Ana Sayfa Cumhuriyet Tarihi Kurtuluş Savaşı Milli Mücadele Sırasında ve Öncesinde Türk-Arap İlişkileri

Milli Mücadele Sırasında ve Öncesinde Türk-Arap İlişkileri

Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal Paris Konferansı’nda (1919)
  • Alper CAN

Türklerle Arapların ilişkilerinin başlangıcı M.S. 7. yüzyıla dek geri götürülebilirse de Yavuz Sultan Selim’in Suriye, Doğu Akdeniz sahili ve Mısır gibi Arap nüfusun yaşadığı bölgeleri fethettiği 1517’deki seferi bu ilişkilerin başlangıcı kabul edilir. İzleyen dört yüz yıl boyunca Araplar, genellikle iyi ilişkiler içinde Türk yönetimi altında yaşamıştır. Bu uyumlu beraberliği sarsan ilk unsur Fransız Devrimi olmuş, milliyetçilik fikirlerinin etkisinde kalan Araplar Osmanlı Devletinin zayıflamasına koşut olarak ayrılıkçı fikirlere bünyelerinde yer açmışlardır.

Devrimin kıvılcımını çaktığı ayrılıkçı düşünceler Birinci Dünya Savaşı sırasında başlatılan Arap İsyanı ile düşünceden eyleme dönüşmüştür. Mekke emiri Şerif Hüseyin önderliğinde Osmanlı Devletine karşı başlatılan bu isyan Türk kamuoyunda Araplar hakkında olumsuz değerlendirmeler yapıla gelmesine sebep olmuştur. Tarihi süreçler milli duygulardan arındırılmış bir bakışla, belgelere dayanan yorumlarla ele alınmalıdır. Bu isyanın Osmanlı Devletini güney cephesinde zor durumda bıraktığı, asker kaybına sebep olduğu, Osmanlı birliklerinin Hatay-Urfa hattına dek geri çekilip bu bölgeleri İngilizlerce desteklenen Araplar birliklerine bıraktığı doğrudur. Diğer taraftan bu isyan tüm Arap kabilelerinin katıldığı bir isyana dönüşmemiştir. Kendilerine vaat edilenler yerine getirilmeyince isyancı Haşimiler Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal aracılığıyla Kuvayi Milliye güçleri ile yakınlaşma eğilimi içine girmiştir. Aynı süreçte diğer Arap kavimlerinin de Anadolu’da yürütülen milli kurtuluş mücadelesini destekleyici eylemleri görülmüştür. Ayrıca, Arap milletinin eylemleri hakkında nihai bir yargıya varılmadan önce imparatorluğun son yıllarında yönetim üzerinde etkili olan İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) kadrolarının Arap bölgelerinde yürüttükleri uygulamalar da dikkatle incelenmelidir.

Çalışmamıza konu edindiğimiz dönemde Türk-Arap ilişkileri birlikte yaşama, uzaklaşma ve yakınlaşma dönemlerinden geçmiştir. Bu süreçte taraflar sıkça üçüncü bir ülkenin müdahalesine maruz kalmışlardır. Devletlerin stratejik planları, bireylerin kişisel hırsları ve diğer pek çok değişkenin arasında iki tarafın da en önemli değişmeyen paydası İslamın yüceltilmesi ve halifeye bağlılık olmuştur.

Bu çalışmada Türk-Arap ilişkileri Türk Milli Mücadele Dönemi ekseninde ele alınacaktır. Bu dönemdeki ilişkileri iyi anlayabilmek için önce tarafların birbirlerine bakışlarının ve aralarındaki ilişkinin daha eski dönemlerinin incelenmesinde fayda görüyoruz.

1-Türk ve Arapların Birbirlerini Algılayışları 

Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki milletler arasında Arapların ayrıcalıklı bir yeri vardı. Zira İslamiyet Arap Yarımadası’nda vahyedilmiş, Müslümanların kutsal kitabı Arapça yazılmış, hac merkezlerini Arapların yaşadığı bölgeler oluşturmuştur. Bu yüzden Araplar kendilerini diğer Müslüman topluluklardan üstün saymışlardır. Bu üstünlük duygusunun örnekleri çoktur. Yanya mebusu Abdül Bey 1878’te mecliste bilim ve medeniyeti Arapların Yunanlılardan aldıklarını, Avrupalıların da bunları Araplardan aldıklarını söyler.[1] Başka bir örnek Şerif Hüseyin’in oğlu olan ve sonradan Ürdün kralı olan Abdullah’ın yazdıklarına yer alır. Abdullah Kuran-ı Kerim’de geçen ve Arapları “en hayırlı ümmet” sayan satırlara anılarında yer vererek[2] fikirlerine ilahi bir destek aramış, sonra da kendi fikirlerini şöyle ifade etmiştir: “Namaz bizim namazımızdı, Kitap bizim Kitabımızdı. Şahadet kelimesi dinimizin esası, zekat vergimiz, oruç perhizimizdi ve hac bizim memlekete yapılıyordu ama başımızdakiler daha okuduklarının anlamını bile bilmiyorlardı….İşte böyle varlık içinde yokluk, yokluk içinde varlık söz konusuydu. Bizler üstün olduğumuz halde hakir görülürken, hakir görülmesi gerekenler tepemize çıkıyordu”. Buna karşın Abdullah Türklerin büyük bir devlete sahip olduklarını, Abdülhamit’in son büyük İslam sultanı olduğunu da yazar.[3]

Araplarda görülen bu üstünlük duygusuna onların arasında uzunca biz zaman geçiren İngiliz T. E. Lawrence da değinir. Lawrence’a göre Araplar İslam’ın kendilerine gönderilmiş bir din olduğunu ve onu en iyi anlayıp uygulayacak insanların kendileri olduğunu düşünüyorlardı.[4]

Osmanlı padişahının aynı zamanda İslam halifesi olması taraflar arasındaki bağın başka bir yönüydü. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra siyasi düzlemde belirginleşen halifelik kurumu[5] Osmanlı padişahının diğer Müslüman toplulukların koruyucusu olması şeklinde tezahür etmiştir. Hz. Muhammed’in İstanbul’u ele geçirecek hükümdarı öven hadisi de bu kentin İslam’ın doğal başkenti olduğu hissini yaratmış, halifelik makamının saygınlığını arttırmıştır. Bu saygınlık Birinci Dünya Savaşı’na dek sürmüş, Arap toplumları halifeye bağlılıklarını büyük oranda korumuşlardır.

Osmanlı Devletinin kurucusu ve hakim unsuru olan Türkler din kardeşleri Araplar ile bir arada yaşamaktan rahatsızlık duymamışlardır. Müslüman milletler ile dayanışma içinde olmanın önemine vurgu yapan Namık Kemal Araplar ile Türklerin son derece kaynaşmış iki millet olduklarını yazar ve “..bunun kopmasına olsa olsa Allah muktedir olur, olsa olsa şeytan rıza gösterir” der.[6]

Birinci Dünya Savaşı’na yaklaşılan günlerde Osmanlı hükümetinin uyguladığı politikalar Arapların Türklerden şikayetlerinin artmasına ve Türkler hakkındaki düşüncelerinin olumsuz bir yöne kaymasına sebep olmuştur. Buna ilişkin örnekler yeri geldikçe verilecektir.

2-Osmanlı’dan Kopuşa Giden Yolun Başlangıcı: Arap Milliyetçiliğinin Uyanışı

Fransız İhtilali’nin en bilinen sonuçlarından biri çok uluslu imparatorluklar bünyesinde yaşayan azınlıklar arasında milliyetçi fikirlerin yayılmasıdır. Birey ve ulus haklarının evrensel değerler olarak benimsenmeleri ile her ulus yaşadığı bölgede bağımsız devletini kurmak, her birey de yaşadığı devlet içinde daha çok özgürlük istemek eğilimine girmiştir. Balkan ulusları bu etkiye en çabuk tepkiyi vermiş ve Osmanlı Devletinden ayrılma çabalarına girişmişken Araplar ve Türkler arasında milliyetçilik akımları daha geç bir dönemde ortaya çıkmıştır.

Sömürgecilik faaliyetlerinde 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra artış gözlenmektedir. İngiltere ve Fransa gibi büyük sömürgeci devletlerin arasına ulusal birliklerini daha geç kuran İtalya ve Almanya da katılmıştır. Bu devletlerden özellikle İngiltere ve Fransa dikkatlerini Arap nüfusun ağırlıkta olduğu Mısır, Lübnan ve Suriye gibi bölgelere çevirmişler, müdahale etmeye uygun fırsatı beklemeye başlamış, alet olarak kullanacakları bir azınlığı kendi yanlarına çekmeye çabalamışlardır. (Mısır ve Suriye halkının yabancı devletlerin etkisine girmesine yol açan olaylardan 4. bölümde bahsedilecektir.)

1856’da kabul edilen Islahat Fermanı ellerine geçen ilk fırsat olmuştur. Zira bu ferman ile azınlıklara kendi okullarını açma hakkı tanınmıştır. Arapların yaşadıkları bölgeler bu sayede kültürel bir dönüşüme açılmış oldu. Suriye ve Lübnan’da 1860’tan sonra açılmış 33 adet yabancı okul vardır, bunlar arasında yer alan Suriyeliler Protestan Koleji sonradan Beyrut Amerikan Üniversitesi’ne dönüşmüş, Arap milliyetçiliği fikrinden heyecana kapılan gençlerin yetişmesini sağlayacak olan önemli bir kurum olmuştur.[7] Birkaç on yıl içinde Batı kültürü ile büyümüş, Fransız Devrimi ilkelerinden haberdar bir kuşak yetişti. Arap milliyetçiliğinin başlatıcısı olan bu kuşak daha çok Hıristiyan Araplardan oluşuyordu. (Hıristiyan Araplar bir süre sonra tek başlarına yeterince etki gösteremeyeceklerini anlayıp Müslüman Araplar arasında da örgütlenmeye önem verdiler.)

Mısır’ın 1882’den sonra İngiliz kontrolüne girmesi Kahire’nin Arap milliyetçiliğinin gelişebileceği uygun yerlerden biri olmasına yol açmıştır. Zira Osmanlı yönetimi ile ters düşen aydınlar İstanbul’dan kaçarak buraya sığınıyor ve burada serbestçe örgütlenebiliyorlardı.

