Ana Sayfa Genel Tarih Kültürel Tarih Rydakos Çayı’ndan İskele Mahallesi’ne Kocasu’nun yolculuğu

Rydakos Çayı’ndan İskele Mahallesi’ne Kocasu’nun yolculuğu

  • Ekrem Hayri PEKER

Bursa ili ve Antik çağ’dan bu yana ekonomik ilişki içersinde olduğu Uludağ’ın Güney yamaçlarında 12 bin yıl öncesine giden yaşam izleri ve yerleşim yerleri bulunmuştur. İl içersinde üzerinde yerleşim yapılmamış, henüz yok edilmemiş 40 civarında höyük tespit edilmiştir. Uludağ’ın Kuzey yamaçlarının eteklerinde bulunan Doğancı civarında bir mağarada bulunan kesici aletlerin 60 bin yıl öncesine ait olduğu tahmin edilmektedir.

Bölgedeki göller, akarsular yerleşimciler için çok cazip olduğundan bölgeye Hititler, Frigler,  bir Trak kabilesi olan ve Misi köyüne adını veren Misyalılar, Persler, Büyük İskender, Bitynya Krallığı ve Roma hâkimiyet kurmuştur.

Göllerin, akarsuların ve verimli ovaların bulunduğu bu bölgede kentleşmede çok erken başlamıştır. Bölgenin Aizanoi’dan doğan günümüzde Adranos, Kocasu dediğimiz Ryhndakos Çayı İlk Çağ’da Apollo kült merkezlerinden birisi olan Apolyond / Uluabat gölüne dökülür ve gölden çıkan çay denize ulaşmadan Nilüfer Çay’ı da alır ve İskele mevkii civarında Marmara denizine dökülür.

Bu suyolu, Antik Çağ’dan 1950’li yıllara kadar ticaret amacıyla kullanılmış, tekneler yük ve yolcu taşımıştır.

Bölgede bulunan kentlerin çoğu roma döneminde ayrıcalık almış ve para basmıştır.

Bunlar arasında ulubat ve Yaylacık arasında bulunan Kaiseria Germenika, apolania Rhyndakos (şimdiki Gölyazı), Orhaneli ilçe merkezi civarındaki Hadrioni ad Olympus, Milletopolis gölü civarındaki melde ve Kocaçay’ın Marmara Denizi’ne döküldüğü yerde olduğu tahmin edilen Plake kentlerini sayabiliriz.

Çavdarhisar

Çavdarhisar tarihi zenginliğe sahip bir ilçedir. Aizanoi Antik Kenti ve bünyesindeki dünyanın ilk örneklerinden stadyum-tiyatro kompleksi ve dünyanın ilk borsa yapısı vardır. Ayrıca antik kentte nekropoller, olimpiyat şeref tribün abidesi, dört köprü ikisi çok kötü şekilde restore edilmiş ve hala kullanılıyor.

Yerleşim tarihi MÖ 3000’li yıllara dayanır.  Aizanoi, antik Frigya’ya bağlı olarak yaşayan Aizanitis’lerin ana yerleşim yeriydi. MÖ 133’te Roma egemenliğine girmiştir. Roma İmparatorluk döneminde; tahıl ekimi, şarap ve yün üretimi sayesinde zenginleşmiş ve ünü bölge sınırlarını aşmıştır. En parlak dönemini ise 2. yüzyılda yaşamıştır.

Erken Bizans döneminde piskoposluk merkezi iken 7. yüzyıldan itibaren önemini yitirmiştir. (13. yüzyılda Çavdar Tatarları boyu tarafından üs olarak kullanılmıştır. İsmi buradan gelmektedir.

Akıncı Türklerin taş anıtlara ve tapınaklara bin yıl önce çizdiği Oğuz boylarına ait tamgaları da antik kenti dolaşırken görebiliyoruz.

