Ana Sayfa Türkistan Özbekistan… Tarihini koruyamayan kent: Hokant…

Özbekistan… Tarihini koruyamayan kent: Hokant…

  • Ekrem Hayri PEKER

Fergana Vadisi’nin giriş kapısı; sadece vadinin değil Özbekistan’ın büyük bir ticaret merkezidir. Taşkent’ten tarihi Hokant Hanlığı’nın başkentine gittiğinizde kent girişinde iki büyük Pazar sizi karşılar.

1840’lı yıllara kadar Hokant Hanlığı Doğu Türkistan’ın büyük bölümünde; bugünkü Güney Kazakistan, Kaşgar ve Taşkent civarında hüküm sürmekteydi. Hokant ardından yapılan savaşlarla kuzey topraklarını kaybeder. Önce Akmescit ve Çimkent Rusların eline geçer. 1865 de ise Taşkent Rusların eline geçer. Şiddetli savaşlardan sonra kent kuşatılır. Buhara Hanı’nın gönderdiği yardım kuvvetleri gecikince kent düşer ve Hokant Hanlığı Rus Çarlığı’na bağlanır. Hokant Han’ın zulmü ve Çarlığın isteklerini karşılamak için koyduğu ağır vergiler halkı bezdirir, halk ayaklanır (1876). Ayaklanmayı bastıramayan Han Afganistan’a kaçar. Devreye Ruslar girer, şiddetli çatışmalardan sonra yanıp yıkılan kent düşer. Ruslar isyanı bastırdıktan sonra idareye el koyarak Hokant topraklarını yönetmeye başlarlar. Halkın huzursuzluğu ve sık sık çıkan ufak tefek ayaklanmalar onları yeni arayışlara iter. Çevredeki bataklıkların yazın çok koktuğunu bahane eden Ruslar idare merkezi olarak Margilan yakınlarında yeni bir kent kurarlar. Yeni Margilan veya bu günkü adıyla Fergana kentini.

Tarihe yakışır sayıda eski yapı kalmamış Hokant’ta. Kentteki en önemli yapı Hokant Hanların sarayı. Kale-saray örneği yapının büyük bir kısmı restore edilip müzeye çevrilmiş. Müzede hanlık devrine ait tarihi eserler var. Şehri iyice gezmek için dostum yazar Talip Eke’den yardım istedim. Kendisinin Emir Timur ve ardıllarının Osmanlılarla ilişkileri üzerine araştırmaları var. Talip Eke’yle beraber “İstanbul Caddesi” üzerinde bulunan Edebiyatçılar Müzesi’ne gittik. Genelde Özbekistan’ın büyük kentlerinde Atatürk ve İstanbul adında caddeler; İstanbul adı taşıyan lokanta-kafe türü yapılara rastlamak mümkün. Geçmişteki parlak günlerin hatırası sanırım. Cadde’de Ruslardan kalma mimarisi ile dikkati çeken birkaç yapı vardı. Birisinin üzerinde “Santral Asya Bankası 1905” yazıyordu. Restorasyonu süren bir diğer yapı Rus Ordusunun Ordu Evi olarak kullandığı binaymış. Müze müdürü Hasan Can Eke’nin edebiyatçı olması güzel bir tesadüf oldu. Müzede Fergana vadisinde yetişmiş yazarların kimi el yazması yayınlanmış kitap ve risaleleri bulunuyordu ünlü şairlerin ölüm tarihlerin aynı olması hemen dikkatimi çekti.(1937 ve 1942) Stalin döneminde milliyetçi- çoğu eski ceditçi- Türk komünistleri ya kurşuna dizildiler ya da Sibirya’ya sürüldüler. Sibirya’da can veren şairlerden birisi de Osman Nasır. 24 yaşına kadar beş kitabı yayınlanır şairin. Moskova’daki edebiyat dergileri, gazeteler, Özbekistan’da yeni bir “Puşkin” doğdu diye yazarlar. Yirmi beş yaşında Stalin’e küfrettiği iddiasıyla tutuklanıp yargılanır kısa bir yargılamadan sonra on yıl ceza verilir ve Sibirya’daki bir çalışma kampına gönderilir. Yazgı bir kere kötü olmaya görsün, şair burada da yazmaya devam eder. Yazdıklarını yatağın içine gizlemektedir. Çalışma günü dönüşü akşam yatakhaneye gelince yatağını bulamaz şaşırır, ne olduğunu sorar. O sırada kampta bit salgını vardır. Tifüs hastalığı çıkmasın diye tüm yatak, yorgan, yastık ve çarşaflar toplanıp yakılmıştır. Yedi yıldır yazdıklarının yakıldığını öğrenen şair o gece intihar eder.

