahsur yoktur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti 80 yılını doldurmuştur. Batı Medeniyetiyle fiilen bütünleşme süreci içindedir. Geldiğimiz noktada hala bir Türk kimliği canlıdır ve yaşamaktadır. Çözüm, Ağaoğlu’nun da fikri çilesini çektiği ve mücadelesini verdiği Batının “ilim zihniyeti”ni alabilmekten geçmektedir. Kanaatimizce bütün mesele burada yatmaktadır. Yoksa giyim kuşam gibi konularda, halk kültür çatışmaları yaşayarak bir sentezi tedricen oluşturmaktadır ve oluşturacaktır.

Gazete ve kitap kağıtlarıyla matbaa alat ve edevatının gümrük resminden muafiyetine son verilmesine ilişkin Maarif ve Muvazene-i Maliye Encümenleri mazbataları görüşülürken söz alan Ahmet Ağaoğlu şu görüşleri ileri sürüyor: “… Bir çok muharrirler, mektep kitabı yazanlar, tabın ve kağıdın pahalı olması dolayısıyla kitaplarını tabettirmekten acizdirler. Tabın ve kağıdın pahalılığı dolayısıyla. Halbuki maarifin intişarı, matbuatın intişarı, mektep kitaplarının tekessürü memleketimizce hayati bir meseledir…” diyerek halkın gerek okullarda ve gerekse basın yayın yoluyla eğitilmesinde kağıdın ucuzlatılmasının gereğini vuruluyor. Böylece halk aydınlatılacaktır. Bu da halkın kültürünün yükselmesini ve gelişmesini sağlayacaktır.

Ankara Hukuk Mektebi’nde müderris olan mebuslara maaş verilip verilmeyeceğinin tefsiri hakkında (3/562) numaralı Divan-ı Muhasebat tezkeresi ve Kanun-ı Esasi Encümeni mazbatası görüşülürken yoğun tartışmalar olur. Ağaoğlu da o sırada hem mebus hem de Hukuk Mektebi’nde hocadır. Ağaoğlu konuşmalarını tasvip alan şu sözlerle bitirmiştir: “…Siz herhangi suretle karar verirseniz biz derslerimize senelerce bila mükafat-ı nakdiye devam edeceğiz. Elverir ki biz fikrimizi orada toplanan Türk gençliğinin dimağlarına sokmuş olalım. Bu bize her türlü mükafatın fevkinde mükafattır. (Bravo sesleri, alkışlar).Binaenaleyh müesseselerimizi, bilhassa atide teşekkül edeceği muhakkak ve ilim ve irfan menbaı olan Darülfünun gibi, yüksek ihtisas mektepleri gibi, müesseselerin feyzinden, nurundan bereketinden mahrum ettirecek tedbirler ittihaz etmekten tevakki buyurunuz. Bununla siz bir taraftan muhtaç olduğunuz ilim ve irfanı teşvik etmiş olursunuz. Diğer taraftan da ilim ve fennin verdiği füyuzattan memleketi istifade ettirmiş olursunuz. Ricam bundan ibarettir, başka bir endişemiz yoktur efendim.”

Ağaoğlu burada, gençlerimize ilim ve irfan feyzini verirken her türlü fedakarlığa hazır olduğunu açıkça belirterek gerçek vatansever, gerçek halksever nasıl olur onu göstermiştir. Böyle kişiler ülkenin ve halkın çıkarlarını her türlü çıkarın üstünde tutarlar. O yukarıdaki konuşmasında hiç para almadan da Hukuk Mektebi’nde ders vereceğini açık ve net bir şekilde söyleyerek Türk kültür tarihindeki seçkin yerini almıştır.

Buraya kadar Ahmet Ağaoğlu’nun II. TBMM’de yaptığı konuşmalarda Türk folklor unsurlarına yakın eğilimlerini değerlendirmeye çalıştık. Şüphesiz Ağaoğlu doğrudan bir halk bilimi araştırıcısı değildir. Fakat o Türk Milleti’ne sevdalı bir mütefekkirdir. O, Türk Milleti’nin tarihten getirdiği, onu yücelten veya batıran, iyi ve kötü hasletlerini medeni alemin kriterleriyle hesaba çekerek çağdaş bir Türk toplumunu oluşturmanın yollarını aramıştır. Mesela, İslam Dini’nin üstünlüğünü kabul etmekle birlikte, bizde dinin emirlerinin yanlış anlaşılmasından dolayı “dini zihniyet ve anlayışça, henüz ortaçağ devrini ” geçemediğimizi söyler. Ona göre dinin toplum ve devlet hayatındaki yeri şöyle çözümlenebilir: “…Dinimizde değişmez ve ebedi olan inançlarla ibadetlerdir. Dünya işlerine ait olan kaideler ise tesadüfidir, zaman ve mekana bağlıdır…İnançlar ve ibadetlerde dine bağlı olduğumuz halde, dünya işlerinde tamamıyla serbestiz.” Bu çözüm formülü, din ve devlet işlerini birbirinden ayıran laik sistemdir.

Ahlak konusuna gelince; Ağaoğlu önce bir genel ahlak tanımı yapar ve bu tanıma göre Türk toplumu olarak sınıfta kaldığımızı ” itiraf etmeliyiz ” der. Ona göre ahlak : “iyilik ve kötülük görüşlerinden ve bu görüşlerin dayandıkları kaide ve müeyyidelerden ibarettir.” “Bir milletin fertleri ahlak telakkilerinin hepsini çevresinden alıyor” diyen Ağaoğlu, çevrenin bu telakkileri şu kanallar vasıtasıyla verdiğini söylüyor: “Din, aile, okul, edebiyat ve havamıza hakim olan milli gelenekler.” Ahlak kurallarını besleyen bu unsurları tek tek ele alıp Türk toplumunun ahlaki yapısını değerlendiren Ağaoğlu en önemli unsur olarak gördüğü din hakkında şu hükmü verir: “…Şahsi ahlak bakımından İslamiyetin koymuş olduğu esaslar hiç şüphe yok ki pek yüksektir. Doğruluk, mertlik, adalet, bağış, başkasının canına ve malına, ırzına, düşünce ve duygularına saygı, yardım, dayanışma, vefa, mertlik, insaf ve diğer bu gibi faziletler o esaslardandır.”

“Fakat gerçekte İslamiyetin bu prensipleri bizde görülmüyor, hatta unutulmuştur bile…” Ağaoğlu’nun bu görüşlerinin bugünkü Türk toplumu için de büyük ölçüde geçerli olduğunu söylemek mümkündür.

“Dinden sonra, bir milletin ahlaki görüşleri üzerine etki yapacak en önemli amil, o milletin sahip olduğu edebiyatla felsefe eserleridir” diyen Ağaoğlu, o zaman için (1919) bu alanlarda da medeni milletlerden çok geri olduğumuzu söylüyor. Özel ve genel hayatımızda ahlaki yaptırımlara uymayı esas almak gerektiğine inanan Ağaoğlu, bunu şöyle formüle ediyor: “İyi ve iyilik saydığımız davranış ve sözlere karşı nefretlerimizi açıkça göstermeye alışmalıyız. Maddi zinaya karşı tutumumuzu manevi zinalara, söz, kalem, fikir ve hareket zinalarına karşı da göstermeliyiz.” Ahlak konusuna ömrünün son yıllarına kadar kafa yormuş olan Ağaoğlu, 1935 yılında, bu konuda bir kitabı da Rusçadan Türkçeye kazandırmıştır.

Ağaoğlu, bir toplumun temel taşı olan aileyi ise şöyle tanımlıyor: “Aile, fert ile cemiyet, tabiatla insanlık, maddi hayatla manevi hayat arasında atılan ilk esaslı köprüdür. Sosyal hayatın ilk ve en devamlı hücresi olmakla beraber, ferdi hayatın da en samimi, en mukaddes bir ocağıdır.” Ona göre Türk ailesinin en büyük zaafı karı koca arasındaki eşitsizlik ve erkeğin mutlak egemenliğidir. Bu mesele de ancak kadın erkek eşitliğinin hayata geçirilmesiyle düzelecektir.

Oğlu Samet Ağaoğlu’nun babası ve Atatürk’le ilgili anlattığı bir hatırasında Türk geleneklerinden birinin izine şahit oluyoruz. Bu olay 1921 yılında Ahmet Ağaoğlu Ankara’da kurulan TBMM Hükümeti’nin Matbuat (Basın-Yayın) Umum Müdürü olarak görev yaptığı bir sırada geçmiştir. Sözü Samet Ağaoğlu’na bırakalım: ” Babamla Taşhan’ın önünden geçiyorduk. Karşıdan iki üç kişilik bir grubun geldiğini gördük. Dükkanların önlerinde oturanlar ayağa kalkıyorlar, bu gelenleri selamlayarak, ‘Paşam buyurun, bir kahve içelim’ diyorlardı. Karşı karşıya geldiğimiz zaman bunlardan birisi, genç ve zayıf bir adam babama elini uzattı, ‘Merhaba Ahmet Bey -beni göstererek- bu çocuk oğlun mu?’ Babam bana döndü, ‘İşte Mustafa Kemal Paşa budur, elini öp’ dedi. Küçük kafamın içinde derin bir hayret doğdu. Bütün dünyanın kendisinden bahsettiği adam demek bu idi.”

Batı Medeniyeti’ne bağlı bir adam olan Ahmet Ağaoğlu, Mustafa Kemal Paşa’yla karşılaşınca oğluna derhal elini öpmesini söylüyor. Türk kültüründe küçükler büyüklerin elini öper. Buradan Ağaoğlu’nun kültürel kimliğimizi koruyarak batılılaşmadan yana olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

Zeki Çevik, Ahmet Ağaoğlu’nun Konuşmalarında Folklor, Aşık Şemşir’in 110. Doğum Yılına Hass Olunmuş Uluslararası Konferans, Azerbaycan İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü, Bakü, Azerbaycan, 13-16 Kasım 2003.

 

EK-8

DOĞU POLİTİKAMIZIN SONU GELDİ !

Dr. Neriman Nerimanov

Azizim Vladimir İlyiç!

… Dehşetli bir durum oluşmuştur. Merkez, tartışmasız Azerbaycan’ın olan toprakları Ermenistan’a vermektedir. Merkez’in bizi dehşete sürükleyen bir diğer kararı da, ellerindeki yetki belgelerine dayanarak her gün şu veya sebepten ötürü, malûm Halk Komiseri’ne tabî olmamızı talep etmeleridir.

Azizim Vladimir İlyiç. ‘Bağımsız Azerbaycan’ sözü bizzat sizin ağzınızdan çıkmadı mı? Biz buna dayanarak Müsavat’ın düzenlediği provakasyonu bozmadık mı?

Vladimir İlyiç. Çok uluslu bir nüfusun hak ve duyguları ile bu şekilde alay edilmesi yanlıştır. Sanmayın ki, Azerbaycan, yalnızca bilinçli Rus işçilerinin yaşamakta olduğu Baku demektir! Bu kanı, aleni bir yanlışlıktır. Halen Bakü’deki bilinçli Müslüman işçilerin sayısı iki misli fazladır. Ayrıca Azerbaycan’ın köylüleri de var.

Millî meseleleri bu kadar kolay bir biçimde çözmek isteyenler, o zaman buraya gelsinler. Ve biz de anlayalım ki, o bizim anlamsız [Doğu’ya Doğru] yaygaramız ne imiş! Biz, bu durumda doğuya nasıl gideceğiz?

Tek umudumuz, yaptığımız devrimi, doğuda yürüteceğimiz politikalar ile korumaktı ki, bunun da sonu geldi. Tüm bunların suçlusu kim? Merkezin bilgisizliği ve merkezi mekân tutan Ermeni-Daşnak komünistlerinin iğrenç işleri!

Şu hususu önemle dikkatinize sunuyorum: Eğer Merkez, bu pis emellere kısa bir zaman zarfında son vermezse, tüm Müslüman doğu bize karşı tavır alacaktır. Bu tehlikeyi son derece ciddi olarak bildiriyorum. Eğer gerçekten de, doğulu mazlumların çıkarları bizim için bir önem taşıyor ise sizin de bu konuya ciddi bir şekilde eğilmenizi istiyorum.

Belki de bu satırlar okunduğu zaman, dünyada Bolşevizm diye bir şey kalmayacaktır. Fakat, bu demek değildir ki bolşevizm gereksizdir. Bu durum bir tek şeyi kanıtlayacaktır ki, biz onu koruyamamışız. Ona gereken değeri verememişiz. İşi kötü yapmışız.

Açıkça belirtmeliyim ki, biz, elde etmiş olduğumuz haki­miyetten ötürü, fazla kibirli olduk. Boş işlerle, boş çekişmelerle uğraştık. Bu arada ana işimizi elimizden kaçırmış olduk.

Hakimiyet çoğu insanı bozuyor. Böyle de oldu. Hakimiyet bir çok önemli kadroları dejenere etti. Onlar, dev bir milletin mukadderatını ellerinde toplamak ve diktatör olmak noktasına geldiler. Belki ilk dönemlerde buna ihtiyaç duyuluyordu. Fakat bu davranışı şimdilere taşımak, Bolşevizmi hezimete sürüklemek demektir.

Şimdi ben bu satırları yazdığım zaman, öyle bir durum ya­ratılmıştır ki, gerçek komünistler, kendileri [Lenin’in kanuni mirasçıları] olarak adlandırılan kişilerin devleti yönetmek ko­nusunda sergiledikleri beceriksizlikler sonucunda ortaya çıkan yanlışlar hakkında bile konuşamaz hale getirmişlerdir.

Merkez, özellikle komünizmden çok çok uzaklaştığımı; böylesi bir dönemde haklılığını kanıtlamak zorundadır. Ya herşeyi alıp getirip kenar bölgelerde Merkez’le doğal bir bütünleşmeye gitmeli ya da bırakmalı ve bunu yerel kadrolar yapmalıdır.

Tüm Sovyet Cumhuriyetleri’nin işçi kitlelerinin birleştirilmesi, yerel organların kimliklerinin ve kişiliklerinin ellerinden alınması, bağımsızlıklarının yok edilmesi anlamına gelmelidir…

1918 yılında başlayarak benim ve fikir arkadaşlarımın başlıca amacı, tüm devrimci doğuyu Sovyet Rusya’nın yanına çekmek ve bugüne kadar yerkürenin diğer yarısında milyonlarca insanın yaşamakta olduğu facialara bir darbe ile son vermek olmuştur. Dünyanın yarıdan fazlasında yaşamakta olan ahalinin köleliği, dünyanın daha küçük bir kısmında yaşayanların refahı uğruna bilinçli olarak muhafaza ediliyor.

Bizim, 5 yıldır devam eden çağrılarımıza rağmen, buralarda yaşayan ve sayıları milyonları bulan işçi sınıfı, az sayıdaki sömürücülerin zulmü altında tutularak inletiliyordu. Şimdi de aynı şekilde inlemeye devam ediyor!

Gidecek yolumuz kalmamıştır. Azerbaycan’daki vicdanlı kadrolar ve Türk komünistleri, bütün bunları, bir daha altını üzerek tekrar ediyorum, unutmayacaklar!

Halit Kakınç, Sultangaliyev, Bulut yayınları, İstanbul, 2004, s-293

 

            EK-9

Musa Carullah’ın Maarif Ve Üsül-İ Cedîd Hakkındaki Görüşü  ( ölümümün 50.yıldönümünde Musa Carullah Bigiyef (1875-1949)Recai Doğan, 1999:129-144)

İslam biyografi ve tabakat kitapları bilim tarihinin birçok alimini bizlere tanıtmaktadır. Orijinal fikir ve eserler ortaya koyup koyamama bakımından bu alimler iki sınıfta ele alınabilir. Bunlardan birincisi “taklitçi” diyebileceğimiz sınıftır ki, daha çok kendilerinden önce ortaya konan fikir ve eserleri tetkik ve bu tetkiklerin sonuçlarıyla meşgul olur. Öncekilerin fikrî mirasını tamamiyle kavrayıp özümsemeye çalışır. Muğlak meselelerini açıklığa kavuşturur veya problemlerini analiz eder. Uzun olanları özetler, özet mahiyette olanlarını genişletir. Nadiren, kendisini öncekilerden ayırdedecek orijinal ve özgün bir fikre doğru sıçramada bulunur. Her ne kadar bilime hizmet hususunda inkar edilemez bir rolü varsa da, kendi kapasitesine, devrinin ihtiyaçlarına ve öğrencilerinin kabiliyetlerine göre bu rol kuvvetli veya zayıf, geniş veya dar kapsamlı olmaktadır. Bununla birlikte, kendinden öncekilerin dairesinden dışarı çıkamamaktadır. Bu sınıf, çoğunluğu oluşturmaktadır.

