Ana Sayfa Balkanlar Srebrenitsa, asla unutulmasın diye! “Da se nikad ne zaboravi!”

Srebrenitsa, asla unutulmasın diye! “Da se nikad ne zaboravi!”

potocari_yuruyus_son_nokta_almila_kus-1371

Srebrenica (Srebrenitsa)… Bir sözcüğe sığdırılmış büyük utanç, insanlık suçu, vahşet, yitip giden binlerce yaşam, dinmeyen bir acı, bitmeyen bir hasret, kapanmayan bir yara… Dünya durdukça alnında bu kara lekeyi taşıyacak olan Srebrenitsa; Bosna Savaşı’nın en hazin öyküsü.

Hepimiz bu hüzünlü hikayeyi ekranlardan izlemekle yetindik. Oysa ki İrlandalı-İngiliz siyaset adamı ve kuramcısı Edmund Burke’ın da söylediği gibi  “Kötülüğün zaferi için iyilerin hiçbir şey yapmaması yeterliydi.”

Medeni Avrupa’nın göbeğinde yaşanan soykırım karşısında tüm dünya kör, sağır ve dilsiz olmuştu. Her yılın 11 Temmuz’unda yine ve yeniden kanayan bu yarada hepimizin payı var, hepimiz suçluyuz!

  • Yazı: Nagihan GÖRKEN
  • Fotoğraflar: Almila KUŞ/Nagihan GÖRKEN

Bir gün bir kitap okursunuz ya da bir film izlersiniz veya bir şeylere tanıklık edersiniz hayata bakış açınız hatta hayatınız değişir.

İşte hayatımın en anlamlı ve bende derin izler bırakacak yol hikayesi de böyle başlamıştı. Bundan yaklaşık 2 yıl önceydi. Uykusuz bir gecenin ortasında iz’lerini sürmekten keyif aldığım ve çok şeyler öğrendiğim belgesel kanalını açmıştım. Avrupa’nın ortasında yaşanan, yakın tarihin en yıkıcı soykırımının yıldönümünde yapılan bir yürüyüştü belgesele konu olan.

Yürüyüşün adı MARŞ MİRA idi…

İzlerken derinden etkilendiğim bu etkinlikte yer alma düşüncesi o gece yerleşmişti belleğime. Nasıl yaparım, ederim düşünceleriyle zamana bırakmıştım ki bundan 6-7 ay önce yine uykusuz bir gecenin ortasında yine aynı kanalın karşısında yine aynı belgeselin tekrarı ile karşılaşınca hayatta tesadüflere inanmayan bir insan olarak bunu bir işaret kabul ettim ve bu yolda yürümeye karar verdim.

Elimdeki anahtar sözcük: MARŞ MİRA idi.

Araştırmaya başladım ve karşıma bu yürüyüşlere Türkiye’den katılan Marş Mira grubu çıktı. Harika bir site hazırlayarak önemli bir kılavuz olmuşlar. Bu oluşumun liderliğini ise deneyimlerini de sitede paylaşan Caner Beşok’tu. Hemen iletişime geçtim kendisiyle. Caner de yıllar önce aynı belgeseli izlemiş, etkilenmiş, arkadaş grubu ile 4 yıl önce Marş Mira’ya katılmıştı. İlk yürüyüşteki acemiliklerini diğer yıllarda yürüyüşe katılacaklar yaşamasın diye böyle bir site oluşturmuşlardı. Siteyi hazırlamakla da kalmamışlar organizasyona, kendilerine ulaşan herkesi dahil ederek, her yıl yürümeye karar vermişlerdi. 4 yıldır Marş Mira’da yürüyorlardı üstelik sayılarını her yıl artırarak. Caner ile konuşup Marş Mira’nın detaylarını öğrenmek heyecanımı daha da katlamıştı.

Bosna Savaşı’nın cehennemi; Srebrenitsa…

1995’te bu cehennemden kurtulmak ve hayatta kalmak için dağlara kaçanlar “Marş Smrti” yani “ölüm yolunu” yürümeye başlamışlardı. Yürüyüş, savaşın acımasızlığı ile insanlık dramına dönüşmüştü.

2017’nin Temmuz ayında biz de o yürüyüş güzergahında olacaktık. Fotoğrafçı arkadaşım Almila ile birlikte hemen hazırlıklara başladık. İşimiz kolay değildi. Soykırımdan kaçan 15 bin Boşnak’ın ancak 5 bininin Tuzla’ya (Nezuk) ulaşabildiği yaklaşık 110 kilometrelik zorlu orman yolu ve kamp süreci bizleri bekliyordu. Yürüyüş 8 Temmuz’da Nezuk’tan başlayacak ve 10 Temmuz’da Potoçari’de sona erecekti.

Soykırıma dikkat çekmek için İsviçre’de iki arkadaşın Lozan’dan Cenevre’ye yaptığı yürüyüşle temeli atılan Ölüm Yolu yürüyüşü, 2005 yılından bu yana ise Nezuk’tan Potoçari’ye (ters yönde) orijinal rotasında dünyanın dört bir yanından gelen katılımcılarla yürünüyor.

Dünyanın sevgiye ve barışa ihtiyacı olduğu için de yürüyüşe Marş Mira dendi. Boşnakça Marş, yürüyüş; Mir, barış, Mira barışa demek. Yani Barışa Yürümek…

Ölüm Yolu’nda artık “barış” için yürünüyordu.

6 Temmuz akşamı Marş Mira Türkiye grubu olarak başkent Saraybosna’da buluşacaktık.

Buluşma öncesinde ilk olarak Saraybosna’da savaşın izlerini sürmeye karar verdik. Yeşil bir dokunun içinde adeta bir Anadolu kasabasını andıran Saraybosna, yaklaşık çeyrek asır önce bunca acının, vahşetin yaşandığı yer olmaktan öylesine uzaktı ki… Savaşın tüm acımasızlığını gözler önüne seren yapılar başta olmak üzere geride bıraktığı o kanıtlar olmasa, televizyonlardan izlediğimiz o görüntülerin korkunç sahnelerle dolu bir film olduğu varsaymak mümkündü. Ama ne yazık ki gerçekti! Bir daha böylesine bir insanlık dramının yaşanmaması ve toplumsal hafızanın yok olmaması için bu kalıntılara, kanıtlara ihtiyaç vardı.

