Ana Sayfa Cumhuriyet Tarihi Kore Savaşı Kore Gazisinin Esaret Günlüğü

Kore Gazisinin Esaret Günlüğü

  • Nazmi Karataş [1]

Kore Gazisi Ömer Ulu, Kore’ye ilk giden kafiledeydi. Kunuri Savaşı’nda esir düşmüş, yaklaşık iki buçuk yıl esaret altında kalmıştır. Esir kamplarında tuttuğu notlarını çıkaramamış, esaretten kurtulduktan sonra Japonya’daki hastane günlerinde sıcağı sıcağına yeniden yazmıştır.

Kore’ye Gidiş Tarihim

Kore Gazisi Ömer Ulu

Askeri vazifemi İstanbul Halıcıoğlu’nda yaparken çavuş kursuna gitmiştim. Vazife ile meşgulken sekizinci ayın on sekizinde (1950) bizi Kore’ye seçmişler. Deniz Hastanesi’ne muayene olmak için gittik. Muayeneyi kazandık. Bizi oradan Ankara Sarıkışla’ya götürdüler. Orada istikam bölüğü teşkil ettiler. Ben birinci takımın üçüncü manga komutanı oldum.

Sarıkışla’dan tekrar İstanbul’a gittik. İstanbul’da yirmi üç gün kaldık. Tekrar Ankara Etimesut’a vardık. Orada üç gün kadar kaldık. Tekrar hareketimizde İskenderun’a vardık. Kurban Bayramı’nı orada yaptık. Dokuzuncu ayın yirmi altısında Kore’ye hareketimiz oldu. Onuncu ayın on sekizinde Pusan Limanı’na indik. Cemselere binip istasyona vardık. Bize kumanya verdiler. Akşam saat altıya çeyrek kala trene bindik.

Saat on ikide Tego(Taegu)’ya vardık. O geceyi orada geçirdik. Velhasıl yirmi gün kadar o şehirde kaldık.  Candan (Chongdan) isminde bir yere geldik. Dört gün kadar da orada kaldık. Tugay Soğan (Suwon) isminde bir yere gitti. Biz de beraber orada üç gün kadar kaldık. Tekrar emir geldi. Candan’a vardık. İki gün orada kaldık. Son hareketimiz Koneri (Kunuri) olmuştur. Üç gün sonra, cepheye hareketimiz -ki bize küsen kara günümüz- o gün başlamıştır.

Sabaha yakın bunlar gider, biz de çeker gideriz diyordu. O ara ateş kesildi. Takım komutanı; “Sessiz olarak arabalara binelim, gidelim.” dedi. Bu fikir üzere manga komutanlarını yanına çağırdı. “Oğlum buradan sessiz olarak gideceğiz. Her manga komutanı mangasından mesuldür. Her çavuş erlerini bindirsin.” dedi. Biz dört çavuş erlerimizi bindirdik. Tam hareket etmek üzere (idik) öndeki arabanın şoförünü bulamadık.

O şoförü ararken –tabi sessiz olarak arıyorduk- bu ara düşman tekrar ateşe tuttu. Bu sefer bir evvelkinden daha fazla ateş ediyordu. Bu sefer tamamen arabaları terk etmeye mecbur kaldık. Yolun sağında ufak bir tepe vardı. O tepeye mevzi aldık. O geceyi orada geçirdik. Zaten sabaha yakın bir zaman olmuştu. Düşman bizim vasıtalara devamlı surette ateş ediyordu.

O ara arabanın birinin benzin deposu ateş aldı, yanmaya başladı. Nihayet umum vasıtalarımız yandı. Bütün tahrip maddesi de tahrip edildi. Bu acı günler hiçbir arkadaşımıza korku vermiyordu. Böylelikle şafak söküyordu. Düşman bizi gördü ateş etmeye başladı. Olduğumuz yerde -o kadar kötü bir yerdi ki- barınmamıza imkân yoktu. Orayı terk etmeye mecbur olduk. Tepeye doğru koşmaya başladık.

Ne çare düşman bizi o kadar ateşe tuttu ki, bir arada gitmeye imkân yoktu. Üç dört parçaya ayrıldık. Bir üsteğmen, iki çavuş, bir onbaşı ve beş altı er arkadaşlar da beraberdi. Bir zaman daha koştuk. Üsteğmen; “Oğlum, ben önden gidemiyorum. Bende nefes darlığı var. Sen öne geç, ben arkadan yavaş yavaş gelirim.” demişti. Ben önden gidiyordum. Bir tepeye çıktım, baktım, barınmamıza müsait değil.

Üsteğmen geldi. Dedim;

“Üsteğmenim burası da iyi bir yer değil.”

“Oğlum, sen bilirsin. Neresini münasip görüyorsan oraya kadar git. Ne de olsa düşman gözden kaybetmiş vaziyette.”