İkinci sınıf ise, “yenilikçi” diyebileceğimiz alimlerden oluşur. Bu sınıfa dahil olanların özgün ve orijinal bakış açıları ve seçkin fikirleri vardır. Taklit dairesinde olmaktan kendilerini kurtarmışlardır. Bunlar ispatlanmamış iddiayı kabul etmezler; ancak delili olan sözü ele alır ve ispata dayalı olarak bir görüşü diğer görüşe tercih ederler. Gerçeği kişilere göre tanımaz; bilakis gerçeği bulur, ardından da o gerçeğe ulaşanları tanırlar, işte Musa Carullah özellikle birinci sınıf alimlerin bile yok denecek olduğu bir dönemde ortaya çıkmış ikinci sınıf alimlere dahildir ve onların en önde gelenlerindendir. Ancak Musa Carullah, yenilikçi diye isimlendirdiğimiz sınıftan olmasına rağmen, onun yenilikçiliği gelenek üzerine dayanan bir yenilikçiliktir.

Musa Carullah çok yönlü bir alimdir. Hemen her konuda, yaşadığı dönemin de özellikleri sebebiyle fikir üretmiştir. Bu anlamda, eğitim konusuna da kitaplarında değinmiştir. Ancak Carullah’ın eğitim meselesine bakışı ve gayretleri, bir pedagog olmamasına rağmen, dönemin aydınlarından farklı olarak sadece pratik problemlere yönelik ve eleştirisel seviyede kalmamış, sanki bir eğitimci gibi konunun teorikyönleriyle de ilgilenerek bir eğitim felsefesi kurmaya yönelik olmuştur.

Eğitim meselesi, özellikle Tanzimat’tan itibaren genelde İslam özelde Türk-İslam dünyasında önem kazanmış problemlerdendir. Her ilim dalında olduğu gibi, terbiye alanında da Batı’dan iktibaslarda bulunmak mecburiyetindeydik. Eğitimin psikoloji ile olduğu kadar sosyoloji ile de gayet sıkı alakası vardır. Batının toplumsal yapısında, dininde ve medeniyetinde aynı menbalardan kaynaklanan nisbî bir birliktelik vardır. Bununla birlikte yine bir İngiliz terbiyesi, bir Alman terbiyesi, bir Fransız terbiyesi….vardır. Halbuki Carullah’ın konu ile ilgili fikirlerinden anlaşıldığına göre, bizim ne ruhiyatımız ne de içtimaiyatımız yeterince incelenmemiştir, terbiyemize verilecek tarzı anlayacak kadar da ilmimiz artmamıştır. Bununla beraber bizim terbiyemiz Batınınkinden ayn özelliklere sahiptir. Öncelikle Batı Hıristiyan biz ise İslamız, Batı, Yunan ve Roma medeniyetlerinden istifade etmiş biz ise, Arap ve Fars medeniyetlerinden etkilenmiş terbiyemizi ve ona verilecek istikamet yollarını anlamak için öncelikle İslam-Türk terbiyesini  anlamak mecburiyetindeyiz. Carullah’a göre terbiye hususunda öncelikle yapılacak olan iş budur. Ondan sonra Batı’dan alacağımız usuller, bu hususta bize büyük bir yardımcı, gayet faydalı birer alet olacaktır. Ancak terbiye hususunda ona göre Batı’yı aynıyla taklit etmek, iyi bir yol değil, bizi kimliğimizi kaybetmemize götürecek tehlikeli bir hareket tarzıdır. Yani Carullah’a göre, modernleşme olacaksa, bu kültürün yeniden eleştirel bir bakış açısıyla irdelenmesinden sonra yine onun üzerine bina edilmek suretiyle geçekleştirilmelidir.

  1. Eğitim Anlayışı

Musa Carullah eğitimi, Allah’ın doğuştan insana vermiş olduğu kabiliyetlerini keşfedilip, bu kabiliyetlerin geliştirilmesi olarak tarif eder. Bu anlamda o, insanın bütün kabiliyetlerinin bir bütün halinde dengeli bir şekilde geliştirilmesi gerektiğinin de önemle üzerinde durur. Musa Carullah’ın eğitim anlayışı klasik Eflatuncu anlayıştan farklıdır. Klasik Eflatuncu anlayışa göre, insanın bilgisi a priori’dir. Öğrenme sadece bir hatırlamadan ibarettir. Carullah, aşağıda bilgi konusundaki görüşlerinde incelendiği üzere doğuştan gelen bilgiler olduğu noktasında Eflatuncu görüşe yakın olmakla beraber, bu bilgilerin ortaya çıkarılmasındaki görüşleri ile de realist eğitim anlayışına sahiptir. Carullah’a göre, insan maddiyatı, tabiatı duyularıyla müşahede eder. Ancak büyük hakikatler, ince manalar, duyular yardımıyla idrak edilemez. Yani akıl bütün bilgileri duyular vasıtasıyla almaz. Bilginin önemli bir kısmı insanın aklına kalp yoluyla, tecelli vasıtasıyla hasıl olur. Medeniyet dünyasında da keşif ve icatların en önemlileri bu şekilde olmuştur. Carullah, aklın bu büyük kuvvetini yani perde arkasından ufak bir işareti görülmüş hakikatleri anlamak kabiliyetini ehl-i tasavvufun keşf anlayışıyla izah eder. Keşf perdelerin o tarafına aklın nüfuzudur. Eğer akılda böyle bir nüfuz kuvveti bulunmasaydı, fen, sosyal vb. bütün bilimlerdeki keşiflerin önemli bir kısmı bulunamazdı. Çünkü, perdelerin öbür tarafındaki gerçeklerin ortaya çıkmasına sebep olan işaretlerin görülmesi ve perdelerin ortadan kaldırılması aklın bu nüfuz kuvveti sayesinde olmaktadır. Carullah’a göre, bu nüfuz, duyular vasıtasıyla değil, akıl ile olur. Ancak Carullah’ın burada önemle üzerinde durduğu husus, aklın böylesine bir kabiliyeti elde edebilmesi, daha doğrusu insanın kalp gözünün açılabilmesi için, aklın bütün esaret zincirlerinden kurtulması ve bunun yanında vücut sağlığının ve amel doğruluğunun bulunması gereklidir. Fakat, hakikatleri elde edebilmek için aklın sağlığı da yeterli olmayabilir. Gerçek sebepleri anlayabilmek için aklın teveccühü yanında, kalbin de teveccühü gereklidir. “Akıl müşahede ederken insanın kalbi de müteveccih olur ise, hazır olur ise, o vakit anlamak bulunur. Müşahede dakikasında insanın kalbi başka bir cihete müteveccih olup araz etmiş ise, o vakit insan gaflet eder, anlamaz. Buna göre olsa gerek, Kur’an-ı Kerim: “…Ev elkas-Seme ve hüve şehid” demiş. Yani kalp hazır iken müşahede ederse, insan ibret alır, yoksa yok. Akıl sağlığı, kalp paklığı anlamak hususunda ne kadar lazım ise, kalbin intibahı da o kadar lazımdır.”

Bu sebeple, Carullah’a göre bireyler arasındaki farklılık akılda değil, intibahtadır, intibah doğuştan değil, sonradan kazanılan bir kabiliyettir. Ancak intibah, aklın sağlığına, hürriyetine, paklığına bağlıdır. Akıl, evvelki fikirlerin tesiri altında esir olursa, o zaman insanın gönül gözü bulanıklaşır ve hakikatleri elde etme kabiliyetini kaybeder. Carullah, bu anlamda zihnin eğitimine büyük önem verir. Çünkü, aklın hür olabilmesi, onu esaret altına alan kayıtlardan kurtulabilmesi yine aklın insanın fıtratını gerçekleştirebileceği şekilde eğitilmesi ile mümkündür. Carullah’ın yukarıdaki fikirleri onun bilginin kaynakları konusundaki düşünceleri île de paralellik arzeder. Carullah’a göre, insanın zatî bilgisi (yani kendi hakkındaki bilgisi), kalbinde bulunan bütün duygu ve infialleri, aklında bulunan bütün düşünce ve malumatı ile hazırda varolan bir bilgidir (İlmun Hudüriyyun). İnsanın bu bilgileri elde etmek için, eğitime, herhangi bir yöntem ve aracıya ihtiyacı yoktur. İnsanın başka şeyler hakkındaki bilgisine gelince; yani, aklında ve kalbinde varolan bilgiler, sonradan elde edilebilecek bir bilgidir (İlmun Husüliyyun). Bu bilgiler, ancak suretlerle (sembollerle) elde edilebilir. Yahut bunlar adsal bir bilgidir (İlmun İsmuyyun), insan ancak isimler ve şekiller yolu ile bu bilgiye ulaşır, isimler ve şekiller bilinmeden insanın aklında eşyanın gerçekliği oluşmaz ve insan hakikatin bilgisine ulaşamaz.

Bu çerçevede Carullah, Bakara süresinin 31-32. Ayetlerini şu şekilde yorumlar: “…Hem insanların hem de meleklerin ilmi, Allah’ın öğrettikleridir. Ne insanın ne de meleklerin fiilî (sayılabilecek), yoktan varettikleri bir bilgisi (İlmun îbdaiyyun) yoktur, insanda ve melekte varolan bilgiler, sadece isimlerle ve şekillerle elde edilen bilgilerdir. Eşyanın hakikatini ne insan bilir ne de melek. Zira ayete göre, insana öğretilen bilgi, yahut meleklerden istenen haber isimlerle ilgilidir.” Carullah’a göre, insanın aklı ve duyularıyla elde ettiği bilgi her yönüyle cüz’îdir. Çünkü insandaki bilgi, ne bilginin kendisidir, ne kendisindendir, ne de kendisi içindir. “Allah sizi analarınızın karnından çıkardığında siz hiçbir şey bilmiyordunuz. Size kulak, göz ve kalp verdi ki, şükredesiniz.” (16. Nahl 78) ayetinde kasdedilen de budur, insan, bilgi elde etmek istediği zaman aletlere, sebeplere ve şartlara, zihninde bilinen bir sürete ihtiyaç duyar.

Görüldüğü üzere Musa Carullah, bu düşünceleriyle eğitimin imkan ve sınırlarını da çizmiş oluyor. Bu anlamda, insanın maksimum eğitilebilirlik sınırı doğuştan getirdiği kabiliyetleri ve bunların keşfedilip geliştirilmesiyle doğrudan doğruya orantılıdır. O, bu fikirleri ile idealist ve realist eğitim görüşlerini birleştirerek bunu, islam çerçevesinde izah etmeye çalışmaktadır, Musa Carullah, yukarıdaki görüşlerinin bir sonucu olarak, eğitimde, insanın doğuştan getirdiği kabiliyetlerinin geliştirilmesi ve almış olduğu şekilde, muhitin tesiri üzerinde de önemle durur. Bu hususta o, Hz. Muhammed’in, “Her doğan fıtrat üzerine doğar…” hadisini temel alarak şunları söyler: “…Bala doğar iken, tabii hallerin ekserini haiz olur ise de, edebi faziletlerin her birinden mahrum olup, edebi rezailin herbirinden pak olur. O vakit insan merkezde bulunup, iki tarafın hiçbirine mail olmaz. İnsanda o vakit yalnız bir isti’dad bulunur. Muhitin tesiriyle balaların dimağlarında ya güzel ya bed hayaller damar salıp, gönüllerinde ya hayr ya şerr idealler karar kılar. Galip tarafın tesiriyle bala ya esfel-i safiline doğru inip, şeytandan beter olur. Yahut a’la-yı illiyîne aşıp, ferişteden de efdal olur…” Bu sebeple, Musa Carullah, çocuğun eğitiminde çevresindeki insanların iyi birer model olmaları gerektiğinin de önemle altını çizer. Ancak burada Carullah’ın eğitim açısından esas önemli fikri, özellikle ahlakî davranışların oluşmasında daha doğrusu insanda ahlakın kemalini eğitim için en önemli hedef olarak koyması ve bunun gerçekleşmesinde de İslam’ın temel dinamiklerinden yani terminolojisinden yararlanmak gerektiğidir. Carullah, Büyük Mevzular’da Ufak Fikirler adlı kitabında İnsan mı efdal Ferişte mi? konusunu incelerken, zihin eğitimi yanında duygu eğitiminin de ne kadar önemli olduğunu şu ifadeleri ile ortaya koyar: “…Semavi dinlerin her biri ale’l-husus İslamiyet, feriştelerin vücuduna itikad eder. Feriştelerin her birine: l- daimi hizmetten usanmamak gibi 2- istikamet gibi 3- vazifelerin tamamıyla eda etmek gibi, 4- şefkat merhamet gibi, 5- kuvvet-i iktidar gibi güzel evsafların herbirini dinlerin herbiri isbat eder. Ferişte akıl cihetiyle güzel evsaf cihetiyle kemalin mücessem numunesidir. Ferişte paklık sıfatıyla, emanet hem haklık faziletiyle insanların her biri hakkında gayet güzel ideal olabilir. Din ruhuyla gayet asanlıkla insanın kalbine koyulmuş mukaddes ideal roman kalemiyle şairin hayaliyle tasvir kılınabilir ideallerden tiplerden elbette her cihetle üstün olur. İnsanın içtimaî hallerine, iradî işlerine hareketlerine imanın elbette gayet büyük tesiri vardır. Mektepte balalarımıza iman talim ederken insan ictihad ederse, dünyada durdukça terbiye alıp güzel işlere melekelenirse, feriştelerden de artık olabilir itikadım balaların pak gönüllerine urunlaştırabilirsek (yerleştirebilirsek), balaların gönüllerinde gayet büyük ümit, önünde gayet güzel ideal hazır olur. Böyle bir itikadın netice-i edebiyesi, semere-i içtimaiyesi elbette gayet büyük olabilir…”  Yani Carullah terbiyede hissin, duygunun eğitilmesine binaen, hissin terbiyesinin melek gibi yüksek timsallere istinad ettirilmesi gerektiğini söylüyor, îmanın, sosyal ve iradî iş ve hareketlerdeki etkisinden dolayı, çocukların daha küçüklükten itibaren duymaya başladıkları melek kelimesinin terbiyede timsal olarak alınması, onlarda iyi davranmaya gayret eder. Mesela “Isra hadisesinin ehemmiyeti ne imiş? Allah’ın hikmet-i ilahiyesine münasib bir fayda İsra hadisesinde var mı?” diye sorar ve şu cevabı verir: “Elbette vardır. Nebilerin ellerinde zahir olabilir mucizelerin faydaları, yalnız burhan-ı nübüvvet olmak cihetlerine münhasır olmasa gerek. Benim nazarımda, Isra hadisesinde bulunabilir bir fayda: istikbalde ulumun, maarifin, sanayinin erişebilecekleri derecelerini insanın aklına, nazarına misaliyle göstermek, medeniyetin gayelerine insanların fikirlerini tenbih etmek olabilir. Yani: nübüvvet talimatıyla başlanmış medeniyet bir saniyede gayet uzun mesafeleri kat edebilmek derecelerine kadar terakki için eğitimin zihnî hedeflerinde bireyin bilme ve düşünme isteğinin, kabiliyetinin geliştirilmesi söz konuşu idi. Duygusal hedeflerde ise kişinin daha çok sosyal ve üstün istek ve duygularının geliştirilmesi kasdedilir. Carullah, özellikle melek mi üstün insan mı üstün konusu île ilgili fikirlerinde duyguların eğitiminin önemle üzerinde durur. O, bu konuda insanın bencil isteklerinin kontrol altına alınıp, özgeci isteklerinin geliştirilmesi üzerinde durur.

