Ana Sayfa Genel Tarih Kültürel Tarih Kurtuluşa giden yol Keşiş Dağı’ndan geçti / Çemişgezekli Kurmay Haydar

Kurtuluşa giden yol Keşiş Dağı’ndan geçti / Çemişgezekli Kurmay Haydar

  • Süleyman IŞIK

1920 yılının sıcak bir Temmuz gününde Bursa’yı maiyetiyle terk eden Miralay Bekir Sami Bey, aynı gün Yunanlılarca işgal edllen Bursa’nın güneyini emekli Binbaşı Çemizgezekli Haydar Bey’e emanet etmişti. Nam-ı diğer Kurmay Haydar’a.

Yunan işgali öncesi bölgede Kuvayı Milliye milisleriyle bağlantılar sağlansa da Dağ Müfrezesinin yapılandırılması için zamana ihtiyaç vardı.

Keşiş Dağı’nın (Uludağ) İnegöl tarafı Binbaşı Çolak İbrahim’e bırakılmış, dağın Sarıalan tarafına Püskülsüz İsmail’le Abdürrezzak çetesi yerleştirilmişti. Kapıkaya geçidine kurulan karakol düşmana geçit vermezken Türk Ordusu’nun arka tarafı olan Kelesi Orhaneli bölgesi ise 3 ayrı karargahla kontrol altına alınmıştı.

Kurmay Haydar, Dağakça, Epçeler ve Şeytanbudaklar’daki karargahlarından bölgeyi yönetiyor, Batı Cephesi Komutanlığının emri gereği Kütahya tarafına kuş uçurtmuyordu.

Daha içerilerdeyse Keles bölgesinde Topal Sadettin, Harmancık tarafında Canip Efe ve Tavşanlı bölgesinde Kabakçı Salih Efe hem istihbarat, hem de milis gücü olarak destek veriyordu.

Bu efeler daha sonra istihbarat uzmanı subaylarla (Edebeyli İzzet Bey, Ragıp Gümüşpala gibi) desteklenecekti.

10 Eylül 1922’de, Türk Ordusu’ndan bir gece önce Bursa’ya giren Dağ Müfrezesi ve Püskülsüz İsmail çetesi, muzaffer Ordu’ya hareket imkanı yaratarak Bursa’nın kurtuluşuna zemin hazırlamış, bu güzel şehri yakılıp tarümar edilmekten kurtarmıştı.

Peki, Bursa tarihinde bu kadar önemli bir yeri olan Çemişgezekli Kurmay Haydar Bey’i kaç Bursalı tanıyor. Geriye bir tek fotoğraf bile bırakmadan Yunan ileri harekatında Dağakça’daki çarpışmada şehit olan bu yiğit Çemişgezekli Binbaşı, nerede yatıyor dersiniz?

Yaptığımız incelemeler sonucu Haydar Bey’in mezarını bulduk. Üstünden asfalt geçirilmiş ve bir mezar taşı bile bu yiğit komutana çok görülmüş.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı belki devletçe değil ama ulusça kutlamakta olduğumuz şu günlerde Bursa’yı kendilerine borçlu olduğumuz Dağ Müfrezesine ve onun reisi Haydar Bey’e bir anıt mezarı Bursalıların çok görmeyeceğine inanıyorum.

Bu, o yiğitlere minnet borcumuzu karşılamaya yetmese de gecikmiş bir özür borcumuz yerine geçebilir.

Aşağıda, Bursa’nın işgal yılları ve sonrası dönemi ele alan yayın aşamasındaki Keşiş Dağlı romanımdan bir bölüm sunuyorum. Umarım sizleri o yıllara, Dağın arkasında yaşananlara götürebilirim.

***

Cephenin emri / Zor görev

Dağakça, Epçeler, Şeytanbudaklar, iki gündür atlıdan, silahlıdan geçilmiyordu. Celalettin Efe, İnce Ramazan ve Deliceli, Karargâh’a uğrayınca Haydar Bey’i oda dolusu adamla konuşur buldular. Yanında Kirmastı tarafından milisler vardı. Üçüne yer açıldı. Odadakilerin konuşması bitmiş olacaktı ki, izin istediler. Kısa hoşbeşten sonra Haydar Bey konuya kestirmeden girdi.