Arap milliyetçiliğine ivme kazandıran diğer bir unsur da Osmanlı idaresi altında yaşayan ve bağımsızlık için mücadele eden diğer ulusların faaliyetleri olmuştur. Özellikle Ermeniler Arapların dikkatle izlediği bir topluluktu. Propaganda amaçlı bir bildiride “…Bağdat’ı ele geçiren Cengiz ve Hülagü sülalesine ve Halep’te seksen bin Arap kafasından kule bina ettiren Timurlenk çocuklarına ebediyen köle olacaksınız. Ermenilerin yapmakta olduğu gibi haklarımız için kan dökmüyorsunuz” denmesi bu etkiyi güzel bir şekilde gösterir.[8]

Uygun şartları bulmaları ile örgütlenmeye girişen Arap milliyetçileri yasal ve yasal olmayan pek çok cemiyet kurmuşlardır. 1850’lerden sonra kurulmaya başlanan bu cemiyetlerde görev alan ve Arap milliyetçiliğinde öne çıkan birkaç kişiden kısaca bahsetmek yerinde olacaktır:

-Halil Ganem: İlk Osmanlı meclisinde Suriye mebusu idi. Meclis dağıtılınca Fransa’ya kaçmış, Türk-Suriye Komitesi lideri olmuştur.[9]

-Butrus el-Bustani (1819-1893): Lübnanlı yazar. Avrupa’nın medeniyet namına öğrendiği her şeyi Araplardan aldığını savunur.[10]

-Aziz Ali el-Mısri: Mısırlı devlet adamı. İTC içinde önemli görevlere geldi. Daha sonra İTC yöneticileri ile ters düştü, Şerif Hüseyin’in başlattığı isyanda Arap ordusunu yönetti (Lawrence anılarında ona çok şey borçlu olduklarını yazar,[11] Arapları Avusturya-Macaristan örneğindeki gibi Türklere bağlıyacak bir devlet sistemini hedefleyen El-Ahd Cemiyetinin kurucularındandır.[12]

Pek çok cemiyetin varlığına ve milliyetçi aydının çabasına karşın bu faaliyetler Osmanlı ordusundaki Araplar subaylar arasında herhangi bir etki uyandıramamış, onları isyana teşvik edememiştir.[13] Osmanlı yöneticileri ise faaliyetlerini arttıran Arap cemiyetlerine karşı 10 Eylül 1909’da bir kanun çıkarmış, milliyetçilik ve ırk esası üzerine siyasi grup kurmayı yasaklamıştır.[14]

3-Birinci ve İkinci Meşrutiyet Dönemlerindeki Uygulamaların Türk-Arap İlişkilerine Etkileri

19.yüzyılın ortasından itibaren Arap toplulukların yaşadığı topraklar çeşitli devletlerin çıkar çatışmalarına sahne olmuştur. Yabancı devletlerin Osmanlı’nın iç işlerine müdahaleleri, çeşitli grupları kendi çıkarları için kışkırtmaları Araplar arasında giderek artan bir huzursuzluğa sebep olmuştur. 1860 yılında yaşanan çatışmalar bölgenin daha da karışmasına, dış müdahaleye daha açık bir hale gelmesine sebep olmuştur. (Bu çatışmalardan 4. bölümde bahsedilecektir)

Şam ve Kahire ile birlikte Arap milliyetçiliğinin canlı olduğu kentlerden biri de Beyrut’tur. Kentteki yabancı okullar ve Butros el-Bustani’nin gazetecilik faaliyetleri bunda etkili olmuştur. Bu bölgede 19. yüzyılın son çeyreğinde Arapların Türklere karşı gösterdikleri hoşnutsuzluk belirtileri artışa geçmiştir. Örneğin 1887’de Beyrut’a resmi görevle gönderilen Hüseyin Rıza Paşa Fransızların desteği ile sürdürülen milliyetçi faaliyetleri rapor etmiştir. 1884’te İstanbul’a yazılan başka bir rapor da Lübnanlı Hıristiyanların 1870-71 Fransız-Alman harbinde Fransa’ya 15 bin gönüllü savaşçı yolladıklarını ancak aynı Lübnanlıların 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşında Osmanlı ordusuna tek bir asker bile göndermediklerini belirtir.[15]

1.Meşrutiyet dönemi büyük umutlar ile başlamış ancak çok kısa ömürlü olmuştur. 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’ndeki kayıplar, 1881’de Tunus’un Fransızlara, 1882’de Mısır’ın İngilizlere karşı kaybı Abdülhamit’i yabancı devletlerin yayılımcılığa karşı yeni çareler aramak zorunda bıraktı. Abdülhamit’in 1880’den sonra uygulamaya koyduğu, Müslüman ülkeler ile dayanışmayı arttırma temeline dayanan ve hilafet makamı çevresinde bir İslam Birliği kurulmasını hedefleyen politikası Panislamizm olarak adlandırılır. Buna göre Müslümanlar geri kalmalarının sebebi parçalanmalarının sonucudur. Güçlenen Avrupa karşısında dinlerini kaybetme tehlikesinden uzaklaşmak için Müslümanlar halifenin çevresinde siyasi bir birlik oluşturmalıdırlar. Abdülhamit bu siyaseti ile ayrılıkçı akımlara kapılma olasılıkları artan Arap şeyhleri ve beylerini de itaat altına almayı hedeflemiştir.[16]

Yönetim anlayışındaki bu değişiklik ile Arapların yaşadığı topraklar daha önem kazandı ve ön plana çıktı. Müslüman toplumların Osmanlı ile olan bağlarını kuvvetlendirmek amacıyla çeşitli icraatlerde bulunuldu. Örneğin yabancı okulların bölgedeki etkinliğini kırmak için bölgede pek çok yeni okul açıldı.[17] Arap vilayetlerinde görevli valilerin maaşları diğer valilerden daha yüksek bir düzeye çıkarıldı. Şam ile Medine’yi bağlayan Hicaz Demiryolu 1 Eylül 1908’de tamamlandı, aynı yol üzerinde telgraf hattı döşendi.[18]

Hicaz demiryolu Abdülhamit’in uyguladığı merkeziyetçilik politikası için çok uygun bir araçtı. Ancak bu araç Araplar için iki açıdan huzur bozucuydu. İlki İstanbul’un bölge üzerindeki hakimiyetinin artması, ikincisi ise kervanlarla yapılan hac turizminin azalması sebebiyle gelir kaybı uğramaları. Gelirleri azalan Bedeviler Medine yakınlarında isyan dahi çıkarmışlardı.[19] Demiryolunun yarattığı rahatsızlığı Kral Abdullah Talat Paşa’ya şöyle dile getirmiştir: “Söz konusu demiryolunun kurulması, bugün Hicaz’da deve taşımacılığı yağanlara yahut tavaf ve Hz. Peygamber’in kabrini ziyaret sırasında hacılara rehberlik ederek geçimlerini sağlayanlara yeni yükler getirecektir. Oysa söz konusu iş kolları bölgede hala yaygındır. İşte Şerif’in size anlatamadığı, sizin de bir türlü anlamadığınız mesele budur”.[20]

Diğer taraftan İstanbul hükümeti bölgede artan isyanlara karşı demiryolunu hızlı asker sevkiyatı ve kontrolü sağlamada yardımcı bir araç olarak görüp savunuyordu. Nitekim İstanbul’un bölgedeki denetimi demiryolunun tamamlanmasından sonra artmıştır. Mekke ve Cidde’ye uzatılması planlanan hat çeşitli nedenlerle yapılamamıştır. Hattı Yemen’e uzatacak inşaat ise 1911’de Fransızlar tarafından başlatıldı ancak savaşın çıkması ile yarım kaldı.[21]

1908’de başlayan ve Araplar tarafından da sevinçle karşılanan II. Meşrutiyet dönemini bölgede ıslahat yapılacağı yönündeki beklentileri artmasına sebep oldu. Islahattan Arapların ne anladığını Beyrut şehremini Selim Ali Selam şöyle açıklamıştır: “Islahat çeşitli şekillerde yapılabilir. Kağıt üzerinde kalmaktan öteye gidemeyen merkezi ıslahatları yeterince tecrübe ettik. Artık gerçek bir ıslahata girişmenin zamanı gelmiştir ki buna adem-i merkeziyetçilik denir”. [22] Yani Araplar yaşadıkları bölgede yönetiminde daha çok söz sahibi olabilmeyi, kendilerini ilgilendiren konularda kendi kararlarını verebilecekleri bir düzeni, kısmi özerk bir idare şeklini arzuluyorlardı. Arapların beklentilerinin artmasında Arap mebus sayısındaki artışın da etkisi olmuş olmalı. 1.Meşrutiyet döneminde Arap mebus sayısı 32 (toplam 232) iken 1908’de seçilen Arap mebus sayısı 60 (toplam 260-288 arası)’tır.[23]

Islahat yapılması istenen konular arasında dil meselesi önemli yer tutar. Milliyetçi gruplar Arap dilini Arapları bir arada tutan en önemli bağ olarak görmüşler, milliyetçilik akımların gelişmesine koşut olarak Arap dili ve edebiyatı alanındaki çalışmaları da arttırmışlardır.[24] Bu yüzden Ermeniler ve Rumlar gibi Araplar da kendi dillerinin resmi dil sayılması konusunda ısrarcıydılar. Buna karşın İTC’nin 1908’de açıkladığı programında Türkçenin resmi dil olarak kalacağına dair bir madde mevcuttur. Ancak Nisan 1913’te çıkarılan bir kararname ile Arapçanın mahkemelerde ve okullarda kullanılmasının önü açılmıştır.[25] Bu değişiklikte İTC’nin üç önemli paşasından biri olan Cemal Paşa’nın ne denli etkisi olduğu bilinmez ancak kendisi anılarında Araplara dil konusunda bazı haklar verilmesini savunduğunu belirtmiştir.[26]

1908 yılı Türk-Arap ilişkilerinde önemli bir yıldır. İktidarı ele geçiren İTC merkezi idareyi güçlendirecek uygulamaları sürdürürken ideolojik önceliği Panislamizm’den Pantürkizm’e kaydırdı. Dini azınlıkların idari talepleri görmezden gelindi, örgütlenme girişimleri engellendi. İngiliz büyükelçisi Sir Gerard Lowther İTC’nin bu politikasını “Türk olmayan unsurların Türk havanında dövülmesi” olarak yorumlamıştır.[27] Kral Abdullah ise İTC’nin bu uygulamalarını hilafet ve saltanat idaresini kendilerince meşruti bir milli hükümete çevirmek olarak niteler ve eleştirir.[28]

Yerine getirilmeyen ıslahata isteklerine rağmen Arap aydınları arasında bu dönemde Osmanlı’dan ayrılma yönünde bir eğilim yoktur zira meşrutiyet idealleri canlılığını korumaktadır. Reşid Mutran tarafından yazılan, Paris’ta yayımlanan ve Suriye’nin bağımsızlığını talep eden bir bildiri Arap aydınlar arasında taraftar bulmaz.[29] Lübnan’da dikkati çeken siyasi şahsiyetlerden biri olan ve İTC içinde önemli görevlere yükselmiş olan Emir Şekib Aslan İngilizlerin çeşitli vaatlerle Arap gençlerini kandırıp kendi yanlarına çektiklerini, Osmanlı’ya karşı kışkırttıklarını aktardıktan sonra şöyle der: “(Bu kandırılanların) Arapların çoğunluğunu teşkil ettiğini söylemeye imkan yoktur. Hatta aklı başında Araplar, Araplarla Türkler arasında meydana gelebilecek bir ayrılığın kendi ülkelerinin batı hakimiyetine geçmesiyle sonuçlanacağını anlamışlardı. Yabancı yönetiminden korktukları ve iki kötülük içinde daha katlanılabilir olanı tercih ettikleri için bu kişiler Osmanlı Devleti yönetimi içinde kalmayı tercih ediyorlardı”.[30] Aynı yazar Türkler ve Araplar arasında tanık olduğu nefretin sebebi olarak Türklerin Arap bölgelerinde sayıca az olmalarına rağmen önemli ayrıcalıklara sahip olmalarını gösterir,[31] Türklerin 1. Dünya Savaşı’nda yenilmeleri üzerine pek çok Arabın onlarla dalga geçtiğini ekler.[32] Beyrut şehremini Selim Ali Selam da aynı doğrultudaki görüşlerini anılarında şöyle ifade etmiştir: “Fakat biz bu duruma, devletin zayıflığına ve İttihatçıların bize ve halkımıza uyguladığı baskıya rağmen Osmanlı Devletine bağlı kalmayı tüm samimiyetimizle istiyorduk”. [33]