Tekrar yürüdüm. Arkadaşlar da takip ediyorlardı. Bir zaman daha gittim. Açlıktan dizlerimin dermanı bile yoktu. Nihayet baygın bir halde oraya mevzilendim. Geriden gelenler de benim sağıma soluma mevzilendiler. Üsteğmen benim sol tarafıma mevzilendi.

Bu sessizlik anlarımız on veya on beş dakika kadar devam etmişti. İşte o dakikalardan sonra müşkül durumumuz başlamıştı tamamen. Sevgili anne vatanından ümidi kesmiştik. Yegâne ümit ettiğimiz şey şehitlik mertebesine ulaşmak idi. Gayemiz ve düşündüğümüz o idi. Bir de intikam almaktı işte. Burada kaldığımız müddetçe sağımızı solumuzu keşfediyorduk. Nihayet keşif neticesinde düşman olmadığı anlaşıldı.

“Yaranı sar!” dedi. Ben çekilmedim. Yaramı da sarmadım. Bu ara bazı arkadaşların mermisi tükendi, bazıları yaralandı. Bu vaziyet karşısında geriye çekilmeye mecbur olduk. Kaputumdan birinin asıldığını hissettim. Baktığım zaman üsteğmeni gördüm. “Oğlum, geri çekil!” dedi. “Peki.” dedim. Lakin unutmuşum, tekrar gelmiş. “Oğlum, gel içimize. Ne de olsa öleceğiz. Bir arada bari ölelim.” deyince, “Demek ölüm saati de yaklaştı. O da bizi bekliyor. Evet ne feci durum değil mi canım?”

Evet, biz oradan çekildik arkadaşlar da daha geri çekildiler. Bu ara sol ilerimizden silah sesi geliyordu. Biz bizim subaylardan birisi diye, seslenelim diye, üsteğmen önümde seslenmeye başladı. Düşman tarafından tekrar makineli ateşine tutulduk. Ben yattım, geride bir ses işittim. “Anam!!!” diye bağırdı. Geri döndüm, baktım. Üsteğmen elini kalbinin üstüne koydu, yere yattı. Hemen geri döndüm. Ateş devam ediyordu.

“Üsteğmenim vuruldun mu? Seni götüreyim mi?” diye sordum. Gözlerini açtı, baktı. “Oğlum, ben vuruldum, siz kaçın.” dedi. Rengi değişti. Ruhunu orada teslim etti. Ruhuna fatiha olsun. Ben orada kendimden geçmişim. Ne kadar orada kaldığımı bilmiyorum. Nihayet aklım başıma geldi, sağıma soluma baktım. Kimseyi göremedim. Yön tayin yaparak koşmaya başladım, bir zaman gittim. Baktım yanımda olanlar da o tarafa doğru gidiyorlar. İşte feci durumlarım burada başlıyor.

“Arkadaşlar nereye gidiyorsunuz?” dedim. “Bilmiyoruz, böyle gidiyoruz.” dediler. “Haydi, beraber gidelim.” dedim ve yürümeye başladık. Bir zaman daha koştuk ki nihayet o arkadaşları da geçmişim, tabii bilmiyordum. Orada bir açıklığa çıktım. Sağıma soluma baktım, her tarafım düşman dolu… Üzerime geliyor. Kurtulmanın hiç imkânı yok. O zaman kendimi düşünüyordum. “Şimdi burada öleceğim, lakin cesedim düşman ayağının altında kalacak. Hiç olmazsa bir çukura atayım da cesedim orada kalsın. Zamanla belki gömülür.” diye düşünüyordum.

Kore’ye giderken annemi babamı bir de dünya gözüyle görmediğim mini mini Hasan… Bunlar her an için aklımı alıyordu. Ne yapalım mukadderatın zulmüne razı idik. O çukurda böyle hülya ile yatarken; ‘Ya Rabbi bizim bir daha görüşmemiz kıyamete mi kaldı?’ diye düşünüyordum. Bir de ölüm saatim bitti, dakikaları başladım saymaya. O ara ansızın gözlerim karardı. Ben zannettim karanlık çöktü, gece yarısı oldu. Bu fırsattan istifade edeyim diye gözlerimi açtım. O an aniden gözlerimin önünde sevgili vatanı gördüm, vatan üstünde dolaşan vatandaşları gördüm. Bana; ‘Korkma biz buradayız.’ der gibi geliyordu. Bunlar bir taraftan sinema şeridi gibi geçerken bir taraftan aile efradımızı da görüyordum. Boyunlarını eğmişler; “Ah evladım, imdadına yetişmeye imkân kalmadı. Allah yardımcın olsun.” der gibi geliyordu. Bu ara tamamen kendimi kaybetmiş vaziyetteydim. Aklımı başıma topladım; “Ömer ne yapıyorsun? Aklını başına topla!” Değil mi canım burası düşman toprağı…

Şimdi can vereceksin. Annen, baban, aile efradın, vatandaşların hepsi Türkiye’de kaldı. Onları düşünme, nasıl vereceksin onu düşün. Eğer sen burada can vermeseydin bu haller başına gelmezdi ve bir de hususi yapılmış mezarlık gibi yeri bulup bu dar zamanda içine yatamazdın. Demek burada can vereceksin. (…) Hepsi de mevcut olmasına rağmen mezarın buradır ve burası olmalıdır. ‘Artık ölmeliyim değil mi canım?’ ‘Of evet ölmelisin.’ Ölüm bizim için, evet bizim içindir.