-Yunan dağın bu tarafını sık sık yoklamaya başladı. Sağda solda keşif kolları görülüyor. Bu hiç hayra alamet değil. Daha bu sabah Tuzaklı tarafında patırtı koptu, yola doğru yaylım ateşi açıp kaçtılar. Böyle kalsa iyi amma bana öyle geliyor ki Yunanlılar niyeti bozdu.

Celalettin Efe mütevekkil bir edayla konuştu.

-Helbet vaziyeti siz bizden eyi bilirsiniz. Bize düşen, emrinize uymak, vuruşmakdır Gumandan. Gerisi Allah’a gamış.

-Sağ olun var olun. Şimdi Yüzbaşı’yı bir manga askerle Kapıkaya tarafına keşfe çıkarıyorum Siz de katılın. Kapıkaya’yı sıkı tutmalıyız.

Ayağa kalkıp ‘Başüstüne’ dediler. Tam kapıdan çıkarlarken Sadettin Efe’yle burun buruna geldiler. Birbirlerine sarılıp eyvallah ettikten sonra avluda askerlerini yürüyüş kolu olarak düzenlemekte olan Yüzbaşı’nın yanına vararak Kumandan’ın talimatını ilettiler.

Yüzbaşı Hüseyin, çelebi adamdı. İstanbulluydu. Narin bir yapısı, ipek gibi sesi vardı. İnsanda askerden çok kalem efendisi izlenimi bırakıyordu. Babası da Çanakkale’de şehit düşmüş bir askerdi. Hüseyin, çocukluğundan beri askerlik için hazırlanmasına karşın bu mesleği nedense bir türlü sevememişti.

Yunan işgaliyle birlikte görev için gittiği Orhaneli’de Kurmay Haydar tarafından Fransızca bilmesi dolayısıyla alıkonulmuştu. Bu özelliğini birkaç kez kullanma fırsatı bulmuş, Ankara’ya mesaj göndermek isteyen Fransız Temsilcinin kabulünde bulunmuş, tercümanlığını yapmıştı.

Biraz sonra yola çıkıldı. En arkada müfrezenin tek ağır makinalısı iki asker tarafından omuzlanmıştı. Yarı yola vardıklarında 7-8 adamıyla beraber Şaban Çavuş’la karşılaştılar. Yüzbaşı’ya keşif raporunu verip kafileye katılan Şaban Çavuş, Celalettin Efe’nin Galiçya Cephesi’nden arkadaşıydı. Efe’ye takıldı.

-A be more seni de mi çağırdılar kuzim? Biz hallederdik.

Celalettin Efe Arnavut Şaban’ı kızdırmayı severdi.

-Hallitsen Gurmay çağırmazdı. Her işi Kırakof’daki gibi yapıyosan ohooo…

Efe’nin Krakow’u hatırlatması Şaban’ı hep kızdırmıştı. Yine öyle oldu. Parmağını tehditkar bir biçimde uzatıp  ‘Arnavut damarımı attırma’ dedi. Krakow’da bir düşman birliğini kuşatmış, teslim olmalarını beklerken sarışın Rus Yüzbaşı kılıcını çekip Şaban Çavuş’un mangasından yana yarma teşebbüsüne girişmiş, başarılı da olmuştu. Ortada bir ihmal olmamakla birlikte Şaban Çavuş bu olayı kendine hiç yedirememiş, günlerce dövünmüştü.

Hafiften yoklamalar

Biraz sonra Kapıkaya’ya vardılar. Burası Bursa’yı Keşiş Dağı’nın Orhaneli tarafındaki eteklerinden saklıyordu. Bursa’nın güneye açılan kapısıydı. Nilüfer Çayı’na doğru büklüm büklüm inen patikalar hep aynı noktaya çıkıyordu. Alt tarafı uçurumlarla çevrili olduğundan savunulması kolay, geçilmesi zor bir geçitti. Biraz gerisinde, mevzilenmiş askerlerin barınması için derme çatma bir baraka, kontrol karakolu vazifesi görüyordu.

Mevzideki nöbetçiler değiştirilip nöbeti bitenler dinlenmeye yollanırken en hâkim noktaya ağır makinalı kurularak üstü çam pürçükleriyle örtüldü. Yüzbaşı, biraz sonra yanlarına gelip her zamanki nezaketiyle görevlerini bildirdi.