Trablusgarp Savaşı Türk-Arap ilişkileri için bir başka önemli dönemeç olmuştur. Bu döneme değin Osmanlı’dan ayrılmayı aklına getirmeyen Arap aydınları Trablusgarp’ın bu şekilde elden çıkmasından sonra Osmanlı Devletinin güçsüzlüğünü daha iyi fark ettiler.[34] Hayfa’daki Amerikan konsolosu kentteki Arapların şöyle konuştuğunu yazmıştır: “Eğer Türkiye Trablusgarp’tan vazgeçmişse Avrupa’daki topraklarından da vazgeçecektir; şimdi kendi kendilerine padişahı, paşaları, valileri ve bütün hükümete verilen desteğin bedelini kimin ödeyeceğini soruyorlar ve bu bedelin büyük bir bölümünü Arapların ödemesi gerektiği sonucuna varmış durumdalar”.[35]

Milliyetçi Arap basını ise bu kaybı Osmanlı karşıtı propaganda yapmak için fırsat olarak kullandı, Türklerin Arapları düşmanlara sattığını yazdı.[36] Trablusgarp Savaşı’nın hemen ardından 1.Balkan Savaşı’nda alınan yenilgi Arapların Osmanlı’nın geleceğine dair kuşkularını arttıran bir yenilgi olmuş, zihinlere bağımsızlık fikrinin belki ilk tohumlarını serpmiştir.

Peki Arap uyruklarının bu denli ıslahat istemesine ve çeşitli cemiyetler ile faaliyet yürütmelerine Osmanlı tamamen duyarsız mı kaldı? Kalmadı, bazı düzenlemeler yaptı. Örneğin Babıali Baskını ile iktidarı tekrar ele geçiren İTC Mart 1913’te çıkardığı Vilayetler Kanunu ile Arapların istedikleri ıslahatları bir ölçüde gerçekleştirmişlerdir. Bu kanuna göre eyaletlerde merkezden atanan vali yerel olarak seçilmiş meclisin kararlarına hareket edemeyecekti.[37] Ancak Araplar bununla yetinmediler. Daha fazla ıslahat önerisi geliştirmek için Beyrut’ta toplamayı planladıkları kongre Osmanlı yönetiminden izin alamayınca 1913’te Paris’te toplandı ve beklendiği gibi, Osmanlı’nın daha fazla ıslahat yapmasını isteyen sonuç bildirgesiyle kapandı. Osmanlı yönetimi kongreye katılan Araplardan bir heyetle İstanbul’da görüşerek ıslahat isteklerinin onaylandığını duyurdu. Cemal Paşa bu görüşme sonrasında “..bunların gözünde Arap ıslahatının birkaç hırslı yükselme düşkününü şahsi emellerinin tatmin edilmesi demek olduğuna üzülerek karar verdim” diyerek gözlemlerini aktarır.[38] İTC hükümeti mutedil davranarak Arapları yatıştırmış görünmektedir. Olayların bu şekilde seyri Arap ileri gelenlerini kısmen de olsa tatmin etmiş ve Osmanlı’ya itaatsizlik fikrinden uzak tutmuş gibi gözüküyor zira Arap siyasi liderlerinin çoğu hala Osmanlı ordusunda subaydı ve hala askeri ve idari makamlara tayin edilme beklentisi içindeydiler.[39]

Arap milliyetçi hareketin önderlerinden biri olarak andığımız Aziz Ali el-Mısri İTC’de önemli görevlere gelmiş biri olmasına karşın Enver Paşa ile anlaşmazlığa düştüğü için suçlanıp idama mahkum edilir. Özellikle Mısırlı Arapların affedilmesi yolundaki yoğun çabalarından sonra Cemal Paşa’nın Enver Paşa’yı ikna etmesiyle suçu affedilir. Burada onu tekrar anmamızın sebebi aşağıya alıntılayacağımız bir konuşmasıdır. Bu konuşma 1913 yılına gelindiğinde Arapların Türklere karşı hislerini göstermesi bakımından değerlidir: “Arapların yerden göğe dek hakları var. Siz Türkler biz Araplar hakkında şimdiye dek imhadan, aşağılamaktan, küçümsemekten başka ne yaptınız ki, şimdi bizden dostça muamele bekliyorsunuz.Unutuyor musunuz ki İstanbul’da köpekleri çağırmak için “Arap, Arap, Arap” dersiniz. En karmaşık meseleleri izah için “arapsaçı gibi” dersiniz. “Ne Arabın yüzü! Ne Şam’ın şekeri!” tabiri daima kullandığınız sözlerdendir… Meşrutiyet’ten sonra bilhassa Arapları aşağılamak için Bağdat ve umumiyetle Irak bölgesinin yıkıcısı Hülagü’nün neslinden bir ahlaksız Tatarı, Şam ordusuna müşir (maraşel) tayin ettiniz. Arapların Tatarlar aleyhindeki öfke ve kinini bilmez değilsiniz. Hal böyle iken Osman Paşa’yı 5. Ordu Müşirliğine göndermek Arapları tahkir etmekten başka bir maksada yorulamaz”.[40]

1913 yılında Türk-Arap ilişkileri iyice gergin bir hal almıştır. el-Mukattam gazetesi Ocak ayında halkın ıslahat istediğini yazar.[41] Milliyetçiler bağımsızlık peşinde koşmaktadır. Cemal Paşa’ya göre işi o derece azıtmışlardır ki Beyrut’ta sokak köpeklerinin boyunlarına üzerinde Osmanlı valisinin isminin yazdığı levhalar asarlar.[42] Şam’daki İngiliz büyükelçisi bu gergin ortamın tanığıdır ve olayları şöyle rapor eder: “Üç dört aydır Araplar ile Türkler arasındaki düşmanca duygular alttan alta kışkırtılıyor; bu bazen devlet memurlarının aceleci ve baskıcı tavırlarıyla, yerel eşrafı zaman zaman hakir gören davranışlarıyla, bazen de “Jön Türk” Partisi ile bağlantılı kişilerin, kesinlikçe bir yabancı düşmanlığı belirtileri taşıyan (kanımca sadece Suriye’de değil) aşırı görüşleri yüzünden olabiliyor”.[43]

Arapların Osmanlı yönetiminden sürekli şikayetçi olmasını sağlayan konulardan biri olan yeteneksiz yöneticiler aslında biraz da coğrafyanın dayattığı bir sorundu. Merkezden uzak olması sebebiyle yetenekli idareciler Arap bölgelerinde görev almak istemiyor, bu bölgelerde görevlendirecek personel bulmakta zorluk yaşanıyordu. Bu zorluk dahiliye nazırının ağzından 1909’da meclis oturumunda da dile getirilmiştir.[44]

4.Yabancı Ülkelerin Türk-Arap İlişkilerine Etkileri

Napolyon’un 1798-1802 arasında Mısır’ı elinde tutması yabancı güçlerin Arap toplumların yaşadığı bölgelere ilk ciddi müdahalesidir. Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın başlattığı isyan ile Mısır ve Suriye’yi kontrolüne alması, oğlu İbrahim Paşa’nın 1832-1840 arasında Suriye’yi yönetmesi Arapların yaşadığı bölgelerde suları bir kez daha bulandırmıştır. Özellikle İbrahim Paşa’nın Suriye’de uyguladığı vergi politikası Arapları rahatsız etmiş, bu fırsatı kaçırmayan Fransızlar Marunileri Türkler aleyhinde kışkırtmışlardır.

İpin ucunu bir kez ellerine geçiren batılı devletler Türk yönetimini zayıflatmak için azınlıkları kullanmayı sürdürmüşlerdir. 1860’ta Dürziler ile Maruniler arasında başlayan çatışmaların ucu Fransız ve İngiliz konsoloslarının öldürülmesine dek varınca Fransa bölgeye asker çıkarmış, çatışmalar ertesi yıl İngiliz, Rus, Fransız ve Avusturya temsilcilerinin katıldığı bir toplantı sonucu çözümlenmiştir.[45] Böylece bölge uluslar arası müdahaleye iyice açık hale gelmiştir. 20. yüzyılın başında bölgede petrol bulunması da sömürgeci güçlerin iştahını kabartan bir etken olmuştur. Bölge üzerinde emelleri olan yabancı devletlere yakından bakalım:

4.a-Fransa:

Fransa sömürgecilik yarışında İngiltere’nin gerisine düşünce Suriye ve çevresinde kontrol sağlamayı çalıştı. Bölgede nüfuz kazanabilmek için Hıristiyan Arapların koruyucusu rolünü ele geçirmeye çalışıyordu. Daha 1860’larda Fransızların özellikle Suriye’de ticari ilişkilerini yoğunlaştırmak için harcadıkları çabaya Lyon Ticaret Odası başkanının şu sözleri örnek verilebilir: “Bizim Lyon’da Suriye’yi bir Lyon kolonisi saydığımız söylenebilir”.[46] Fransızlar ayrıca altyapı faaliyetleri ile de ilgiliydiler. Osmanlı Devleti demiryolu şebekesinin % 55’i Suriye’deydi ve işletme hakkı Fransızlarındı. Beyrut limanı ve tramvay işletmesi de yine Fransızlar tarafından işletiliyordu. Fransızların bölgede imar faaliyetlerine önem vermeleri Sadrazam Kamil Paşa Mabeyn’e yolladığı yazıda da yer almıştır, Kamil Paşa aynı belgede Fransızların Napolyon zamanından beri Lübnan ile ilgilendiklerini de yazar.[47]

Uzun yıllara dayanan kültürel ve ticari ilişkiler sonucunda özellikle Suriye bölgesindeki Araplar arasında Fransa’ya karşı bir yönelim vardı. Bu yönelim 1.Dünya Savaşına yakın günlerde artık Fransa’nın Suriye’yi iltihak etmesi isteğine dönüşmüştür. Osmanlı muhalifi Arapların buluşma noktası haline gelen Paris’te 1913’te toplanan Arap Kongresi’nin bazı üyeleri Fransız yetkililerden bölgelerinin işgalini talep etmişlerdir. Beyrut şehremini Selim Ali Selam Cemiyet-i Islahiyye üyelerinin 1913’te Beyrut’ta Fransa’nın Suriye’yi zaptetmesini isteyen bir bildiri yayınladıklarını anlatır.[48]

Bir yandan bu şekilde Fransa yanlısı bir ortam doğmuşken öte yandan Fransızların ele geçirdikleri Kuzey Afrika bölgelerinde Müslüman halka kötü davranışlar sergilemeleri yüzünden Fransız karşıtı bir hava oluşmuştu. Lawrence’a göre Cemal Paşa Fransızların bu kötü muamelelerini Arapları Türklerin yanına çekmekte bir koz olarak kullanmıştı.[49]

Fransızlar İngilizlerle birlikte 1918’de Beyrut’u işgal ettiler. Nisan 1920’de San Remo’da toplanan Müttefik Yüksek Konseyi’nin bölgede Irak, Filistin, Suriye ve Lübnan olarak dört ayrı devlet kurmasından sonra ise Temmuz 1920’de Suriye’yi işgal ettiler, dört ay önce Suriye kralı ilan edilen Faysal Avrupa’ya kaçmak zorunda kaldı.