“Ömer sen kendini bırak ki ölebilesin değil mi canım?” “Evet!” deyip kendimi bırakıyorum ve o an için bir ses işittim. Tabii işitiyorum, anlamıyorum. Kafamı kaldırdım. Baktım, kominis askerleri gelmiş. Bana kalk diye işaret ediyorlar. ‘Ya Ömer, burada da ölemeyeceksin, yine işkence ile öleceksin. Sen en iyisi buradan kalkma ki seni burada öldürsünler. Kalksan da kalkmasan da ölüm… İyisi kalkma ki burada ölesin. Cesedin bari toprak altında kalır, değil mi canım.’

Evet deyip tekrar yattım. Artık ne olduğunu bilmiyorum. Yaka paça tuttular, kaldırdılar. ‘Ellerini kaldır!’ diye işaret ediyorlar. Kaldırmadım, geriye çekilip silahları bana doğrultular. Bir tanesi gelip üzerimi aradı. Lakin üzerimde hiçbir şey bırakmadığım için bir şey bulamadı. Oradan alıp götürdüler. Dört beş kadar Türk daha varmış onları görünce; ‘Ya Ömer, burada ne kadar esir varsa hepsini toplayıp bir arada işkenceyle öldürecekler. Birbirimizin ne şekilde öldüğünü göreceğiz.”

Aman ne kadar feci ölüm… O arkadaşların yanına oturttular. Tekrar üzerimizi aradılar. Bir iğne dahi bırakmadılar, hepsini aldılar. Velhasıl aldıkları esirleri bir araya topladılar. Ondan sonra aşağı yukarı bir ay kadar yol yürüttüler. Bu yolculuk esnasında ne kadar işkence, ne kadar ızdırap çektik bunu anlatmaya tahammülüm yok. Bu günlerime ne kadar şükretsem azdır. Açlık, bir taraftan açıklık, bir taraftan yorgunluk, bir taraftan yatacak yer yok…

Bir taraftan iyi idi, on ay kadar devam etti. Yer içer Cenab-ı Hakka şükrederdik. “Yarabbi, bundan kötü etme Ya Rabbi!” derdik. “Allah’ım kimsenin başına böyle feci durum verme Ya Rabbi!” Esir demek hürriyeti alınmış insanlardır. Hürriyeti olmayan insan ne yapabilir? Zannedersem hiçbir şey yapamaz galiba değil mi canım. Evet, hürriyetsiz insan istikbali sönmüş, istikbalini kazanmak için hürriyetini kazanması lazım. Bunu da bizim kazanmamıza imkân yoktu. Sebebi; elde avuçta hiçbir şey yoktu, hepsi alınmıştı.

Ne çare insanı yegâne yaşatan tek bir şey vardır. O da ümit… İşte bizleri o meşakkate katlandıran ümit olmuştur. Demek ki ümitsiz insan yaşayamıyormuş. Evet yaşamaz. Neden dersen, başıma geldi. Allah kimseyi hürriyetsiz yaşatmasın. Hürriyetsiz yaşamak, canı Allah’ın elinde değil başka bir insanın elinde demektir. Bir insanın canı başka bir birisinin elinde olmaz, ama onlar dinsiz insanlar olduğu için öyle demektir. Allah kimseyi öyle insanlar elinde bırakmasın.

Bu vaziyet karşısında dururken çavuşları ayırdılar. Ünyon ismindeki bir kampa götürdüler. Tabii ben de dahildim…

Kısaca Hatıram / Harp Esir Kampında

Hayatımız meçhul olan birer insanlardık. Her günümüz kara olarak geçerdi. Günlerden bir gün sabah yemeğinden sonra dokuz sıraları idi. İçtima düdüğü çaldı, içtimaya toplandık. Kamp komutanı geldi.

“Bugün size iyi bir havadis söyleyeceğim.” dedi. Biz esirler inanmadık. Çünkü iki buçuk seneden beri komünistlerin elinde olduğumuz için yalan söylediklerini biliyorduk. Onun için hiçbir şeye inanmıyorduk. Onun için sadece roman dinler gibi dinliyorduk. Dinlememizin sebebi hürriyeti alınmış esirdik. Velhasıl anlatmaya başladı.