-Siz Efeler, yanınıza on adam vereceğim. Beşer beşer ayrılıp Nalınlar ayrımında ve Erenler’in Koçu köy girişinde uygun biçimde mevzileneceksiniz. Eğer baskın yersek silah sesleri size kadar gelir zaten. Göreviniz, takviye gelene kadar düşmanı Erenler’e hapsetmek, ileri geçirmemektir. Bunu yapabilirsek düşman üç taraftan ateş altında kalacağından muvaffakiyet ihtimali yoktur. Haydi Allah rast getire…

On dört kişilik kafile Erenler’e doğru yola çıktı. Yol boyu Şaban Çavuş’la Celalettin Efe Galiçya dönüşü yaşadıkları perişanlıklar ve komik olayları anlata anlata Erenler’e vardılar. Daha anlatacakları bitmediğinden taksimi yapan Şaban Çavuş, Celalettin Efe’yi, İnce Ramazan’ı ve Deliceli’yle üç adamını yanında bırakıp Nalınlar tarafına yöneldi. Diğer kafileyi de silah sesleri duyulur duyulmaz vakit kaybetmeden Erenler yoluna çıkmalarını tembihleyerek Koçu tarafına gönderdi.

8-10 hanelik köyün girişindeki metruk evi kendilerine siper edip yolun altına üç adam yerleştirdikten sonra çıkınlarını açıp kumanyalarını yediler. Belki domates, biber ya da yumurta buluruz diye köy içine girdiler. Köy, terk edilmiş gibiydi. Yıkılmaya yüz tutmuş bir evin penceresinin önündeki peykeye tüneyip etrafı seyreden yaşlı kadınla sümükleri akan saçı başı dağınık üç beş çocuktan başka kimse görünmüyordu. Kulaklarına, epey ilerideki kurumuş dere yatağının yamacında iki öküzüyle çift süren yaşlı adamın öküzlere ‘Hohh, dehhh’ diyen sesi geliyordu.

Bitmek bilmeyen savaşlar ve seferberlikler, Anadolu’daki diğer köyler gibi Nalınlar’ı da ıssıza çevirmiş, genç nüfusu öğüterek ocakları yakıp kül etmişti. Dönen birkaç genç de ekmeklerini aramak için Bursa yolunu tutmuştu.

Domatesten yumurtadan ümitlerini kesip, yol kenarındaki çaltıların içinde olgunlaşıp ballanmış ahududulara yumuldular. Bu sıcakta mayhoş tadı serinletici geldi. Elleri, dudakları ve bıyıkları ahudududan mor bir renk almıştı. Arada sırada dikenler batsa da aldırmadılar. Tek kelime etmeden yiyorlardı ki, çaltının içinde hışırtılar duyup duraladılar. Yılan da olabilirdi, başka bir hayvan da. Celalettin Efe ayağıyla dikenleri aralayınca kaçmaya hazırlanan bir kekliği fark edip tüfeğine davranınca Şaban Çavuş bileğine yapışıp azarladı.

-Napıyorsun kuzim, sırası mıdır şimdi?

Efe, Şaban Çavuş’a dönüp onu dudakları mora boyanmış görünce kahkahayı koyuverdi.

-Ulan Arnavut, şeher garıları gibi olmuşsun. Şu dudaklara…

Sözünü tamamlayamadı. Silahlar peşpeşe patladı.

Kulak kesildiler. Silah sesleri Kapıkaya tarafından geliyordu. Önce tek tük, ardından sağanak şeklinde. Köye doğru bir koşu tutturup adamlarının yanına vardılar.

Efe, Çavuşa seslendi.

-Ne yapacaz Arnavut Şaban?

Şaban düşünceli düşünceli kafasını kaşıdı.

-U be deti kos.

-O ne goca Arnavut?

-Deniz yoğurt oldu be kuzim.

Celalettin Efe söyleneni yine anlamadı. Şaban Çavuş devam etti.

-Herkes davransın, hazırlasın çanaklarını. Hayden buyrun yoğurda.

Sonra Efe’ye bakıp gülerek ekledi.

– Fol me ti, fol me murin.

Efe, boş gözlerle kendisine bakınca kızdı.