4.b-İngiltere:

Bölgenin İngiltere açısından önemi ise Hindistan’a giden yolun güvenliğinin sağlanması bağlamındaydı. Ayrıca Almanların Bağdat demiryolu yapımında ayrıcalık kazanması da İngilizleri tedirgin etmişti. Bölgedeki çıkarlarını koruyabilmek için Marunilere karşı Dürzileri desteklemek, Lawrence’ı kullanarak Arapların güvenini elde etmek ve onlara bağımsız bir devlet vaat etmek politikalarını yürüttüler. Bu arada önüne çıkan fırsatları da kullandılar. Örneğin Aziz Ali el-Mısri’nin Cemal Paşa’nın Enver Paşa’yı ikna etmesiyle affedilmesi olayında İngilizler bu sonucu kendilerinin sağladıkları yönünde söylenti yayıp Araplar arasında itibar kazanmaya çalıştılar.[50] Diğer taraftan İngilizler Mısır’da halkı Osmanlı yönetimine karşı kışkırtmaktan geri durmadılar.Bu yönde bir örnek Nisan 1913’te Mısır’da yayımlanan The Egyptian Gazette’de yer almıştır:

“Mücadele Sami Müslümanlarla Türk Müslümanlar arasındadır…Irk temel bir gerçektir. Türk ile Arap arasındaki fiziki fark, bir yük beygiriyle Derby şampiyonu arasındaki fark gibidir. Ağır, uysal, durağan, despot, maddeci, düşünmeyen ve estetik yoksunu Türk’le, zeki, yerinde duramayan, demokrat, romantik, sanatçı ruhlu ve esnek Arap arasındaki fark hem entelektüel hem de manevi olarak çok büyüktür”.[51]

İngilizler 1. Dünya Savaşı öncesinde kendilerinden destek isteyen Haşimilere olumlu bir yanıt vermediler. Ancak Osmanlı-Alman ittifakı ihtimaline karşı Araplardan faydalanma ihtimalini de göz ardı etmediler. 1915’te başlayan İngiliz-Arap teması 1916’da iki tarafın bölgeyi çıkarları doğrultusunda paylaştıran antlaşması ile neticelendi. Ancak İngilizler diğer yandan müttefikleri Fransa ile de bölge üzerine azarlık yaptılar, bu temaslar Ekim 1916’da imzalanan Skyes-Picot Antlaşması ile neticelendi. Böylece İngilizler Suriye ve Lübnan’ı hem Fransızlara hem de Araplara verme vaadinde bulunarak ikili oynamış oldular.

Hilafet konusu da İngilizlerin kendi çıkarına kullandıkları bir konu olmuştur. Bir taraftan Şerif Hüseyin’e halifelik yolunda destek verir görünürken diğer yandan halifeliğin güçsüz İstanbul hükümetinde kalmasında Hindistan’daki Müslüman uyruklarını itaat altında tutma açısından yarar görmüştür.

4.c-Almanya:

Almanlar müttefik olarak Osmanlılar ile birlikte savaşa girdikten sonra Osmanlı yönetimi altındaki Müslümanları savaşa sokmayı, bu sayede İngiliz ve Fransız güçlerini güçsüz düşürmeyi planlamıştı. Özellikle İngiltere’nin büyük önem verdiği Hindistan’daki Müslümanların yönetime karşı isyan etmeleri Almanların çok işine gelecekti. Bu yüzden tüm Müslümanları savaşa girmeye çağıran Cihad-ı Ekber beyannamesinin yayımı için Osmanlı yönetimi üzerinde baskı kurdular ve sonuç aldılar.

4.d-Yahudiler:

Bölge siyasetine karışan diğer bir topluluk da Yahudiler olmuştur. 1897’de İsviçre’nin Basel kentinde toplanan I. Siyonizm Kongresi’nin Yahudilere Filistin’de bir yurt verilmesi öngören kararını[52] Osmanlı yönetimi kabul etmedi ancak Yahudilere karşı müsamahalı bir tutum içine girdi.

Bundan güç alan Yahudiler bölgeye göç etmeye başladılar. Böylelikle Filistin’deki Yahudi nüfusu 1897’de 50 bin iken bu sayı 1914’te 85 bine çıktı.[53] Bu gelişmeler ve Yahudilerin geniş araziler satıl aldığı yolundaki haberler Arap nüfusu tedirgin etti, İstanbul’daki meclise Yahudi göçünün durdurulmasını isteyen çok sayıda Arap telgraf çekti.[54]

İngiltere’nin ABD ve Rusya’daki Yahudileri kendi çıkarına kullanmak için yaptığı tavır değişikliğinden sonra 2 Kasım 1917’de yayımlanan ve Yahudilere Filistin’de bir yurt vaat eden Balfour Bildirisi Araplar için moral bozucu bir gelişme olmuştur. Zira bu antlaşmada Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulacağından bahsediliyordu.

5- Birinci Dünya Savaşı Sırasında Türk-Arap İlişkileri

1.Dünya Savaşı Araplarla ilişkiler açısından başka bir önemli dönemeçtir. Düşünce aşamasından eylem aşamasına doğru yol alan Arap milliyetçileri savaş Osmanlıların aleyhine geliştikçe ayrı bir devlet kurmak için umutlarını arttırdılar.

Abdülhamit’in Panislamist görüşlerine uygun düştüğü için Almanların önerdiği şekilde Osmanlı’nın Müslüman uyrukları Kasım 1914’te savaşa girmeye davet edildi. Cihad-ı Ekber beyannamesi ile yapılan bu davetin kabul edilmesi için gazete ve bildiriler yoluyla propaganda yapıldığı gibi bu amaçla sinema dahi kullanılmıştır. Ayrıca hükümet karşıtı faaliyetleri olan Ebu Sultan aşiretinin cihada katılma karşılığında affedilmesi gibi Araplara hoş görünecek bazı tavizler de verilmiştir.[55]

Arapların Osmanlı’ya karşı giriştikleri isyanı haklı göstermek için gösterdikleri sebeplerin başında Cemal Paşa’nın Şam’da 4. Ordu komutanı iken yaptıkları gelir. Geniş yetkilerle Aralık 1914’te göreve başlayan Cemal Paşa Beyrut’taki Fransız Konsolosluğu binasını ele geçirmesinden sonra burada ele geçen belgelere dayanarak Osmanlı muhaliflerini sindirme uygulamalarına girişir. On bir Beyrutlu lider Ağustos 1915’te asılarak idam edilir.[56] Bunu tanınmış Arapların aileleriyle birlikte yurt dışına sürgün edilmesi izler. Emir Şekib Arslan sayılarının iki bine ulaştığını söylediği kişilerin sürülmesinin sebebini Türk nüfus ile kaynaşmayan Arap asillerinin asaletini kırmak olduğunu düşünür. Aynı yazar Çanakkale zaferi kazanılmamış olsaydı Cemal Paşanın bunları yapacak ortamı bulamayacağını belirtir ve şöyle çarpıcı bir söz söyler: “Cemal Paşa’nın Suriye’de takip ettiği siyaset Osmanlı Devleti ve İslam aleminin başına gelmiş en büyük felaketlerden biridir. Olayların birinci dereceden sorumlusu Cemal Paşa’dır, ancak Talat ve Enver de ona istediğini yapma fırsatı verdikleri için sorumludurlar.” [57]

Aynı yazar Enver ve Talat paşaların Cemal Paşa’ya hareket rahatlığı tanımalarının sebebini hem Turancı gruptan çekinmelerine hem de Cemal Paşa’nın daha önceden kazandığı askeri başarılar sayesinde Suriye’yi koruyor duygusu yaratmasına bağlar.

Beyrut şehremini Selim Ali Selam’a göre ise Cemal Paşa’nın önde gelen Arapları sürgüne gönderirken tek derdi “..düşünen kafaları koparmaktı. Çünkü ona göre böylece Arapların ayakta duracak hali kalmayacak ve haklarını savunan kimse bulamayacaklardı”.[58]

Cemal Paşa anılarında Arap diline bazı serbestilerin tanınması taraftarı olduğunu söylemesine karşın Arapça kullanımını kısıtlayıcı uygulamalarda bulunmuştur. Emrindeki Arap birliklerini uzak cephelerde göndermesi hoşnutsuzluk uyandıran başka bir icraatidir. Tepki çeken uygulamaları o denli artmıştır ki Cemal Paşa’nın İstanbul hükümetine karşı darbe yapacağı söylentileri yayılmıştır.[59]

Olayları bir de Cemal Paşa’nın gözüyle görmeye çalışalım. Cemal Paşa anılarında gittikçe hassas bir hal alan Arap Türk ilişkilerinin sürmesi için çok çabaladığını anlatır. Arap aydınları ile yakın ilişkiler geliştirir, onlara vatanseverlik aşılar. İlişkilerin kopmaması için Arap ileri gelenlerinden olan Aziz Ali el-Mısri’nin affedilmesi için Enver Paşa’yla görüşür. İsyan hazırlıkları gözle görülür bir hal aldığında dahi ayrılıkçılar hakkında işlen yapmayı geciktirir zira diğer Müslüman ülkelerin Osmanlı’ya tepki vermelerinden çekinir.[60] Takibat yapmaya zorunlu kaldığında ele geçirdiği belgeler durumun vehametini ortaya koyunca Arapların faaliyetleri hakkında “(Bu) bir kavmiyet meselesi değildir. Bir hıyanet meselesidir” demiştir.[61] Yaptıkları bir görüşmede Faysal’ın idam edilen Araplar hakkında “Eğer bu hainlerin cürümlerinin bu kadar açıkça olduğunu bilseydim haklarında yardım için başvurmak bir yana, her bir uzuvlarının ayrı ayrı kesilip atılarak akıbetlerinin şiddetlendirilmesi ricasında bulunurdum” dediğini aktarır.[62] Soruşturmaları ve idamları kendi insiyatifi ile, İstanbul’dan habersiz yaptığı söylenmiştir[63] ancak kendisi İstanbul ile yazıştığını ve ilgili iki nazırdan izin aldığın belirtir. Ayrıca iyi bir idareci olmaya çabaladığını anlatır. Şam’a gelir gelmez ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için Arap halktan tekalif-i harbiye (savaş yükümlülüğü) yoluyla alışverişi keser, her alınan ürün için peşin ödeme devrini başlatır. Bölgede yiyecek sıkıntısı çekilmemesi için yapıkları ve meydana getirdiği bayındırlık projeleri de kendini savunduğu sayfalar içinde yer bulur.[64]