İslam eğitiminin hedeflerini zihnî ve hissî olmak üzere ikiye ayıran Carullah, dönemindeki islam eğitim kurumlarının bu hedefleri gerçekleştiremediği üzerinde yoğunlaşır. Ona göre bu hedeflerin gerçekleşmemesinin en önemli sebepleri yukarıda da değinildiği üzere şunlardır: Birincisi aklın esaret altına alınmasıdır. Aklın esareti onun düşünmesini engelleyen haşiyeci gelenekten gelmektedir, ikincisi, birincisinin bir sonucu olarak sırf nazariyatla uğraşılması ve pratik bilgilere yer verilmemesidir. Üçüncüsü, öğretimde kullanılan metodların eğitimin zihnî ve hissî hedeflerini gerçekleştirebilecek düzeyde olmaması ve öğretmenlerin bu konudaki yetersizliğidir. Bu anlamda o, ders kitaplarından, kitaplarda kullanılan dile, öğretimdeki ezberciliğe, okutulan derslere, talebelerin ve öğretmenlerin durumlarına, öğretimin süresine, hükümetin eğitim-öğretim konusundaki teşebbüslerindeki yanlışlıklarına kadar birçok mesele üzerinde durur ve İslam’ın karşı karşıya bulunduğu problemlerin çözümü için eğitim-öğretimde yeniden bir düzenlemeye girişilmesi gerektiğini vurgular. Bu çerçevede İsmail Gaspıralı’nın başlattığı Usül-ü Cedid hareketini bu değişimin öncüsü olarak değerlendirir ve bu hareketin yanında yer alır.

Carullah’ın Usul-i Cedid hareketi çerçevesindeki eğitim anlayışının onun şu kendi ifadeleriyle özetlemek mümkündür: “…Müslüman çocuklarım güvenilir, insaflı bir Müslüman; cesaretli, güçlü bir Türk, çalışkan bir insan olarak yetiştirmek için terbiye gereklidir. Yani, Müslüman çocukların hem ruhlarını, hem de akıllarını terbiye zaruridir. İnsanlığın maslahatları da, İslamiyetin maslahattan da, devlet ve medeniyet maslahatları da her zaman ve her yerde bunu gerektirir…. Bugün bizim, belki de bütün Müslümanların iki zarurî ihtiyacı vardır:

  1. Medeni dünyanın bütün sosyal bilimleri, fen bilimleri, teknolojisi ve sanatı,
  2. İslam’ın edebi ve dini ilimleri. Birinci zaruri ihtiyaç medeni dünyanın okullarında elbette vardır. Çağdaş mekteplerin kapılan Müslüman çocuklarına her vakit ve her yerde açıktır. Fakat İslam’ın edebi ve dini ilimleri çağdaş mekteplerin hiçbirinde yoktu, bundan sonra da olmaz….”

Bu cümleleri söyleyen Carullah, Maarif nezaretleri vasıtasıyla tertip edilecek mektep, medrese ve üniversite programlarının çocuklara, dini, milli, ahlakî, ve kültürel bir terbiye verecek şekilde hazırlanması gerektiği ve teknik bilgilerin Batı’dan alınırken, İslam’ın edebî ve dinî bilgilerinin de yeni açılacak ve ilmî bir heyetin kontrolündeki eğitim kurumlarında yukarıda ortaya konulmaya çalışılan eğitim anlayışı çerçevesinde hür aklın verileriyle üretilebileceğini söyler. Görüldüğü üzere, Carullah, eğitimin süreci, hedefleri, muhtevası, metodları…üzerinde durarak genel hatlarıyla bir eğitim felsefesi çizmeye çalışmaktadır. Ancak, zaman zaman düşüncelerinde tenakuzlar da görülmektedir. Bunu, hem bir aksiyon adamı olmasıyla hem de Rus işgali sebebiyle şartların uygun olmaması ve güne göre problemlere ivedi çözümler aramasıyla açıklamak mümkündür. Diğer taraftan, Carullah’ın yaşadığı dönemde birçok mesele batılılaşma çerçevesinde değerlendirildiği için, zaman zaman Carullah da bu rüzgara kendini kaptırmıştır. Özellikle medreseler hakkında getirdiği sert eleştirileri bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Ölümünün 50. yılında Musa Carullah Bigiyef, TDVY, Ankara 2002, s.129-144.

 

EK-10

Dünya Görüşüm Üzerine-Sultangaliyev

18 Aralık 1928

Bana şöyle bir soru soruldu: Fikirsel ve örgütsel olarak silahsızlanmaya hazır mıyım, değil miyim? Öncelikle yanıt vereyim evet, hazırım. Benim silahlanmam neyi içeriyor ve silahsızlanmamın neyi içermesi gerekiyor? Silahlanmam bilinen fikir ve düşünceleri içeriyordu, belli bir dünya görüşü çerçevesinde sömürgelerdeki devrimci hareketlerin gelişiminin, Sovyet iktidarının ve Komünist Parti’nin milli cumhuriyetlerde ve bölgelerde, özellikle de 1917 yılından başlayarak Rusya’daki devrimin gelişmesi süreci içinde beni de zamanla içine alan, Türk cumhuriyetleri ve bölgelerindeki çalışmalarının bir değerlendirmesini içeriyordu.

Bu dünya görüşü kendi dinamiğine sahiptir, genel olarak uluslararası devrimin ve özel olarak da milli bölgelerdeki parti-Sovyet çalışmalarının gelişiminin çeşitli momentlerinin kendine özgü bir kavranışını tarafından belirlenmiş olan bir gelişim tarihine sahiptir.

Dünya görüşümün başlıca ilkeleri 1923 yılında OGPU’ya, [Devlet Siyasi İdaresi-GPU’nun bir alt bölümü] Zeki Velidov’la ilişki kurmak suçlamasıyla tutuklandığım sırada yaptığım açıklamalarda ortaya konmuştu. Bunları şimdi kısaca tekrarlamayı gerekli sayıyorum. Dünya görüşümün genel hatları şu aşağıdakileri içermektedir:

Birincisi, Parti’yi sosyalizmi tek bir ülkede inşaya zorlayan, dünya devriminin gelişimindeki kriz bir yandan, Avrupalı komünist yoldaşlar açısından Batı Avrupa proletaryasının dünya sosyalist devriminin örgütlenmesindeki rolünün yeniden değerlendirilmesinin, diğer yandan uluslararası devrim sistemi içinde sömürge ülkelerdeki milli-özgürlükçü hareketlerin anlamının yetersiz değerlendirilmesinin bir sonucudur.

İkincisi, On İkinci Parti Kongresi’ne dek, milli sorunu, milli bölgelerdeki çalışmadaki milli momentlerin yetersiz değerlendirilmesi nedeniyle kararlı bir politika almakta yetersiz kalması ve bunun sonucu olarak, bir yandan Büyük Devlet Şovenizmi eğilimlerin güçlenmesi, diğer yandan bu zeminde milletlerin huzursuzluğu.

Bildiğiniz gibi, o zaman Zeki Velidov’la ilişki kurmaya çalışma girişimimin hatalı olduğunu kabul etmiş, bunu üyesi bulunduğum partiye karşı bir suç olarak sınıflandırmış ve sizin ellerinizle bana verilecek cezayı kabul etmeye hazır olduğumu açıklamıştım.

Fakat devrimin gelişme sürecine ilişkin olarak benim bilincimde oluşan değerlendirmeden vazgeçtiğime dair bir açıklama yapmamıştım.

Hapisten serbest bırakılmanı sırasında bana açık bir yanıt olsun verilmedi: Sonuçta temel sorunlar konusunda kim haklıydı ben mi parti mi. Tek hatırladığım benim kesin bir karara sahip olduğum hapisten serbest bırakılmam durumunda bütün geçmişimle ilişkimi kesmek ve o ya da bu şekilde partide kalmak. Partiden ihraç edilmemle ilgili olarak, sizin de bildiğiniz gibi, burada sizin, OGPU’da, benim serbest bırakılmamdan önce, benden parti karşıtı ve Sovyet karşıtı çalışma yürütmekten uzak duracağıma dair yazılı bir belge almış olduğunuzu öğrendim. Bunu öğrenmek beni çok kırdı. Yoldaş Stalin’le belli bir süre sonra hapisten çıkarılmamla ilgili olarak yaptığım görüşmede, bana benimle ilgili sorunun bir yıl içinde çözülebileceği belirtildikten sonra, bende tekrar parti üyeliği hakkımı elde etme umudu belirmişti. Dahası, ruhumun derin bir yerinde Vladimir İlyiç’e umut besliyordum. Nedense bana öyle geliyordu ki, İlyiç benim konumla ilgilenecek ve beni tekrar partiye alacak. Bu yüzden sabırsızca onun iyileşmesini bekledim. Onun ölümü benim bu umudumu yok etti. İlyiç’i kaybetmek bu yüzden benim için iki kat ağır oldu. Bu insanı, gençliğimin bir tanrısı gibi seviyordum. Eğer siz araştıracak olursanız, benim kağıtlarım arasında onun cenazesinden döndükten sonraki izlenimlerimi kaydettiğim, küçük bir kağıt bulabilirsiniz. Bu küçük kağıt parçasında çizdiğim imge, sonsuza dek ruhumda kalacak.

Partiye dönme umudum 1924 yılında MKK’deki açıklamadan sonra yeniden uyandı. Ricamın Stalin tarafından desteklenme vaadi bende bu umudu güçlendirdi. MKK, sizin de bildiğiniz gibi, benim ricamı geri çevirdi. Bu üçüncü ve yeni bir ağır darbe oldu benim için.

MKK’ye dilekçemin yeniden görüşülmesi ve gözden geçirilmesi süreci Tataristan’dan Tatar komünistleri grubunun -yoldaş, Muhtarov, Enbayev ve Kasım Mansurov-, devrim sırasında beraber çalıştığımız için bana yakın olan yoldaşların çağrılması, ayrıca Tataristan Cumhuriyeti Narkomzem yerel parti organizatörü Yunus Validov ve Sovnarkom Başkan Vekili İshak Kazakov’un, Ekim günlerinden başlayarak aramızda çalışan yaşlı devrimcinin partiden çıkarılması sürecine denk düştü. Buna ayrıca Tatar ve Rus basınının sayfalarında ve çeşitli broşürlerde bana yönelik karşıdevrimci olarak açık karalama yapılması da öncülük etti. Davranışımın partinin MK’sine bağlı Dördüncü Milli Toplantı tarafından nesnel olarak karşıdevrimci olarak nitelendiğini, ancak bir yıl sonra partiden ihraç edilmem üzerine öğrenmiştim, o zamana dek neden bana karşı bir karşıdevrimciymişim gibi davranıldığını anlamamıştım (yoldaş Salah At-nagulov’un Ege’deki makalesi [1923, 30 Ağustos, No 63, yoldaş Halfimcan] İbrahimov’un broşürü Kara Yankılar, ya da Beyaz. Göçmen Edebiyatı vb.)

Bana uydurulan karşıdevrimci etiketi beni daha da boğdu, çünkü ruhumda kendimi komünist, Leninist, partili, devrimci sayıyordum. Varlığımın her yeriyle (yazışmalarımda, siz, belki de, MK’ye yazdığım, bir ara bu yönde yazdığım, ama sonra vazgeçip attığım mektubu bulmuşsunuzdur) bunu protesto ediyordum. Bunu bana yönelik büyük bir haksızlık sayıyor ve çok büyük bir trajedi yaşıyordum. Daha önce sizde hapisteyken ağır bir trajedi yaşamış olduğum için, bu daha da ağır geliyordu. Sonuçta sadece devrimci değil, aynı zamanda insandım. Ben, devrimci olarak, o zaman kendi kendime ölüm kararımı imzaladım. Bunu kendi açımdan devrimci onurun ve erkekliğin en büyük eylemi saydım ve kendim için bunda büyük moral tatmin buldum. Sanırım, siz o zaman bunu anladınız. Ama insan olarak da, hayvani bir organizma olarak da, ağır bir ölüm beklentisi yaşadım. Bu ağır duygularla sizde iki hafta bulundum, sonra benim yazgıma karar verildi. Siz kendiniz görüyorsunuz sadece 36 yaşındayım, ama artık neredeyse bütün saçlarım ağardı. Bu yüzden beni karşı devrimci olarak gösterdikleri sırada yaşadığım ve geçirdiğim incinme, küçük düşme ve hakaret duygularını anlayacaksınız. Özellikle de bu suçlama, bir zamanlar Ekim Devrimi’nin ve Sovyet iktidarının düşmanlarına karşı birlikte mücadele ettiğim insanlardan geldiği zaman.

Beni zaman içinde Marksiz’min ve Leniniz’min sömürge ve milli sorun açısından revizyonunu temel alan bağımsız bir parti kurma kararına götüren şey, işte bu psikolojik temel. Ayrıca, o zamanlar sözde “sağcı” Tatar ve kısmen Başkır komünistlerin çevresinde oluşun aşırı ağır baskılar da buna yardımcı oldu.

Bunun sonucu, öncelikle benim tarafımdan hazırlanan Avrupa ve Asya Türk Halkları’nın Bazı Ekonomik ve Kültürel Gelişini Sorunları Üzerine tezleri tamamlamak oldu. Bunlarda sömürge köktenciliğinin ulusların kendi kaderini tayin hakkı şiarıyla komünist şiarın karşıtlığını ortaya koymak istedim “sömürgelerin metropoller üzerindeki diktatörlüğü aracılığıyla özgürleşmesi”. Metropol halklarının proletaryanın himayesi altında maddi ve kültürel güçlerini birleşme ve bütünleştirme politikası olarak kavranan komünizm, benim çözümlememe ve yeni kavrayışa göre, Avrupa milliyetçiliğinin ilerici ve yeni bir biçimi olarak göründü ilk kez. Daha sonra bu tezleri genel olarak sömürge sorununa geliştirmeye çalıştım, onları emperyalizm üzerine Leninist kuram ve bunun Stalinci yorumunun köktenci bir revizyonu temeline yerleştirdim. Çok açık bir şekilde söylüyorum, çünkü sizin ve tarihin karşısında, sonuçta tek bir yüze sahip olmak istiyorum, gizleyecek bir şeyim yok. Eğer Sizin elinize bende yaptığınız arama sırasında, kenarlarında ve üstlerinde benim notlarımı taşıyan V. İ. Lenin’in Emperyalizm- Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı broşürü geçtiyse, o zaman benim emperyalizm kavrayışımın harika bir örneğini elde etmişsiniz demektir. Benim emperyalizm kuramıma göre, emperyalizmin kapitalizmin içinde genel olarak var olduğu, onun gelişiminin bir aşamasından bağımsız olduğu ortaya çıktı; bana göre, bu açıdan İlyiç’de herşey açık değil. Bu yüzden benim saptamalarımdan kuramda ve pratikte sosyalist ya da komünist bir emperyalizmin olası olduğu çıkıyor, çünkü gelişi­minin bu aşamasında uluslararası sermaye (devrimden sonra sosyalizme dönüşmesi gerekir) bir başka sömürge ekonomisi sistemini temsil eder.

Burada sizden benim kavrayışımı basmakalıp ve çürümüş yergisiyle Kautski’nin kavrayışıyla ve emperyalist burjuvazinin “Sovyetler’in kızıl emperyalizmi” şeklindeki korkunç yalanıyla karıştırmamanızı rica ediyorum. Benim tezlerimden, benim dünya burjuvazisinin de, Menşevikliğin de kesin bir düşmanı olduğumu görüyorsunuz.