Saraybosna’nın Bistrik ve Kovaci bölgelerini Miljacka Nehri ayırıyor. Bistrik’ten Kovaci’ye Latin Köprüsü’nden geçiyoruz. Her yönüyle tarihi bir köprü. Geçtiğimiz yüzyılın başında dünyayı büyük bir felakete sürükleyen, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu da hazırlayan I. Dünya Savaşı’nın fitili burada yakılmıştı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliahtı Ferdinand ve eşi Sofia, Sırp milliyetçisi Gavrilo Princip tarafından bu köprü üzerinde suikasta uğramış ve ölmüşlerdi.

20.yüzyılın başında savaşla anılan Saraybosna, yine aynı yüzyılın sonlarında da bu kez acımasız bir soykırımla hatırlanır olmuştu. Geçen yıllara, değişen zamana rağmen kentin değişmeyen acı bir kaderi vardı.

Saraybosna’da ilk durağımız İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar ve Soykırım Müzesi. Başkentin hayat dolu Ferhadiya Caddesi’nde sıradan bir binanın 2. katında bulunan müze, içeriği ile ise son derece etkileyici.

Müzenin kurulma amacı 1992-1995 yılları arasında süren savaşta yaşanan katliam, soykırım, işkence ve tecavüzleri hatırlatmak. Müzede sergilenen toplama kamplarında kullanılan cop, beyzbol sopası, kerpeten gibi işkence aletleri, toplu mezarlardan çıkan gözlük, saat gibi özel eşyalar, toplama kamplarındakilerin giysileri, tutulan günlükler ve bu toplama kamplarında maruz kalınan işkencelerin fotoğrafları Bosna Savaşı’nın insanlık dışı her halini gözler önüne sererken, tanık olduğumuz bu gerçeklik suratımızda tokat gibi patlıyor.

Müzede en çok etkilendiğim eşyalardan biri iskambil kağıtlarıydı. Drvar yakınlarındaki Kamenica toplama kampına kapatılanların kendi elleriyle yaptığı kartlar, ölümün soğuk nefesinin hissedildiği bir ortamda hayata tutunmanın bir göstergesiydi adeta. Kartların bilgisinde şunlar yazıyordu:

“Kamplarda kalan insanlar aç ve susuz uzun süre kapalı kalmanın acısıyla kartları gizlice yapmıştır. Tuvaletlerini, metal bir teneke içerisine sabah ve akşam saat 6’da yapıyorlardı. Tenekenin günlerce dışarı çıkarılmasına izin vermiyorlardı ve kalanlar üzerini eşyalarıyla kapatıyordu. İnsanları köpeklerin kaldığı kulübelere kapatıyor ve köpeklerin onlara saldırmalarını sağlıyorlardı.”

Böyle bir ortamda iskambil kağıtlarına atfedilen umut.

Müzede ayrıca Lahey’deki uluslararası ceza mahkemesindeki yargılamalara ilişkin videolar, bilgiler, savaş mağdurlarının anlattıklarını içeren belgeseller de yer alıyor.

Bu büyük acının mimarları olan savaş suçlularının kimlikleri ve yaptıkları ise tek tek kartlara işlenerek, müzenin bir salonunun tavanına asılmıştı; sanki onlar için istenen sonu işaret edercesine. İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar ve Soykırım Müzesi’nin önümüzdeki günlerde Araştırma ve Belgesel Merkezi’ne dönüştürülmesi de amaçlanıyor.

Müzede tanık olduklarımızın yarattığı travmanın etkisini henüz üzerimizden atamamıştık ki Bosnalı fotoğrafçı Tarık Samarah’ın Srebrenitsa Soykırımı’nı siyah-beyaz fotoğraflarıyla 7/11/95 Galerisi’nde anlattığı sergisi ruhumuzu paramparça etti.

Srebrenitsa…

Bosna Savaşı’nın en hazin öyküsü.

Resmi rakamlara göre 8 bin 372 kişinin, ki bu sayı her yıl artıyor, sırf “inanışı” nedeniyle “Müslüman” olduğu için öldürüldüğü Srebrenitsa; 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da yaşanan ve Avrupa’nın göz yumduğu en büyük kıyımın kanlı adresi.

Oysa ki Nisan 1993 tarihinde nüfusunun büyük çoğunluğu Boşnak olan Srebrenitsa, Birleşmiş Milletler tarafından güvenli bölge ilan edilmişti ve savaşın kıskacındaki binlerce Boşnak için bir umut olmuştu. Ancak güvenilen dağlara kar yağmış, kentin güvenliğinden sorumlu olan BM Barış Gücü’nün Hollandalı Komutanı Thom Karremans, kendisine sığınan 25 bin mülteciyi ve şehri 11 Temmuz 1995 günü General Ratko Mladic komutasındaki Sırplara teslim etmişti.

Marş Mira yürüyüşü boyunca yapılan sohbetlerin çoğunda duyduğumuz cümle şuydu:

“Birleşmiş Milletlere güvenenler öldürüldü, güvenmeyip kaçanlar ise kurtuldu.”

Uluslararası bir utanç!

Fotoğrafçı Tarık Samarah, Srebrenitsa’da yaşanan vahşeti, hazırladığı projeyle dünyaya bir kez daha hatırlatıyor. Yolunuz Saraybosna’ya düşerse mutlaka gezmelisiniz; “Bir daha asla yaşanmasın diye.”

Bosna yolculuğu öncesinde bir dizi dosya, belgesel, film vs. izlemiş “gerçek” görüntülerin dehşetini yaşamıştım ancak bunlara bizatihi tanık olmak beni daha şimdiden darmadağın etmişti.

Yürüyüş boyunca kimbilir daha nelerle karşılaşacaktık?

Müze ve sergiyi gezerek, Saraybosna’da akşamı etmiştik.

Yürüyüş öncesi Marş Mira Türkiye ekibiyle buluşma vaktiydi.

Buluşma bizi heyecanlandırmıştı. Türkiye’nin dört bir yanından gelen ve birbirini tanımayan ancak 22 yıl öncesinde yaşananların acısını içinde hisseden 100’ü aşkın insan bir araya gelmiştik.