5a- Arapların Osmanlı Devletine Karşı İsyanı

Öncelikle isyan terimi üzerinde mutabakat olmadığını belirtmeliyiz. Osmanlılar açısından imparatorluktan kopma yönündeki her çaba, doğal olarak, ‘isyan’ olarak algılanıyordu. Doğuş ve gelişimini kısaca izah ettiğimiz Arap milliyetçiliği açısından ise Şerif Hüseyin’in başlattığı olaylar ‘uyanış’ olarak nitelendiriliyordu. Olayların birinci dereceden tanığı Abdullah durumu şöyle özetler: “Çünkü o dönemde Türklerin gözünde birer asi, Türklerin düşmanlarının gözündeyse birer devrimciden başka bir şey değildik.”[65] İngiliz yazar Robert Lacey ise İngiliz altınları ile finanse edilen Hüseyin’in eylemlerini “onun (Hüseyin) akımı bir Arap ayaklanmasından çok bir İngiliz-Haşimi komplosu idi” şeklinde niteler.[66]

Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali peygamber soyuna mensup olduğu için Araplar arasında saygın bir konumu vardı. Otuz yıl Osmanlı padişahının gözetiminde İstanbul’da yaşadıktan sonra 1908’de İTC tarafından Mekke şerifi olarak görevlendirildi. Hicaz ekonomik açıdan önemsiz ancak dini açıdan önemli bir bölgeydi. Panislamizm politikası gereği Osmanlı yönetimi bölge üzerindeki denetiminin güçlü olmasına çalışmış, bölgenin yerel güçlerini Şerif Hüseyin’in etrafında dengede tutmaya çabalamıştır.

Birinci Dünya Savaşı arifesinde Şerif Hüseyin’in bir parçası olduğu siyasi hesaplar yapılmaktaydı. Bir taraftan İngilizler Osmanlı’ya karşı onu yedek bir müttefik olarak görmekteydiler. Eğer İstanbul’daki halife İtilaf devletleri topraklarında yaşayan Müslümanları savaşa kışkırtırsa bir Arap halife olarak sunulabilirdi. Bu yüzden İngilizler Şerif Hüseyin’in halife olma umutlarını taze tutmuşlardır. Şerif Hüseyin’i halifelik yolunda umutlandıran etkenlerden biri de şair Wilfrid Scawen Blunt’ın etkinlikleridir. Araplarla iyi ilişkiler geliştirmiş zengin bir İngiliz olan Blunt Türklere beslediği düşmanlığın etkisiyle hilafetin Araplarda bulunması gerektiği yolunda görüşler yaymış, faaliyetlerde bulunmuştur.[67]

Diğer taraftan Osmanlılar Şerif Hüseyin ile iyi geçinmeye önem vermişler, onun aracılığıyla diğer Arap kavimlerinin savaşa katkısını sağlamaya çalışmışlardır. Şerif Hüseyin ise Osmanlı’dan kopardığı ayrıcalıklar sayesinde diğer Arap beylerine karşı üstünlük sağlamak, öylece bir Arap Krallığı kurarak başına geçmek arzusundaydı. Cemal Paşa’nın aktardığına göre Mekke’de yayınlanan El Kıble gazetesinin 1917 nüshalarından birinde Şerif Hüseyin şöyle der: “Biz Arap birliği gibi kutsal amacı Mekke emirliğine tayin edildiğimiz zamandan beri takip ediyoruz”.[68]

Şerif Hüseyin siyasi hırslarını göreve geldiği ilk zamanlardan beri belli etmiştir. 1908’de kendisini ziyarete gelen İTC heyeti “bundan sonra Kanun-ı Esasi’yi esas alan bir yönetim uygulamanızı bekliyoruz” deyince Hüseyin şöyle cevaplar: “Memleketinde Kanun-ı Esasi’nin uygulanmasını emreden Sultan ve aziz ecdadı Haremeyn-i Şerifeyn’e hizmet etmekten gurur duymuşlardır. Hizmet eden (hadim) kral olamaz. Burada geçen dustur Allah’ın şeriatı ve peygamberin sünnetidir.” Hüseyin’in bu cevabını aktaran oğlu Abdullah İTC heyetinin İstanbul’a “Abdülhamid’in buraya gönderdiği adam babalarının tahtına oturdu. Kimseyi umursamadığı gibi Kanun-ı Esasi’yi ve teceddüt (yenilik) fikrini de tanımıyor” şeklinde bir mektup yazdığını da söyler ve şunları ekler: “Babamla İTC arasındaki çekişme işte böyle başladı”.[69]

Şerif Hüseyin’in İstanbul hükümeti ile çekişmesi bununla kalmaz. Cemal Paşa Şerif Hüseyin’in Enver Paşa’ya şöyle bir telgraf gönderdiğini aktarır: “Eğer benim burada rahat durmaklığımı istiyorsanız Tebbuk’tan Mekke’ye kadar devam eden Hicaz bölgesinde benim özerk yönetimimi kabul ediniz ve emirliği, büyük evladıma geçmek şartıyla, hayat boyunca bana veriniz. Bundan başka şimdi muhakeme altına almış olduğunuz bazı muhti (suçlu) Arap büyüklerinin kabahatlerini affederek, Suriye ve Irak’ı kapsayan genel bir af ilan ediniz”.[70] Taraflar arasında gerilim yaratan başka bir konu da 1910’da Medine’nin idari statüsünün değiştirilmesidir. Osmanlı hükümeti bölgedeki kontrolünü arttırabilmek için Medine’yi Hicaz vilayetinden ayırarak müstakil sancak haline dönüştürür. Bu durum Şerif Hüseyin’in hoşuna gitmese de uygulamayı geri aldırmak elinden gelmez.

Şerif Hüseyin Birinci Dünya Savaşı başlarında zor bir seçimle karşı karşıya idi. Bir yandan Osmanlı’dan bağımsız bir Arap devletinin başına geçmek istiyordu. Ancak Osmanlı’ya karşı gelirse Hicaz demiryolunun kapatılması ve bölgesinin yiyecek kıtlığı ile karşı karşıya kalması söz konusu olurdu. Diğer yandan Osmanlı’nın yanında yer alırsa Kızıldeniz girişindeki Aden bölgesinde bazı üsler ele geçirmiş olan İngilizler kolaylıkla bölgeyi ablukaya alarak yiyecek sıkıntısı doğuracak şartları yaratabilirlerdi.

Şerif Hüseyin yanında yer alacağı tarafı seçtikten sonra eyleme geçer. Ekim 1914’te Şerif Hüseyin ile görüşen bir İngilizin onun ağzından aktardığı sözler seçtiği tarafı ortaya koymaktadır: “Bizim Osmanlılara karşı taahütlerimiz varsa onlarında bize karşı taahütleri vardır. Onlar bizim hukukumuza tecavüz ettiler. Bunun mesuliyeti kendilerine düşer.” [71]

Bunu Temmuz 1915 – Ocak 1916 arasında İngiltere’nin Mısır’daki yüksek komiseri McMahon ile mektuplaşma izler. Bu temas ile taraflar bölgenin savaş sonrası sınırlarını konuşurlar, İngilizler Hüseyin’e kuzey sınırı Mersin-Adana hattı olan bağımsız bir Arap devleti sözü verirler.

1915 yılı Ocak ayında isyanı başlatmak için hazır hale gelen Araplar bu sıralarda hızlanan Çanakkale Muharebelerini bir fırsat olarak görürler. Türklerin burada alacakları yenilginin kendileri açısından fırsat oluşturacağını düşünen Faysal çarpışmaların seyrini takip etmek için Gelibolu’ya gider. Türklerin ağır kayıplar verdiğini görünce umutla geri döner. Ancak Suriye’deki destekçilerinin dağıtılmış olduğunu görünce planlarını ertelemek zorunda kalır.[72]

Şerif Hüseyin Osmanlı gelenlerinin güvenini pekiştirmek için oğlu Faysal’ı Eylül 1915’te İstanbul’a gönderir. Ancak bu ziyaretin altındaki gizli amaç Faysal’ın dönüşte Suriye’ye uğrayarak El-Fettat Cemiyeti ile isyan konusunda bağlantı kurmasıdır. 1916 yılı başında Harbiye Nazırı ve Başkomutan vekili Enver Paşa Suriye, Filistin ve Medine’yi içeren bir geziye çıkar. Gezinin amaçlarından bir tanesi Cemal Paşa’nın tepki çeken uygulamalarının kötü etkisini yok etmektir. Bu gezi sırasında Şerif Hüseyin tarafından iyi karşılanır, kendisine dostluk simgesi olarak kılıç hediye edilir. Bu davranışı ile muhataplarında Osmanlı’nın dostu olduğu hissini uyandırır. Yapılan törenlerde Türk-Arap dostluğunu vurgulayan ateşli nutuklar söylenir.[73] Ziyaretin görünüşte hoş geçmesine karşın Osmanlı liderlerine öfke duyan Arapların Enver Paşa’ya bu ziyaret sırasında düzenlemeyi düşündükleri suikast Faysal tarafından güçlükle önlenir.[74]

Cemal Paşa’nın anılarında Şerif Hüseyin önemli bir yer tutar. Paşa ona güvenmediğini ancak onun gibi bir ayağı çukurda bir yaşlının İslam aleyhine yabancılarla birleşeceğini hiç düşünmediğini, zira son ana kadar Osmanlıya yardım edeceğini söylediğini yazar. Faysal’ın da babasının planları uyarınca İstanbul’a gelerek padişahı ve nazırları “ceddi olan Hazreti Peygamberin tertemiz ruhuna yemin ederek” kandırdığını söyler. Şerif Hüseyin’in İslam’a, kendi aralarında çatışma yaratarak topraklarının elden çıkmasına sebep olan Endülüs şeyhlerinden daha büyük kötülük yaptığını ve ona olan öfkesinin hiçbir şekilde yatışmayacağını da ekler.[75]

Cemal Paşa Arap isyanının inkar edilemez belirtilerini gördüğünde Arapları Osmanlı tarafına çekme umuduyla hareket eder. Bu amaçla bir Arap aydınlarından oluşan bir heyetinin Çanakkale cephesini ziyaret etmesini sağlar. Bu ziyaret ile İngilizlerin Arap bölgelerinde Osmanlı’ya isyan yönündeki faaliyetlerine engel olmayı, Türklerin kazandığı başarıların Araplar tarafından yerinde görülmesini ve bu sayede Osmanlı’ya olan bağlılıklarının artmasını hedeflemiştir.[76] Emrindeki birliklerin çoğunu takviye amacıyla Çanakkale’ye gönderdiği için isyanın başlaması durumunda bölgenin kısa zamanda kaybedilebileceği öngörüsünde bulunur. Ancak aydınların sadakatinden o denli emindir ki isyan ihtimalini zayıf görür.[77]