Benim tezlerimin projesini ilk kez Yunus Validov’a okumuştum. Bazı düzeltmeler için ısrar etti, özellikle de çeşitli sömürge ülkelerin milli-özgürlükçü hareketlerinin içeriğinin tanımlanması konusunda (bunlar arasında Sovyet Rusya’nın Türk-Tatar halkları vardı) ve kendimizi Komünist Enternasyonal’e karşı konumlandırdığımız “metropoller üzerinde sömürge diktatörlüğü” temel şiarının doğruluğu konusunda kuşkularını belirtti. Vadimov o zaman benim dairemde kalıyordu. Artık partiden ihraç edilmişti. Cürüm suçlamasıyla yargı tehlikesi altında yaşıyordu. İkimizin de bir çok ihtiyacı vardı. Yine de, geleceğin “Sömürge Halklar Enternasyonali” programının tartışması çok yoğun geçti. Temel varsayımlarını ele aldık, ama kağıda dökmedik. Taktik ve strateji belirlendi. Geleceğin “Sömürgeler Enternasyonali” partimizin sosyal temelini işçiler, köylüler ve küçük burjuvazi olarak belirledik. Taktik olarak ayrıca milli ticaret burjuvazisinin ilerici kesimini (sanayi burjuvazisi) kullanmayı savunduk. Validov’un mahkemesinin sona ermesinden sonra, eğer partide kalmazsa, yurtdışına kaçmasına ve sömürgelerin devrimci yeraltı ve yarı yasal örgütleriyle, Doğu ülkelerinden birinde Sömürge Enternasyonali Bürosu kurmak üzere görüşmeler yapmaya başlamasına karar verildi. İlk aşamada Validov, Sun Yatsen’le ilişki kuracaktı, ardından Hindistan’a geçecekti. Ben SSCB’de kalacak ve burada pek büyük olmayan, ama sağlam bir hücre oluşturduktan sonra yurtdışına geçecek ve IV. Enternasyonal ile ve Avrupa’nın anarşist örgütleriyle ilişki kuracaktım. Validov’un mahkemede yargılanmasından önce kararımız böyleydi. Validov mahkemede, bence, devrimci biçimde davrandı. Siz bunu biliyorsunuz. Mahkeme, bilindiği gibi, onun hayrına sonuçlanmadı… Yine de, kararımızı uygulamayı o zaman erteledik. Bir kez daha sorun üzerinde temelli bir şekilde düşündük ve mahkemenin kararının MKK karşısında görüşülmesini beklemeye karar verdik, olumsuz bir karar durumunda MKK kararını önce parti kongresine, sonra Komintern’e taşıyacaktı. Validov’un kararı bu anlamda katıydı. Haklılığına inanıyordu. Onu destekledim. Validov’un mahkeme kararı sorununun çözümüne dek SSCB’de kalmaya karar verdik, sizin bizi izleyip izlemeyeceğinizden ve yurtdışına çıkma fırsatı verip vermeyeceğinizden bağımsız olarak, yani sizden tamamıyla ayrı olarak (bunu böyle anlamak gerekir) onun partide kalması sorununun çözüm yoluna bağlı olarak. Fakat Validov’un ağır hastalığı ve ardından ölümü bu sorunu gündemden kaldırdı.

Validov’u kaybetmek benim için ağır bir darbe oldu. O, en sadık dostlarımdan ve destekçilerimden biriydi. Hıristiyan bir köylünün oğluydu, gerçek bir asi ve “köle devrimci”di.

Mahkemedeki konuşmasının stenogramını sakladım. Belki sizin elinize geçmiştir. Orada ülkede sağ tehlikenin büyümesinden ve onunla müca­dele etmenin gerekliliğinden bahsediyordu. Validov ölmeden önce benden konuşmasını çoğaltmamı ve halk arasında dağıtmamı istedi. Bu yolla kendini ölümden sonra rehabilite etmek istiyordu. Fakat ben, bunu yapmadım ve konuşmasını sadece tarihsel bir malzeme olarak korudum, çünkü Parti’yle çatışmamızı sokağa taşımak istemedim.

Validov’un ölümünden sonra tezleri hazırlama çalışmasını bıraktım. Bana haraketimizin tasarladığı yol yanlışmış gibi geldi. Birincisi tasarladı­ğımız program, bizim hazırladığımız örgütlenmenin sosyal kişiliği açısından, ikincisi komünizme hem sistem olarak, hem de ilke olarak yaklaşımımızın tanımı açısından, açık ve kesin değildi. Metropollerin hegemonyasından kurtulan sömürgelere ne vaat etmemiz gerektiği de açık değildi: komünizm mi kapitalizm mi, yoksa üçüncü, “burjuva olmayan” bir şey mi ve eğer onu sömürgeler için de kabul edeceksek, ortak sistemler olarak komünizmlerin örgütlü zaferini nasıl sağlamalıydık. Ayrıca komünizm açısından milli-özgürlükçü hareketin görece gelişme aşaması sorunu da açık değildi: komünizm milli özgürlüğün elde edilmesinden sonra mı sağlanacaktı yoksa milli-özgürlükçü hareketin gelişmesine koşut mu olacaktı. Ve ben bir çok kez ve uzun uzun bu sorunlar üzerine düşündüm. Dahası, beni güçsüz düşüren tüberküloz hastalığına yakalandım ve Kırım’a gitmem gerekti.

Daha sonra, Kırım’dan 1925 kışında döndükten sonra, tezlerimden bir kısmını Tataristan Cumhuriyeti’nden yoldaş Budayli’ye okudum. Ayrıca yoldaş Muhtarov ve Enbayev’e de okudum, daha sonra, sanırım 1926 yılında, onları yoldaş Deren-Ayerli’ye gösterdim. Tezleri okur ya da gösterirken, yoldaşları, bunların Avrupa ve Asya’nın Türk bölgelerindeki devrimci hareketlerin gelişimi üzerine görüşlerimin sadece bir taslağını temsil ettiği konusunda uyardım. Dünya ekonomi ve politika sistemi içinde Türk dünyası çözümlemesiyle temelde (bazı düzeltmelerle) uzlaşan yoldaşlar, tezlerin sömürge komünistleriyle Avrupa komünistlerinin kar-şıtlaştırıldığı ve “metropoller üzerinde sömürge diktatörlüğü” şiarının yükseltildiği ilk kısmını şiddetle eleştirdiler.

Tezleri başkasına göstermedim. Gördüğünüz gibi, tezler tamamlanmadı, ama çeşitli yapraklar arasında tezlerin geri kalan kısmının karalamaları var, sadece tamamlanmış ve hazır fikirler halinde değiller, “olası savlar” halindeler. Onların çözümlemesi süreci karşı tezlerini de doğurabilirdi.

Onları tamamlamayı başaramadım. Hem vaktim olmadı, hem de elimin altında bir “Engels” yoktu. Bu birincisi. İkincisi, hâlâ partiye alınma umudumu kaybetmemiştim. Nedense bana öyle geliyordu ki, parti MK sonuçta benim sorunumu yine de ele alacak. Bu umut özellikle, sizin, sömürge hareketlerinin milli-özgürlükçü hareketlerine etkin katılma yönüne doğru bir dönüşü, somut olarak Çin Devrimi’ni kastederek, “devrimin yolunun değişmesi”nden bahsettiğiniz dönemde güçlendi. Bunun sonucu benim 1925 yılı sonunda ya da 1926 yılı başında yoldaş Stalin’e yazdığım, partiye tekrar alınma sorununu ortaya atıp atamayacağım ve bunu hangi koşullarda yapabileceğimi sorduğum ikinci mektubum oldu. Dahası, daha da geç bir vakitte, Çin Devrimi’nin ve Hindistan’da ve diğer sömürge ülkelerdeki, ayrıca SSCB’nin kendisindeki milli-özgürlükçü hareketin gelişimi deneyiminin etkisiyle, karşıma zaman içinde bütün ağırlığıyla gerçekte temel noktada yanılmış olup olmadığım sorusu çıktı, özellikle de şu noktada: Sömürge sorununun çözümüne yönelik uygulanışında Leninizm’in kuram ve pratiğinin devrimci anlamını belirlemede; ve buradan, RKP(B) ve Komintern’in devrimci rolünü belirlemede, yani basit bir şekilde söylersek, açık bir kapıyı mı zorluyordum.

Sömürge ülkelerde Komintern’e karşı ikinci bir parti kurma girişimi açısından söylediklerim, eğer bir şeyi daha açıklığa kavuşturmazsam, tam olmayacak, yani o sırada sizin Batıdaki ve Doğudaki ve ülke içlerindeki hareketlerinize dair değerlendirmemizden, çünkü  sadece öznel  momentler temelinde ikinci bir parti düşüncesi doğamaz.

Bizim değerlendirmemiz şu sonuca vardı (sanıyorum, siz, devrimciler olarak, Bolşevikler olarak, beni sakin bir şekilde dinlersiniz):

  • Siz, bizim o zaman varsaydığımız gibi Batının emperyalist burjuvazisi karşısında yeterince açık ve kesin olmayan devrimci bir politika ürettiniz. Sizi Helsinki Konferansı’na davet ettikleri dönemde Hindistan’daki ve genel olarak Doğudaki devrimci propagandadan vazgeçmenizi böyle değerlendirdik. Sizin Milletler Cemiyeti’yle ayak oyununuzu da böyle değer Sizin bunu dünya burjuvazisine ve onun çeşitli milli ve sosyal gruplarına yönelik “zorunluluklar” denen şeyler nedeniyle geçici bir mecburi oyalama olarak düşündüğünüzü anladık. Buna rağmen biz, sizin. Batının çeşitli emperyalist  egemenleriyle yaptığınız  görüşmelerin  o zaman sömürgelerin milli-özgürlükçü hareketleri açısından kötü bir nitelik kazandığı sırada bundan kaçınabileceğinizi sanıyorduk. Bu durumda Pravda’nın bir sayısında, sanırım 1924-25 yılı Kış ya da 1925 Bahar sayısında yer alan bir başyazı geliyor aklıma; Çin Devrimi’nin canlandığı ve sizin İngiltere’yle ilişkilerinizin keskinleştiği bir dönemdi (sanırım, Doğu-Çin demiryolu çatışmasının ortaya çıktığı dönem ya da az sonrasıydı). Bu makalede kesinlikle açık bir şekilde sorun şu parlak biçimde ortaya konmuştu: “Bak, İngiliz emperyalizmi, en iyisi bizimle iş ilişkisine gir ve bize karşı süngünü indir, yoksa kötü olacak, işte Çin’de devrim ateşi yanmaya başladı.” Burada bir hata olabilir, belki burada çarpıtma olmuştur ve başka herhangi bir düşünce aktarılmıştır, bunun sizin işiniz olup olmadığını da bilmiyorum -ama gerçek, böyle bir makalenin vaktinde gerçekten yayınlanmış ve okunmuş olduğuna, bütün dünyanın inanması gerektiğidir.
  • Sizin Amsterdam Enternasyonali’nin çeşitli gruplarıyla, özellikle de sendikalizmle [tradenionism] “tepeden” oynayarak yanlış yaptığınıza inanıyoruz. Sendikalizmi işçi hareketinin en gerici ve tutucu biçimi sayardık, onun liderlerini -MacDonald vb. – sömürgeler açısından tıpkı Boldina ve Chamberlain gibi sağır emperyalistler sayardık. Böyle düşünmemizin nedeni, sizin sendikalistlerle görüşmenizin sömürgelerdeki milli-devrimci hareketlerin gelişmesine değil, engellenmesine yardımcı olacak olmasıdır.

Sizin SSCB içinde köylü sorununda belirlediğiniz çizginin, milli bölgelerin çıkarlarıyla uyuşmadığına inanıyoruz, çünkü siz aynı zamanda “köy ekonomisinin” desteklenme ihtiyacına bu süreçte destek verdiniz. Bunun bir yandan üretim araçlarının, tarım makinelerinin ve vb. tarım ekonomisinin temel bazlarının Ukrayna, Kuzey Kafkas, Sibirya ve Orta Volga çevresine aktarılmasına ve bu açıdan Kazakistan, Başkırya, Tataristan, Çuvaşistan vb. gibi hayvancılılıkla uğraşan ve yarı tarımsal bölgelerin boşalmasına yol açacağını; diğer yandan da çeşitli milli bölgelerin Rus yerleşimciler tarafından tarımsal sömürgeleştirilmesinin yolunu açacağı­na, aynı zamanda oralarda zaten var olan (daha çok Rus) kulak ekonomisini güçlendireceğine inanıyoruz. Bize öyle geliyor ki, genel olarak köylü sorunundaki sizin bu politikanız son aşamada Büşük Rus Şovenizminin, özellikle milli bölgelerde [natsrayon] büyümesine, şekillenmesine ve güçlenmesine, temelde bu milliyetçiliğin ekonomik temelinin güçlenmesine yol açacak. SSCB Merkezi Çornozemni (Rusya’nın iç bölgeleri.- çn.) bölgesi açısından

3) Sizin güttüğünüz politikayı özellikle anlamıyoruz). Bize öyle geliyor ki, SSCB’nin herhangi bir yerinin ekonomik, kültürel ve her türlü yoksulluğundan bahsedilebilir, ama hiçbir koşulda Merkezi Çornozemni kuşağının ve genel olarak SSCB’nin Rus bölgelerinin “yoksullaşmasından” bahsedilemez. Her şeyden önce, en öncelikle ve erkenden milli bölgelerin yoksullaşmasından bahsetmek gerekir: Birincisi, devrimden önce Rus burjuvazisi tarafından ağır biçimde soyulmuş ve yağmalanmış yerler olarak; ikincisi, iç savaşın en ağır şekilde yaşandığı bölgeler olarak; ve üçüncüsü, 1920-21 yıllarının salgın ve açlıklarının yok edici etkisine çaresizce maruz kalmış olan bölgeler olarak. (Merkezi Çornozemni kuşaklar açısından politikanızı bu yüzden Rus milliyetçiliğinin bir ifadesi olarak gördük).

4) Sizin Büyük Rus Şovenizminizin ekonomik temelinin, “halk ekonomisinin özel mülkiyetçi sektörü” denen şeyin güçlenmesinin bir sonucu olarak gelişmesi karşısında, sizin tarafınızdan kaleme alınmış olan Komünist Parti Milli Sorun Programı’nı çarpıttığınıza inanıyoruz. Milli politikanın çarpıtılmasını şu aşağıdaki noktalarda görüyoruz:

  1. Tataristan, Başkırya, Kazakistan ve bazı başka kalabalık bölgeler
    açısından, Onuncu ve On İkinci Parti Kongreleri’nin milli bölgelerde
    sanayinin geliştirilmesi ve oralarda milli proletarya kadrolarının yaratılması kararlarının yürütülmemesi;
  2. Bu bölgelerdeki partili, Sovyet ve profesyonel örgütlerin yerelleştirme [korenizatsi] temposunun zayıflığı ve yerli emekçi nüfusun partiye zayıf katılımı;
  3. Bütçe tahsislerinin halk ekonomisinin çeşitli dallarına, halk eğitimi
    ve sağlığına göre, milli bölgelerin büyük kısmı açısından eşitsiz dağıtılması. Bize öyle geliyor ki, bu bölgelerin devlet fonlarından aldığı pay,
    ekonomi ve kültürlerinin canlanması ve yeniden yapılanmasına yönelik
    büyük gereksinimler açısından devlet gelirindeki katkı paylarından çok
    geri kalmaktadır;
  4. Milli bölgelerde milliyetçilikle tek yönlü mücadele edilmesi, bu da
    milli eğilimlerle mücadelenin sadece tek yönlü olması, nüfusun yerli kesimine yönelik olması, Rus nüfus açısından yürütülmemesi ya da çok zayıf
    bir şekilde yürütülmesinde ifadesini bulmaktadır. Neden sadece yerli komünistlerin genci olarak milliyetçilikle suçlanıp partiden atıldığı, mahkemeye verildiği ya da cezalandırıldığını anlaşılmaz ve tuhaf buluyoruz;
    devrim sonrasında milliyetçilik ya da Büyük Devlet Şovenizmi suçlamasıyla partiden ihraç edilmiş ya da mahkemeye verilmiş tek bir Rus, tek
    bir “Avrupalı” komünist yok. En azından, bunu biz görmedik. Bu yönde­
    ki hayretimizi, On İkinci Parti Kongresi’nde Rusya’da devrimin gelişimimin şu aşamasında, milli sorun konuşunda temel hedeflerden biri olan
    Büyük Devlet Şovenizmi’yle mücadelenin şart olduğu kabul edilmiş ve
    vurgulanmış olduğu için, daha da haklı buluyoruz;
  5. Merkezi kurumlardaki ve milli bölgelerle ilgili yerlerdeki ekiplerde
    partiden olmayan Rus memurların zararlı çalışmalarıyla mücadelenin zayıflığı. Milli kültür sorunları üzerine çalışan kurum ve organların saptanması sırasında profesörler arasından seçilen görevlilerin seçimindeki
    özensizliğe de, bu kişilerin devrim öncesinde milletler arasında Çarlığın
    politik ajanları rolünü oynamış olan kişiler olmasına da değineceğiz
    (Bakü’deki 1. Türkoloji Kongresi’nin toplantısında Örgütlenme Bürosu’nun bünyesine katılan, Kazan’daki eski Çar sansürcüsü “profesör”
    Aşmarin, Orta Asya’daki misyoner Ostroumov vb.). Bu etkenler kategori­
    sine OGPU organlarının milli bölgelerde çarlığın ceza organlarının eski
    görevlilerinin, milli bölgelerde yerli komünistlerin müfettişi olarak işe
    katılması konusundaki özensizliğini de ekleyebiliriz (somut olarak-eski
    Petrograd bölge yargıcı yardımcısı Melnikov’un Tataristan OGPlfsu
    tarafından Yunus Validov’un meselesinde müfettişlerden biri olarak atanması bunu merhum Validov’un sözlerine dayanarak söylüyorum);
  6. f) Milli bölgelerdeki parti örgütlerinin yerli kısmının devrime yabancı öğelerle-mollaların, milli burjuvazinin ve soyluların çocuklarıyla- kendi sınıfsal özlerini “solcu” deyişler ve devrime ve partiye adanmışlıkları yönünde ikiyüzlü açıklamalarla karıştırarak, gizli gizli Ekim günlerinde ve sonra evlerine, camilerine ve mülklerine saldırmış olan komünistlerle hesaplaşan Murzakov’larla doldurulması. Bunlar arasında Siz, belki iç savaş günlerinde, İlyiç’in kendisinden şahsen emir almış olan milli komünistlerin kurşunlanmasına katılmış olanlarla da karşılaşabilirsiniz (Tatar komünisti Mollanur Vahidov’un idam edilmesini, Kazan’ın Çekoslovaklar tarafından 1918 yılında işgalinin ardından Tatar burjuvazisinin yaptığı idamı kastediyorum). Sözgelimi, Tatar Menşeviki Sayfulmulyukov’un, Ekim’in ilk günlerinde, Sovyet iktidarı için en ağır günlerde Kazan’da etkin bir şekilde bizimle mücadele etmiş, 1925 yılında partinin Tataristan Bölge Komitesi’nin organı olan, Benzen Yııl gazetesinde “eski Bolşevikler” ve “Tatar proletaryasının liderleri” arasında görünmüş olan bu kişinin hilesi ancak böyle açıklanabilir.