Müzeden sonraki durağımız cadde üzerindeki Kemal Kadı medresesi oldu burayı daha önce gezmiştim müzenin bir odası Altın Miras adlı tarih araştırmaları yapan bir kuruma ayrılmış. Medrese çevresinde tamirhaneler ve bir hediyelik eşya dükkânı var. Kemal Kadı Medresesinin yanındaki caddeden mahalle içlerine daldık. Biraz yürüdükten sonra İşan Sahipzade Hazretleri Medresesine geldik Önce bahçesini dolaştık. Uzun bir süre yanındaki fabrikanın deposu olarak kullanılmış. Bağımsızlıktan sonra restore edilmiş ünlü Özbek şairi Mukimi öksüzlük ve yoksulluk yıllarını burada geçirmiş. Medresenin bir odası ünlü Özbek şairleri Mukimi, Çarki ve Zevki için müze olarak düzenlenmiş. Müze görevlisi – Pazar günüydü- kim bilir hangi toya –düğüne gittiği için açtırıp baktıramadık. Müzeden çıkıp caddeye indiğimizde önümüzden bir düğün konvoyu geçti. Bizde de olduğu gibi kornalarını öttürerek.

Sonraki durağımız Narbutek Han Medresesi ve Camisinin bulunduğu külliye oldu. Külliye 1799 yılında Hokant Hanı Narbutek Han tarafından yaptırılmış. Külliyeyi gezerken görevlilerden biri bize yardımcı oldu. Medrese ve caminin bulunduğu alanda yer alan hanedan mezarlığına gittik. Külliye ve Han Mezarlığı arası zamanla şehir mezarlığına dönüşmüş mezarlığı geçip Narbutek Han’ın annesi için yaptırdığı türbeye ulaştık. Medar-Han, yani hanın annesi adını taşıyan türbenin kapısı yok. Küçük bir yol türbenin içinden geçiyor. Türbe içinde bizdekiler gibi sanduka ve lahit yok. Türbenin kubbesinin tavanı altın yaldızla ve firuzeyle kaplı. Ay ışığının yansıyıp mezarı aydınlatması amaçlanmış. Narbutek Hanın oğlu Ömer Han, Osmanlı İmparatorluğu ile ilişki kurmuş ve elçiler göndermiş. Ömer Han’da şairlik de varmış, bir divan yazmış. Şairleri korumuş. Eşi Andican Beyi’nin kızı Nadire Han kocasından esinlenip şiirler yazmış. Karı koca Hokant’ı kültür merkezi yapmışlar. Ömer Hanın türbesine geçtik. Ömer Han’ın mezarı türbenin eşiğin altında yer alıyor. Üzerine basıp öyle içeriye giriyorsunuz. Ömer Han “Günahlarım çok ben çiğnenmeye layığım” diye vasiyet etmiştir. Türbenin bahçesine gelenleri namaz kılabilmesi için ön kısmı açık– revaklı-küçük bir mescit var. Bahçede Han ailesine ait mezarlar var. Camii ile türbenin kapıları otantik kapıların bağlı olduğu direkler tahta yuvalarının içinde dönüyor. Kapılar oymalarla süslenmiş. Mezarlığın içinde Nadire Han’ın yeni yapılmış mezarına gidiyoruz lahdin başında dua ediyoruz, 1842 yılında Taşkent için Buhara Hanlığı ile savaşan Hokant Hanı yenilir ve tün han ailesiyle beraber Nadire Han’da Buhara Han’ının emriyle öldürülür. Han mezarlığından sonraki durağımız ünlü şair Hamza’nın adıyla açılan müze. Kendi adına yaptırılan güzel bir mimariye sahip tiyatronun yanına yapılmış müzenin iç mimarisine bayıldım. Müzenin Müdürü Abdullatif Eke’de edebiyatçı çıktı. Adına müze yapılan Hamza ceditçilerin önderi, yenilikçi, şair ve yazar.

