Ana Sayfa Cumhuriyet Tarihi Kore Savaşı “Kunuri’ymiş Orası…”

“Kunuri’ymiş Orası…”

  • Nazmi KARATAŞ [1]

Ben Salih Berlik, 1949’un onuncu ayında Zonguldak Ereğli’ye askere gittim. Orada sekiz ay kaldıktan sonra Ankara Sarıkışla’ya gönderdiler. Bizim alay 241. Alaydı, Kore’ye gidecek alay olarak görevlendirildi. Takviye yaptılar Tugay oldu. Dokuzuncu ayda İskenderun’a gittik. Orada beş altı gün kaldık. Bizi 25 Eylül 1950 tarihinde gemiye bindirdiler.

Amerika’ya yardıma gittiğimizi biliyorduk da Kore’nin nerede olduğunu bilmiyorduk. Rusya’nın öte başında Çin’e komşu bir yerdeymiş. Gemide eğitim verilmedi, yalnız ateş ettirdiler. Tüfeklerimiz Kırıkkale’ydi. Onları aldılar, Amerikan yapımı yarı otomatik M1 tüfek verdiler. İlk zamanlar Kırıkkale’den kalan alışkanlıkla kolu çevirmeye çalışıyorduk. Amerikalılar bize gülüyor, alaya alıyorlardı.

On iki günde Hindistan’a vardık. Bir geceliğine indik; bazısı gezdi, bazısı hiç çıkmadı. Gıda, su ve mazot takviyesi yapıldı. Ertesi gün hareket ettik, Endonezya’ya kadar hiçbir kara parçası görmedik. Gözün görüp görebileceği her yer denizdi.  Oradan Singapur’a geçtik. Japon adalarını gördük. Yirmi üç gün, yirmi dört gecede Kore’nin Pusan Limanı’na indik.

On beş gün eğitim gördük. Eğitim bitiminde bizi sarp bir dereye götürdüler. Acemiyiz tabi, neresi olduğunu bilmiyorduk. Bir iki gece orada kaldıktan sonra yaya olarak harekete geçtik. Yolda bize ateş açıldı, iki kişi vuruldu. Tugay olarak biraz daha ilerledik, geçici olarak konaklayacağımız yere geldik. “Burada çok asker vurulmuş, dikkatli olun.” diye bizi uyardılar. Emir verildi, ertesi sabah yine hareket ettik. Bir yere vardık. Bize un verdiler. “Ekmek yapın.” dediler. İnce taşların üzerinde bir şeyler yapmaya çalıştık.

Her yer buz gibiydi,  toprak da donmuştu. Oradan bizi cemselere bindirdiler. Nereye gittiğimizi bilmiyoruz tabii… Bir gün, bir gece gittik. Kuzey Kore’nin başkenti Pyongyang’ta bir gece kaldık. Ertesi sabah bizi yine cemselere bindirdiler. Seferi torbalarımız vardı. Onları altlara serdirdiler, bizi oturttular. Elli kişi bir cemseye sığıştık. Ben en arkadaydım, bacaklarımı sallayabiliyordum,  içerdekiler hiç kıpırdayamıyorlardı.

Bir yere vardık. Bizi indirdiler. Kunuri’ymiş orası… Biraz yaya gittik, tepe yukarı çıktık. Çok yüksek bir tepeydi. Üç yüz bilmem kaç rakımlı tepe diyorlardı. Biz giderken yanı başımızda hasırdan sedyeler içinde yaralı adamlar taşınıyordu. Bizim arkamıza adam geçiriyorlarmış. Biz yaralı geçiriyorlar sanıyorduk, taktikmiş.

Dinlenme verdiler, biraz oturduk. Birden savaş patladı, geri çekilmek zorunda kaldık. Bir ormanın içine girdim. Çinliler akşama iki saat kala geldiler. Bizim olduğumuz yere kadar dayandılar. Biz nereye gittiğimizi, neden gittiğimizi bilmiyorduk.  Yirmi beşinci tümenin bir taburunu esir almışlar, biz onu kurtarmaya gidiyormuşuz. Sonradan duyduk tabi bunu.

Biz ilerlerken Çinlilerle karşılaşacağımızı düşünmüyorduk. Daha ilerde Kuzey Kore ordusu ile karşılaşmayı bekliyorduk. Çinliler dokuz on sıralarında bizi bozguna uğrattılar, geriye doğru kaçtık. “İleride talimgâh bölüğü var, onlar mevzide…” dediler. Bunu bilmenin rahatlığıyla yattık, biraz uyuduk. Çinliler sabaha karşı bir daha baskın yaptılar, neye uğradığımızı anlayamadık, yine dağıldık.