İşte bu etkenler temelinde o zaman RKP(B) ve Komintern’in devrim­cilik derecesinin hesabına ilişkin çıkarımlarda bulunmuştuk. Başlıca çıkarımımız, Batıdaki başarısızlığın etkisizle sizde, sömürge sorununa ilişkin olarak II. Enternasyonal’den sizin tarafınızdan miras alınan Menşevik önyargıların birtakım gerilemelere yol açtığı oldu. Bu çıkarımımıza dayanarak, Komintern ve RKP(B)’de devrimci örgütlenme yetersizliği saptadık ve örgütlenmelerinin Menşevizmden gerçek ve köktenci Bolşevizm’e bir geçit olduğunu kabul ettik.

Burada benim “arsız olduğumu” ya da “muhalefet saçmalarını yinelediğimi” belirtebilirsiniz. Her iki koşulda da siz yanılıyorsunuz ve haksız çıkacaksınız. Bir “arsızlığım” yok, size gerçeği nasılsa öyle sunmayı arzuluyorum çarpıtmadan, sizde nasıl bir izlenim bir çıkarımları açısından Rus ve uluslararası devrimin çağdaş konumunun bir tekrarı olmuyor mu diye.

Sultan Galiyev. Asıl: (İmza)

Arşiv KGBRT. – F. 4. op. 1. D. 401.. C. 2. L 20-25.

Sultan Galiyev, Bütün Eserleri (Yayına Hazırlayan:Özgür Erdem), İleri Yayınları, İstanbul 2006, s.677-688.

 

EK-11

Mağcan Cumabay’ın Anadolu Türkleri için yazdığı şiiri:

  1. Dünya Harbi’nde, Osmanlı Türkiyesi’nin harbi kaybetmesi ve Türk milletinin bir ölüm kalım savaşına girmek mecburiyetinde kalışı, esarette yaşayan pek çok Türk ve müslüman toplulukları derin bir üzüntüye sevk etmiştir. Kendilerini Rus esaretinden kurtarmaya geleceğini ümid ettikleri Osmanlı Türk’ünün perişan hâle düşmesi, Türkistan Türkleri’nden Kazakların millî şairi Magcan Cumabay’ın hassas kalbini son derece yaralamıştır. 1918 ve 1919 senelerinde bir taraftan Türkistan Türkleri’nin, diğer taraftan Anadolu Türkleri’nin içinde bulundukları üzücü durumu tasvir eden ve “Uzaktaki kardaşıma” adını verdiği şiirinde Magcan Cumabay şöyle demektedir:

“Uzaklarda bu kadar azab çekmekte olan kardaşım.
Solmuş beyçeçek (lâle) haline düşmüş olan kardaşım.
Her taraftan kendisini muhasara eden kalın düşmanın ortasında
Göz yaşlarını göl gibi dökmekte olan kardaşım.
Bütün tarihi hayatınca yabancılardan cefa çekmiş olan kardaşım.
Kıyafetiyle de menfur (tügsigen) gevirler,
Taş yürekli habis ruhlar,
Diri diri derilerini yüzmekle meşguldür.
Altın Altay bizi dünyaya getiren müşterek anamız değil miydi?
Bu dağların yamaçlarında ele avuca girmez taylar gibi serbestçe oynayıp yürümüş değil miydik?
Biz orada beraber olalı “altın saka (aşık)” ile atışarak (bu eski Türk oyununu) oynamamışmıydık?)
Biz aynı döşek üzerinde yatarken birbirimizle oynayıp tepişmiş değil miydik?
Altay gibi anamızın ak sütünü beraber emerek, onun tadını birlikte tatmış değil miydik?
O zaman serin dağ pınarları şarıldayıp kayalar arasında bizim için akmıyor muydu?
Uçan kuşlar gibi sür’atli, kopan fırtınalar gibi delice koşan atlar bizim için hazır duran birer binek değil miydiler?
Son Altay çağının altın günlerinde nazlı terbiye görerek pars gibi bir er yetiştin,
Ve beni bırakarak Ak ve Karadeniz ötesine gidip kaldın, Ben de kuş yavrusu gibi daha kanatlarım çıkmadan,
Ve uçmağa gücüm yetmeden çırpındım durdum, Yol istikametini gösterecek bir kişi de ortada yoktu. Bu halde kahpe düşman beni yerimden atmadan bırakır mıydı? Onun kurşunu genç bağrıma saplandı Taze masum kanım su gibi aktı Ben kanıksayıp kuvvetim gidip bayıldım. O beni karanlık hapishaneye aldı kapadı.
Ben burada o zaman (seninle Altay’da beraber buluduğumuz zaman) gündüzleri gezdiğimiz kırları ve ovaları da, geceleri gördüğümüz nurlu ayı da göremiyorum.
Bizi terbiye eden, ipek kundağa sararak büyüten altın anamız Altayı da artık göremiyorum.
Ey pîrim! Ne oldu? Yoksa biz (yâni biz Orta ve Önasyadaki Türkler) milletimizin kalın kütlesinden mi, yolbarış gibi olan Türkün yağıp duran oklardan dönmeyen yüreğinden mi ayrıldık?
Hakikaten biz harblerden bıkmış korkak kul haline mi geldik?
Dünyayı alt üst ederek erki için hamleler yapan Türk
Hakikatten hastalandı ve kuvvetten düştü mü?
Acaba onun yüreğindeki ateşi söndü,
Damarlarından kaynıyan ata kanı kurudu mu?
Kardaşım! Sen o yanda, ben de bu yanda
Kaygıdan kan yutuyoruz.

Kul olarak yaşamak bizim şerefimize, haysiyetimize yakışır mı? Gel gidelim Altaya, atamızdan miras kalan altın tahta gidelim!”

Fakat, Anadolu Türkleri, sinesinden çıkardığı büyük evlâdı Mustafa Kemal Paşa sayesinde, her türlü imkânsızlığa rağmen, verdiği ölüm kalım mücâdelesini zaferle tamamlayarak Magcan Cumabay’ın endişelerini büyük ölçüde gidermeye muvaffak olmuştur.

Mehmet Saray, Atatürk ve Türk Dünyası, s.30-31

 

            EK-12

Milletlerin Yardımı  Kendinde Araması Prensibi

Bugün milliyet düşmanı yazarların telkin etmeğe çalıştıkları fikirlerden biri de, milliyet esasının insanlık sevgisine ve insanî dayanışma prensibine aykırı olduğudur. Bu fikir sosyolojik ve psikolojik bakımdan o kadar temelsiz bir fikirdir ki, bazı ciddî düşünürler tarafından tekrar edilmiş olmasına hayret  etmemek  mümkün değildir.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, milliyetçilik, insanların kendi milletlerine karşı duydukları bağlılıktan ibaret bir ruhî halettir. Bu ruhî halet niçin ve ne bakımdan insanî dayanışma ile, yani diğer milletlere karşı hayırhahlıkla bağdaşmasın? Bütün insanlığın kültürce yükselmesi, iktisatça refaha erişmesi, içtimaî bakımdan âdil  bir nizama  kavuşabilmesi için, bütün milletlerin hür ve müstakil olması lâzım değil midir? İnsanlık milletlerden kurulu bir bütündür. Bütünün saadeti için cüzlerin de mesut olması şart değil midir? Elbetteki şarttır. Hakikat böyle ise, bir milletin medeniyetçe yükselmeye çalışması, istiklâlini muhafaza için mücadele etmesi, yani milliyetçilik, insanlığın menfaatleriyle tezat teşkil etmek şöyle dursun, bilâkis bütün insanlığı mesut ve müreffeh etmenin sırrıdır. Çünkü bütün insanlığın ilerlemesi için en kestirme yol her milletin kendisi için çalışmasıdır. Bir millet kendi tekâmülü için bizzat çalışmazsa, bunu kimden bekleyebilir? Bu suale tabiatta mevcut bir biyolojik kanun cevap vermektedir: «Yaşamak istiyorsan, kendi hayat ve bekanı kendin temin et, kendin için kendin çalış.» Bu kanun fertlere hitap ettiği gibi, milletlere de hitab eder. Bir millet için kendi hayat ve bekasını, medeniyet, refah ve saadetini başka mîlletlerden beklemek, başka milletlerin yardımıyla yaşamak çok yanlış bir yoldur. Buna sevkeden ruhî halet milletleri zevale, inkıraza götürebilecek tehlikeli bir ruhî halettir. Çünkü «insanlık» aslında bir mücerret fikir, bir «abstraction»dur. Müşahhas realiteye tekabül eden varlıklar etli, kemikli insanlardan kurulu milletlerdir.

Bu milletlerin içinde diğer milletlere karşı kardeşlik hisleri besleyen kimselerin bulunması gerçi mümkündür. Fakat  milletler,   millet   olarak,  başka bir milletin bütün dertleriyle ilgilenemezler. Her milletin, kendine göre binbir derdi vardır. Kalkınmak, yükselmek için çalışmak, her milletin kendisine düşen vazifedir. «A» milleti «B» milleti için çalışamadığı gibi, mücerret bir mefhumdan ibaret olan «insanlık»da «B» milletinin yükselmesi için çalışamaz. Ne bugün, ne de tarihte medeniyetçe geri kalan bir milleti medenî, müreffeh ve mesut kılmak için, diğer milletlerin, kendi çıkarlarını düşünmeksizin çalıştığı görülmemiştir. Uzun asırlardan beri Habeşistanlılar’ın ekseriyeti Hıristiyan dininde oldukları halde, dindaşları olan medenî Hıristiyan milletlerden hiç biri, bu ülkeyi medenîleştirmek, yükseltmek için yardım elini uzatmamıştır. Bir zamanlar Mussolini Habeşistan ile alâkadar oldu ise de Habeşistanı yaşatmak için değil, bilâkis onun siyasî varlığını yok etmek, uzun tarihe mâlik olan bu milleti   esir etmek   içindi.

Halbuki, bundan yüzyıl önce muasır medeniyetten mahrum bulunan Japon milletinin kendi içinde doğan yükselme iradesi ve sistemli çalışması sayesinde bu millet dünyanın en medenî milletleri arasında  şerefli bir yer  almıştır.  Bu yükseliş  diğer milletlerin teşebbüsü ve yardımı ile mi olmuştur? Hayır. Bu, Japon milleti içinde zuhur eden milliyetçilik cereyanı sayesinde vuku bulmuştur. Eğer bugüne kadar, Japon milliyetçileri: «Avrupa’nın bazı mütefekkirleri ve bazı siyasî partileri milliyetçiliği tasvip etmiyorlarmış, bunu gerilik sayıyorlarmıs» diyerek, milletlerinin yükselmesi için çalışmaktan vazgeçselerdi, bugün Japon milleti bir büyük devletin sömürgesi olmaktan kurtulamazdı.

Her alanda gerçek milliyetçilik milletler için en tesirli bir terakki ve tekâmül âmilidir. Milliyet duygusunu milletlerarası tesanüde aykırı bulanlara soruyoruz: Bir milletin kendi imkânlarıyla yükselmek için çalışmasından, insanlık hangi bakımdan mutazarrır oluyor? Asya ve Afrika’daki bir milletin, yardım ve kredi aramaksızın, millî ve iktisadî bakımdan yükselmesinden, cenubî Amerika milletlerinden, meselâ Arjantin veya Brezilya devleti ne bakımdan zarar gördü? Bu milletlerin iktisâden yükselmesinden, olsa olsa büyük devletlerin sömürge siyaseti, bu devletlerin büyük sermayedarları ve zengin tüccarları mutazarrır olabilir. Bunların bencil menfaat mülâhazaları, yaşamağa ve yükselmeğe karar vermiş bir milletin, meşru ve hayatî gayelerinden vazgeçmesi için bir sebep teşkil eder mi? Milliyetçiliğin bir ilerleme âmili olduğu inkâr edilemez bir hakikat iken, bazı yazarların milliyetçiliği beşeriyet bakımından zararlı bir cereyan gibi göstermeğe çalışmaları, insanda bir sual tevlit ediyor: Acaba bu yazarların milliyetçiliği zararlı bir cereyan gibi göstermeğe çalışmasında kendi hükümetlerinin emperyalist ve müstemlekeci siyasetlerinin  ve  büyük cihanşümul sermayedarların tesiri yok mudur? Acaba, bu yazarlar şuurlu veya şuursuz olarak, Asya ve Afrika’nın medeniyetçe geri kalmış olan milletlerinin millî uyanışlarını, Avrupalıların birer pazar kaybetmesine mâni olmak için mi milliyetçiliği bir korkuluk, bir tehlike gibi göstererek önlemek istiyorlar? Gariptir ki, bilhassa müstemlekeci milletlere mensup yazarların milliyetçiliğin menfi ve zararlı bir cereyan olduğu hususu üzerinde ısrarla durmaları objektif düşünen bir insanda şüphe uyandıracak  mahiyettedir.

Bugün, milletlerarası işbirliği şekillerine rağmen, her milletin kendi için çalışması, kendi kaynak ve imkânları ile kalkınması ve yardımı kendinden beklemesi milliyetçiliğin prensiplerinden biri olmalıdır.

Sadri Maksudi Arsal, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1975, s.169-173.

EK-13

MİLLİ TESANÜD

Hürriyet prensibi mülkiyet esasının medeniyet tarihinde oynadıkları büyük rol malûmdur. XVIII. Asrın sonlarıyla XIX. Asır başlarında ilim, fen, felsefe ve estetik sahasında görülen parlak muvaffakiyetlerin anası «hürriyet»; onlarla birlikte yürüyen sanayi inkilâbı neticesindeki maddî terâkkiler ile iktisadî gelişmeyi doğuran da «mülkiyet» olmuştur.

Siyaset sahasında Fransız inkilâbının ilân ettiği «İnsan hakları» beyannamesinde, iktisat sahasında da Mançester okuluna mensup iktisatçıların «bırak geçsin, bırak yapsın» şeklindeki formülleriyle esaslandırılan bu prensipler burjuva inkilâplarında kahraman­lıklar yaratan liberal düşünüş sisteminin esasını teşkil etmişlerdir.