Olimpos ad Hadriani / Hadrioni ad Olympus

Orhaneli ilçesinin bulunduğu alanda kurulmuş antik bir kenttir. Adra sözcüğü, Luwi dili temeline dayanan Pelasg dilinde “erkek-koca” demektir. Bu sözcükle, Ana Tanrıça’nın erkeği, baş tanrıyı kastetmektedir. Adra-(wa)na olarak ise Adra Irmağı anlamına geldiği söylenebilir. Bu sözcük daha sonra Hadrianos, Edrenos, Adrınaz veya Adırnaz olarak değişmiştir. Orhaneli Çayı’na da Adranos Çayı denilmiştir. Bu kasabada Hadrianus adına bir tapınak bulunduğu için bu adı aldığı da söylenmektedir. Bu kentte eski bir tapınak kalıntısı vardır. Texier, kenti imparator Hadrianus’un kurduğunu yazar. Texier, 1835 yılında gördüğü kalenin, üç kemerden oluşan bir girişi olduğunu yazar. Yazar kentte birçok kalıntıya rastlar. 70X48 metre ölçülerinde, gymnasium olduğunu tahmin ettiği bir yapının temellerini belirler. Ünlü hatip Aristid, bu kentte doğmuş. Anadolu’da aynı adı taşıyan birçok kent vardır. Bu nedenle Orhaneli’yi diğerlerinden ayırmak için, Uludağ üzerindeki Hadriani anlamına, “Olimpos ad Hadriani” denmiştir. Köylüler, bugün Hadrianus’tan galat olmak üzere, yaygın olarak Adırnaz adını kullanır.

Apollonia (Gölyazı)

Bursa’nın batısındaki Uluabat Gölü kıyısındaki bir yarımada üzerinde kurulu kent. Kentin adı kentteki Apollon tapınağından gelir. Bu tapınak kentin yakınındaki Kız Adası mevkiindeydi. Adında Apollon geçen diğer kentlerden ayrılması için Rhydacum Nehri (Orhaneli Çayı) üzerindeki Apollonia anlamında “Apollonia ad Rhyndacum” olarak anılmıştır. Kız Adası’ndaki eski tapınak, Bizans döneminde manastıra dönüştürülmüştür. Bu tapınağın taşları sonradan Haydarpaşa Limanı’nın yapımında kullanılmıştır.

Uluabat

Bursa’nın Karacabey ilçesinin 4 km. doğusundaki Apolyont Gölü’nün (Uluabat Gölü)    batısında bulunan Uluabat köyünün yerinde idi. Lopadion, Hellen dilinde çanak veya küçük çanak anlamındadır. Prof. Bilge Umar’a göre bu sözcük eski bir Anadolu dilinden gelmiş ve Hellen diline uydurulmuştur. Kentin ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu bilinmemektedir. Günümüze Doğu Roma dönemine ait bir köprü kalıntısı ile Orta Çağ sur kalıntıları dışında bir eser gelmemiştir.  Komnenos Haneda’nının Kurucusu I. Alexsios döneminde burası Ege, Batı Karedeniz ve İç Anadolu bölgelerine yapılacak askeri seferler için bir üs merkezi oldu.

İskele Mahallesi ve Çeşnigir köyü

Köye adı verilen Çeşnigir, yani Çeşnicibaşı padişahlara değişik tatlar araştırıp bulan, bunları saraya ileten kişilere verilen isim. Bu yöreden saraya özel yiyecekler, otlar gittiği için saraydaki çeşnigirlerin gelip saraya giden gıdaları kontrol ettiği için bu adı almış. Köyün bulunduğu tepenin arkasında Nilüfer deltası bulunuyor. Yelkenliler ilk çağdan bu yana buradan yük alıp giderlermiş. Deltadan saraya bol miktarda balık da gidermiş.

Nilüfer Çayı, köyün 500 metre güneyinden tarlaların içinden geçip Hayırlar köyü yakınlarındaki Çat denilen mevkide Çavdarhisardan doğan, Susurluk ve M.Kemalpaşa yörelerinden geçen antik Rhyndakos nehri/Kocasu-Kocaçay ile birleşir. Burada eskiden iskele köyü bulunuyordu, şimdi kalıntıları var.  Kocasu, Boğaz dediğimiz bölgeden denize dökülüyor. Nehrin bir tarafında Yeniköy, bir tarafındaysa Ekinli köyü bulunuyor.