On birinci bölükteydim. Bizi yüzbaşımız buldu.

“On birinci bölük beni takip et!”

Ahmet Üsteğmen vardı;

“Ölüleri alalım, öyle gidelim.”

Yüzbaşı;

“Ölen zaten öldü. Ben geri kalanı kırdırmam.”

Bizi çekti götürdü. Bir yere vardık, iyice acıkmıştık. Serenderlerde mısır vardı. Buralardan aldığımız mısırları otun üstünde taş kızdırıp patlattık yedik.  Yüzbaşı yeniden komut verdi.

“On birinci bölük beni takip et.”

Bizi yemeğe götürüyor zannettik. Bir de baktık ki; gavurlar böyle etrafımızı sarıp arkamıza doğru geçmeye çalışıyorlar. Ateş etmeye başladık. Subaylarımız; “Ateş etmeyin! Onlar Birleşmiş Milletler askeri…” dediler. Oysa Çin askeriymişler.  Bizim arkamızı kuşatmaya çalışıyorlarmış. Arkamızın kesildiğini anladık, ama geç oldu. Bu esnada bir uçak geldi, bizim bulunduğumuz yere kumanya attı. Biraz meyve suyu falan aldık. Oradan yürüyerek hareket ettik, dönemeçten dönerken bizi ateş altına aldılar. Yakında bir dere vardı. Ben kendimi hızla dereye doğru attım. General Tahsin Yazıcı arabaya dayanmış;” Atın oğlum, atın oğlum.” diyordu. Arkamız kesilmiş bir defa bizi yeniden bozdular. İki uçak geldi, biraz rahatladık.

Çam ormanının içine kaçmaya çalışırken üç defa ateşe tuttular beni. Yattım vuruldu diye ateşi kestiler, kalktım bir daha yürüdüm, bir daha yürüdüm. Üçüncü defada ormana girmeyi başardım. Orada bir üsteğmen mi teğmen mi bir subay vardı; “Oğlum beni bekle.” dedi. Birlikte dolandık, aşağıya indik. Tugay tamamen dağılmıştı, hiç kimseyi göremedik. Subay olarak bir tek Ahmet Üsteğmen kalmış. Yola bir asker bırakmış gelenleri; “Türkler bu yana…” diye topluyordu.  Çok fazla gelen olmadı. “Siz cemselere binin. Bindirmezseler vurun.” dedi üsteğmen.

Ben cemsenin arka tarafındaki römorkuna bindim biraz hareket ettik, römork devrildi. Römorkun altında kaldım. Römorku üstümden çekip aldılar. Ortalık ışıdığında baktım sağ kolum sıyrılmış, şişti. Sonradan Amerikalılar geldiler, bizi bir konvoyun yanına götürdüler. Kolumu bir güzel sardılar.

Beni bir jiple gönderdiler. Orada ateş yakılmıştı, evleri kırıp kırıp yakıyorlardı. Isındık. Yeniden jipe bindirdiler. Biraz ilerledikten sonra beni kolumdan tuttup aşağı attılar, tüfeğimi de peşimden fırlattılar. Bastılar gittiler.

Nerede olduğumu, nereye gittiğimizi bilmiyordum. Ortalıkta tek başıma kalakaldım. Sol elimde yalnızca sekiz mermisi olan tüfeğim vardı. Elim tetikte bekledim. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bulunduğum yere bir tank geldi. Amerikalı olduğunu anladım. İşaretle; “Beni de alın.” dedim, aldılar. Biraz götürdüler.

Boş bir jipe rast geldik. Tank şoförü indi, jipin tamponu tekere yapışmıştı, onu doğrulttu. Bana; “Sen bu jipe bin git.” anlamına gelen işaretler yaptı. Ben de şoförlük yoktu. Hendeğe çekildim. Bekledim bekledim bir arkadaş daha geldi. O da Türkmüş. İki kişi olduk, biraz rahatladık.

Bir jip geldi; “Bizi alın.” diye işaret ettik, almadılar. ”Arkadan büyük araba geliyor.” dediler. Büyük bir araba geldi. “Dur!” dediysek de durmadı, bastı gitti. Arkadan bir jip daha geldi, önümüzden geçti. “Dur!” dedik, bizi elli metre kadar geçtikten sonra durdu. “Geliiin!” diye bağırdılar.

İçinde Türk askerleri varmış. Bizi oradan aldılar, bir meydana getirdiler. Baktık general (Tahsin Yazıcı) orada bekliyordu. Askerler, yakılmış ateşin etrafında oturuyorlardı. Kiminin tüfeği, kiminin bombası eksikti. Asker perişandı. Bizi arabadan inince general kalktı, ağlayaraktan; “Isının evlatlarım!” dedi.