İnsanı, Orta Zaman geriliğinin siyasî, dinî ve iktisadî üç katlı zaruret ve esaret kayıtlarından kurtaran ve ferde cemiyet içinde lâyik olduğu vatandaş mevkiini veren kuvvet liberalizmin zaferi olmuştur.

Liberalizm, devletin vatandaş üzerindeki hâkimiyetini en az dereceye indirip, onu yalnız dahilî âsâyiş ile haricî emniyeti temin eden, cemiyet hizmetinde ve kontrolünde bir müessese görmek istemiş; dinin dünya işlerinden ayrılığını talep ederek, vicdanların her türlü tazyikten azadeliğini göze almış; iktisadî sahada dahi şahıs teşebbüsünün istiklâline hürmetle mülkiyetin kutsiliğini ilân etmiştir.

Liberalizmde esas ideal, ferdin en çok hürriyeti ve devletin vatandaşlar arasındaki karşılıklı münasebata en az müdahalesidir.

Şahsî teşebbüslerle, mülkiyet hakkını cerh ve tahdit eden herhangi devlet müdahalesi, bu sistemin klâsik telâkkisince, katiyen caiz değildir.

Liberal devlet muayyen bir zamana kadar, tarihî vazifesini muvaffakiyetle görmüş, feodalizm sistemine bağlı kalan cemiyet kuvvetlerinin her sahada açılarak, ilerlemesini temin etmiştir.

Fakat her tarihî cemiyet nev’i gibi, zincirlerini kırarak büyük bir süratle ilerleyen liberal cemiyet dahi içindeki mütezat kuvvetlerin büyümesiyle içtimaî yeni tezatlar karşısında kalmıştır.

Başıboş rekabet esasına dayanan liberal istihsâl sistemi müteşebbis ve egoist ferdler arasında hudud ve ölçü bilmez bir mücadeleye meydan vermiştir. Bu ise bildiğimiz kapitalizmi doğurmuş ve ona bağlı sosyal bütün tezadlar kanatlandırmıştır. Sözde siyaseten hür, manen hür ve iktisaden hür olan vatandaşlar, işte yarını meçhul, bir dilim ekmek kazancının esiri bir hale gelmişlerdir. Zahirde hâkimiyet «umumun reyine» dayanan parlâmento içinden doğmuş «mes’ul hükümetler»de ise de, hakikatta asıl hâkimiyet yeni para aristokrasisi denilen bankerlerle fabrikacıların elinde. Bir tarafta göz kamaştırıcı efsanevî zenginlik, öbür tarafta ise yürek yakan bir fakr-ü sefalet. Sınıfa karşı sınıf. Dahilî mücadele. Vatandaşlar bıcak-bıçağa.

Liberal devlet bizzat kendi sisteminin mahsûlü olan kapitalizmin doğurduğu buhranla mücadeleden acizdir. Bu tezada gene cemiyet içerisinde doğan yeni kuvvetler karşı geliyorlar. Kapitalizmin doğurduğu proletarya sınıfına dayanan inkılâpçı sosyalizm ideolojisi doğuyor. Diğer adı kommünizm olan bu ideolojiye göre, burjuva cemiyetini ıztıraplar içinde tutan şey liberalizmin istihsâl sahasındaki anarşiye izin veren ferdiyetçiliğidir, istihsâl âletleri üzerindeki şahıs mülkiyeti hakkı baki kaldıkça komünistlere göre insan cemiyetinin ıstırabına son gelmez. Cemiyetlerin bir millet ve devlet içinde vahdetleri – onlarca – bahis mevzuu olamaz. «Ne millet var, ne devlet. Bu ancak çalışan kütleleri kullanmak için kapitalist ideologları tarafından uydurulmuş bir yalandır. Var olan sınıflardır. Liberal devlet, kapitalistlerin hâkimiyetini örtmek için, yüzüne vatan, istiklâl ve vatandaş hürriyeti maskesi takmış sınıf hâkimiyetinden başka bir şey değildir.» Hükümet demek, Lenin’in tabirince, haddi zatında bir sınıfın diğer sınıfları ezmek ve kendine tâbi etmek için kurmuş olduğu cebir makinasından başka bir şey değildir. Bunun için de, Marks’a göre, amelenin ne vatanı var, ne de milleti. Vatan ve millet hissinden mahrum olan bu yeni insanlar zümresi – proletarya – burjuva «diktatörlüklerini» devirerek, kendi hâkimiyetini kuracak ve tedriçle bütün sınıfları ortadan kaldırarak sınıfsız ve tezatsız bir cemiyet yaratacakmış.

Hürriyet ve mülkiyet prensipleri üzerine kurulan medeniyeti bütün eserleriyle inkâra kalkışan bu müfrit cereyan, yeni bir absolütizm (mutlakiyet) ideali doğuruyor ki,    onun en kâmil ve en amansız mümessili komünizm ve Rusya’daki misâlile Bolşevizmdir.

Hudutsuz liberalizmin, tezatlarla dolu, kendini içinden kemiren anarşik kapitalist sistemine döndüğünü muasır liberallerden ve liberal demokrasi ideologlarından, bir çoğu bile itiraf etmektedirler. Devletin sade bir «gece bekçisi» rolünde olmayıp, cemiyetin tanziminde aktif rol oynayan asrî en mükemmel bir müessese halinde bulunmasını isteyen mütefekkirlerin başında Hegel gibi geçen asrın parlak dimağları durmaktadır.

Anarşik kapitalizmden doğan tezatları ıslâh için, millet ve devlet fikrini kökünden baltalayan Marksizmin telkin ettiği komünizm ihtilâline kat’iyen lüzum yoktur. Kötülük bizzat hürriyet ve mülkiyet prensiplerinde değildir. Nitekim bu prensiplere harp ilân etmiş bulunan komünizm inkılâbının Rusya’da vücuda getirdiği cehennemlik hayat mutlak kollektivizmin, mutlak liberalizminden, kıyas edilemiyecek derecede, fâsıd bir sistem olduğunu meydana koydu.

Şu takdirde netice kendi kendine doğuyor : Ne ferdî hürriyetle şahsî mülkiyetin mutlakiyetinden doğan kapitalist anarşisiyle sermaye istibdadı, ne de insanları benliğinden çıkararak, bir köle ve makine haline getiren komünizm esareti! Ne mutlak liberalizm, ne de mutlak kollektivizm! O halde :

İkisini telif eden solidarizm = tesanüd.

Tesanütçülükte asrî medeniyetin esasını teşkil eden hürriyet, şahsî teşebbüs ve mülkiyet esasları bakidir. Fakat, aynı zamanda devlet, mutlak liberalizmde olduğu gibi, fertler, sınıflar ve züm­reler arasındaki münasebet, ve mücadelelere lâkayıt, sırf zabıta vazifesiyle mükellef bir müessese değildir. Bu sistemde hürriyet de, mülkiyet de mutlak değil, meşrutturlar. Şart ise umûmun menfaati ve devletle milletin selâmetidir. Şahsın olsun, zümre veya sınıfın olsun hürriyeti, topluluğun yüksek menfaatleri ve hürriyetini boz­mamak şartlariyle çerçevelenmiştir. Liberalizm bu hududu bir şah­sın hürriyetiyle diğer şahsın hürriyeti arasında ancak itibar ediyordu; bunun için de devletin vazifesini sade bir zabıta ve mahkeme derecesine indirmek istiyordu. Solidarizmde ise devlet milletin mümessili ve cemiyetteki münasebetlerin nâzımıdır.

Şu suretle, Solidarizm, hürriyet ve mülkiyet müesseselerinde koyulmuş tabiî teşebbüs ve ilerleme hamlelerini zedelemeden, kapitalizmin liberal sistemde umumî menfaat zararına işleyen ifratlarının önüne geçmek vazifesini devlete veriyor.

Sınıfları esas olarak alan komünizm gibi, fertleri nazar-ı itibara alan liberalizm dahi kozmopolit ve enternasyonaldir. Solidarizm ise millîdir. Çünkü sade şahısların ve sınıfların maddî menfaata bağlı hususiyetlerine değil, sınıflar ve ferdleri bir cemiyet haline getiren manevî kuvvetlere büyük kıymet veriyor. Bu manevî kuvvetler ise millet ve devletlerin gerçekleşmesinde birleştirici âmil olarak tesir yapan dil, din, tarih, umumiyetle kültür ve ortak ideal gibi mânevi ve ruhî kuvvetlerdir.

Liberalizm medeniyetin ruhunu ferdin yaratıcı egoizminde görür. Komünizm ise bunu sınıf egoizmi ile tebdil eder; solidarizm ise medeniyeti ferd egoizmi ile cemiyet menfaatleri arasındaki ahenkten ibaret bilir. Liberal cemiyette gayri düşünmek (alturizm) kahramanlıktır. Solidarizmde ise bu bir vazifedir. Kültür ve tarih bağlarıyla manevî birlik teşkil eden bir milletin ferdleri, topluluğun ortak menfaatlerini korumak için kendi şahsî hırs ve menfaatlerini hudutlandırmak mecburiyetindedirler. Topluluğun menfaatlerini temsil eden müessese devlettir. Ferdin manevî benliğini teşkil eden ortaklı bütün kıymetlerin kaynağı millî camia, onu temsil eden de devlettir. Ferd, diğer ferdlerle ortak olduğu bu manevî benlikle kendine mahsus menfaatlerden ibaret maddî benlik arasında ihtilâf çıkınca, maddîliğini mâneviliğine feda etmek mecburiyetindedir. Hür ve kâmil insan olmak faziletinin hükmü bundan başka olamaz. Devletler, milletler ve cemiyetler ancak «canlarını cananlarına feda edebilen» bu gibi azaya mâlik oldukları zamandır ki payidar olabilirler.

Madem ki milliyetçiyiz, diyoruz; madem ki millî devlet istiklâlini müdafaa ediyoruz, o hâlde bizim için ne kozmopolit liberalizme ve ne de komünizme tahammül caiz olamaz. Bizce müdafaa edilecek yegâne sosyal sistem milli tesanüd sistemidir.

Azerbaycan Yıl: 1, Sayı: 121, Mart,1952, Ankara
E. Resulzade, Milli Tesanüd, AKDY, Ankara 1978, s.13-16.

                       

EK-14:

Zeki Velidi Togan’ın Hatıralarından
Moskova Kongresi’ne İştirakim

Moskova’da açılacak olan «Rusya İslâmları’nın Umumî Kongresi»nde Türkistan’ı temsil etmek üzere intihap olunan 12 mümessil hep beraberce oraya hareket ettik. 7 Mayıs’ta bu kongrenin açılış gününde Moskova’ya yetiştik. Başkurt ve Kazak-Kırgız’lardan dahi umumi nüfus sayıları ile mütenasip miktarda âza göndermek yolundaki çalışmalarımız tamamayla muvaffak olmuştu. Yalnız, Başkurdistan’dan 50 kadar mümessil gelmişti. Birçok kazalar dahi temsil olunmuştu. Buna karşı Ahmet Salihov, Şakir Mehmetyarov ve Ayaz İshaki gibilerin ekserisi federalizm aleyhtarı olacağını zannettikleri Kazanlılar’ı sayı nisbetlerinden fazla getirmişler, fakat tekmil Azerbaycanlılar’ın ve Kırımlılar’ın da Türkistanlılar gibi federasyon taraftarı olduğunu ve kalabalık olarak gelen diğerlerini görünce bana ve Mehmed Emin Resülzade gibilere karşı küfür savuruyorlardı. Ben federasyon fikrinin muhakkak galip geleceğini görünce huzur duydum. Moskova Kongresi Taşkent kongresinden farklı olarak federasyon fikrinin başlıca önderleri elinde idi. Taşkent Kongresi riyaset mevkiine ünitaristler kâfi miktarda sokulmuşlardı, Moskova Kongresinde ise Merkez Müslüman Şurası’nı temsil etmek üzere Ali Merdan Bey Topçıbaşı seçildi. Bu zat Mehmed Emin Resülzade, Kırımlı Cafer Seyid Ahmed, Kazaklar’dan Cihanşah Dostmuhammed gibi bariz federalistler çok kuvvetli nutuklar söyleyip kahir ekseriyeti, federasyon lehine kazandırdılar. Bana bu mevzu üzerinde Taşkent Kongresi’nde yaptığım kadar fazla konuşmak ve mücadeleye girişmek lüzumu kalmamıştı. Benim tebliğim Rusya mahkûmu Türklerin mukadderatı meselesinde tarih, etnografya ve istatistikten nasıl istifade edileceğini belirtmek üzere «Rusya İslâmları’nın etnik teşekkülleri ve onun siyasî hayatta ehemmiyeti» mevzuu üzerinde oldu. İçtimaa riyaset eden Ali Merdan Topçıbaşı nutkum dolayısı ile memnuniyetini beyan ettikten sonra, kürsüye kadar gelerek elimi saktı. Bu tebliğ hakkında Almanya’da çıkan «Der Neue Orient» mecmuasının Ağustos nüshasında Rusya Müslümanlar Kongresi’nde okunan ilmi rapor safatiyle medh ederek yazmışlar, bunu sonradan gördüm. Ali Merdan Bey de aradan on yıl geçtikten sonra Paris’te neşrettiği bir yazısında bu nutku hatırlatmıştı. Bu nutuk zaten benim bugüne kadar yaptığım mücadelenin esas programını teşkil ediyordu. Muhtariyet ve federsayon fikri iki yüz yetmiş bire karşı dört yüz kırk altı rey ile kabul edildi. «Rusya Müslümanları Merkez Şurası» (lhtisaren-kısaltılmışı- İKOMUS) kurul­du. Buna Türkistan mümessilleri olmak üzere avukat Ubeydullah Hoca, avukat Cihanşah Dostmuhammedoğlu, ben, avukat Velithan Tanaçoğlu ve Kazaklar’ın kadın yazarı Akkâğıt Dostcan kızı, hepsi on iki kişi intihap olunduk. Kazak ve Başkurtların arazi meselelerine ait teklif olunan kararnamelere karşı Kazanlılar «Bu Kazak ve Başkurtlar’a has bir meseledir» diye itiraz ettiklerinden ve umumiyetle Kazanlı mümessiller Rusya İslâmları Konferansı’nı bir dinî mesele, müftülük, şeyhülislâmlık ve maarif meseleleri konuşulacak bir toplantı addettiklerinden, Başkurtlar kendi aralarında toplanarak muhtariyet ve arazi meselelerini konuşmak üzere Orenburg’da kongre toplamaya karar verip bu hususta Kazaklar’la da anlaştıktan sonra bu işi icra etmek yani kongreyi toplamak üzere Sait Mirasoğlu, Allahberdi Caferoğlu ve Zeki Velidi’den ibaret olmak üzere üç kişilik bir heyet intihap ettiler. Almanlardan G. Von Mende Rusya İslâmları’nın millî mücadelelerine ait eserinde bu kongrede Başkurtların rolü, bazı Kazanlılar’ın verdiği yanlış malûmata göre, tamamen yanlış olarak, bunların azınlıkta kalarak bu kongreyi terkettikleri mealinde anlatılmıştır. Başkurtlar ve Azerbaycanlılar bu kongrede hâkim ekseriyetin esas unsurlarını teşkil ettiklerinden onların herhangi bir celseyi terk etmelerini icabettiren hiçbir hadise vâki olmamıştır. Muhtariyet meselesinde metanet tavsiye ederek Azerbaycan mümessillerine bir mektup sundular. Moskova Kongresi’nin altı yüz sayfa tutan zabıtları ancak Türkçe olarak intişar ettiği, Rusça veya başka bir dilde çıkmadığı için bunun cereyanı ve çıkarılan kararlar hakkında birçok yanlış yazılar çıktı. Bunda başlıca G. Von Mende’nin zikri geçen eseri kaynak olmuştur. Prof. B. Spuler (Der îslâm, 1949, 186) ve Amerika’daki Lehli muhacir Prof. S. Zenkovskiy (Panturkism and İslam in Russia, 1961, 196 – 7) benim için şahsen okşayıcı sözler sarfederek Başkurdistan topraklı muhtariyet hareketinin sırf benim şahsî tesirimle ileri sürülmüş bir hareket olduğunu, hattâ bu son müellif beni istikbal için çok şeyler vaadeden bir müsteşrik sayarak Başkurdistan otonomi hareketine de ilmî esaslara göre bir plân vermiş olduğuma dair mütalâalarda bulunmuştur. Fakat ben Moskova Kongresi’nde Başkurdistan muhtariyeti fikrini ileri sürmedim. Ben o zaman ancak Türkistan muhtariyeti fikrini ileri sürüyor, Volga havzasının Rus nüfusu kesifleşen mıntıkaları için medenî muhtariyet söz konusu olacağını, ancak bu ülkenin Türk nüfusu çoğunlukta olan doğu bölgelerini (ki bunlara sonradan «Küçük Başkurdistan» denilmiştir) Türkistan ve Kazakistan’daki topraklı muhtariyet hareketlerine ilhak etmek mümkün olacağı fikrinde idim. Kongre zabıtlarında dahi bu sözlerim böyle basılmıştır. Diğer taraftan Zenkovskiy Moskova Kongresine gelerek tebrikâtta bulunan Rus – Kadet Partisi mümessilinin sözlerini hatırlatan mütalâalarda bulunarak bu Kongre’ye Kazanlılar tarafından yapılan teklifler kabul edilmiş olsa daha iyi olmuş olacağını ve Başkurtlar ile Kazakların bizim topraklı muhtariyet programımızda Rus ve Ukraynalı muhacirleri hemen memleketimizden koğup çıkarmak fikirleri bulunduğunu yazmıştır. Bütün bunlar her halde Lehli müellifin Slav birliği fikirleri tesiriyle hatırına gelmiş olsa gerektir. Moskova kongresine gelen Başkurtlar, Başkurdistan meselelerini inkılâptan istifade ederek halledebilmek için bir heyet seçtiler ve beni de bu heyete ithal ettiler. Moskova kongresinde bizzat Başkurdistanla ilgili olarak hakkımda çıkarılan karar bundan ibarettir.