-Ne söylesem anlamazsın be more. Ha sana söylemek, ha duvara söylemek. Yoktur farkı…

Atlarına atlayıp Erenler yolunu tuttular. Silah sesleri daha da artmıştı. Şaban Çavuş, yanındakine bağırdı.

-Silah hep bir yöne doğru atılır. Karşılık verilmez sanki. Dinleyin bakın…

Kulak kesildiler Çavuş’un söyledikleri doğru gibiydi. Sesler, şimdi de azalmaya başlamıştı. Erenler çatrağına yaklaştıklarında en önde gösterişli atının üstünde, gök mavisi giysisiyle bir Yunan zabiti ve arkasında yarısı atlı yarısı piyade iki yüze yakın Yunan askeri sökün etti. Aralarında üçyüz adımdan fazla bir mesafe vardı. Şaban Çavuş’un el hareketiyle milisler, çalılıklarla kaplı dere boyuna indiler. Bu kadar kalabalık düşmana karşı yapılacak en iyi iş gizlenip kuvveti muhafaza etmekti.

Gizlendikleri yerden düşmanın Orhaneli yönüne doğru, hızlı biçimde ilerlediğini gördüler. Şaban Çavuş, yere tükürerek konuştu.

-Bu gidiş iyi gidiş değil Efe. Yunan soluğu Adırnaz tarafında alır artık.

-Bekleyecez mi bu çukurda? Vuruşmayacak mıyız?

Şaban Çavuş acı acı gülerek kolunu Efe’ye uzatıp konuştu.

– Hip ketu e shih Stambollin.

Bu kez Efe kızdı.

-Ne deye ikide bir Arnavutca lakırdı edersin. Türkçenin suyu mu çıktı?

Şaban öfkeyle bağırdı.

-Dirseğime çık da İstanbul’a bak derim sana anlamazsın be Yörük kuzim. Görülür mü buradan İstanbul?

-Ne İsdambol’u ya?

-Bırak şimdi, senin dediğin olacak iş değil. Allah vere Koçu’ya gidenler de senin gibi düşünüp yerlerinden kımıldamasalar bari. He kuzim…

-Peki ne yapacaz?

-Sen Kurmay Haydar’a git. Takviye iste. Biz de Koçu’dakilerle birleşip takibe geçelim.

Yunan birlikleri büklüm büklüm giden yollarda bir kaybolup bir görünüyorlardı. Hep beraber hareket ettiler. Celalettin Efe Göktepe üzerinden yola çıkarken diğerleri Yörükler sırtına doğru vurdular.

***

Yüzbaşı Hüseyin olayı

Celalettin Efe, Dağakça’ya vardığında kimseyi bulamadı. Köyün üst tarafındaki mağaralara yöneldi. Oradan sesler geliyordu. Kayalıkların altındaki düzlükte başta Yüzbaşı olmak üzere herkesin içtima vaziyetinde kıpırtısız durduğunu görünce hareketleri yavaşladı. Kenardaki askerlerin yanına ilişti.

Kurmay Haydar, içtimadakilerin karşısında elleri arkasında bir ileri bir geri adımlıyordu. Öfkesinden kudurmuş gibiydi. Yerinde duramıyordu. Birden yan dönüp haykırdı.

-Nasıl yaparsınız nasıl? Düşman, elini kolunu sallaya sallaya nasıl geçer?

Yüzbaşı Hüseyin’in yumuşak sesi belli belirsiz duyuldu.

-Kumandanım müsaade buyurulursa anlatayım, düşman…

-Neyi anlatacaksın Yüzbaşı? Düşmanın geçişine kımıltısız refakat ettiğini mi?

-Karşı koyacak gücümüz yoktu Kumandanım…

Herkes put kesilmişti. Komutan’ı hiç böyle görmemişlerdi. Burnundan soluyarak konuştu.

-Mitralyöz nerede?

Yüzbaşı kekeledi.

-Ka.. Kapı.. kaya.. kayada kal…

Kurmay Haydar Yüzbaşı’nın üstüne üstüne yürüdü.

-Sen ne korkak adamsın!

-(…)

Hırsını alamayıp zıvanadan çıkmış halde kükredi.