110 kilometrelik zorlu yol için programımız belirlenmiş ve hepimize dağıtılmıştı.

Ertesi sabah (7 Temmuz) istikametimiz Tuzla olacaktı. Sırplarla sınır olan Tuzla. Savaş mağduru binlerce Boşnak’ın kurtuluş bölgesi Tuzla.

At Meydanı’nda buluşarak, yola çıktık. İlk kamp alanımız Nezuk’a ulaşmak hiç de kolay olmadı. Yollar dardı ve soykırımın yıldönümü nedeniyle kent protokolü Nezuk’ta kamp alanında bulunuyordu. Onların aşağıya inmesini beklemek zorunda kaldık. Bir saati bulan bekleyişin ardından virajlı yolları kat ederek, Nezuk’a ulaştık.

Bosna ordusu bizden önce kamp alanına gelmiş, sahra çadırlarını kurmuştu. Yüksek sesle ilahiler, zafer marşları çalınıyordu.

Marş Mira ile ilgili bizi endişelendiren en önemli ayrıntı tuvalet ve duş sorunuydu. Bu üç günlük yürüyüş boyunca imkanlarımız kısıtlı olacaktı. Bizler bu zorlu yürüyüşün üstesinden gelebilmek için ayakkabısından suyuna, yiyeceğinden içeceğine her türlü ihtiyacı düşünürken, Ölüm Yolu’nun kahramanlarının yanında götürdükleri tek şey; “yaşama umuduydu.”

Karşılarında gözü dönmüş bir nefretin namluları varken onların buna karşı koyacak tek silahları “cesaretti.”

Yani 22 yıl önce yanına sadece yüreklerine sığdırdıkları kocaman cesaretten ve üstündeki kıyafetlerden (hatta kaçmalarını engellemek için çoğunun ayakları çıplaktı) başka hiçbir şeyi alamamış o insanları düşündükçe yol boyunca bizlere sunulacak imkanlar “lüks” kalacaktı.

Nezuk’ta kamp alanımızın hemen yanı başında bulunan evler, savaştan kaçanlar için yapılmıştı. Ve bu onlarca ev, sayıları binleri bulan dünyanın dört bir yanından gelmiş yürüyüşçülere kapıları ardına kadar açmıştı.

Günlük güneşlik günün sonunda ufukta görünen şimşekler, bize bir an önce çadırlarımızı kurmamızı söylüyordu. Tam çadırımızı kurmuştuk ki gök delindi. Biz rüzgara ve sağanağa meydan okuyan çadırımızda yıldırımların üstümüze düşmemesi için dua ederken, bundan tam 22 yıl önce bombardıman altındaki binlerce kişinin yaşadığı dehşeti düşünmek içimizi titretti.

8 Temmuz sabahı…

Saat 5’te uyandık. Çadırlarımızı topladık ve hep birlikte kahvaltı ettik. Ardından kamp alanındaki tören başladı. Törenin konukları arasında savaş döneminde Sırpların korkulu rüyası Boşnak komutan Naser Oriç de vardı. Yaptığı konuşma büyük alkış aldı. Duygu yüklü programın ardından yürüyüş için gruplar yavaş yavaş başlangıç noktasında toplanmaya başladı.

Nezuk’ta oturan Mehmet İslamovic ve ailesi bizleri uğurlamak için yolun başında bekliyorlardı. Savaşta aileden kayıpları olmuş ama bölgelerini asla terk etmemişler. Hayatlarını kaybedenlerin anısına yapılan bu yürüyüşü çok önemsiyorlar ve yürüyüşe katılanları uğurlamayı kutsal görev addediyorlardı. Çünkü binlerce insanın onlarla aynı hissiyatla Nezuk’ta toplanması ve bu zorlu yolculuğa çıkması onların kendilerinin artık yalnız olmadıkları hissini uyandırıyor; hüznü ve mutluluğu bir arada yaşıyorlardı. İslamovicler bizleri candan kucaklayarak, uğurladılar.

Bu yolculuk boyunca “hoşçakal” manasına gelen hiçbir sözcük duymadım. Vedalarda sadece ve sadece “Allaha emanet” deniyordu.

Ve… Dualarla birlikte 7 milletten binlerce insan yola koyulduk.

Yaklaşık 15 dakika sonra köydeydik. Ölüm Yolu’nu yürüyen Boşnakların kurtuluşun simgesi olarak gördükleri köy camisi… Binbir tuzağı, silahlı Sırp askerlerini ve çetnikleri atlatarak sağ kalmayı başarabilmiş savaş mağdurları, Boşnakların himayesindeki köyün camisini gördüklerinde zafere ulaşmanın mutluluğunu kimbilir nasıl yaşadılar.

Sokaklara dökülmüş köylülerin bizleri gözyaşları içinde karşılamasından 22 yıl öncesinin atmosferini tahmin etmek zor değil. “Buyrun” ve “selamün aleyküm” diyerek bizlere kapılarını sonuna kadar açan, su mataralarımızı dolduran, kazanlarla kahve pişiren, sürahilerle çay ikram eden bu koca yürekli insanlara hayran olmamak elde değil.

Güzergah boyunca tüm köylerde öylesine bir duygu yoğunluğu yaşadık ki bu zorlu maratonda bizi cesaretlendiren önemli unsur bu oldu.

Yürüyüş temponuzu kendinizin belirlediği rotada elbette ki Marş Mira grubu olarak öncü ve artçılarımız grup üyelerinin kaybolmaması için görevlerinin başındaydı.

Artçı görevini üstlenen Mirza Music bir yandan bizi toparlayıp yola devam etmemiz konusunda bizleri cesaretlendirirken diğer yandan da rehberlik yapıyordu.

“Let’s go” deyişi hala kulaklarımızda.

Marş Mira rotası insanların güvenliğini sağlamak amacıyla hem karadan hem de havadan kontrol altındaydı. Ayrıca Kızılhaç ekipleri, 110 kilometrelik yolu katılımcılarla birlikte yürüyor, rahatsızlananlara acil müdahalede bulunuyordu. Durumu kontrol altında tutulması gerekenlerin de takibini yapıyorlardı.