Şair Hamza’nın adının verildiği müzenin önündeki kavşaktan yer alan heykeli nedense kaldırılmış. Ceditçiler bizdeki jön Türkler gibi. Orta Asya’daki Türklerin ilerlemesi, aydınlanması ve sanayi toplumu olması için önerilerde bulunmuşlar. Gelişme için çağdaş eğitimi savunmuşlar, ülkede yetişen pamuğu işleyecek sanayi tesisleri kurulmasını istemişler. Ceditçiler fikirlerini yaymak için gazete ve dergi çıkarmış, tiyatro eserleri yazmışlar. Okullar açmışlar. Türkistan’da bir Rönesans yaratmak istemişler. Hamza çok yönlü bir sanatçıymış, şiirin yanında müzik ve resim yeteneği de varmış. Resimler yapmış; mandolin, tar ve tambur çalıyormuş. Hamza Sovyet Devriminde Bolşevikleri destekleyip, onların yanında yer almış.

Son durağımız ise tarihi Cuma Camisi. Önü açık Camilerden bu camilerin kapalı alanı çok küçük revaklı bölümünde ibadet ediliyor. Caminin minaresinde de yöreye özgü kısa minarelerden. Edebiyat müzesinde resmini gördüğüm tarihi Han, harap olduğu gerekçesiyle geçmiş yıllarda yıktırılmış. Hokant içinde Rusların ibadet ettiği küçük bir kilise var. Eski şarap fabrikasının idare binasının önünde kucağında sazı, elinde kadeh, yanında şarap şişesiyle Ömer Hayyam sizi selamlar. Hokant’ın balık lokantalarında sazan yiyebilirsiniz, yanında yeşil çay içersiniz.

Hokant’ı çevredeki yerleşim birimlerinde de çok sayıda tarihi eserler ve höyükler var. Yolumuzun üzerinde yer alan Bağdat yeni bir yerleşim merkezi. Ufak bir köyken kasabaya dönüşmüş, Bağdat ismini vermişler nedense. Bu çevrede sadece mezarlar var. Birisi Hızır Aleyhisselam’a aitmiş. Anlaşılan burada yaşayan eski Türkler kutsal alanlarını İslam’a çevirmişler. Sovyetler “Mezar kültünü” yok edememişler.

Bizde olan gibi bu mezarlar sürekli ziyaret ediliyor. Bölgenin en eski yerleşimi Riştan, Rişta –kentinden gelme. Rişta, Türkçe iplik demek, kent kelimesi ise Soğd dilinden geliyor. Bölgenin bu kadim halkı Arap istilasında yok edilmiş. Riştakent bölgenin ipek merkezi olmuş. Yüz bin kişinin yaşadığı bu kent Moğol istilası sırasında yakılıp yıkılmış, halkı katledilmiş ve bir daha kendini toplayamamış. Kent merkezine giden yol üzerindeki seramik müze-eve gidiyoruz. Meraklı bir insan olduğu belli olan Behram Eke bahçesinde iki çini fırını bulunan evini küçük bir etnografya müzesine çevirmiş. Evinde, bahçesinde eski zamanlardan kalma ev ve tarım aletlerini sergiliyor. Evinin bir odasını çiniden yaptığı tabak ve diğer süs eşyalarına ayırmış. Gelen ziyaretçilerin satın alacağı ürünler ayrı bir tezgâhta sergileniyor. Behram Eke’nin gösterdiği bir “Kütahya Tabağı” benim için hoş bir sürpriz oldu.