Köyün en yaşlısı ve hayatta kalan son mübadil Langazalı Mustafa Amca, 1920’lerin sonunda bölgeyi şöyle anlatır. “Nilüfer’in denize döküldüğü yerden 500-600 metre içerde İskele köyü vardı. Köyün, büyük ve tarihi bir camisi vardı. Bu camiye bayram ve Cuma namazı kılmaya giderdik. Karadeniz’den, Rize’den Of’tan Lazlar yelkenli tekneleriyle, motorlarıyla, mavnalarıyla gelip buradan soğan, sebze, meyve ve diğer ihtiyaçlarını alıyorlardı. Tekneler, Uluabat gölüne girip Gölyazı’ya kadar gidiyorlardı. Sonra yelkenliler gelmez oldu. Şimdi orada ne cami kaldı, ne evler. Sadece bir kaç balıkçı kulübesi var.”

Geçmişte Ulaabat köyünden Karacabey Boğazı yakınındaki ekmekçi köyündeki düğüne 15-20 kişi sallarla gidiliyordu.

*

Kirmikir köyüne gelen teknelerden yükler daha küçük tekneler boşaltılan yükler Mustafakemalpaşa mezbahasına kadar geliyordu. Sonra birikmeler, çökeltiler bunu engelledi. Şimdi öykümüzün kahramanı Kocasu çayında yolculuğa çıkalım.

Bölgede, İskele Mahallesi’ne yakın Antik Çağ’a ait iki liman daha vardır; Kapanca ve Eşkel.

Kapanca:

Günümüzde Kapanca; Mudanya’nın batısındaki Tirilye kasabası ile Eşkel köyü (Daskyleion) arasında yer alan, antik kent ile liman kalıntılarının bulunduğu bir alanı kapsar. Burası Antik çağda Bitinya ülkesi toprakları içindeydi. O dönemden itibaren Roma, Bizans ve Osmanlı zamanlarında da önemli bir liman olarak kullanılmaktaydı. Hilal şeklinde küçük bir körfezin kenarında yer alıyor. Antik dönemde; Caesarea Germenice’ diye bilinen yerleşmenin büyük bir olasılıkla burası olduğu sanılıyor.

Tarihi Kapanca limanı; ilk çağdan cumhuriyetin ilk yıllarına kadar İstanbul ile Kite (Ürünlü) ve Prusa (Bursa) arasındaki ulaşımın sağlanmasında bir bağlantı noktasıydı. Bursa ovasında ve Kite çevresinde yetişin ürünler İstanbul’a veya daha başka yerlere yelkenli ya da kürekli gemilerle buradan gönderiliyordu. İstanbul’dan veya diğer yerlerden gelen mallar da buradan kervanlarla Kite’ye ve Bursa’ya ulaştırılıyordu

Adı geçen yer, 1970’li yıllara kadar, İstanbul’a, başta soğan olmak üzere, diğer sebze meyvelerin gönderildiği bir iskele olarak kullanılıyordu.

Eski çağlarda Kapanca ve Tirilye limanları ile Kite’yi (Ürünlü) birbirine bağlayan antik kervan yolunun geçtiği güzergâh

*Kapanca Antik Limanı

*Kuzgun Kaya

*İzkaya

*Barabali Geçidi

*Ayazma Pınarı

*Eğrekkaya

*Akbaba Kayalıkları

*Papaz İni Mağarası

*Yusuf Deresi – Çağlayan

*Mirzaoba Köyü

*Dereköy (Cearaeia)

*Çekrice Köyü

*Balabancık Köyü

*Antik Nilüfer Köprüsü

*Yolçatı Köyü (Göbelye)

*Özlüce (İnesi) Antik Köprüsü

*Kite (Ürünlü) Kazası  ve Prusa (Bursa)

Eşkel

Eşkel’in, asıl köy merkezi olan Esence sahile 2 km kadar mesafede yer alıyor. Burası, Marmara Denizi’ni, küçük limanı ve İmralı adasını gören bir konumda kuruludur.