Yol boyunca işaretleri takip etmek ve uyarıları dikkate almak, kaybolmamak ya da herhangi bir kötü olayla karşılaşmamak için çok önemliydi. Çünkü yol güzergahında hala temizlenmeyi bekleyen mayınlı alanlar vardı. Mayınlı alanların çoğu ekonomik nedenlerle temizlenememiş. Bu yüzden “kestirme” yolların kullanılmaması öneriliyordu.

Yürüyüş güzergahında 7 toplu mezar var. Bunlardan en büyük toplu mezar ilk gün karşımıza çıkıyor; Crni Vrh (siyah/kara tepe).

Yaklaşık 5 metre derinlikte 629 kişinin bedeni bulunmuş. Bu bedenlerden sadece 500’ü bütün halde bulunurken, diğerlerinin vücut uzuvları farklı toplu mezarlardan çıkmıştı. Sırpların savaşta cesetlerin bulunmasını ve teşhis edilmesini zorlaştırmak için başvurduğu yöntem buydu. Öldürdükleri insanların bedenlerini parçalayarak, farklı yerlere gömmüşlerdi. İnsanlığa sığmayan bu uygulama, geride kalan ailelerin acılarını daha da katlamıştı. Çünkü bir bedenin tüm uzuvlarının toplanması yılları bulan bir süreçti. Bu uzun süreç, birçok ailenin takatini kırmıştı. DNA testi ile tespit edilen 2-3 uzuv defin işlemi için yeterli görülüyordu aileler için. Böylece en azından sevdiklerinin mezarı başında dua edebileceklerdi. Bu da bir nebze de olsa onların acılarını hafifletiyordu.

Barışta oğullar babaIarını, savaşta da babalar oğullarını gömerIer” 

Srebrenitsa’da anneler, eşler, kız kardeşler sevdiklerini kaybetmişti. Katılımcıların, yol boyunca göğüslerinin üzerinde taşıdıkları Srebrenitsa çiçeği işte tam da bunu anlatıyordu.

Yeşil ve beyaz renklerden oluşan çiçeğin göbeğinde yer alan yeşil renk, tabutu; çevresindeki oyalar kaybettiklerinin arkasından ağlayan anneleri ve kız kardeşleri (çünkü öldürülenler çoğu Müslüman erkeklerdi), çiçeğin 11 yaprağı ise soykırımın tarihi olan 11 Temmuz’u simgeliyordu.

Yürüyüş boyunca sadece yol kat etmekle kalmıyor, yakın tarihin de izlerini sürüyorduk.

Temmuz güneşi, ilk gün yürüyüşümüzde bizleri yormaya başlamıştı. Üstelik önceki gece yağan yağmurun toprakta yarattığı nem, nefes almamızı zorlaştırıyordu. Su tankerlerinin olduğu yerlerin dışında da molalarımızı sıklaştırmaya başladık zira ayaklarımız artık ilerlemiyordu.

İlk günün yaklaşık 25 kilometrelik etabının son kilometreleriydi.

Yol, ayaklarımın altında kaymaya başlamıştı. Başıma güneş geçtiğinin en bariz işaretiydi. Fotoğrafçı arkadaşım Almila’nın tansiyonu da yükselmeye başlamıştı.

Betimizin benzimizin attığı o anda Mirza, Kızılhaç ekiplerini çağırdı. Yolun geri kalan kısmını maalesef yürüyemeyecektik. Kızılhaç, bizi kamp alanına bıraktı.

Kamp alanına vardığımızda yalnız olmadığımızı gördük. Sıcağı kaldıramayan Marş Mira grubundan birkaç kişi daha soluğu kamp alanında almıştı. 2-3 saat sonra ise başta bizim ekip olmak üzere yürüyüş grupları kamp alanı Liplje’deydi. Gün içinde yaşadıklarımızın üzerimizde bıraktığı etki emin olun yazarak değil yaşanarak tecrübe edilecek bir şeydi. Duygu yoğunluğunun ve sağlık problemlerinin verdiği ağırlıkla o akşam erkenden uyuduk.

9 Temmuz 2017…

Güne saat 6’da uyandık. İkinci günü yürümeden geçecektik. Eğer dinlenmezsek sanırım soluğu hastanede almamız an meselesiydi. Üstelik Marş Mira’nın en zorlu etabı ikinci gündü. En küçük yürüyüşçümüz 3 yaşındaki Mahi de dahil grubumuzdan 20 kişi, yürüyüşçüleri uğurladıktan sonra araçlarla direkt ikinci kamp alanına doğru yola çıktık.

Yolumuz Drina nehrinin üzerindeydi… Drina da 22 yıl önce soykırımın acımasızlığıyla kırmızıya boyanmış, birçok hayat nehrin soğuk sularında yitip gitmişti.

Yarım saat süren yolculuğumuzun sonunda Pobudje’de Krke köyüne vardık. Dağların arasına konuşlanmış, yeşile bürülü, ruhumuzu dinlendiren Krke köyü…

Kamp alanımızın etrafında birkaç Boşnak evi vardı. O evlerden birinin kapısını çaldık, zaruri ihtiyaçlarımız için.

Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bizi kucakladı Behara teyze. Boşnakça bilmiyorduk ama işaret dili bize yetiyordu. Öyle ki Almila’ya evinin bize açık olduğunu ve o gün orada kalabileceğimizi anlatıyordu. Almila ile şaşkınlıkla birbirimize bakıyorduk. Dünyanın bir yerinde adını daha önce duymadığımız bir köyünde, hiçbir tanışıklığımızın olmadığı bu tatlı kadın evinde kalmamız için ısrar ediyordu, üstelik hiçbir bedel talep etmeden. Tüm ısrarlarımıza rağmen bedel almamakta diretti. Sürekli bize sarılıp, öpüyordu. Yol boyunca Boşnakların kocaman yüreklerine hayran kalan bizler, bir kez daha bu samimiyetten etkileniyorduk. 8 ay önce eşini kaybeden ve tek başına yaşayan Behara teyze (Behara Mehmedovic) 2. günümüzün kahramanı olmuştu.

Hikayesini dinlemek istedik. 60-70’li yıllarda Yugoslavya’dan göçmüş bir ailenin çocukları olan grubumuzun kıymetli üyeleri Ayşe abla ve Fuat bey çifti, tercümanlık konusunda imdadımıza yetişiyorlardı.