Müzeden çıkıp bir taksi bulduk, şehir gezimize devam ettik. İkinci durağımız tarihi cami oldu. Cami külliyenin bir parçasıymış. Eski cami yıkılınca 1900’ler de bölgenin Özbek yöneticilerinden Şakir Binbaşı tarafında yeniden yaptırılmış. Camini yanında eski medresenin ders odası, küçük hamamı, öğrenci hücreleri var. Avludan medresenin haziresine giriyorsunuz, bir türbe ve etrafındaki mezarlar karşınıza çıkıyor. Türbe yörenin evliya derecesine yükseltilmiş bir âlimine ait, Hace Ilgar’a. Yani hocaların ve âlimlerin önde gideni. Ilgar ismi beni çocukluğuma götürüyor. Yaşadığım yörede hızlı koşan atlara ılgar at derlerdi. Esas ismi çoktan unutulmuş bu insanın diğer unvanı Hace-i Har. Hace-i Har, mağarada oturan, veya mağarada yaşayan adam demek.

Türbe basit ve sade yapılmış. Türbenin hemen arkasında üzeri çaput dolu bir kaç asırlık bir söğüt ağacı var. Biz geldiğimiz sırada yanında ufak çocuğu ile orta yaşlı bir kadın kim bilir hangi dileği yerine gelsin diye bir çaput bağlıyordu. Harap medresenin hücrelerinin arkasındaki alanda bir sıra halinde beş adet asırlık söğüt ağacı vardı. Bunların dışında kesilmiş bir kaçının kökü aynı sıradaydı. Dilek ağacının, çaput bağlanmış söğüt ağacının hemen yanında Hace Ilgar’ın çile mağarası vardı. Yerin altına, toprak basamaklarla inilen bir mağara yapılmış. Bizdeki çile hücrelerinin bir benzeri. Buralara çekilen insanlar sadece su ve ekmek yiyerek günlerce kalıyorlar. Benzer gelenek Budistlerde de var. Ülke yöneticileri arınmak için tapınaklara kapanırlar. Tasavvuf erbabı hangi dinde olursa olsun birbirine benziyor. Zamanın şairleri ne hikmetse burayı Mescid-i Aksa’ya benzetmişler.

Sonraki durağımız şehir dışında bir köyde yaşayan Töre Han Töre’nin eviydi. Ev köyün bir kaç kilometre dışında. Geniş bahçeli bir köy eviydi karşımıza çıkan. Töre Han Töre, seyyid yani peygamber soyundan gelen bir ailenin seksen yaşındaki son ferdi. Yörede büyük saygı gören bu yaşlı insanı Bağdat’a buğday almaya gittiği için göremedim. Daha sonra beni çalıştığım fabrikada ziyaret edip bana bir “Doppi” hediye etti. Doppi Özbeklerin giydiği bir takke. Kadınların giydiği doppiler doğal olarak çok süslüler. Sonraki durağımız olan şehir mezarlığındaki iki türbeden biri bu zat için, diğer türbe Mevlana için yapılmış. Tabii ki bu Mevlana bizim Mevlana değil, Mevlana Çubin için yapılmış. Çubin Hindistan’a gidip eğitim almış. Sadece din eğitimi almadığını namaz vakitlerini gösteren Hindiye adında bir güneş saati yapmasından, belli. Bu yüzden mevcut yerel ulemanın tepkisini çekerek kâfirlikle suçlanmış. Ama hizmetine girdiği son Hokant hükümdarı Hudayir Han onu korumuş.

Vergilerden ve keyfi idareden bıkan Hokant Halkı Hudayir Han’a karşı ayaklanır. Han Afganistan’a kaçar. Mevlana Çubin sarayın ve devlet hazinesinin yağmasına karşı çıkar, devlet için bu paranın gerekli olduğunu söyler. İsyancılar Mevlana Çubin’i öldürürler. Hokant’ın tüccarları isyancılara destek vermezler. Bir yandan sürekli savaşlar, diğer yandan Han’ın sürekli vergilerinden bıkmışlardır. Tüccarlar Rus idaresini kolayca benimserler, böylece Hanlık sona erer.