Yerleşmenin tarihi, Antik döneme kadar gidiyor. Bölgeye Bithynler, Romalılar, Bizanslılar yaşamış. Bunların ardından da Osmanlılar gelmiş. Antik dönemde Daskyleion / Daskilium gibi adlarla anılan bir yer. Bu ad Luwi – Pelesgos dilinde ‘Skvla’ (Skili) / adacık sözcüğünün değişikliğe uğraması sonucunda oluşmuş.

Eşkel, antik dönemin önemli bir limanıydı. Daha sonraları Tirilye ve Mudanya limanları gelişince burası ikinci plânda kaldı. Plinus, Ptolomaios, Hasluck ve Ramsey gibi yazarlar Daskyleion adlı antik kentin, Triglia’nın (Tirilye) 7 mil kadar batısında olduğunu yazarlar

Osmanlı döneminde ‘Kite’ (Ürünlü) kazasına bağlı bir liman durumundaydı. Antik dönemden beri kullanıldığı sanılan tuzlası, 30 – 35 yıl kadar önce ortadan kaldırılmış.

Atranos (Adırnaz) veya Kocasu ( Rhyndakos çayı)                                                                     

Kütahya İli’nde iki ayrı kaynaktan doğduktan sonra Bursa’nın Orhaneli, Mustafakemalpaşa ve Karacabey topraklarını sulayan akarsudur. Murat dağından Uluabat Gölü’ne değin ana kol uzunluğu 155 kilometredir. Başlıca iki ana koldan oluşur: Birinci kol, Kütahya’nın güneyindeki Murat dağının kuzey eteklerinde doğar. Başlangıçtaki adı Çavdar suyudur. Çeşitli küçük kolların katılımıyla debisi yükselir. Tavşanlı’dan geçerek Orhaneli topraklarına girer. Burada Atranos (Adırnaz) veya Kocasu gibi adlar alır. Sarpdere ve Dursunbey sularıyla beslenerek kuzeybatıya doğru ilerler, Sincan dolaylarında Mustafakemalpaşa topraklarına girer. Çaltılıbük yakınlarında dar ve derin bir vadiyi aşar, daha kuzeydeki Turfal dağı eteklerinde ovaya iner ve dinginleşir. Mustafakemalpaşa ilçe merkezine 15 kilometre mesafede Balat Çayı’yla birleşir.

İkinci kol, Simav’ın Dağardı beldesi yakınlarında doğar. Bu bölgede Aleva Çayı adıyla anılır. Daha sonra kuzey kuzeydoğu yönünde akışını sürdürür, bir ara Orhaneli İlçesi topraklarından geçerek Mustafakemalpaşa’ya girer. Emet çayıyla birleşir ve Balat çayı adını alır.

Bu iki büyük kolun birleşmesiyle oluşan Mustafakemalpaşa (Kirmastı) Çayı önce Uluabat gölünü dökülür. Daha sonra kuzeydeki Uluabat köyü yanında bir gölayağı ile denize akışını sürdürür. Karacabey boğazına girmeden önce batıdan gelen Simav çayı, Hanife deresi ve Karadere ile doğudan gelen Nilüfer’in katılımıyla gürleşir ve Marmara denizine dökülür. Gölayağı derinlik, debi ve genişliği bakımından küçük tonajlı teknelerle ulaşıma elverişlidir, karayolu ulaşımının gelişmediği dönemlerde, Gölayağı üzerinden teknelerle Uluabat Gölü’ne değin girilebilmekte ve yörede yetiştirilen ürünlerin deniz yoluyla İstanbul’a gönderilmesi sağlanmaktaydı.

Orhaneli çayının toplam uzunluğu 200 kilometre (Bursa il sınırları içinde 104 kilometre), Mustafakemalpaşa çayının toplam uzunluğu 230 kilometredir (Bursa il sınırları içinde 134 kilometre).