Behara teyzenin Fransa’da yaşayan oğlu Derviş de yürüyüşe katılmak üzere Bosna’ya gelmiş.  Derviş’in eşi Selma, çocukları Amina, Hamza da bizleri o gün yalnız bırakmadılar. Behara teyze ona konuk olmamız nedeniyle öylesine mutlu ki yerinde duramıyor, ikramların biri geliyor diğeri gidiyor.

Hem soluklanması için hem de bize yaşadıklarını anlatması için onu oturmaya ikna ediyoruz. Behara teyze adını bahar mevsiminde doğmasından almış. Bosna Savaşı başladığında 7 çocuğu ile tek başına yine aynı evde yaşıyormuş. Eşi, Slovenya’da çalışıyormuş o dönem. Sırplar ilerleyip, köylerine yaklaştığında 1993 yılında onlar da önce Srebrenitsa’ya ardında da Tuzla’ya kaçmışlar.

2 oğlu Srebrenitsa’da savaşa katılmış. Tuzla’ya vardıktan sonra 15 yaşındaki bir diğer oğlu da savaşa gitmiş. Behara teyze ve diğer çocukları Tuzla’da bir okulda bir yıl boyunca 550 kişiyle birlikte yaşamışlar. Her gün aynı yemeği yediklerini ve içinde de bezelye olduğunu hatırlıyor. Bir yılın sonunda kocası Slovenya’dan gelip, kendilerini buluyor ve Tuzla’da bir ev kiralıyor. Askere giden oğullarından ise 1993’ten 1995 yılına kadar hiçbir haber alamamış Behara teyze. Onlardan ümidini kesmiş ve hiçbir zaman geri döneceklerini düşünmemiş. Savaş sona erdiğinde oğullarını karşısında gördüğünde yaşadığı mutluluğu ise hayatının hiçbir döneminde yaşamamış. Bize o anı anlatırken birden gözleri doluyor ancak çabuk toparlıyor Behara teyze. Savaş bittikten sonra ise köylerine dönen ilk ailelerden biri olmuşlar. Savaştan önce büyük bir aile olarak yaşadıkları bu evde şimdi Behara teyze tek başına yaşıyor. 8 ay önce de eşini kaybetmiş. Savaş sonrasında çocukları köyden ayrılmışlar. 3 oğlu Fransa’da yaşıyor, bir oğlu ve 2 kızı Amerika’da bir kızı da Tuzla’da evli.

Bir savaş mağduru olarak Behara teyzenin kendisi de Marş Mira’ya 3 yıl katılmış ancak yaşı nedeniyle ve güneşten fazla etkilendiği için artık zorlu güzergahı yürüyemez olmuş. O kötü günleri geride bırakmanın ve her yıl Marş Mira’ya katılanları ağırlamanın mutluluğunu yaşıyor. 3 oğlu Fransa’da yaşadığı için en çok Fransa’dan misafirleri ağırlıyormuş yürüyüş sırasında. Ama kendisi milliyet ayrımı yapmıyor, herkese kapısı açık.

Selma Mehmedovic…

Behara teyzenin gelini, oğlu Derviş ile evli. Fransa’da yaşıyorlar. Selma, yakınlarını savaşta kaybetmiş. Geçen yıl soykırımın yıldönümünde amcasını Potoçari Şehitliği’ne defnetmişler tam 21 yıl sonra… 10 yıl sürmüş amcasının kemiklerinin bulunması. Bu on yılın sonunda ise sadece kafatasının bir kısmı ve ayağı bulunmuş. Selma, Sırplara karşı oldukça tepkili ve haklı elbette. Savaştan sonra Sırpların, Boşnakların köylerine dönmeyeceklerini düşündüklerini ancak herkesin evlerine dönerek Sırpları şaşırttıklarını ifade ediyor. Üstelik, Sırpların kendilerinden korktuklarını da öne sürüyor.

Selma’nın bu sözleri karşısında izlediğim “Srebrenitsa Anneleri” belgeseli geldi aklıma.

Belgeselde kayıplarını arayan anneler de tıpkı Behara teyze gibi yalnız yaşıyordu. Ancak çoğu çocuklarından ve eşlerinden bir iz bulma peşindeydi. Bir Srebrenitsa annesi Saliha Osmanoviç, şöyle diyordu belgeselde:

“Benim için hayat denilen şey, geçmişte kaldı. Eskiden halkımız vardı. Şimdi her şey çok zor. 11 Temmuz’da oğlumdan ve eşimden ayrıldım. Onların geleceğini sandım. Günlerce aylarca bekledim. Hala bekliyorum. Gelecekler diye umut ediyorum. Oğlum ve kocam çiçekleri severdi. Onlar için çiçek yetiştiriyorum. Her gece bir daha uyanmamak için dua ederek yatıyorum. Neden yaşadığımı bilmiyorum ama yaşıyorum işte… Tanıklık etmek için Lahey’e gittim. Hiç korkmadım! Artık Sırplara güvenmiyorum. Muhatap olmuyorum Sırplarla…”

Bu coğrafyada mimari tarzlardan hangi evlerde kimlerin oturduğunu bilebilmek mümkün ve bu yapılara bakınca Boşnak, Sırp ve Hırvatların bir zamanlar (ve hala) iç içe yaşadığını görebiliyoruz. Bosna Savaşı patlak verdiğinde hiçbir Boşnak, Sırp komşularından bir saldırı beklemiyormuş. Ancak Sırp Ordusu’nun işgal öncesinde haber verdiği Sırplar bir günde evlerini boşaltmışlar yıllarca yan yana yaşadıkları Boşnak komşularını Sırp askerlerinin, çentiklerin inisiyatifine bırakmışlar. O günden sonra haklı olarak Boşnakların çoğu artık Sırplara güvenmiyor ve yine aynı kabusu yaşamak istemiyor.