1917 yılı Rusya’da gerçekleşen devrimden sonra işbaşına gelen yeni yönetim kendinden önce yapılmış gizli antlaşmaları dünya kamuoyuna açıklamıştır. İngiltere ve Fransa’nın Suriye ve Lübnan’ı aralarında paylaştıkları Skyes-Picot Antlaşması bu şekilde ortaya çıkınca Cemal Paşa son bir umutla antlaşmanın bir örneğini Faysal’a gönderip isyandan vazgeçmesini önerirse de sonuç alamaz.[78]

Hazırlıkları yapılan isyan 5 Haziran 1916’da Mekke’de başlatıldı. Şerif Hüseyin geniş kitlelerden destek almak için isyanın sebeplerini saydığı bir beyanname yayımlatır. Burada saydığı sebepler İTC’nin kötü yönetimi ve din dışı uygulamaları başlıkları altında özetlenebilir.[79] Abdulah isyanın sebeplerini şöyle belirtir: “İttihatçıların dar görüşlülükleri yüzünden hilafet ve saltanat idaresini kendilerince meşruti bir milli hükümete çevirmeleri ve Müslüman arap hükümranlığını batı ruhuyla işlenmiş zorba bir yönetimle değiştirmeleri yüzünden Araplarla Türkler arasındaki bağlar koptu”.[80]

Arap isyanına Haşimiler dışındaki Araplar pek ilgi göstermemiştir. Cemal Paşa’ya göre bunun sebeplerinden biri 1915’te kendi yürüttüğü tahkikatlardır.[81] Bir diğer sebep de İngiliz yüzbaşısı T.E. Lawrence’ın Arap güçleri arasında yer almasının yarattığı tepkidir. Abdullah önde gelen bazı Arapları kendisine “şu kızıl surat da kim oluyor ve ne maksatla buraya geldi?” şeklinde soru yönelttiklerini aktarır.[82]

Osmanlıların bölgedeki kentleri Araplara yavaş yavaş kaptırmaları sebebiyle 1917 yılından sonra daha ılımlı bir tutum takındıkları görülür. Bunda Almanlardan gelen telkinlerin de etkisi olmuştur. Bu amaçla Araplara karşı sert uygulamaları ile tanınan Cemal Paşa Suriye valiliği görevini bırakıp İstanbul’a döner. Dönemin sadrazamı Ahmet İzzet Paşa ise Mustafa Kemal’den kendisine ulaşan ve bölgenin savunması iyice zayıfladığı için Faysal ile müzakereye başlamak gerektiğini bildiren mektubundan Rauf Bey’e bahseder.[83]

Şerif Hüseyin başlattığı isyana İslam dünyasından yeterli desteği bulamasa da, Osmanlı’ya isyan ettiği için ajan sayılsa da[84], halifeye ihanetten dolayı hakkında ölüm fetvası çıkarılsa da İngilizlerin 45 milyon sterlini bulan maddi yardımı[85] ve askeri destekleri sayesinde Arap Yarımadası’nı Osmanlıların elinden almayı başarmıştır. İsyan başarılı olmuş ancak birleşik tek bir Arap devleti yerine 25 Nisan 1920’de San Remo’da alınan kararlar gereğince Irak, Filistin, Suriye ve Lübnan krallıkları kurulmuş, bunlardan Suriye ve Lübnan Fransa’nın, diğerleri ise İngiltere’nin kontrolüne verilmişti.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Arap Yarımadası’nda sadece Yemen Arapları Osmanlı devletine sadık kalmışlardır. Suriye’de yaşayan Araplar bağımsızlık yolundaki çabalarıdoğrultusunda Nad-el Arap adlı bir cemiyet kurmuşlardı. Bu cemiyet Arap isyanının başarı kazanmasından cesaret alıp ortamın uygun olmasından yararlanarak 26 Ekim 1918’de Hatay’da bağımsız bir devlet kurduklarını açıkladılar. Ancak Osmanlı birlikleri kısa süre içinde kenti ele geçirip bu devlete son verdiler.[86] 30 Eylül 1918’de Arap ve İngiliz birlikleri Şam’ı ele geçirdiler. 5 Ekim 1918’de Faysal Suriye’de bir Arap krallığı kurulduğunu ilan etti ancak bu devlet İngiliz ve Fransızlar tarafından tanınmadı. Hicaz’ın doğusunda bulunan Necd bölgesindeki bağımsız Arap krallığı da Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı aleyhinde faaliyetlerde bulunmuştur. Bölgenin kralı Abdülaziz as-Suud İngilizlerden aldığı para karşılığında Irak’taki İngiliz birliklerini Osmanlılara karşı desteklemiştir.[87]

Bağımsızlık yolundaki tüm uğraşlarına karşın 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Arap toprakları İngiliz ve Fransızların manda yönetimine girdi. Bu durum Araplar için büyük bir hayal kırıklığı demekti. Bağımsızlık rüyaları yarım kalan Araplar artık kendilerini gerçekçi olmak zorunda hissetiler.

6- Milli Mücadele Döneminde Türk-Arap İlişkileri

Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra 1919’da Paris’te, 1920’de San Remo’da toplanan iki konferans Arapların geleceği açısından önemli gelişmelere sahne olmuştur. Bağımsız bir devlete sahip olmayı uman Araplar bunun yerine yaşadıkları toprakların dört ayrı devlet arasında bölüşülmesine katlanmak durumunda kalmışlardır. Arap İsyanı sırasında Arapların yanında çarpışan T.E. Lawrence bu konferanslarda Arapların kendi kaderlerini tayin hakları için mücadele etmiş, istediğini elde edemeyince hayal kırıklığına uğramıştır. Öyle ki Lawrence kendisine verilen Şövalyelik, Şeref Nişanı ve Sir ünvanı gibi ünvanları dahi reddetmiş, yeni yönetimin Araplar açısından türk yönetiminden daha kötü olduğunu söylemiş, tutulmayacak sözler uğruna Arapları kışkırttığı için üzüntü içinde olduğunu belirtmiştir.[88] Faysal ise hem halkının hem de İtilaf devletlerinin kabul edeceği bir çözüm için uğraşmış ancak başaramayınca halk arasında Suriye’yi Fransızlara satmakla suçlanmıştır. Yahudilerin yeni yurdu olacağı ilan edilen Filistin’de de benzer tepkiler ve hayal kırıklığı vardı. Filistin Meclisleri Yüksek Komitesi Kudüs’teki Amerikan temsilciliğine şöyle yazmıştır: “Eğer Türkiye’ye baş kaldırdıysak, bu sadece haklarımızı öne sürmek içindi, ve ittifakımızın ülkemizi böleceğini ve ardından da sömürgeleştirileceğini önceden görebilseydik, Türklere karşı husumetimizi ilan etmezdik.”[89]

Arapların yeni durumdan hoşnut olmamalarını sağlayan sebepler şöyle özetlenebilir: 1-Bağımsız devlet kuramayışları, 2-Kendi aralarında fikir ayrılıkları yaşamaları ve bölünmeleri, 3-İngiliz destekli Ermeni devleti kurulacağı söylentisi, [90] 4-Hıristiyan Arap ve Müslüman Arap arasındaki ayrımların artması, 5-Yeni yöneticileri ile duygusal yakınlık kuramamaları. Oluşan yeni durum üzerine Emir Şekib Arslan şöyle demiştir: “Cemal Paşa savaş döneminde Arap bölgelerinde İtilaf devletlerine hizmet ederken, İtilaf devletleri de savaştan sonra Türklere hizmet etmiştir.”[91] Aynı durumu yerel yönetici Muhammed Ali el-Acloni şöyle ifade eder: “Şimdi sömürme sırası Avrupalılara geçti.”[92]

Araplar arasında huzursuzluğun iyice arttığı bu dönemde Anadolu’nun güneyinde Fransızlara karşı gösterilen direniş Arap halkı için da bir umut kaynağı olmuştur. Bölgenin durumunu aktaran raporlarda “Günden güne Türk husumeti yerine Türk muhabbeti kaim oldu (yerine geçme)” şeklinde ifadelere rastlanır.[93] Mısır’daki İngiliz karargahının 20 Ekim 1919 tarihli raporu da Şam, Halep ve Musul’da Türklere karşı giderek artan bir sempatinin doğduğu yazar.[94] Doğaldır ki Türk milliyetçileri Araplar arasında uyanan Türk yanlısı bu ortamdan faydalanmışlardır. Mustafa Kemal bizzat yazdığı pek çok beyannameyi Türklerin yoğun olarak yaşadığı Şam ve Halep’teki halka ulaştırmış, uyanmış olan yabancı karşıtlığını körüklemiştir. Bunlardan birinde Suriye halkına İslam etrafında kenetlenmeyi önerir, ayrıca Bursa ve Konya’nın düşman birliklerinden temizlendiğini haber verir.[95] (Mustafa Kemal ve milli mücadelenin diğer önderlerinin Arap vilayetlerinde görev yaptıkları, bölgeyi ve halkını iyi tanıdıkları akılda tutulmalıdır.) Mustafa Kemal her ne kadar İslamcılık politikası uygulamadıklarını ancak İtilaf devletlerini tedirgin etmek için bunu bir dayanak noktası olarak kullandıklarını söylese de[96] Türklerin Araplara yönelik propaganda faaliyetlerinde din kardeşliği unsuru her zaman vurgulanmıştır. Ayrıca işgalcilere karşı kazanılan başarıların büyütülmesi ve Rusya’da Bolşeviklerden yardım alındığının vurgulanması da başvurulan yöntemlerden bazılarıdır. Bu propaganda faaliyetlerinin etkisi ile iki taraf arasında gittikçe artan yakınlaşma kendini çeşitli şekillerle açığa vurur. Suriye ve Tunus’da yayımlanan gazeteler tek bağımsız Müslüman ülke olan Türkiye etrafında toplanma çağrısı yapar.[97] Pek çok direniş örgütü kurulur, bunlardan Suriye’dekiler Suriye-Filistin Kuvay-ı Osmaniye Heyeti başkanı olan Özdemir Bey’in yönetimi altında birleşmişlerdir. Özdemir Bey bölge Araplarının Türk Kuvay-ı Milliye’si geldiği takdirde iltihak edeceklerini bildirdiklerini bölgedeki gözlemleri ışığında yazar.[98] (Mustafa Kemal’in onayı ile Özdemir Bey bir süre için Antep müdafaası komutanlığını da üstlenmiştir,[99] Kasım 1920’den sonra Türkler işgalcilere karşı çarpışan Araplara askeri destek sağlar. Özellikle Suriye’de Türk propagandası o denli etkili olur ki Suriye’deki Fransız temsilcisi Georges Picot Sivas’a giderek Kilikya’yı boşaltma konusunda Türk milliyetçileri ile görüşme yapar.[100] Fransızlarla 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara Antlaşması’ndan sonra Araplar arasında işgalcilere karşı kıpırdanmalar zirve noktasına ulaşmıştır.