“Amerika’nın sulh konuşmasında ortaya atmış olduğu; harp esirlerinin hasta ve yaralı olanlarının değişmesi için vermiş olduğu fikri biz kabul ettik.

Bu fikir dördüncü ayın on ikisinde kabul edildi.” diye söyledi.

“Lakin ne zaman değiştirileceği konuşulmadı.” dedi. O an beş dakika sigara içmek için istirahat verdi. Hep birden dağıldık koğuşa geldik. Rahatsızdım, hemen yattım. İkinci sefere ben gitmedim. İki saat sonra arkadaşlarım gelmiş. Bir gürültü var. “Ne yatıyorsun kalk gidiyorsun.” dedikleri zaman kendimin ne olduğunu bilmiyordum.

Cemseye bindik hareket ettik. Pekton Kampı’na saat on ikide geldik. 13 ve 14’ünde (13-14 Nisan 1953)  orada kaldık. 15 sabahı, Çarşamba günü, saat altıyı yirmi geçe hareket ettik. O gün akşam saat on ikiye kadar yol geldik. Kechon’a… Orada yattık sabahleyin saat dokuzda hareket ettik. Ayın on altısında öğlen birde Pyongyang yakınlarında kaldık. Sabahleyin saat beş buçuk altı sıraları hareket ettik.

O gün ayın on yedisi idi. Öğlen iki sıraları Kechon’a geldik. 18 ve 19’unda orada kaldık. Ayın 20’sinde Pazartesi günü sabah sekiz sıraları sıhhiye arabalarına bindik. Değişme yeri olan Perminchon’a geldik. Saat 9.30 da teslim olduk. Orada ilk olarak Türk subayı Yüzbaşı ile karşılaştık. Benim ismim Türkçe okununca; “Oğlum, sen Türk müsün?” dedi. “Evet yüzbaşım, Türk’üm.” dedim.

Hemen cebinde taşımış olduğu Türk Ayyıldızı’nı verdi.

“Al oğlum sana hürriyetini tebrik edeyim.” dedi. Orada kucaklaşıp sevinç gözyaşlarımı dökmeye başladım. Yüzbaşı dayanamayıp o da ağladı. Orada beni kucaklayıp öpmesi annemin ve babamın şefkatini vermişti. Oradan bizi Sıhhiye arabalarına bindirdiler. Ünson’a geldik. Orada iki tane Türk asteğmeniyle karşılaştım.

Baba ve anneden kardeş gibi kucaklayıp öptüler. Orada bana daha fazlasıyla anne ve baba şefkatini vermişlerdi. Oradan helikopterle Güney Kore’nin eski merkezi Seul’e geldik. Yandanpo Hastanesi’nde bir gece kaldık. Sabahleyin saat sekiz buçukta tayyareye bindik. Saat on sıraları hareket ettik. Tokyo Ordu Hastanesi’ne 21.04.1953’te saat üç sıraları tayyareden indik. Hastaneye dört sıraları geldik. Hastanede on gün yattık. 01.05.1953 sabahı, Cuma günü saat üçe on kala hareket ettik tayyare meydanına. Dördü yirmi geçe geldik Kachikon’a. Oradan altıya yirmi beş kala hareket ettik. Seul Meydanı’na ona on kalarak indik. Oradan saat on birde hareket ettik Inchon Limanı’na on ikide geldik. Türkiye’ye gidecek gemiye saat ikiyi on geçe bindik. Ayın ikisinde saat 02.27 gece hareket ettik.

28.05.1953’te sabah saat dokuzda İzmir’den indik. Yolculuğumuz o kadar iyi geçti ki, o kadar olur. Rahatımız iyiydi.

[1] Bu yazı ‘Kutup Yıldızı’ adlı kitabımdan belgeseltarih.com takipçileri için tarafımdan derlenmiştir.

219 Toplam Okuma, 1 Bugün

Nazmi KARATAŞ

Nazmi KARATAŞ

Elmalı(Biga/Çanakkale) Köyü’nde doğdu. Öğreniminin ilk üç yılını köyünde; kalan kısmını Biga’da tamamladı. Uludağ Üniversitesi Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği Bölümü 1989 mezunudur. Halen Elektronik Mühendisi olarak özel sektörde çalışmaya devam etmektedir. Evli ve bir çocuk babasıdır. Yakın tarihle ilgili bilgi, belge toplamak, yakın tarihi bizzat yaşayanlarla söyleşiler yapmak, notlar tutmak ilgi alanlarından biridir. Nadir Öğretmen, Evcek Selamlar, Kobilyane Panayırı, Bozkır Bilgeleri, Tuz Kokmuşsa ve Kutup Yıldızı adlı yapıtları yayınlandı.

Comments

Comments