Akşam olmak üzereydi yavaş yavaş yürüyüşçüler ufukta görünmeye başlamıştı. Onlardan biri de Behara teyzenin oğlu Derviş Mehmedovic idi. Akşam yemeğinin ardından Behara teyzenin garajında bir araya gelmiştik. Bir masa etrafında Derviş, eşi Selma, Behara teyzenin abisinin oğlu Mevlo Husic olmak üzere akrabaları toplanmıştık. O gece o masa beni 1995’te benzer bir gece ve masaya götürdü. O gece de bir okulda bir masa etrafında soykırımın başrolündeki Ratko Miladiç, binlerce insanın hayatını güvence altına alması gereken BM Barış Gücü adına Hollandalı komutan Thom Karremans, öğretmen Nesib Mandzic ile oturmuş, pazarlık yapıyordu; can pazarlığı. İki askere karşı bir sivil masum Boşnak.

Mladiç “Silahlarınızı teslim etmek zorundasınız. Teslim eden herkesin hayatlarını garanti ederim. Nesib, insanların geleceği şu an senin ellerinde. Söyleyeceklerim bitti, şimdi konuş!” derken gerek üniformasıyla gerekse konuşma tarzıyla öğretmen Nesib’i eziyordu.

Nesib ise tüm samimiyetiyle kazara temsilci seçildiğini ve hiçbir şeyden mesul olamayacağını söylüyordu.

Adil olmayan şartlar altında başka ne diyebilirdi ki…

O gece o masada olan Hollandalı Albay Karemans ise sadece susmakla yetinmişti. Trajedinin en yakın tanığı, binlerce insanın hayatının emanet edildiği o komutan, o gece sadece ve sadece susmuştu.

Gerçi ertesi gün binlerce sığınmacıya yaşamlarının Birleşmiş Milletler garantisi altında olduğunu haykırıyordu ama sözlerinin samimiyetsizliği Hollandalı BM Barış Gücü askerlerinin bir gece sessizce Srebrenitsa’dan ayrılmasıyla ortaya çıkmış oldu.

Binlerce Boşnak, cellatlarına teslim edilmişti.

İşte o günlerde Derviş, 8 yaşında bir çocukmuş. Köylerine sığınan diğer Müslüman Boşnaklarla birlikte BM’nin kamyonlarla kendilerini Tuzla’ya taşıdığını hatırlıyor. Daha sonra anlattıkları ise 8 yaşındaki bir çocuğun hatıralarının çok çok ötesinde. Yaşananları bu kadar ayrıntılı bize aktarması bir çocuğun savaşla ve acı hatıralarla büyümesinden başka bir şey değil, bunun farkındayız.

Oysa ki yıllar önce tüm dünya O’nun bu anlattıklarını görmezden gelmişti. Şimdi Derviş de kendilerini dinlemeye ve onların anıları için yürümeye gelmiş Marş Mira yolcuları için tüm olup bitenleri özetlemeye çalışıyordu.

Toplu mezarların bulunma hikayesinde Derviş, eşi Selma’nın babasının da bir toplu mezarda bulunduğunu söylediğinde, Selma müthiş bir hırsla yerinden kalkarak, garajda bulunan dart panosuna okları atmaya başladı. Oysa ki gün içinde sadece amcasının bulunma hikayesini anlatmıştı. Belli ki bu derin yarayı kalbine gömmekti niyeti. Ancak eşinin sözleriyle dağıldı; yarası yeniden kanamıştı.

Derviş, savaş sonrasında kendi memleketlerinde “mülteci” konumuna düştüklerini söylüyor. Savaştan 5 yıl sonrasına kadar yaşadıkları yerler boşmuş ve savaştan 8 sene sonra evlerine dönmeye başlamışlar. Derviş, şimdi Fransa’da yeni bir yaşam kurmuş. Geçmişteki acıları asla unutmadan yoluna devam ediyor. Güleryüzlü, esprili ve annesi Behara teyze gibi cana yakın.

Marş Mira’nın 3. günü; 10 Temmuz 2017…

O sabah sis ve yağışla uyanıyoruz. Kahvaltı ettikten sonra sis dağılıyor, güneş açıyor. Behara teyzenin evinden, önümüzde uzanan yeşil vadiye ve tepelere son bir kez daha bakıyoruz.

Vedalaşmak herkes için zor oluyor. Yeniden yolumuzun düşmesi temennisiyle gözyaşlarıyla bu güzel yürekli insanlardan ayrılıyoruz.

Barış Yürüyüşü’nün son durağı her şeyin başladığı nokta; Potoçari ve Srebrenitsa.

Akşam saat beş gibi binlerce yürüyüşçü, Potoçari’de karşılanacak. Biz de Potoçari kamp alanına malzemelerimizi bırakarak, o saate kadar büyük acıların merkezi olan akü fabrikasına ve Srebrenitsa’ya doğru yola düşüyoruz.

Akü fabrikası 11 Temmuz’da yapılacak resmi törenler öncesinde ziyarete kapalıydı. Srebrenitsa’ya gitmeye hazırlanırken akü fabrikasının çaprazındaki hangara giriyoruz.

Gördüklerimiz karşısında kanımız donuyor. Toplu mezarlardan çıkarılmış, DNA’sı tespit edilebilmiş 71 cenaze, soykırımın yıldönümünde (11 Temmuz) yeniden toprakla buluşmak için hangara sıralanmıştı. Geride kalanlar gözyaşları içinde tek tek tabutları inceleyerek, sevdiklerinin birkaç kemiğinden oluşan cenazelerini bulmaya çalışıyordu. 22 yıllık hasretin ve acının doruğa çıktığı o an, mıh gibi gönüllerimize, benliğimize çakılıyor, gözyaşlarımıza engel olamıyorduk.

Aradan geçen zaman ilaç olmak yerine acıları ve kalplerdeki yaraları daha da derinleştirmiş bu topraklarda. Tek bir teselli var geride kalanlar için; dua edebilecekleri bir mezar taşı…

Hangardan çıktığımızda savaşın gerçekleri tıpkı soykırım müzesinde gezerken olduğu gibi bir tokat gibi yüzümüzde patlamış, bu korkunç yüzleşme ile kolumuz kanadımız kırılmış, hayatlarımızı yeniden sorgular hale gelmiştik.

Tüm dünya nasıl da kör, sağır ve dilsiz olmuştu 22 yıl önce… Hepimiz suçluyduk; hiçbir şey yapmamıştık; kötüler kazanmıştı.