Nilüfer

103 km uzunluğundaki Nilüfer çayı, Uludağ’ın güney yamaçlarında 850 metre yükseklikteki 2 mağaradan çıkar. Başlangıç bölümünde adı Aras Suyu’dur. Bu su batı doğrultusunda akarken çeşitli kollarla birleşerek “Nilüfer” adını alır.

Antik çağ kaynaklarında adı “Odrys” çayı olarak geçen Nilüfer, Bursa Ovası’nı suladıktan sonra Uluabat Gölayağı’na dökülür. Bursa Ovası ve çevresinin derelerini ve Çayırköy Ovası’ndan Ayvalı Dere’yi alarak Uluabat Gölü’ne ulaşan Nilüfer, daha sonra Susurluk Çayı ile birleşerek Karacabey Boğazı’ndan Marmara Denizi’ne dökülür.

Bursa’daki Soğukpınar, Kaplıkaya, Değirmendere ve Madendere ile Uludağ’ın kuzeyinden doğan Gökdere, Kırkpınar ve Balıklı derelerinin tümü Nilüfer’e karışarak Marmara Denizi’ne dökülür.

 Simav Çayı /Susurluk Çayı

Kaynağını Simav yakınlarındaki Şaphane Dağları’ndan alır. Susurluk Ovası’nda kuzeye yönelir ve en son Karacabey’den geçerek Marmara Denizi’ne dökülür. Marmara Denizine dökülen en büyük ırmaktır. Antik adı ‘Makestos’dur. Uzunluğu 321 km.dir.

Simav Gölü’nün doğusundaki dağlardan gelen kaynaklar gölde birleşir. Gölden çıkan çay önce Batıya, Bigadiç-Sındırgı arasında kuzeye yönelir. Susurluk ilçe merkezinin doğusundan geçer. Manyas Gölü ve Ulubat Gölü’nün arasından akar. Ulubat Gölü’nün fazla sularını boşaltan Uluabat Deresi ve Manyas Gölü’nden çıkan Karadere çaya katılır. Daha aşağılarda, Ekmekçi köyünün Kuzeyi’nde, Bursa Ovası’nın sularını toplayan Nilüfer Çayı, Susurluk Çayı’na dökülür. Gölden çıkan suları aldıktan sonra Susurluk Çayı’nın adı artık Kocadere olur.

Susurluk Çayı’na, çevresindeki akarsuları toplaması, merkezi konumda olması ve diğer akarsulardan daha uzun olması nedeniyle Susurluk Irmağı da denilir. Akarsuyun yatak eğimi az olduğundan akış hızı yavaştır. Yağışlı zamanlarda kabaran ırmağın yanlarına setler yapılmıştır.

Susurluk Çayı üzerindeki Halkın Ceneviz Köprüsü dediği, Roma köprüsü, bölgede, Sultan Çayırı’nda Bor madeni çıkaran Fransız şirketince havaya uçurulmuştur. Amaç yelkenli teknelerle bor madenini taşımaktı.

Susurluk Çayı İmralı Adasının karşısında bir delta oluşturarak Marmara Denizi’ne dökülür. Bu deltada Arap Çiftliği ve Dalyan Gölü adında iki kıyı gölü bulunur.

LOPADİON ve GÖLDE ULAŞIM

Aleksios Komnenos (1081-1118) Bizans tahtını ele geçirdi. 1113`te Haçlı seferleri sayesinde Anadolu Selçukluların elinde olan Bursa ve çevresini, Batı Anadolu’yu geri aldı. Aleksios Komnenos, Venedik tüccarlarına geniş imtiyazlar verdi. Venedik tüccarları Marmara Denizinden suyolu ile gelerek Apolyont tüccarları ie ticaret yaptılar. Eskiden Uluabat`ta çıkan şap madenlerini Cenevizliler ile Floransa Cumhuriyetleri Antik çağlarda kullanılan bu suyolunun Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos gölün giriş çıkışını kontrol altına alabilmek, askeri seferleri için Lopadion kalesini yaptırmıştır.