Ben Moskova’dan Taşkent’e dönüşümde Orenburg’da kaldım ve «Başkurt Ülke Şurasını» kurduk. «Vakit» gazetesinin on dokuz Mayıs nüshasında Başkurt Merkez Şura’nın kurulduğunu ve yirmi Temmuz’da ilk Başkurt Kurultayı’nın Orenburg’da toplanacağını ilân ederek halka bir hitabname neşrettik. «Başkurt» ismiyle bir gazete neşrine başladık. Bunun ilk nüshasındaki imzasız makaleyi ben yazdım. Bunda Başkurtların Türkistan ile Volga sahası arasında bir köprü işini gördüğünü, Başkurdistan’da muhtariyet kurulmasının ekseriyeti bu davaya karşı olan Kazanlılar’ın da Rusya doğusundaki büyük kurtuluş hareketine katılmalarına vesile olacağını yazmıştım. Bu makale o zaman şuurlu müslümanların, bilhassa Orenburg’da yaşıyan Kazanlı âlim Rizaeddin Fahreddin ve şair Zakir Rami gibilerin çok hoşuna gitmişti. Fakat adı geçen «Vakit» gazetesi baş yazan Fatih Kerimi, muhtariyetin çok zehirli düşmanı idi. Bu zat Türkistan’la Edil havzası yollarının bir birinden tamamiyle ayrı olduğuna, benim bir gün Taşkent’te, diğer bir gün Orenburg’da, bir gün Özbek ve Kazak, diğer gün Başkurt ve Tatarlar’la konuşup bir büyük siyasî hareket yaratmak istememi iki ayağı ile iki kayığı idare etmek isteyen insanın hareketine benzeterek bir makale neşretmişti. Muharrirlerinden biri ise bu gazetede (23 Mayıs) «Başkurt» ismini tamamen ortadan kaldırmak ve Başkurtları da Tatar ismini kabule mecbur etmek yolunda makale neşretti. Bunlar ise bize yolumuz üstünde Rus’dan başka kendi aramızda da büyük manialar çıkacağını, bunlarla mücadeleye çok kuvvet ve vakit harcamamız lâzım geleceğini gösteren acı hallerdendi. Orenburg’da bulunan Kazak münevverleriyle bu hususta çok konuştuk. Tatarlar üzerinde müessir olmasını ümit ederek Rizaeddin Fahreddin’i bir iki defa ziyaret ettim. O davamızı mukaddes addettiğini, fakat artık ihtiyar olduğundan elinden çok iş gelmiyeceğini, Abdurrahman ve Abdürreşit ismindeki oğullarına Başkurdistan muhtariyeti hareketine yardım etmelerini vasiyet ettiğini söyledi. Bu benim için iyi bir kazançtı. Ben Tatarlar arasında hareketimize taraftar olanların bulunacağına emin olarak Taşkent’e hareket ettim.

Zeki Velidi, Hatıralar, İstanbul, 1969, s.155-158.

KAYNAKLAR

  1. Abdürreşşid. İbrahim, 20. Asrın Başlarında İslam Dünyası ve japoyada İslamiyet (Hazırlayan: M. Paksu), Yeni Asya Yayınları 1. cilt İst. 1987.
  2. Ağaoğlu Ahmet Üç Medeniyet, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları, ist. 1972.
  3. Akçura Yusuf,   Yeni Türk Devletinin Öncüleri,   Kültür Bakanlığı Y., Ankara   1981,
  4. Aktaş Şerif, Milli Edebiyat Dönemi Türk Edebiyatı Tarih, K.T.B.Y Cilt 3.,
  5. Akpınar Yavuz, İsmail Gaspıralı Seçilmiş Eserler II., Ötüken, İstanbul 2004,
  6. Akpınar yavuz. İsmail Gaspıralı Seçilmiş Eserleri Ötüken 2004
  7. Avcı. Cemal Uluslar arası Dördüncü Türk Kültürü Kongresi 4-7/Kasım/1997 Ankara III.cilt sayfa:81-91
  8. Bayat Ali Haydar, Hüseyinzade Ali Bey, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayını, Ankara, 1998.
  9. Bayat Ali Haydar. Hüseyinzade Ali Bey.AKMB.ankara.1998
  10. Baykara Tuncer Zeki Velidi Togan Zeki Velidî Togan’ın Kendi Hazırladığı Hayat Hikâyesi. .KBY.Ankara 1989. s.105-107
  11. Bardakçı Necmeddin,Kafkasyanın bağımsızlık Mücadelesinde tasavvuf ve Tarikatların Rolü.Türkler.C.18.s.528-529
  12. Bennigsen.A., Quelquejay C. Clemercier –, Step’de Ezan Sesleri, Çeviren: Nezih Uzel, Selçuk Yayınları, İstanbul,   1981
  13. Bigiyev Musa Carullah,   Evrensel Kurtuluş,   Sadeleştiren: Hikmet Akpur, Yayıncılık, İstanbul
  14. Bigiyev Musa Carullah Ölümünün 50. Yıldönümünde, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Ankara, 2002.
  15. Bigiyev Musa Carullah Ölümünün 50. Yıldönümünde, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Ankara, 2002.
  16. Binark Naile, Ömer Yusuf Akçura, Kazan Dergisi Sayı 10, Aralık 1973
  17. Binark Naile, Ayaz İshaki idilli (1878-195499 Kazan Dergisi Sayı 12, 1974 s 8-15
  18. Bozdağ İsmet. Abdülhamid’in hatıra Defteri. Kervan yayınları.İstanbul 1975 *
  19. Çakır Göktürk Ömer Gökalp’a Türkçülüğü Aşılayan Adam Hüseyinzâde Ali Turan Orkun. 54.Sayı

 

  1. Cihangir Erol., Arif Acaloğlu,   Sultan Galiyev Davası, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2006,
  2. Devlet Nadir,   İsmail Bey (Gaspıralı),   KTBY., Ankara   1988,
  3. Devlet Nadir, 1917 Ekim İhtilali ve Türk- Tatar Millet Meclisi, Ötüken İstanbul, 1998,
  4. Devlet Nadir Sadri Maksudi Arsal, Kazan Dergisi Sayı 2 Aralık 1970,
  5. Georgeon François,Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri-Yusuf Akçura YurtY(çev:alevEr).Ankara,1986.,
  6. Emet Erkin Mehmet Emin Buğra TÜRKLER .yeni Türkiye Yayınlar.Ankara 2002 Cilt 18.s.723-726
  7. Hamzatov Resul. Benim Dağıstanım. (çev:M.beyhan)Düşün yayınevi.ist.1984
  8. Hayit Baymirza  Türkistan Rusya ile Çin arasında,   otağ Yayınları, Ankara 1975,
  9. Ilgar İhsan, Rusya’da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara 1990,
  10. Kakınç Halit,   Sultangaliyev ve Milli Kominizm,   Bulut Y., İstanbul 2002
  11. Karakoç Ercan, Atatürk’ün Dış Türkler Politikası; IQ yayıncılık, İstanbul 2002,
  12. Kaymak Erol,   Sultan Galiyev ve Sömürgeler Enternasyonali,   İrfan Yayınevi., İstanbul   1993,
  13. Kocaoğlu Timur,Özbek Türkleri edebiyatı.TDEK Ankara 1989 s.179
  14. Koç Yusuf – Koç Ali, Tarihi Belgeler IşığındaBelgelerle M. K. Atatürk. K.B.H.E. Yayınları Ankara 2004,
  15. Maraş İbrahim .Türk Dünyasında Dini Yenileşme. İstanbul 2002.Ötüken.
  16. Oba A. Ergin, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu (1995),
  17. Okur Salih Abdürreşid İbrahim.http://www.tawish.org/tatarmakale
  18. Özalp Ömer Hakan,   Rızaeddin Bin Fahreddin,   Dergah Y., İstanbul,
  19. Resulzade Mehmet Emin, Milli Tesanüd, Azerbaycan Kültür Der. Yay., Ankara 1978,
  20. Resulzade Mehmet Emin, Kafkasya Türkleri, (Hazırlayanlar: Y. Akpınar., İ.M. Yıldırım., S. Çağın), TDAV, İstanbul, 1993,
  21. Saray Mehmet, Atatürk ve Türk Dünyası TTK, Ankara 1995,
  22. Şimşir Sebahattin Hüseyinzade Ali Bey (Turan) (1864-1940 )Türkçü Dergi 109.SAYI Mart 2007 ORKUN *
  23. Tamir Ferhat kazak Türkleri edebiyatıTDK.4.cilt1998 439-440
  24. Tamir Ferhat,Kazak Türkleri edebiyatı.TDEK  Ankara.4.cilt1998 s.432-433
  25. Taymas Abdullah Battal,. Kazan Türkleri,TKAE Ankara,1988,
  26. Togan Zeki Velidi, Hatıralar, Tan Matbaası, İstanbul 1969
  27. Toksoy Ahmet XX. Yüzyıla Girerken Türk Dünyası ve İsmail Gaspıralı Orkun Dergisi , Kasım 2001, Sayı: 45 ve Aralık 2001, Sayı 46
  28. Tosun Yusuf Musa Carullah. Yarın Dergisi, Şubat 2006
  29. Türk Dünyası El Kitabı. Cilt 4. TKAE. Ankara 1998 3. Baskı,
  30. Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi (Redaktör: Nevzat Köseoğlu) cilt 15, Özbek Edebiyatı KTB Ankara 2004,
  31. Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi(Redektör: Nevzat Kösoğlu) cilt 28 Kazak Edebiyat II., KTB. Ankara 2004,
  32. Türkoğlu İsmail. Rusya Türkleri Arasındaki Yenileşme Hareketinin Öncülerinden Rızaeddin fahreddin. Ötüken. İstanbul 2000
  33. Ülküsal Müstecib l, Kırım Türk- Tatarları, Baha Matbahası, İstanbul 1980
  34. Zeki Çevik. Ahmet Ağaoğlu’nun Konuşmalarında Folklor Aşık Şemşir’in 110. doğum yılına has olunmuş uluslar arası konferans, Azerbaycan İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü, Bakü, Azerbaycan, 13-16 Kasım 2003.
  35. Zenkovsky Serge A., Rusya ‘da Pan-Türküzm ve Müslümanlık (Çev: İzzet Kandemir) Üçdal Neşriyat, İst., 1983 .

[1] Mehmet Yetişkin.,Rusların Türkmen Topraklarını istilaları.Türkler.C.18. s.596

[2] Mehmet Yetişkin.,a.g.m.s.596.

[3] Mehmet Yetişkin.,a.g.m.s.597.

[4] Serge A. Zenkovsky, Rusya ‘da Pan-Türküzm ve Müslümanlık (Çev: İzzet Kandemir) Üçdal Neşriyat, İst., 1983.s.33

[5] Nadir Devlet İsmail Gaspıralı 1988 kültür Bakanlığı s.77

[6] A. B. Taymas, Kazan Türkleri, Ankara 1966, s.176 A. N. Kurat, “Kazan Türklerinin “Medenî Uyanış” Devri”, A. Ü. Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Dergisi, XXIII, sayı 3-4 (1965), s.135. (s.95-194)

[7] Nadir Devlet.,a.g.e. s.80

[8] Nadir Devlet.a.g.e.s.77-79

[9] Nadir Devlet a.g.e.80-81

[10] Zenkovsky S A.a.g.e.s.37.

[11] Zenkovsky S A.a.g.e.s.38

[12] Zenkovsky. a.g.e.s.40.

[13] Zenkovsky. a.g.e.s.41.

[14] Zenkovsky. a.g.e.s.43.

[15] Zenkovsky. a.g.e.s.43.

[16] Zenkovsky. a.g.e.s.44.

[17] Zenkovsky. a.g.e.s.45.

[18] Zenkovsky SA .a.g.e.s.36-47

[19] Zenkovsky SA .a.g.e.s.36-47

[20] İhsan Ilgar Rusya’da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara 1990, s.1-7

[21] İhsan Ilgar Rusya’da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara 1990, s.1-7

[22] İhsan Ilgar Rusya’da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara 1990, s.1-7

[23] İhsan Ilgar Rusya’da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara 1990, s.1-7

[24] İhsan Ilgar Rusya’da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara 1990, s.1-7

[25] İhsan Ilgar Rusya’da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara 1990,s.166 Baymirza Hayit   Türkistan Rusya ile Çin arasında,   otağ Yayınları, Ankara 1975.s.221

[26] BaymirzaHayit.a.g.e.s. .220-223

[27] İhsan Ilgar, Rusya’da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara 1990, s.208

[28] (Bk.Ek.13).

[29] İsmail Türkoğlu. Rusya Türkleri Arasındaki Yenileşme Hareketinin Öncülerinden Rızaeddin Fahreddin. Ötüken. İstanbul 2000 s 239.,Zeki Velidi Togan, Hatıralar, Tan Matbaası, İstanbul 1969 s.156.

[30] Zeki Velidi Togan, a.g.e. s.158

[31] İsmail Türkoğlu. Rusya Türkleri Arasındaki Yenileşme Hareketinin Öncülerinden Rızaeddin fahreddin. Ötüken. İstanbul 2000 s.240-244

[32] Nadir Devlet a.g.e.s59-61

[33] Abdullah Battal,Taymas. Kazan Türkleri,TKAE Ankara,1988, s.166

[34] Necmeddin bardakçı,Kafkasyanın bağımsızlık Mücadelesinde Tasavvuf ve Tarikatların Rolü.Türkler.C.18.s.528-529

[35] Yusuf Akçura,   Yeni Türk Devletinin Öncüleri,   Kültür Bakanlığı Y., Ankara   1981, s.35

[36] Yusuf Akçura age36

[37] Yusuf Akçura age36 Ziya Gökalp Z.Türkçülüğün esasları sf.59

[38] Yusuf Akçura ages.44.

[39] Yusuf Akçura ages.45

[40] İsmet Bozdağ. Abdülhamid’in hatıra Defteri. Kervan yayınları.İstanbul 1975 s.74

[41] Yusuf Akçura age.s.46-48

[42] Ahmet Toksoy. XX. Yüzyıla Girerken Türk Dünyası Ve İsmail Gaspıralı. Orkun Dergisi, Kasım 2001, Sayı: 45 ve Aralık 2001, Sayı 46

[43] Ahmet Toksoy.a.g.m.s.14

[44] Ahmet Toksoy.a.g.m.s.15

[45] Ahmet Toksoy.a.g.m.s.16

[46] Ahmet Toksoy.a.g.m.18

[47] Müstecip ülküsal Kırım Türk Tatarları ,s 1980.139

[48] Müstecip ülküsal Kırım Türk Tatarları ,s.140,1980.