Arapların Türklere karşı bakışlarının olumlu bir yöne döndüğü bu dönemde Meclis-i Mebusan’da kabul edilen Misak-ı Milli’nin birinci maddesi Araplarla nüfus olarak çoğunlukta oldukları bölgelerde kendi kaderlerini belirleme hakkı tanır. Aynı hakkı Mustafa Kemal’de Araplara tanır: “..bizim kendi hududumuz dahilinde olduğumuz gibi Suriyeliler de kendi hududu dahilinde ve hakimiyet-i milliye esasına müstenid (dayanan) olmak üzere serbest ve müstakil olabilirler.”[101]

Anadolu hükümeti kaybedilen Osmanlı topraklarını kurtarma hayaline kapılmaz, dikkatini Anadolu topraklarını kurtarmaya odaklar. Misak-ı Milli’nin ilgili maddesinde Araplar ile yeni bir çatışma yaratmamak için Anadolu’nun güneyinde Türk yurdunun sınırı konusunda açık bir belirleme yapılmaması da dikkat çekicidir.[102] Bu konuda İsmet İnönü şöyle der: “Biz milli mücadeleye başladığımız zaman Araplara gösterilebilecek saf yürek ve iyi niyet delilini hiçbir tereddüde mahal vermeyecek surette göstermiştik. Bizim bulduğumuz hal şekli şudur: Osmanlı İmparatorluğundan çıkan Türk milleti Araplar üzerinde herhangi bir amaç iddiasından kesin surette vazgeçiyor ve Arap milletini kendi evinde, kendi kaderinin sahibi olarak yaşamak salahiyetinde görüyor ve gösteriyordu.”[103]

Bu dönemde Haziran 1919’da Faysal ile Mustafa Kemal arasında bir antlaşma imzalandığı söylentisi yayılır. Haziran 1919’da imzalandığı söylenen bu antlaşmaya göre taraflar işgalcilere karşı birlikte savaşacaktı, ayrıca hilafete ve Türk devletine sadık kalmaları şartıyla yeni bir Arap devleti kurulması da öngörülmüştü.[104] İngiliz resmi belgeleri[105] sayesinde maddeleri hakkında bilgi edinebildiğimiz bu antlaşmanın gerçekte var olup olmadığı hakkında şüpheler vardır zira taraflardan hiçbiri resmi bir açıklama yapmamıştır. Genel kanı, bu antlaşmanın İtilaf devletlerini endişeye sevk etmek için uydurulmuş olduğudur.[106]

Varlığı doğrulanamayan başka bir görüşme de Mustafa Kemal ile T. E. Lawrence arasındadır. Lawrence’ın 1926’da görüştüğü bir araştırmacıya söylediğine göre[107] Mustafa Kemal Pantürkler olarak bahsettiği İTC ve yönetici kadrosunun Türk çıkarlarını doğuda gördüğünü, bu yüzden Mısır ve Mezopotamya’yı önemsemediğini, hatta kaybından mutluluk duyacaklarını söylüyordu. Ancak Mustafa Kemal’in Pantürkist görüşleri makul bulmadığı , Arapları yeni kurulacak Türk devletinin uyruğu yapmayı düşünmediği göz önüne alınırsa bu görüşmede söylendiği iddia edilen sözlerin kıymeti hakkında şüpheler uyanmaktadır.

Anadolu’da bağımsızlık mücadelesini yürüten ekip Irak’taki Araplarla da temas sağlamıştır. Mustafa Kemal’in Irak’taki İngiliz yönetiminin devrilmesine ilişkin çabaları hem İngiliz resmi belgeleri hem de Ankara’daki Sovyet diplomatı Aralov’un yazdıkları sayesinde bilinmektedir.[108] Nitekim Irak’ın güney ve orta kesimlerinde 1920’de İngilizlere karşı başlatılan isyanda Mustafa Kemal hükümetinin katkısı olduğu İngilizlerin ortak görüşüdür.[109]

Milli Mücadele yıllarında Araplar ile yürütülen temaslar sırasında İslam Birleşik Milletleri denebilecek bir teşkilat kurma girişimlerine rastlanır. Bu girişimlerde Burdur mebusu Mehmet Akif, 1921’de Büyük Millet Meclisi başkanvekili olan Hamdullah Suphi Bey de çaba harcamış, hazırlık toplantılarında görüşülecek gündemi Mustafa Kemal bizzat kendisi hazırlamıştır.[110] Birkaç kez denenmiş olan bu girişim başarılı olamamış olsa da taraflar arasındaki dayanışmayı arttırdığı söylenebilir.

1921 yılı ortalarında Yunanlılar batı cephesinde saldırılarını arttırmışlardır. Aynı dönemde Fransız hükümeti de Ankara Antlaşması’nın yapılması için Büyük Millet Meclisi ile temaslar yürütüyordu. Bu şartlar altında Suriye ve çevresindeki Türk faaliyetleri 21 Temmuz 1921’de durdurulmuştur.

7- Sonuç

Yüzyıllarca dengeli yürüyen Türk-Arap ilişkilerinin 1830-1923 arasında inişli çıkışlı bir seyir izlediği görülmektedir. Değişen dünya şartlarının etkisinde kalan taraflar bir yandan ilişkileri sürdürmek istemişler, diğer yandan birbirleri aleyhine faaliyetlerde bulunmuşlardır. Namık Kemal’in birinci bölümde alıntıladığımız sözündeki gibi Türklerle Araplar birbirlerine ne kadar yakın olursa olsunlar Ortadoğu’da güç ve liderlik toplumların kaderini belirlemede her zaman en önemli etken olmuştur.[111]

Dönemin tanıkları yaşananları şu şekilde değerlendirmişlerdir:

İsmet Paşa “Arap milliyetçileri yabancılar aracılığıyla Türklerden haksız yere isteklerden bulunup bir şeyler koparmaya çalıştılar” der.[112]

Emir Şekib Arslan “Araplar içinde din ve şark birliğini dikkate almayan ve İngiltere’nin zaferini Arapların zaferiyle bir tutanlar bulunmaktaydı. Ancak bizzat kendileri bu birliği açıkça görmezden gelip su katılmadık Türk milliyetçiliği yapan Turancıların, aynı birliği görmezden gelip Arap milliyetçiliği yapanları cezalandırmaya hakları olamazdı.” derken iki tarafın da kusurlu olduğunu anlatmak ister.

T.E. Lawrence “Pek çok şeyi göze alarak girişilen bir maceradan sonra ulaşılan son adaletli bir sondu; ancak zaferin kazanılmasından sonra yavaş yavaş kendini gösteren bir hayal kırıklığı yaşanmış; ardından da bu uğurda savaşan insanların ümitlerinin ve beklentilerinin boşa gittiği, kasvetli bir karanlık egemen olmuştu.”[113] der.

Cemal Paşa olacaklar hakkında uyarılmasına ve ilgili belgelerin önüne konmasına karşın Faysal’ın bu sonucu görememesini “yalnızca bir saltanat hırsından ileri gelmiyorsa siyasi bir körlükten başka bir şeye bağlanamaz” şeklinde değerlendirir.[114]

Varılan sonuçla ilgili Abdullah’ın yorumu ise şöyle olur: “Ne yazık ki (Osmanlıdan) bu ayrılış korktuğumuzun başımıza gelmesine engel olmadı, hatta daha kötüsü meydana geldi. Türkler her istediklerini yaptılar, fakat her durumda Türklüklerini korudular. Bizlerse farklı gruplara ve fırkalara ayrıldık. Her birimiz başımıza ayrı birer yönetici seçtik, her kafadan farklı bir ses çıkar oldu.” [115]

Bir yabancı kaynak, Impact International dergisi ise şu yorumda bulunur: “Osmanlı Halifeliğine karşı ayaklandıkları günden bu yana, Arapların kendi kendilerini yıkmak sendromu sona ermemiştir…..Yalvarmalarla barış satın alınamaz”[116]

Yaşanan olayların önümüze koyduğu sonuç şudur: Çöküş devrindeki Osmanlı İmparatorluğu ardı ardına bünyesinden ayrılan etnik unsurları kontrolü altında tutmaya çalışırken ciddi hatalar yapmış, kendine yeni düşmanlar edinmiştir. Buna karşın Araplar ise bağımsızlık yolunda ilerlerken Osmanlı’ya karşı yabancı devletlerin yardımına o denli güvenmişlerdir ki, gelişen siyasi olaylar bu seçimdeki büyük yanlışı onlara çok açıkça göstermiştir.

8-Kaynakça

1-Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, Cilt I, Türk Tarih Kurumu Yayınevi, 2. baskı, 1992

2-Selim Ali Selam, Beyrut Şehremininin Anıları 1908-1918, Klasik Yayınları, 2. baskı, 2009

3-Cemal Paşa, Hatıralar, İş Bankası Yayınları, 1. baskı, 2008

4-Emir Şekib Aslan, İttihatçı Bir Arap Aydınının Anıları, Klasik Yayınları, 2. baskı

5-T. E. Lawrence, Bilgeliğin Yedi Direği, Cilt 1, Rey Yayıncılık, 1. baskı, 1991

6-Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2. baskı, 2003

7-Kral Abdullah, Biz Osmanlı’ya Neden İsyan Ettik, Klasik Yayınları, 6. baskı, 2007

8-Mustafa Oral, “Ulusal Bağımsızlık Savaşı Yıllarında Türkiye’de Hilafet ve Saltanat Sorunu”, Atatürk Yolu, Nu.V/18 (Kasım 1996)

9-Mehmet Derviş Kılınçkaya, Arap Milliyetçiliği ve Milli Mücadele’de Türkiye-Suriye İlişkileri, basılmamış doktora tezi, Ankara, 1992

10-Selçuk Günay, “II. Abdülhamit Döneminde Suriye ve Lübnan’da Arap Ayrılıkçı Hareketlerinin Başlaması ve Devletin Tedbirleri”, Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi Sayı 28(1995):85-108

11-Ömer Osman Umar, “Arap Milliyetçilik Hareketinin Doğuşu ve Gelişmesi”, Askeri Tarih Bülteni Sayı 51(2001):75-85

12-Ömer Osman Umar, “Aziz Ali El-Mısri ve Osmanlı Devletine Karşı Faaliyetleri”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Cilt 13 Sayı 1(2003):419-436

13-Hüseyin Opruklu, Türkiye-Suriye İlişkileri (Atatürk Dönemi), basılmamış yüksek lisans tezi, İzmir, 2006

14-Zişan Şirin Ayrancı, Türkiye-Suriye İlişkileri, basılmamış yüksek lisans tezi, Eskişehir, 2006

15-Haluk Ülman, 1. Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Savaş, İmge Yayınevi, 3. baskı, 2002

16-H. Bayram Soy, “Arap Milliyetçiliği: Ortaya çıkışından 1918’e kadar”, bilig sayı 30(2004), 173-202

17-Hasan Karaköse, “Yahudilerin Filistin’e yerleşme girişimleri ve Süleyman Fethi Bey’in Layihası (1911)”, G.Ü. Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 5 Sayı 1(2004), s. 43-57

18-Servet Avşar, “Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devletinin Cihat İlanı ve Propaganda”, Askeri Tarih Bülteni, sayı 51(2001):35-74

19- Salahi Sonyel, “Albay T. E. Lawrence Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğuna Karşı Ayaklanmaları için Nasıl Aldattı”, Belleten Cilt LI, Sayı 199(1987): 231-287

20-Salahi Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. baskı, 1995

21-Salahi Sonyel, “İngiliz Belgelerine Göre Mustafa Kemal-Lawrence Görüşmesi”, Belleten CLII, :1695-1699