Bundan sonraki durağımız şehrin yakınlarındaki Muy Mübarek höyüğü oldu. Şehirden höyüğe giderken bir kaç kapalı fabrikanın tanından geçiyoruz. Höyüğün girişinde yer alan eski cami tamir ediliyordu. Höyüğü çevreleyen surların bir kısmı hala ayakta duruyor. Höyüğün tepesinde türbemsi bir oda var. Ahşap kapısından içeri bakıyorum, boş. Restorasyon ekibinden bir görevli yanımıza gelerek boş oda hakkında bilgi verdi.

Muy Mübarek veya Muy Moyna mübarek tüy demek. Yani bizdeki “Sakal-ı Şerif”. Höyüğün tepesindeki odada bazı tarihi belgeler, ferman mevcutmuş. Restorasyon sırasında başka yere götürmüşler. Höyükte yapılan kazılarda çıkan eserler M.Ö.2500 yılına tarihlenmiş. Höyük ülkemizde Salihli yakınlarında Lidyalılardan kalan tümülüslere benziyor. Yaklaşık 4500 yıl önce bölgede yaşayanlar sabırla taşıdıkları topraklarla bu tepeyi oluşturmuşlar. Korunmak için duvarlar, tapınmak için de bir ibadethane yapmışlar. Çağlar değişmiş, değişik millet ve dinler gelip geçmiş ama kutsal bir merkez olma özelliğini yitirmemiş. Yazar dostum Talip Eke’nin getirdiği kitaplardan şunu öğrendim. Osmanlı Sultanı II. Beyazıt İran’da güçlenen Şah İsmail’e karşı Özbek Hanlarıyla ilişkiye geçer. Onlara çeşitli hediyelerle birlikte Sakal-ı Şerif gönderir. Bir tane Özbek Hanına, birini de Semerkant, Taşkent ve Fergana’yı elinde tutan son Timurlu Hükümdarı Babür Şah’a. Babür Şah kendine gönderilen Sakal-ı şerifi bu tepede muhafaza eder. Babür Şah yaptığı savaşlarda Özbeklere yenilir, önce Afganistan’a sığınır. Oradan da Hindistan’a gider. Sakal-ı Şerif bin bir yer gezdikten sonra Lahor’da bir camide kalır en son. II. Beyazıt’ın bölgeyle ilgisi sadece Sakal-ı Şerifle sınırlı kalmaz. Bölgenin sevilen şahsı, ünlü Türk-Özbek şairi Ali Şir Nevai’nin hocası Molla Cami’ye her yıl bin altın gönderirmiş. Molla Cami bölgedeki hükümdarlardan daha sevilen ve etkili bir kişiymiş. Farsça yazan Molla Cami öğrencisi Ali Şir Nevai’nin etkisiyle Türkçe şiirler yazmış. Ali Şir Nevai yazdığı bir divanı İstanbul’a, II. Beyazıt’a göndermiş. Padişah divanı vezirlerinden şair Ahmet Paşa’ya vermiş, o da divanda yer alan şiirlerden yirmisine nazire yazmış. Şair Ahmet Paşa’nın türbesi Bursa’da yaptırdığı medresenin girişinde yer alıyor. Medrese bugün eski kıyafetlerin sergilendiği bir müze, Uluumay Eski Kıyafetler Müzesi. Burada gördüğüm kadın takılarını benzerlerini Taşkent’teki Ulusal Galeri’de görmek hoştu. Takılar kültürel ve etnik bağları gösteren simgelere dönüşmüş.

Şair Ahmet Paşa’dan başka bir şaire geçelim. Yıldırım Beyazıt’ın Kütahya valiliği sırasında nedimleri arasına katılan Şair Ahmedi’ye. Şair Ankara Savaşı’na katılır ve Emir Timur’a esir düşer. Timur sivri dilli bu şair, sever, iğnelemelerine ses çıkarmaz ve meclisinden ayırmaz. Ahmedi Timur için şiirler yazar:
           “Onda var bin tümen asker
Ok attıklarında güneş görünmez, karanlık olur”