[49] İbrahimMaraş .Türk Dünyasında Dini Yenileşme. İstanbul 2002.Ötüken. s.73-78

[50] İbrahimMaraş .Türk Dünyasında Dini Yenileşme. İstanbul 2002.Ötüken. s.73-78

[51] İbrahimMaraş .Türk Dünyasında Dini Yenileşme. İstanbul 2002.Ötüken. s.73-78

[52] İbrahimMaraş .Türk Dünyasında Dini Yenileşme. İstanbul 2002.Ötüken. s.73-78

[53] Ferhat Tamir,Kazak Türkleri edebiyatı.TDEK  Ankara.4.cilt1998 s.432-433

[54] İbrahimMaraş.a.g.e.s.105

[55] Abdürreşşid. İbrahim, 20. Asrın Başlarında İslam Dünyası ve japoyada İslamiyet (Hazırlayan: M. Aksu), Yeni Asya Yayınları 1. cilt İst. 1987. s.4

[56] Salih Okur Abdürreşid İbrahim.http://www.tawish.org/tatarmakale

[57] İbrahimMaraş İ.Türk Dünyasında Dini Yenileşme. İstanbul 2002.Ötüken. s.105

[58] Salih Okur Abdürreşid İbrahim.http://www.tawish.org/tatarmakale

[59] İbrahimMaraş a.g.e.s.105

[60] Salih Okur Abdürreşid İbrahim.http://www.tawish.org/tatarmakale

[61] Şerif Aktaş, Milli Edebiyat Dönemi Türk Edebiyatı Tarih, K.T.B.Y Cilt 3., s.209

[62] (Bkz.EK.3)

[63] Salih Okur Abdürreşid İbrahim.http://www.tawish.org/tatarmakale

[64]İbrahim Maraş a.g.e.s. s.106

[65] Salih Okur Abdürreşid İbrahim.http://www.tawish.org/tatarmakale

[66] İbrahim Maraş a.g.e.s. s.106

[67] İbrahim Maraş İbrahim Maraş a.g.e.s.s.89-90

[68] Sebahattin Şimşir Hüseyinzade Ali Bey (Turan) (1864-1940 )Türkçü Dergi 109.SAYI Mart 2007 ORKUN s.3.

[69] Sebahattin Şimşir.a.g.m. A. Ergin Oba, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu (1995),s.155

[70] Göktürk Ömer Çakır Gökalp’a Türkçülüğü Aşılayan Adam Hüseyinzâde Ali Turan Orkun. 54.Sayı

[71] Ahmet Ağaoğlu, Üç Medeniyet, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları, ist. 1972.s.I

[72] Ahmet Ağaoğlu, Üç Medeniyet, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları, ist. 1972.s.I-II

[73] Zeki Çevik. Ahmet Ağaoğlu’nun Konuşmalarında Folklor Aşık Şemşir’in 110. doğum yılına has olunmuş uluslar arası konferans, Azerbaycan İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü, Bakü, Azerbaycan, 13-16 Kasım 2003

[74] Ahmet Ağaoğlu. A.g.e.s.III-IV

[75] Halit Kakınç. Sultangaliyev ve Milli Komünizm.Bulut Yayınları.istanbul 2004. s.290-295

[76] Musa Carullah bigiyev,   Evrensel Kurtuluş,   Sadeleştiren: Hikmet Akpur,   Önsöz Yayıncılık, İstanbul   s.9.

[77] Musa Carullah bigiyev.a.g.e.s.10.

[78] Elif Su Temizyürek. Musa Carullah Bîgiyev’în Türkçe’nin Birliği hakkındaki görüşleri Ölümünün 50. Yıldönümünde Musa Carullah Bigiyev, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Ankara, 2002.s.145

[79] Elif Su Temizyürek.a.g.e. s.145

[80] Musa Carullah. İlahi Rahmet ve Uluhiyyet, , Fide yay, s: 13-15

[81] Yusuf Tosun Musa Carullah.Yarın Dergisi, Şubat 2006 s.15

[82] Musa Carullah İslam. Şeriatının Esasları, , Kitabiyat Yay., s: 12

[83] Musa Carullah.ag.e.s.16

[84] Yusuf Tosun.a.g.m.s.13

[85] Yusuf Tosun.a.g.m.s.14

[86] Elif Su Temizyürek.a.g.m.s.149

[87] Elif Su Temizyürek.a.g.m.s.149

[88] Elif Su Temizyürek.a.g.m. s.151

[89] Elif Su Temizyürek.a.g.m.s.151

[90] Elif Su Temizyürek.a.g.m.s.150

[91] Musa Carullah bigiyev.ag.e.s.9-10

[92] Naile Binark, Ömer Yusuf Akçura, Kazan Dergisi Sayı 10, Aralık 1973 s 32-36

[93] Cemal Avcı. Uluslar arası Dördüncü Türk Kültürü Kongresi 4-7/Kasım/1997 Ankara III.cilt sayfa:81.Y. Akçura, “Tarih Yazmak ve Tarih Okutmak Usullerine Dair”, Birinci Türk Tarih Kongresi, Konferanslar, Münakaşalar, Maarif Vekaleti Yayını. İstanbul 1932, s. 605.

Yusuf Akçura, “Türkçülük”, Türk Yılı 1928, Türk Ocakları Merkez Heyeti Yayını, İstanbııl 1921. s.396.

[94] Cemal Avcı a.g.m.s.81 Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Doğu-Batı Yayınları, İstanbul 1978. s. 392.

[95] Cemal Avcı. a.g.m.s.82-83

[96] Naile Binark.a.g.m.s.85

[97] Cemal Avcı. a.g.m s.87. François Georgeon,Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri-Yusuf Akçura-Yurt Y(çev:alevEr).Ankara,1986., s.34

[98] Cemal Avcı. a.g.m.s.88 François Georgeon,a.g.m.s.36.

[99] Cemal Avcı. a.g.m.s.89. François Georgeon,a.g.m.s.43-44

[100] Naile Binark.a.g.m.s.34

[101] Cemal Avcı. a.g.m s.89

[102] Cemal Avcı. a.g.m.s.90

[103] Naile Binark. a.g.m.s.36

[104] Erol Cihangir., Arif Acaloğlu, Sultan Galiyev Davası, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2006, s.8-17

[105] Erol Cihangir., Arif Acaloğlu, Sultan Galiyev Davası, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2006, s.8-17

[106] Erol Cihangir., Arif Acaloğlu, Sultan Galiyev Davası, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2006, s.8-17

[107] Erol Cihangir., Arif Acaloğlu, Sultan Galiyev Davası, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2006, s.8-17

[108] Erol Cihangir., Arif Acaloğlu, Sultan Galiyev Davası, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2006, s.8-17

[109] Erol Cihangir., Arif Acaloğlu, Sultan Galiyev Davası, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2006, s.8-17

[110] Erol Cihangir., Arif Acaloğlu, Sultan Galiyev Davası, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2006, s.8-17

[111] Erol Cihangir., Arif Acaloğlu, Sultan Galiyev Davası, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2006, s.8-17

[112] Naile Binark, Ayaz İshaki idilli (1878-195499 Kazan Dergisi Sayı 12, 1974 s 8-13

[113] Naile Binark, a.g.m. s 14.

[114] Naile Binark, a.g.m. s 15.

[115] Naile Binark, a.g.m. s 15.

[116] Nadir Devlet, Sadri Maksudi Arsal, Kazan Dergisi Sayı 2 Aralık 1970, s.26.

[117] Nadir Devlet, Sadri Maksudi Arsal, Kazan Dergisi Sayı 2 Aralık 1970, s.26-28.

[118] Ferhat Tamir kazak Türkleri edebiyatıTDK.4.cilt1998 439-440

[119] Feyzi Aküzüm. Mehmet Emin Resulzade, Milli Tesanüd, Azerbaycan Kültür Der. Yay., Ankara 1978, s.7.

[120] Feyzi Aküzüm. Mehmet Emin Resulzade, Milli Tesanüd, Azerbaycan Kültür Der. Yay., Ankara 1978, s.7-10

[121] Timur Kocaoğlu,Özbek Türkleri edebiyatı.TDEK Ankara 1989 s.179

[122] M.Sabir KARGER. Türkistan halk Müziği IAnkara 1986

[123] Tuncer Baykara Zeki Velidi Togan Zeki Velidî Togan’ın .KBY.Ankara 1989. s.8.

[124] Tuncer Baykara Zeki Velidi Togan Zeki Velidî Togan’ın .KBY.Ankara 1989. s.8-15

[125] Tuncer Baykara Zeki Velidi Togan Zeki Velidî Togan’ın .KBY.Ankara 1989. s.9.

[126] Tuncer Baykara Zeki Velidi Togan Zeki Velidî Togan’ın .KBY.Ankara 1989. s.10

[127] Tuncer Baykara Zeki Velidi Togan Zeki Velidî Togan’ın .KBY.Ankara 1989. s.12.

[128] Tuncer Baykara Zeki Velidi Togan Zeki Velidî Togan’ın .KBY.Ankara 1989. s.8-15

[129] Tuncer Baykara.,a.g.e.s.106-107

[130] Erkin Emet Mehmet Emin Buğra.TÜRKLER .yeni Türkiye Yayınlar.Ankara 2002 Cilt 18.s.723.

[131] Erkin Emet Mehmet Emin Buğra.TÜRKLER .yeni Türkiye Yayınlar.Ankara 2002 Cilt 18.s.724

[132] Erkin Emet Mehmet Emin Buğra.TÜRKLER .yeni Türkiye Yayınlar.Ankara 2002 Cilt 18.s.725

[133] Erkin Emet Mehmet Emin Buğra.TÜRKLER .yeni Türkiye Yayınlar.Ankara 2002 Cilt 18.s.725

[134] Erkin Emet Mehmet Emin Buğra.TÜRKLER .yeni Türkiye Yayınlar.Ankara 2002 Cilt 18.s.726.

[135] Erkin Emet Mehmet Emin Buğra.TÜRKLER .yeni Türkiye Yayınlar.Ankara 2002 Cilt 18.s.723-726

[136] Ercan Karakoç Atatürk’ün Dış Türkler Politikası IQ yayınlarıist 2002 a.g.e. s.26.Utkan Kocatürk., Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri; Edebiyat Yayınevi, Ankara, 1969, s. 152.

[137] Ercan Karakoç a.g.e. s.26. Mehmet Öner., “Türkiye Cumhuriyeti nin Dil Politikaları Üzerine Bir Değerlendirme,’Atatürk’ün Harf Devrimi Ve Türk Dünyasına Yansımaları Sempozyumu: Kafkasya ve Orta Asya Ülkeleri Uygulama ve Araştırma Merkezi Yayınları, Trabzon, 1999, s. 14, 15

[138] Ercan Karakoç a.g.e. s.26

[139] Ercan Karakoç a.g.e. s.26-28

[140] Mehmet Saray, Atatürk ve Türk Dünyası TTK, Ankara 1995, s T.B.MM. Gizli Celse Zabıtları, Ankara, 1980, I, s. 154.

[141] Mehmet Saray a.g.e.s.T.B.M.M. Gizli Celse Zabıttan, s. 154.

[142] Zeki Velidi Togan, Hatırlar, Türkistan ve Diğer Müslüman Doğu Türklerinin Millî Varlık ve Kültür Mücâdeleleri, İstanbul, 1969, s. 375.

[143] M.Saray.ag.e.s.5.E.B. Şapolyo, “Atatürk ve Üç Kılıç”, Türk Kültürü, Sayı: 35 (Kasım 1965), s. 86: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 30-31; B. N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk (1919-1938), Ankara, 1984, s. 185.

[144] M.Saray.ag.e.s.6

[145] M.Saray.ag.e.s.7

[146] M.Saray.ag.e.s.12

[147]M.Saray.ag.e.s.26. Ş.S. Aydemir, Enver Paşa: Makedonya’dan Ortaasya’ya, İstanbul, 1972, Cilt. III, s. 455-456

[148] Mehmet saray.a.g.e.s.11″• Atatürk’ün Millî Dış Politikası 1919-1923, Ankara, 1981, I, s. 205.

[149] Mehmet saray.a.g.e.s.13 T.B.M.M. Gizli Celse Zabıtları, I, s. 439.

[150] Mehmet saray.a.g.e.s.14. Şimşir, a.g.e., s. 407

[151] Mehmet saray.a.g.e.s.15. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, İstanbul, 1945, II, s. 19.

[152] Yusuf Koç- Ali Koç, Tarihi Belgeler IşığındaBelgelerle M. K. Atatürk. K.B.H.E. Yayınları Ankara 2004, s.90-92

[153] Ercan  Karakoç.a.g.e.95.Hablemitoğlu. N., “Atatürk ve Dış Türkler 1. ‘ Kırım, 21, Ekim-Aralık 1997, s.3,

[154] Ercan karakoç.ag.e.s.96-99

[155] Ercan karakoç.ag.e.s.100

[156] Ercan Karakoçs.a.g.e.s37.Mustafa Kemal Atatürk, 29 Ekim 1933( Özkan, İ “Atatürk ve Türk Dünyası”. Hava Kuvvetleri Dergisi, Haziran 2000, s. 88.)

[157] Ercan Karakoçs.a.g.e.s.37-39

[158] Mehmet saray a.g.e.s.18-19T.BM.M. Zabıt Ceridesi, C. 24, s. 305-306.

[159] A. Bennigsen., C. Clemercier – Quelquejay, Step’de Ezan Sesleri, Çeviren: Nezih Uzel, Selçuk Yayınları, İstanbul, 1981 s.129-139

[160] A. Bennigsen., C. Clemercier – Quelquejay, Step’de Ezan Sesleri, Çeviren: Nezih Uzel, Selçuk Yayınları, İstanbul, 1981 s.129-139

[161] A. Bennigsen., C. Clemercier – Quelquejay, Step’de Ezan Sesleri, Çeviren: Nezih Uzel, Selçuk Yayınları, İstanbul, 1981 s.129-139

[162] A. Bennigsen., C. Clemercier – Quelquejay, Step’de Ezan Sesleri, Çeviren: Nezih Uzel, Selçuk Yayınları, İstanbul, 1981 s.129-139

[163] A. Bennigsen., C. Clemercier – Quelquejay, Step’de Ezan Sesleri, Çeviren: Nezih Uzel, Selçuk Yayınları, İstanbul, 1981 s.129-139

[164] A. Bennigsen., C. Clemercier – Quelquejay, Step’de Ezan Sesleri, Çeviren: Nezih Uzel, Selçuk Yayınları, İstanbul, 1981 s.129-139

[165] A. Bennigsen., C. Clemercier – Quelquejay, Step’de Ezan Sesleri, Çeviren: Nezih Uzel, Selçuk Yayınları, İstanbul, 1981 s.129-139

2,636 total views, 25 views today

Hilmi ÖZDEN

Hilmi ÖZDEN

İlk ve Orta öğrenimini Konya ve Eskişehir’de tamamladı. Yüksek Öğrenimini Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde tamamladıktan sonra, iki yıl mecburi hizmet ve on altı ay askerlik görevlerini takiben Sağlık Ocaklarında, Köy Hizmetleri 14. Bölge Müdürlüğünde tabip olarak çalıştı. 1995 yılında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalında Anatomi doktoru ünvanı aldı. 2002 yılında ESOGÜ Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Anabilim Dalında “Kutadgu Bilig’de Ahlâk Kavramı ve Tıp Etiğine Katkısı” isimli tezini tamamladı. 2005 yılında ESOGÜ tarafından Nottingham Üniversitesine gönderildi ve Dr. Lopa Leach’in yanında angiogenesis üzerine çalıştı. ESTÜDAM (ESOGÜ Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi) müdürü olarak görev yapmaktadır. Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Felsefe Bölümünü de bitiren Hilmi Özden ESOGÜ Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde “Türk Romanında Zorunlu Göç” isimli tezine devam etmektedir. Anatomi, Tıp Tarihi ve Tıp Etiği üzerine yurt içi ve yurt dışı çalışmaları bulunmaktadır.

Comments

Comments