Bu ruh haliyle Srebrenitsa yolundaydık.

Bosna Savaşı’nın cehennemi Srebrenitsa.

Dünya durdukça alnında taşıdığı bu kara lekenin asla silinmeyeceği Srebrenitsa.

Kasaba 22 yıl önce tanık olduğu insanlık dışı olaylar yüzünden eski ev sahiplerini, dostlarını yitirmenin verdiği acıyla delirmiş, bir daha konuşmamaya yemin etmiş, lal olmuştu sanki.

Acısını içine gömmüş. Yaşamaya devam etse de, ayakta kalsa da ruhunu kaybetmiş Srebrenitsa.

Yeşillikler içinde adeta bir Karadeniz köyünün kopyası olan kasabada utanç verici bir vahşetin yaşandığına inanmak öylesine zor ki…

Kasaba öylesine sessiz ve ağırbaşlı bir halde karşılıyor ki bizi, bu halin tüylerimi diken diken ettiğini söyleyebilirim. Kasabada yaşam olduğunu fısıldayan yegane şeylerden birisi balkonlardaki saksılara dikilmiş rengarenk çiçekler. Dayak yemiş ancak aldığı darbeleri makyajla kapatmaya çalışan bir mağdur gibi. Sokaklarında dolaşırken savaşın izlerini taşıyan evler yapılan makyajın nafile olduğunu haykırıyordu. Sadece onu mu? Binlerce masum insanın yitip giden hayallerini, yaşam sevinçlerini, mutluluklarını, tüm dünyaya duyurmaya çalıştıkları yalvarışlarını, çığlıklarını da haykırıyordu… Ama artık çok geçti!

İntikam ateşiyle yanıp tutuşan Sırplar karşısında kimse duramamıştı. Dünya üç maymunu oynamış, binlerce masum insan göz göre göre ölüme yollanmıştı.

Kötüler kazanmıştı!

Oysa savaş sırasında Srebrenitsa nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman Boşnaklardan oluşuyordu ve Srebrenitsa BM tarafından 6 “güvenli” bölgeden biri ilan edilmişti.

Nüfusu 24 bin iken binlerce Boşnak’a umut olan kasabanın nüfusu bir anda 60 bine dayanmış ve savaşın yükü açlık, susuzluk ve hastalıklarla daha da ağırlaşmıştı. Güvenli bölge ilan edilmesi nedeniyle Boşnak halkın elindeki kendilerini korumak amacıyla zaten az sayıda olan silahlar da toplanmış, binlerce kişi savunmasız bırakılmıştı. Sırplar, kasabaya baskılarını artırınca Boşnaklar silahların geri verilmesi için başvurmuş ancak Hollandalı komutan Thom Karremans bu talebi reddetmişti. BM ise artan Sırp ordusu saldırılarına karşılık iki F 16’yı uçurarak yanıt vermişti.

Ve… BM Barış Gücü’nün Fransız generalinden gelen emirle bir gece sessizce Hollandalı komutan Karremans ve askerleri kenti terk ediyordu üstelik vicdanları yaralayan bir görüntüyle: “Sırp kasabı” lakaplı Mladiç ve masum insanları koruması gereken Karremans “uzun bir hayat” için kadeh kaldırıyorlardı. 25 bin mülteci ve kent “anahtar teslim” bir soykırım için artık hazırdı.

11 Temmuz 1995…

Sırplar, Srebrenitsa’ya yüzlerce yıllık bilenmişlikle, müthiş bir öfkeyle giriyorlardı. Tek bir amaç vardı; geriye tek bir Müslüman bırakmamak. Potoçari akü fabrikasına toplanan Boşnaklardan kadınlar ve bebekler bir tarafa; erkekler diğer tarafa ayrılmıştı. Kadınlar otobüslerle Tuzla’ya gönderildi. Çocuk yaştakiler de dahil tüm erkekler ise çeşitli bahanelerle geride bırakılmıştı. İşkencelerle, toplu kıyımlarla binlerce Boşnak erkek öldürüldü. Srebrenitsa soykırımında bir haftadan daha kısa bir sürede 8 bin 372 kişi hayatını kaybetti. Yine hayatının baharında nice genç kadın tecavüz ve işkencelere maruz kaldı. Öyle ki bazıları çeşitli evlere kapatılarak sistematik olarak tecavüze uğrayarak, hamile bırakıldı. Amaç, Boşnak kadınların Sırp kanı taşıyacak yeni bir nesil doğurmasıydı. Tüm bunlar birçok kadının intihar etmesine neden oldu. Kimileri de topluca evlere kapatılmış ve bu evler ateşe verilerek öldürülmüştü. Birleşmiş Milletler’e güvenmeyen 15 bin kişi ise dağlara kaçmıştı. Hepsinin amacı, Sırplarla sınır olan kurtuluşun adresi Boşnakların elindeki Nezuk köyüne varmaktı. O günün şartlarında “Marş Smrti” yani ölüm yürüyüşü başlamıştı.

Çünkü Srebrenitsa düşünce Sırplar tüm güçlerini bu yürüyüşe yönlendirmişti. Dağlar bombardımana tutulmuştu. Boşnaklar, güzergahları bilen Sırplarla adeta köşe kapmaca oynuyordu. Sırplar, yola mayın döşemek de dahil Boşnaklara tuzaklar hazırlıyorlardı. Çetnikler, BM askerlerinin üniformasını giyip, megafonlarla Boşnaklara “güvende” oldukları çağrıları yapıyor, bu çağrıya inananları toplayarak kamyonlarla çeşitli yerlere götürüp, tek tek ya da toplu bir şekilde öldürüyorlardı. Cesetler toplu mezarlara gömüldü. Yapılan zulüm bununla da sınırlı kalmadı. Cesetlerin tespit edilmemesi için mezarlar yeniden açılarak cesetler farklı yerlere taşındı. Bu nedenle bugün birçok kayıp insanın farklı uzuvları farklı toplu mezarlardan çıkmakta.

Günlerce, aylarca ormana saklananlar hayatta kalabilmek için orman meyveleriyle, böcekle vs. beslenmişti. Yola çıkanların sadece üçte biri bu zorlu yaşam mücadelesinden sağ çıkabilmişti. Nezuk köyüne vardıklarında onlar bile inanamamıştı bunu başardıklarına. Kurtuldukları için sevinsinler mi yoksa yolculuk sırasında kaybettikleri için üzülsünler mi? Bilemiyorlardı. Karmaşık duygular içinde gözyaşlarına boğulmuşlardı.