Kendisinden sonra tahta çıkan kardeşi İonnes Komneneos, buradaki tahkimatı daha da genişletti. 1134 yılında Kastamonu (Niketas Khoniates, Historia, s.13) ve 1139’da Sakarya bölgesine gelen Türkler üzerine yaptığı seferde burasını üs olarak kullandı (s, 21-22) ve kışı burada geçirdi. İmparator, buradan, Niksar üzerine, danişmentlilere karşı 1140 yılında sefere çıktı (s,24). 1141’de Antalya ve Latinler üzerine yapılan seferin başlangıç noktası yine Lopadion’dur.

İmparator Manuel Komnenos, 1159 yılı sonu yukarı Rhyndakos’taki üssünden Dorylarion’a saldıran Türkmenlere karşı misilleme seferine çıktı. (Osmanlılardan Önce Anadolu-Claude Cahen, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul-2000s, 34)

Burada sadece Doğu Roma İmparatorları değil,  Selçuklu komutanları da üs kurdular. Melikşah, daha sonra İznik üzerine Emir Bozan’ı gönderdi. İznik’i kuşatan Emir Bozan, Doğu Roma’dan gelen yardımı kesmek için çevre kaleleri ele geçirmek istedi. Uluabat / Lepadion’a karargâh kurdu.

*

Osmanlılar döneminde de Venedik ve Cenevizli tüccarların Marmara Denizi’nden nehir yoluyla Uluabat (Apolyont) Gölü’ne geldiklerini, bazen de kışı gölde geçirdiklerini görüyoruz. Bu dönemde Apolyont tüccarları Bursa piyasasında önemli rol oynamakta idiler. Aleksios I Komnenos’un yaptırdığı kale aynı zamanda köprünün ağzındaydı ki köprüden geçenlerin de kontrolü kolaylıkla yapılabiliyordu.

Lopadion kalesi o zamanlar, konumu itibariyle güvenilir bir kale olduğu gibi, güçlü bir askeri üs, aynı zamanda nehir yoluyla Marmara Denizi’nden gelerek Apolyont’a ve oradan da Bursa’ya mal getiren ticaret erbabını kontrol eden bir nokta durumunda çok önemli mevkide idi.

 

R.Pockoke 1745’te yayınladığı seyahat notlarında “Mihaliç büyük bir ipek pazarıdır. Fransızlar Mihaliç, Panormo (Bandırma) ve Karaboğaz yünlerini satın alıp yarısını İstanbul`a, öteki yarısını da İzmir`e gönderiyor; o limandan da Marsilya`ya taşınıyor. Laupad/Uluabat adını taşıyan dere, Mihaliç`in doğusunda Apollonia Gölü`nden çıkıyor ve Ryndacus/Susurluk Irmağına ulaşıyor. Gölün kuzeydoğusunda, ufak bir ada üzerinde İstanbul`a ipek ve sirke veren ve Abellionte/Abolyont /Apollonia adı verilen bir kent var.

Laupad(Uluabat) deresinden ve Ryndacus`tan çok gemi Marmara Denizi ve İstanbul`a geçtiği için, söz konusu göl civardan gelen her türlü ithalata uygun. Bir yandan da çok sayıda haydut buralarda dolaşıyor…”demektedir. Seyyahın tesbit ettiği gibi sorun buralarda dolaşan haydutlarda değil sadece. Marmara Denizi’nden Apolyont Gölü’ne gelebilmek için kullanılan Mihaliç Boğazı taraflarında hırsız kayıkları dolaşmakta (Richard Pockocke, Description of the East and Some other Countries, London 1745 –Fransızca çevirisi: Bursa 1772)

Marmara havzasında yelkenli ve motorlu kayıklara yapılan tecavüzlerin ve Mihaliç Deresi civarında artan şekavetin) önlenmesi için gereken tedbirlerin alınmasıyla ilgili (DH. H.1337) arşivlerde çok belge var.