Bizi oradan başka bir şehire götürdüler. Bir okula yerleştirdiler. Okulda iki üç gün kaldık. Açlığımızı gidermek için köylerden pirinç aldık, pişirdik. Bizim köyden bir arkadaşım vardı, iyi yemek yapardı. Yemek yedik, ama hasta olduk. Tuz yoktu. Bizi oradan aldılar, Güney Kore’nin başkenti Seul’e götürdüler. Tugay orada toplandı. Çok yaralı, ölü vardı.

Celal Dora Kunuri Baskını’nda sancağı yerinden sökmüş, beline dolayıp kaçmış.  Beş on gün sonra geri geldi. Sancağı teslim etse esir oluyorduk. O da savaşın içindeydi, ama kaçtığından haberimiz olmadı.

Seul’ün bir kıyısında on sekiz gün dinlenme verdiler. Ondan sonra da taarruza kalktık.[2] Yeniden Kuzey Kore’ye;  doğru gerisin geri; gitmeye başladık. Düşmanı kovaladık. Çinliler gece savaşırlardı. Gündüz hiç kıpırdayamaz, gece tüfeğin namlusunun dibine kadar gelirlerdi. Gündüz uçaklardan korktukları için savaşlar genelde gece oluyordu. Çinlilerde üç kişide bir tüfek vardı.

Sabaha kadar ateş ettiğimizi bilirim; uçaksavarlar, tanklar, tüfekler… Uçaksavarlar önümüzü tarıyor, tanklar birbirine ateş ediyordu. Gavuru göremiyorduk, karanlığa ateş edip duruyorduk işte. Bizi bıraktıkları yerden Seul’e kadar Amerikan tankları yolları sarmışlar, cemseler bize mermi yetiştiriyorlardı.

Tahsin Yazıcı o sırada Tokyo’daymış. “Türk Tugayı ortadan kalktı.” demişler. O da; “Benim evlatlarıma bir şey olmaz. Siz yeter ki mermi yetiştirin.” demiş. Akşam namazından sabah namazına kadar kesintisiz olarak ateş ettik içimize girmemeleri için bütün toplar düşmanı dövüyordu. Savaş sonrasında keşif yaptılar;  Çinlilerden üç bin beş yüz kişi ölmüş, bizden on sekiz şehit vardı.

Bana sorarsanız savaş kötü bir şey…

Taarruzdan sonra bize bir dinlenme daha verdiler. O dinlenmede bizim tugayı ileri karakol denen bir yerde bıraktılar. Birleşmiş Milletler Karargâhı bizden otuz kırk kilometre gerideydi. Orada bizi hiç rahat bırakmadılar; bir oraya, bir buraya gönderdiler. Dönene kadar ara ara savaştık, ama hepsini şimdi tek tek anımsamak, birleştirmek zor… Kore’de Birleşmiş Milletler adına savaşan on altı devletten asker vardı.

Kore’de on dört ay kaldım. Komşulardan ayda bir mektup geliyordu. O mektuplar sayesinde ailemden haber alabiliyordum. Üç kafilede döndük, ben en son gelen kafilede idim. 1952’nin yılbaşı gecesi İzmir’e çıktık. Bize dönüşte iki yüz elli dolar kadar para verdiler. Terhis olduk. İzmir’den trene bindirdiler, Samsun’a gönderdiler. Döner dönmez memleketteki toprakları sattım. Tokat’tan elli dönüm yer aldım. İdare edemedim. Terme’ye geçtim.

– Ekim 2015 –

 

[1] Yazının tamamı ve 12 Kore gazisinin anıları için; ‘Kutup Yıldızı, Nazmi Karataş, Ekin Yayınevi, Şubat 2018’…

[2] Kumyangjangni Savaşı… (NK)

394 total views, 1 views today

Nazmi KARATAŞ

Nazmi KARATAŞ

Elmalı(Biga/Çanakkale) Köyü’nde doğdu. Öğreniminin ilk üç yılını köyünde; kalan kısmını Biga’da tamamladı. Uludağ Üniversitesi Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği Bölümü 1989 mezunudur. Halen Elektronik Mühendisi olarak özel sektörde çalışmaya devam etmektedir. Evli ve bir çocuk babasıdır. Yakın tarihle ilgili bilgi, belge toplamak, yakın tarihi bizzat yaşayanlarla söyleşiler yapmak, notlar tutmak ilgi alanlarından biridir. Nadir Öğretmen, Evcek Selamlar, Kobilyane Panayırı, Bozkır Bilgeleri, Tuz Kokmuşsa ve Kutup Yıldızı adlı yapıtları yayınlandı.

Comments

Comments