22- Serpil Sürmeli, “Çanakkale Çephesi’nde Arap İlmi Heyeti ve Uryanizade Ali Vahid Efendinin Anıları”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 53 Cilt XVIII(2002): 373-405

23- Kadir Kasalak, “Irak’ta Manda Yönetiminin Kurulması ve Atatürk Dönemi Türkiye-Irak İlişkileri”, Askeri Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı 9 (2007):187-201

24- Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, 14. baskı, İstanbul, 2009

 

9- Ekler

Skyes-Picot Gizli Antlaşmasına göre Arapların yaşadığı bölgelerin İngiliz ve Fransızlar arasında paylaşılması (Kaynak: Opruklu, s.222)

DİPNOTLAR

[1] Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2. baskı, 2003, s.40

[2] Kral Abdullah, Biz Osmanlı’ya Neden İsyan Ettik, Klasik Yayınları, 6. baskı, 2007, s.16

[3] Kral Abdullah, a.g.e., s.17-19

[4] T. E. Lawrence, Bilgeliğin Yedi Direği, Rey Yayıncılık, Cilt 1, s.37

[5] Mustafa Oral, “Ulusal Bağımsızlık Savaşı Yıllarında Türkiye’de Hilafet ve Saltanat Sorunu”, Atatürk Yolu, Nu.V/18 (Kasım 1996), s.157

[6] Mehmet Derviş Kılınçkaya, Arap milliyetçiliği ve Milli Mücadele’de Türkiye-Suriye İlişkileri, basılmamış doktora tezi, Ankara, 1992, s.31

[7] Selçuk Günay, “II. Abdülhamit Döneminde Suriye ve Lübnan’da Arap Ayrılıkçı Hareketlerinin Başlaması ve Devletin Tedbirleri”, Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi Sayı 28(1995), s. 87

[8] Ömer Osman Umar, “Arap milliyetçilik Hareketinin Doğuşu ve Gelişmesi”, Askeri Tarih Bülteni Sayı 51(2001), s.76-78

[9] Kılınçkaya, a.g.e., s.57

[10] Günay, a.g.e., s. 88

[11] Lawrence, a.g.e.,s.61

[12] Kılınçkaya, a.g.e., s.84

[13] Ömer Osman Umar, “Aziz Ali El-Mısri ve Osmanlı Devletine Karşı Faaliyetleri”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Cilt 13 Sayı 1(2003), s.426

[14] Hüseyin Opruklu, Türkiye-Suriye İlişkileri (Atatürk Dönemi), basılmamış yüksek lisans tezi, İzmir, 2006, s. 44

[15] Günay, a.g.e., s.99

[16] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, 14. baskı, İstanbul, 2009, s. 364

[17] Zişan Şirin Ayrancı, Türkiye-Suriye İlişkileri, basılmamış yüksek lisans tezi, Eskişehir, 2006, s. 16

[18] Kayalı, a.g.e., s. 36

[19] Kayalı, a.g.e., s.166

[20] Kral Abdullah, a.g.e., s. 74

[21] Kayalı, a.g.e., s.177

[22] Selim Ali Selam, Beyrut Şehremininin Anıları 1908-1918, Klasik Yayınları, 2. baskı, 2009, s. 97

[23] Kayalı, a.g.e., s. 28 ve 94

[24] Umar, Arap Milliyetçilik Hareketinin Doğuşu ve Gelişmesi”, Askeri Tarih Bülteni Sayı 51(2001), s. 75

[25] Kayalı, a.g.e., s. 150

[26] Cemal Paşa, Hatıralar, İş Bankası Yayınları, 1. baskı, 2008, s.236

[27] Kayalı, a.g.e., s. 92-3

[28] Abdullah, a.g.e., s.37

[29] Kayalı, a.g.e., s.78

[30] Emir Şekib Aslan, İttihatçı Bir Arap Aydınının Anıları, Klasik Yayınları, 2. baskı, s.35

[31] Arslan, a.g.e., s.35

[32] Arslan, a.g.e., s.193

[33] Selam, a.g.e., s.95

[34] Haluk Ülman, 1. Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Savaş, İmge Yayınevi, 3. baskı, 2002, s. 326

[35] Kayalı, a.g.e., s.140-141

[36] Umar, Arap Milliyetçilik Hareketinin Doğuşu ve Gelişmesi”, Askeri Tarih Bülteni Sayı 51(2001), s.79

[37] Opruklu, a.g.e.,s.45

[38] Cemal Paşa, a.g.e.,s. 72-73

[39] Kılınçkaya, a.g.e.,s.77

[40] Cemal Paşa,a.g.e., s.75

[41] Selam, a.g.e., s.9

[42] Cemal Paşa, a.g.e., s. 70

[43] Kayalı, a.g.e., s. 104-5

[44] Kayalı, a.g.e., s. 66

[45] Opruklu, a.g.e., s.31

[46] Opruklu, a.g.e., s.33

[47] Günay, a.g.e., s.100

[48] Selim, a.g.e., s. 132

[49] Lawrence, a.g.e., s. 42

[50] Osman Umar, “Aziz Ali El-Mısri ve Osmanlı Devletine Karşı Faaliyetleri”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Cilt 13 Sayı 1(2003), s. 430

[51] Kayalı, a.g.e., s. 149

[52] Hasan Karaköse, Yahudilerin Filistin’e yerleşme girişimleri ve Süleyman Fethi Bey’in Layihası (1911), G.Ü. Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 5 Sayı 1(2004), s. 50

[53] Ülman,a.g.e., s. 333

[54] Kayalı, a.g.e., s. 116

[55] Servet Avşar, “Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devletinin Cihat İlanı ve Propaganda”, Askeri Tarih Bülteni, sayı 51(2001), s. 43

[56] Kayalı, a.g.e., s. 217

[57] Arslan, a.g.e., s. 101

[58] Selam, a.g.e., s. 166

[59] Kayalı, a.g.e.,s. 220

[60] Cemal Paşa, a.g.e., s. 235

[61] Kayalı, a.g.e., s. 218

[62] Cemal Paşa, a.g.e., s. 290

[63] Arslan, a.g.e., s. 101

[64] Cemal Paşa, a.g.e., s.247, 272, 331,334.

[65] Abdullah,a.g.e., s. 122

[66] Salahi Sonyel, “Albay T. E. Lawrence Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğuna Karşı Ayaklanmaları için Nasıl Aldattı”, Belleten Cilt LI, Sayı 199(1987), s.53

[67] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, 14. baskı, İstanbul, 2009, s. 361

[68] Cemal Paşa, a.g.e.,s. 300

[69] Kral Abdullah, a.g.e., s. 28

[70] Cemal Paşa, a.g.e., s. 284

[71] Kılınçkaya, a.g.e., s. 92

[72] Lawrence, a.g.e., s. 48

[73] Arslan, a.g.e., s. 136

[74] Kılınçkaya, a.g.e., s. 93

[75] Cemal Paşa, a.g.e., s.181, 268, 329

[76] Serpil Sürmeli, “Çanakkale Çephesi’nde Arap İlmi Heyeti ve Uryanizade Ali Vahid Efendinin Anıları”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 53 Cilt XVIII(2002): 374

[77] Cemal Paşa, a.g.e., s. 261

[78] Kılınçkaya, a.g.e., s. 107

[79] Cemal Paşa, a.g.e., s. 298

[80] Abdullah, a.g.e., s. 37

[81] Cemal Paşa, a.g.e., s. 289

[82] Abdullah, a.g.e., s.132

[83] Kılınçkaya, a.g.e., s.109

[84] Ömer Osman Umar, “Arap milliyetçilik Hareketinin Doğuşu ve Gelişmesi”, Askeri Tarih Bülteni Sayı 51(2001), s.84

[85] Hülagü, a.g.e., s. 141

[86] Opruklu, a.g.e., s.37

[87] Ülman, a.g.e., s. 328

[88] Salahi Sonyel, Albay T. E. Lawrence Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğuna Karşı Ayaklanmaları için Nasıl Aldattı, s.245, 247

[89] H.Bayram Soy, Arap milliyetçiliği: Ortaya çıkışından 1918’e kadar, bilig, sayı 30(2004), s.189

[90] Zekeriya Türkmen , Özdemir Bey’in Musul Harekatı ve İngilizlerin Karşı Tedbirleri (1921-1923) , ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 49, Cilt: XVII(2001): 2

[91] Arslan, a.g.e., s. 194

[92] Kılınçkaya, a.g.e., s. 116

[93] Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı İstiklal Harbi Arşivi A:1/4282, K:567, D:42, F:45’ten aktaran Kılınçkaya, a.g.e., s.184

[94] Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, cilt I , s.177

[95] Şimşir, a.g.e., s. 215

[96] Kılınçkaya, a.g.e., s. 172

[97] Salahi Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Cilt II, s.232

[98] ATASE İHA, A:5/5404, K:756, D:13, F:14, 14/1,2,3,4,5,6,7 den aktaran Kılınçkaya, a.g.e., s. 192

[99] Kılınçkaya, a.g.e., s.190

[100] Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, cilt 1, s. 194

[101] TBMM gizli celse zabıtlarından aktaran Kılınçkaya,s. 172-3

[102] Kayalı, a.g.e., s. 231

[103] Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Cilt I, s. 189

[104] Hülagü, a.g.e., s. 73

[105] FO .371/4232/123318 den aktaran Şimşir, s. 82

[106] Kılınçkaya, a.g.e., s. 158

[107] Salahi Sonyel, İngiliz Belgelerine Göre Mustafa Kemal-Lawrence Görüşmesi, Belleten CLII, s.1695

[108] Sonyel , Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, cilt II, s. 228

[109] Kadir Kasalak, Irak’ta Manda Yönetiminin Kurulması ve Atatürk Dönemi Türkiye-Irak İlişkileri, Askeri Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı 9(2007), s. 189

[110] Hülagü, a.g.e., s. 101

[111] Kılınçkaya, a.g.e., s.223

[112] Kılınçkaya, a.g.e., s. 162

[113] Lawrence , a.g.e., s. 53

[114] Cemal Paşa, a.g.e., s. 323

[115] Kral Abullah, a.g.e., s. 115

[116] Impact International, 15:19, Londra, 11 Ekim 1985, s.9

390 Toplam Okuma, 7 Bugün

Alper CAN

Alper CAN

1971 yılında Erzurum’da doğdu. 42 yıldır Bursa’da yaşıyor. 1996’da Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nden mezun oldu, serbest diş hekimi olarak çalışıyor. 2009’da Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Arkeoloji Bölümü yüksek lisans programından mezun oldu. Aynı yıl Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih bölümünde başladığı doktora eğitimini yarıda bıraktı. 2003’te Nilüfer Kent Konseyi gönüllüsü oldu. Bu kurumda tarih, felsefe, edebiyat alanındaki çalışmaları grupla birlikte sürdürüyor. Bursa’nın kültür sanat alanlarını kapsayan internet sitesinin (www.bursadakultur.org) 12 senedir yayıncısı. “Antik Çağ Sözlüğü” ve “Kadim Bursa” adında iki kitap yayınladı.

Comments

Comments