Timur öldüğünde şair bu defa şöyle yazar;
                    “Felek Timur’a vurup yıktı
                      Etini kurtlara yem yaptı”

Şairleri, şiirleri geride bırakıp küçük bir minibüse biniyoruz. Önümüzde yaklaşık 20 kilometre yolumuz var. Yol boyundaki bazı köylerde Kırgızlar yaşıyor. Yol sınırın dibinden gidiyor. Tarlaların arasından kıvrıla kıvrıla yolumuza devam ettik. Yolculardan Mamure Hanım gittiğimiz Sarik-Kurgan hakkında bize bilgi verdi. Kurgan Orta Asya’da hakanların, prenslerin gömülü olduğu yerlere verilen ad. Gittiğimiz yer bir höyük. Kazılar tamamlanmamış, şu an M.Ö. 400 yılına tarihleniyor.

Tepeyi oluşturmak için epey çaba harcamış insanlar. Ama tepeye çıkınca bu çabaya değermiş diyorsunuz. Büyükçe bir tepede düşmandan, yırtıcı hayvanlardan korunmuş oluyorsunuz. Tepenin hemen yanında Oş Irmağı su ihtiyacını karşılıyor. Tepede olmak taşkından koruyor. Üstelik tepenin etrafında çok verimli tarlalar var. Höyüğün Muy Mübarek’le yaşıt olduğunu sanıyorum.

Tepenin etrafında yemek pişirmek için çok sayıda ocak var. Tepenin eteği ziyaret yeri olarak kullanılıyor. Küçük bir cami ve türbe yer alıyor. Türbe Seyyit Buğa adına yapılmış. Buğa/Boğa eski Türklerde çok kullanılan bir isim. Bizim tarihimizden bir hatırlatma yapayım. Ankara Savaşı’ndan sonra Fetret Devri’nde 1402-1415 arasında bir fırsat bulan Karamanoğlu Beyi Bursa’yı kuşatır. Şehzade Musa’nın karşı saldırısında geri çekilir. Çekilirken şehir dışındaki Yıldırım Külliye’sini tahrip eder. Yıldırım Beyazıt’ın mezarını tahrip etmek isterken Osmanlı öncülerinin yaklaştığını duyup apar topar hareket emrini verir. Maiyetindeki subaylardan Buğa Bey dayanamaz, şunları söyler; “Beyim Osmanlının ölüsü sizi korkuttu, dirisi gelseydi ne yapacaktınız?” Karamanoğlu Buğa Bey’i oracıkta astırır.

Seyyit Buğa Bey büyük ihtimalle Müslüman Türklerden bir komutan/bey. Sanırım “Kâfir Türklerle” savaşıp şehit olmuş birisi. Şehit Buğa zamanla Seyyit Buğa’ya dönüşmüş. Köyden höyüğe gitmek için kiraladığımız arabayla yakınlardaki bir regülâtöre gidiyoruz. Küçük bir baraj olan Oş regülâtörü İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra yapılmış. Barajın yanına yapılan küçük müzede inşaata ait resimler ve bazı aletler varmış ama kapalı olduğu için gezemedik.Köyde yöre tarihini anlatan el yazması bir kitabın bulunduğunu, Altın Miras yetkilisinin Fergana’ya götürdüğünü söylediler. Kiraladığımız bir araçla en yakın yerleşim yeri olan Riştan’a döndük. Burada meyve sebze satılan pazarlara “Dikkan Pazarı” diyorlar. Tacikçe-Türkçe karışım bir kelimeBölgede Çongara isimli büyükçe bir köye rastlıyorum Eskiden büyük bir kentmiş, Moğollar yakıp yıkmışlar. Bursa’nın Uludağ eteklerindeki Çongara köyü sakinleri buradan gelme sanırım. Özbekistan’ın en iyi pirincini yetiştiren Çongara’lılar Bursa’da Türkiye’nin en iyi fasulye yetiştiricileri olmuşlar.

Hokant’la ilgili yazacaklarım bu kadar. Benim keşfedemediklerimi sizin bulmanız dileğiyle.

361 Toplam Okuma, 1 Bugün

Comments

Comments