-Senin gibi bir korkaktan vatana millete hayır gelmez

Birden arkada tuttuğu tabancasını şimşek gibi uzatarak tetiğe bastı. Bir cinnet anıydı. Alnından tek kurşunla vurulan Yüzbaşı Hüseyin, olduğu yere kanlar içinde yığıldı. Oradakiler şaşkınlık ve korkudan dondular.

Kurmay Haydar, kaşıyla işaret edip Yüzbaşı’nın cansız bedenini iki askerle uzaklaştırdıktan sonra Gürcü İsmail’e seslendi.

-Osman’ı, adamlarını al, yetmezse yirmi adam daha kat yanına. Git Kapıkaya’yı tut.

Sonra Sadettin Efe’yi çağırdı yanına.

-Arnavut’la adamlarından haber var mı?

Sadettin başıyla ‘Cık’ etti. Demin yaşanan olaydan dolayı donup kalmış olan Celalettin Efe ikircikli adımlarla öne çıktı. Korkudan yüreği küt küt atıyordu.

-Yüzbaşı bizi ikiye ayırıp Koçu girişine ve Nalınlar’a yolladıydı. Düşman Kapıgaya’yı yarıp Erenler’den görününce Şaban Çavuş vaziyeti haber vermek için beni size saldı. Kendisiylen adamları Yörükler’e doğru Yonan’ın peşine düşdüler.

-Düşman kaç kişi?

-İki yüzü aşgın.

Kurmay Haydar biraz kendine gelmiş, öfkesi yatışmış gibiydi. İçini pişmanlık kapladı. İki yüz donanımlı askere karşı Yüzbaşı ne yapabilirdi? Hem sonra eğilen baş kesilmezdi. Neyse, olan olmuştu. Elini Sadettin Efe’nin omzuna koyarak konuştu.

-Efe sen buradaki adamları topla, kestirmeden Osmaniye üzerinden Çöreler’e vur. Eğer Yunan Beyce’ye değil de Orhan-ı Kebir’e yönelirse Kusumlar yolundan ilerleyip önünü kes.

-Tamam Gumandan.

-İzzet Efe’yle Kabakçı Çardı’dan hareket ettiler, Yunan öncülerini karşılayacaklar. Biz de Kapıkaya’yı tutup Yunan’ın takviye yolunu kapatacağız.

Sadettin Efe, sesini yükselterek bağırdı.

-Merak itme Gumandan. Biz Gabakcı’ynan düşmanı Adırnaz ovasında yir bitiririz.

Yüzlere bir umut, gülümseme yayıldı. Deminki hazin olay sanki unutulmuştu. Kurmay Haydar ‘Allah muvaffak etsin’ diyerek atını mahmuzladı. Bembeyaz atının üstünde iri gövdesi, esmer teni, gür bıyıklarıyla yüz yıllık meşe ağaçlarının arasından yitip gitti.

***

Yunan ileri harekatı

Evet, Kapıkaya düşman tarafından aşılmış olsa da ilk raund Türklerindi. Düşman, Adırnaz ovasında ölüler bırakarak Letafet üzerinden Kirmastı tarafına kaçmıştı.

Gürcü İsmail ise adamlarıyla Haydar beyin talimatı üzerine Kapıkaya’yı tutmuş, Yüzbaşı Hüseyin’in tek kurşun atmadan terkettiği mitralyözü bulup Yunan artçı kuvvetlerine Kapıkaya’dan adım attırmamıştı. Yunanlılar geride iki mitralyöz, yirmi otomatik tüfekle on altı ölü bırakmışlardı.

Lakin bu sevinç kısa sürdü. Kapıkaya yolunun pek de öyle korktukları gibi sağlam olmadığını fark eden Yunanlıların iştahı arttı. Bir yandan Uşak üzerinden Afyon cenahına, bir yandan Mezit Boğazı’nı aşarak Eskişehir gerisine asker yığarken diğer yandan da Orhaneli üzerinden Tavşanlı’ya, Kütahya’ya yürüyerek Türkleri her cenahtan savaşa mecbur etmek istediler.

Bu planı fark eden Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey, Dağ Müfrezesi’nin Kütahya’ya giden yolu kapatması için telgrafla emir üstüne emir yağdırıyordu.