Srebrenitsa’dan Potoçari’ye dönüş yolunda tüm bu yaşananlar bir bir gözümün önünden geçiyordu. Bir kez daha insanlık adına utanç duyarken bizi teselli eden tek şey dünyanın dört bir yanından gelenlerin tek yürek olup, Ölüm Yolu’nda “barış” için yürümesiydi.

Şimdi bu vicdanlı kalpleri, yorgun ayakları karşılama zamanıydı.

Saat 17’ye yaklaşıyordu. Yollar 7’den 70’e gözü yaşlı yüzlerce insanla doluydu. Karşılamaya dakikalar kalmıştı. Heyecan ve burukluk kat be kat artmıştı. Binlerce yürüyüşçü, belli bir noktada toplanmış ve artık Potoçari’ye giriyordu. O karşılama anındaki derin matemin hissiyatını ömrüm boyunca unutamayacağım.

Acı… Yas… Hasret… Buruk mutluluk… Hepsi birbirine karışmıştı.

Topallayan bacaklar, sargılı ayaklar, kan ter içinde kalmış yüzler mazlumun yanında olmanın onurunu yaşıyordu.

Binlerce kişi önce Potoçari şehitliğini ardından 71 cenazenin bulunduğu hangarı ziyaret ediyordu.

22 yıl önce Avrupa’nın ortasında yapayalnız zulme, işkenceye terk edilmiş bedenler, bu kez binlerce kişinin elleri üzerinde şehitliğe taşınıyordu. Yıllarca kayıp yakınlarını arayanlar, onlardan bir iz bulma ümidiyle DNA testinin sonuçlarını bekleyenler için bir günlüğüne de olsa hasret bitmişti. Tabutlar buruk bir sevinçle okşanıyor, ağıtlar yakılıyordu. Onların şimdi tek tesellisi, dua edilebilecekleri bir mezar taşının varlığıydı.

71 cenazeyi son gecelerinde anneleriyle, eşleriyle, kız kardeşleriyle ve kızlarıyla baş başa bırakarak, şehitlikten ayrıldık.

11 Temmuz 2017…

Srebrenitsa soykırımının yıldönümü. Potoçari mahşeri bir kalabalık yaşıyor. Şehitlikte resmi tören yapılarak, cenazeler toprağa verilecek. Tören öncesinde ziyarete açılan akü fabrikasını geziyoruz. Öylesine soğuk bir bina ki. Kapısından girerken daha ürperiyorum. Duvarlardaki kurşun ve kan izleri o insanların yalvarışlarını, çığlıklarını, gözyaşlarını bugüne taşıyor. Ve üstelik tüm bunlar fabrikanın dışında kocaman UN yazısına rağmen yaşanmıştı. Ne acı!

Yine duvarlarda toplu mezarlardan çıkarılan, soykırım kurbanlarının son yolculuklarında üzerlerinde olan kişisel eşyalardan oluşan fotoğraflar var. Saat, kaşık, gözlük, kimlik, diş fırçası, tespih, anahtar, eski mutlu günlerde anı niyetine çekilmiş fotoğraflar…

Savaş sırasında çekilmiş siyah beyaz fotoğraflar, toplu mezarlar, DNA testleri, ölüm takvimleri…

11 Temmuz 2017… Resmi törenlerle 22 yıl önce kurşunla ve daha nice insanlık dışı yöntemle kavrulmuş bedenlerin, sevdiklerinin huzurunda huzura erme vakti…

Geride kalanlar defin işlemleriyle bir nebze de olsa teselli buluyor. Onların içlerini rahatlatacak bir diğer önemli şey ise yıllardır verdikleri hukuk mücadelesinin sonuçlanması.

Bu vahşetin sac ayaklarında ise üç isim vardı; Slobodan Miloseviç, Radovan Karadziç ve Ratko Mladiç.

Eski Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç, Hırvatistan, Bosna ve Kosova’da işlenen savaş suçları nedeniyle Lahey’de yargılanıyordu ancak hücresinde ölü bulundu. Eğer yaşasaydı müebbet hapis cezasına çarptırılacağı ifade ediliyordu.

Sırbistan Cumhuriyeti eski cumhurbaşkanı Radovan Karadziç ise 2016’da Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nce Srebrenitsa soykırımından suçlu bulunarak, 40 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Ve General Ratko Mladiç.
Yıllarca aranan Mladiç, nihayet 2011 yılında yakalandı. Hala Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyor. Soykırımın baş sorumlusu olan Mladiç için ömür boyu hapis cezası talep ediliyor.

Öte yandan artık Bosnalılar tedbiri elden bırakmıyor. Yıllar önce silahları ellerinden alınarak açık hedef haline gelen toplum, şimdi daha temkinli.

Bosna Savaşı resmi olarak 1995 yılında bitmiş olsa da her yılın 11 Temmuz’un da yine yeniden için için kanayan bir yara; o yaranın adı da Srebrenitsa.

Bosna Savaşı’nda 35 bini çocuk olmak üzere 312 bin kişi öldü. 50 bin kadın tecavüze uğradı. 2 milyon kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı. 18 bin kişi ise halen kayıp.

İşte Marş Mira’da Barış Yolu’nda soykırımdan kaçanların ve yaşamlarını yitirenlerin anısı için yürüdük. Geride kalanların acısını paylaştık.

Onların ruhlarını hafiflettiysek, acılarına bir nebze de olsa merhem olabildiysek ne mutlu…

Elbette sadece yürümekle de kalmadık, dünyanın dört bir yanından aynı hisle Bosna’ya gelmiş başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeden yeni dostlar edindik.
Dünyamızı kurtaracak tek şey, sevgi!
2017’de Marş Mira’da yürüdük. 22 yıl önce hiçbir şey yapamamış olmanın hüznüyle yürüdük.

Yürüdük…
“Da se nikad ne zaboravi!”
Asla unutulmasın diye!

2,004 Toplam Okuma, 1 Bugün

Comments

Comments