*

Gerek Apolyont’tan çıkan gerekse İskele köyünden yüklenen tekneler, İstanbul’da ya Yenikapı iskelesine, kuruyemiş iskelesinin yanındaki soğan iskelesine yanaşırlardı. Aynı yol son yıllara kadar Karacabeyli tüccarlar tarafından da kullanılmakta idi. Büyük ölçekli tekneler, Marmara Denizinden Boğaz yoluyla gelerek, eskiden köy olan ve XIX. yüzyılda köy statüsünden çıkarılarak çiftlik statüsüne dönüştürülen “İskele” köyünün önünde durur ve “müruriye”lerini öderlerdi. H.1327 tarihli bir belge (BOA.Y.EE),

Kemalpaşalı esnaf ise, İstanbul’dan büyük tonajlı motorlar ile getirdiği yüklerini Kirmikir altında daha küçük tonajlı motorlara yükletip, Apolyont/Uluabat Gölü üzerinden mezbaha yanında boşaltırlardı. M. Kemalpaşa mezbahasını göle birleştiren dere son yıllarda dolduğu için bu imkânları ortadan kalkmıştır.

*

Susığırlık kariyesinde (köyünde) sekiz – on yıldan beri işlemekte bulunan madenin imtiyaz sahibi Madam Sofi maden indirmekteki zorluklar ve daha az masraflı olduğu için nehir boyuna Mihaliç Boğazı’ndan vapur işletmeye teşebbüs ederek birisi “Susığırlık” isminde 50 santimetre suçeker ve diğeri “Mihaliç” namıyla 70 santimetre suda gezer iki vapuru H.1294 yılında boğazdan yukarı aşırıp Mihaliç’e bir çarık mesafede vaki değirmen cıvarına yüzdürerek ileriye sevke hayli uğraşmış ise de “Mihaliç” vapuru Mihaliç’te kalmıştır. “Susığırlık” vapuru hayli ilerlemiş olduğundan, sahiplerinde, adıgeçen nehir boyuna kırk nihayet elli santimetre vazgeçilerek vapurların suda seyir ve hareket edebilecekleri bilinci sabit olmuş ve ondan sonra eski kurallar üzerine on onbeşbin kıyyelik (kıyye=okka-şimdiki 1282 gram) sallar yaptırılıp bunlarla yukarıdan nakil olunan madenler Mihaliç Boğazı’nda vapurlara aktarılarak, büyük vapurlar ile Avrupa’ya nakil ettirilmeye başlanmıştır.

*

Apolyont’tan Uluabat yoluyla Mihaliç’ten zaten beş altı tonluk sefineler boğaza mal taşırlar idi. Karanlıkta Marmara Denizi’nden boğaza teknelere yol göstermesi için Koca Suyun denize döküldüğü ağızda ve deniz kenarında kandil yakılan bir kahve kurulmuştur.

H.1314 tarihli Hüdavendigar Vilayeti Salnamesinde “Küçük vapurlar Mihaliç Boğazı’ndan 40 mil yukarıya kadar girerek Mihaliç kasabasına bir çarık mesafede bulunan İskeleye yanaşmaktadır. Mihaliç’ten yukarıya Susığırlık (Susurluk)’a kadar dahi sallar çıkmakta olduğu halde, nehir mecrası (suyolu) dolduğundan vapurlar güçlükle karşılaştıkları için, bu yol küçük kayıklara kalmış gibidir. Bu nehir üzerinde ve Uluabat köyünden içeriye doğru inşa edilen köprünün açılır kapanır suretle yapılması büyük kayıkların Apolyont Gölü’ne kadar ulaşmasını kolaylaştırmıştır.

GEZİ

Daha önce yapılan Burdef gezilerini anımsatan bir geziydi. Planlaması çok güzeldi.

Başlangıç noktası seçilen Ulubat köyünü daha önce üstünkörü gezmiştim. Bu defa gezide yöreyle ilgili araştırmalar yapmış İrini Yalçın ve Raif Kaplanoğlu aramızdaydı.

Sayın Kaplanoğlu’dan antik kentin surlarının çok geniş bir alanı kapladığını öğrendik.  Orta Çağ’da antik yolun kente girdiğini, bu yüzden kentin önemli bir kontrol noktası olduğunu öğrendik.