Bu kez Dağ Müfrezesi’nin karşısında iki yüz yerine on dört bini aşkın asker, onlarca top, yüzlerce mitralyöz vardı. Çongara ve Hüseyinalanı tarafından yapılan yoklama maksatlı top atışları,  Şeytanbudaklar’dan Epçeler’e kadar geniş bölgeyi kasıp kavuruyor, top mermilerinin düştüğü yerlerde çukurlar oluşuyordu.

Yeterli karşılık görmeyince askerleri ve ölüm makinalarıyla daha bir yaklaştılar. Önce mevzileri saatlerce topla dövüyorlar, sonra taarruz ediyorlardı. O kadar çoktular ki, Kurmay Haydar, Şeytanbudaklar sırtından baktığında karınca gibi kaynayan haki ve mavi renkli düşman üniformalarını görüyor, işlerinin bu kez bitik olduğunu hissediyordu.

Böylesine kalabalık ve azgın bir sürüyü durdurmak imkânsızdı. Fakat Batı Cephesi’nden gelen emir kesindi: ‘Orduya 4-5 gün kazandırılacak, düşmanın yürüyüşü yavaşlatılacak’tı. İyi de hepsi hepsi 500 civarı adamla mı başarılacaktı bu iş? Üstelik top desen sadece bir çakaralmaz, makinalı tüfek desen üç-beş. Bunlarla mı?

Adamlarını belli aralarla dere içlerine, yolların yakınındaki tümseklere, vadilere sırtlara çete düzeni yerleştirmişti.

Tüm bu eşitsizliğe karşın Yunan ilerleyişi başlangıçta sert kayaya çarpmış, yavaşlatılmıştı. Ummadıkları anda sağdan soldan atılan ve nişan alındığı için hedefini bulan kurşunlarla düşmanın yürüyüş kolu sarsılıyordu. Buna karşın Yunan birlikleri, görünmeyen milislere karşı pek isabet kaydedemiyordu. Yine de topların gümbürtüsü, silah şakırtıları, taşa değen kurşunların çıkardığı vınlamalar, tekbir sesleri, çığlıklar, ‘Allah Allah’ nidaları vadilerde yankılanıyordu.

Birinci günün sonunda ilk şehitler de verilmeye başlandı. Bunca düşman ölüsüne karşı verilen üç şehit ve Dağakça’nın karşısında mıhlanıp kalmış düşman… Bu başarı, müfrezenin direncini perçinledi.

Gece, Keşiş Dağı’nın güney eteklerini örttüğünde ortalığa sessizlik çöktü. Bugün, bu dağlarda, derelerde ölüm kalım savaşı verildiğine, toprağın şarapnellerle alt üst olduğuna inanmak bu sessiz gecede çok zordu.

Ağustosböceği sesleri Kurmay Haydar’a ninni gibi geliyordu. İki gündür at üstünden hiç inmemiş, ordan oraya koşturmuştu. Taa Epçeler’den Seferışıklar’a, Dağakça’dan Erenler’e kadar geniş arazide adamlarını yüreklendirmeye, yönlendirmeye çalışmış, düşmana kurşun çalmıştı.

Batı Cephesi’nden peş peşe gelen ve aynı minval üzere olan telgraflar artık sinirine dokunmaya başlıyordu. Bir avuç adamla bunca donanımlı 14 bin kişilik Kolorduya direnmeyi emretmek insafsızlık, hatta gaddarlıktı ama bunu emrettiğine göre Cephe Komutanı da çaresiz olmalıydı.

Bir rüya…

Bunları düşünürken yorgunluk ve uykusuzluğa yenildi. Gözleri ağır ağır kapandı. Hayvan boğazlar gibi çıkan meşhur horultusu yakın mevzideki milislere kadar ulaşıyordu.

Rüyasında sisler arasında bir Yunan Generali’ni gördü. Adam durmadan gülümsüyordu. Sertçe ‘Kimsin sen?’ diye bağırdı, sesine yanıt alamadı, General kendisine doğru yürümeyi sürdürdü. Tam bir adım kalmıştı ki, yukarıdan kanını donduran bir ses duydu. ‘Bu, General Plastras’ diyordu. Gözlerini ovuşturunca biraz önce karşısında sırıtarak duran Generalin bir anda yok olduğunu görüp yeniden sesin geldiği yere başını kaldırdı. Ses daha bir belirginleşti. ‘Sen onu yeneceksin oğul, muzaffer olacaksın’. Birkaç kez duyduğu sesin sahibi ihtiyara dikkatli bakınca Yemen’de şehit düşen babası olduğunu fark etti. Bir şeyler söylemek istedi fakat sesi çıkmadı. Babası göründüğü gibi beyaz sisler ardında yok oluverdi.

Haydar Bey uykusundan fırladığında terden sırılsıklamdı. İçinden Elham okudu. Sonra babasının rüyada verdiği müjdeyi anımsayıp sevindi. Biraz ilerisinde uyuyan Edebeyli İzzet Efe’yi dürterek uyandırdı. Uykusundan sıçrayıp tüfeğini arayan Efe’ye gülümseyerek seslendi.

-Yeneceğiz İzzet Efem düşmanı. Bu dağlar, yarın Yunan’ı yutacak. Göreceksin.

Uykunun ortasında uyandırılıp bu sözlerin söylenmesi İzzet Efe’ye tuhaf gelmişti. Yine de ‘İnşallah Gumandan, inşallah’ deyip uykuya daldı.

***

Ertesi gün o dağlar pek çok Kuvvacı milis ve Yunan’la birlikte Kurmay Haydar’ı da yuttu. Bembeyaz atının üstünde oradan oraya koşturup talimat ve kurşun yağdıran Haydar Bey, yakınına düşen bir top mermisinin şarapneliyle göğsünden vuruldu. Atından yere düştüğünde en yakınındaki Alakuş Ahmet, Kumandanın şarapnelle dağılan göğsünün açılmış kafesinden fırlayıp deli gibi atan ve sonra ters dönüp toprağa bulanan yüreğini gördü. Haydar beyin parçalanmış bedeninden fışkıran kanlar, beyaz atına sıçramış, hayvan kzıl kana boyanmıştı.

Kumandanın ölümüyle sarsılan Dağ Müfrezesi, şehit vere vere, adım adım çekile çekile düşmanı üç gün oyalayabildi.

Çok üstün Yunan kuvvetleri, Beyce-Çardı-Tavşanlı üzerinden Kütahya’ya yürüyerek Türk Ordusu’nu önce Kütahya, sonra Eskişehir’de yendi.

Aradan aylar, yıllar geçtiği halde Şeytanbudaklar’dan Bağlı’ya, Mürseller’e kadar birçok köyde köylüler kızıl kana boyanmış bembeyaz bir at gördüler. Ve o at insanlara bir göründü, bir kayboldu.

***

Dağ Müfrezesi’ne…
Size Bursa’yı borçluyuz. Nur içinde yatın.

Kaynak:
Süleyman Işık, “Kuvva”, Cinius Yayınları, 1. Baskı, Mayıs 2017

2,415 Toplam Okuma, 1 Bugün

Süleyman IŞIK

Süleyman IŞIK

1959 Bursa doğumlu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, İşletme İktisadı Enstitüsü mezunu. Valeo, İpekiş, Erkurt Holding, Polifleks, Çamsan şirketlerinde insan kaynakları koordinatörlüğü görevlerinde bulundu. BTSO, Busiad, Taysad gibi kurumlarda danışmanlık yaptı. Uludağ Üniversitesi SBMYO’da iş analizi dersini okuttu. ABİGEM, Pronet, Departman, Kadir Has Üniversitesi, Antalya Üniversitesi eğitim kurumlarında çeşitli eğitimler verdi. Peryön Bursa Şubesi’nde kurucu Başkan olarak 2 dönem görev yaptı. TÜBİTAK mentörü olarak işletmelere hizmet verdi. ‘Memleketimden İnsan Kaynakları Manzaraları’ ve ‘KUVVA’ adlı kitapların yazarı. Dünya Gazetesi, Bursa Hakimiyet ve Yeni Dönem gazetelerinde editörlük, müdürlük ve köşe yazarlığı görevlerinde bulundu. Halen, MOERS Kariyer Merkezi’nde insan kaynakları ve bireysel gelişim eğitimleri veriyor, insan kaynaklarının her alanında danışmanlık, mentörlük ve proje yöneticiliği görevlerini yürütüyor.

Comments

Comments