Kentin adı Lopad / Lopadium adında olduğunu ve Bizans imparatoru Alexios Komnenos’un kentin surlarını tamir ettirip, yenilediğini kaynaklardan öğrenmiştim. Surlar, çok sayıda burçla güçlendirilmiş. İstanbul’u işgal eden Latinler, İznik İmparatorluğu ile buranın hâkimiyeti için savaşmışlardı.

19.yüzyılın ortalarına kadar ayakta olan surlar daha sonra inşaatlarda kullanılmış. İrina Yalçın, harap ve girilemez haldeki kilisenin kitabesini okudu. Kilise çevre köylerdeki Hristiyanların katkılarıyla yapılmış ve Baş Melek Mikail adı verilmiş.

Buradan Leylek köyü olarak bilinen Eski Karaağaç köyüne gittik. Köyün girişinde bizi köyün muhtarı karşıladı. Köyü çeviren surdan kalan kuleyi, kiliseyi ziyaret ettik. Kilisenin restorasyonu için muhtara verilen sözler tutulmamış.

Daha sonra ziyaretçiler niçin yapılmış merkezi ziyaret ettik. Burada tahtadan yapılmış oyuncak leylekler satılıyordu. Köyde, gölde yaşayan kuşların sergilendiği müzeyi gezdik. Müzenin yanındaki odadan göldeki kaçak avcılığın kameralarla kontrol edildiği bir oda vardı.

Buradan Gölyazı’ya gittik. Gölyazı girişinde Nilüfer Belediyesi’nin desteği ile yürütülen kazılarda antik kentin MÖ. 4 yüzyıl ve MS. II. yüzyıla, kısaca 1500 yıllık bir tarih sürecine ait mezarlar bulunmuş. Belediyenin mezarları açık hava müzesi yapmak istediğini öğrendik.

Burada bazı cesetlerin mezara konulup, mezarda yakıldığını öğrenmem büyük sürpriz oldu. Kazı sorumlusun, “kültür farkı acaba başka bir göçümü gösteriyor?” diye sordum. Zira çok yakın bir tarihte İstanbul Beşiktaş’ta bulunan mezarlarda yanı yakma işleminin uygulandığını Tarih dergisinde okumuştum. Bu bilgiyi kazı sorumlusuna ilettim.

Burada ikinci ziyaret noktamız kutsal alan oldu. Pagan tapınakları kapatılınca burası seramik yapılan ve pişirilen bir yer olmuş.

Gölyazı çevresindeki adaların temizlendiğini, antik kentteki tiyatronun kazılacağını öğrenmek ayrıca bir mutluluk verdi.

 

KAYNAKÇA:

-Sikkeler Işığında Bursa İlindeki Antik Kentler, Bursa araştırmaları Dergisi sayı:26 Güz 2009
–Cahun, , Claude, Osmanlılardan Önce Anadolu, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul-2000
-Genç, Hüseyin, Kapanca, Yeşil Bursa Dergisi, Sayı 3
– Khoniates,niketos, Historia, Ankara-1995 TTK yayınevi
– Kimnamos, İonnes, Historia, Ankara-2001, TTK yayınevi
–Komnena, Anna, Alexiad, İstanbul-1996, İnkilap Ktabevi
-Yalazı, Şaban, Karacabey, İstanbul-2009 Kendi Yayını
-Yalazı, Şaban, 19. Yüzyılda Karacabey, İstanbul-2016, Avrasya Etnografya Vakfı Yayını
– Yalazı, Şaban, Hüdavendigar Vilayeti salnamelerinde Karacabey, İstanbul-2017, Avrasya Etnografya Vakfı Yayını

207 Toplam Okuma, 1 Bugün

Ekrem Hayri PEKER

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar, STK yöneticisi. Bursa Mustafa Kemal Paşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı - Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya'dan Anadolu'ya - Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı, yazarı ve yayın yönetmenidir.

Comments

Comments