Ana Sayfa Osmanlı Tarihi Çanakkale Savaşı Tarih üzerine yazmanın dayanılmaz hafifliği

Tarih üzerine yazmanın dayanılmaz hafifliği

  • Tayfun Çavuşoğlu

Çanakkale Savaşı son dönemin en gözde konuları arasında yer alıyor. Üzerinde çok konuşulmasının nedeni, çok sayıda çarpıtma, yalan, yanlış ve iftiranın, bitmek tükenmek bilmeyen bir ısrarla, ısıtılıp ısıtılıp gündeme sürülmesi. Üzerinde detaylıca çalışmış olduğum bu konuya ilişkin birkaç ay önce(1) yazmış olduklarımı dikkatinize sunuyorum.

***

Ortaçağ dönemi Anadolu’dan da söz etsek, Yeniçağ’ın Osmanlı İmparatorluğu’na da göz atmış olsak, bazı olaylar var ki bir sis perdesi üzerini örtüverir… Hele Osmanlı İmparatorluğu’nun son günleri, işgaller, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in ilanına gelindiğinde… Özellikle de, saltanatı ve hilafeti ilga eden, laik cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal’in adını itibarsızlaştırma konusunda atılır adımlar, Cumhuriyet’in ilk yılları hedef tahtasına konulur…

Aklı başında, belge-bilgi ortaya koyup, aklı selimi dillendiren, olayları olduğu gibi anlatma konusunda bilim namusuyla hareket eden tarihçilerin söylediği-yazdığı anlattığı bir tarih de vardır Türkiye’de, dedikodu tarihi ve dedikodu tarihçileri de… Adı üstünde, dedikodu… Belge-bilgi bulmaya filan gerek yoktur, aklına eseni yazarsın.. Alıntılar yoluyla silsile halinde yayılır gider… Yalan, yalanın yetmediği noktada iftirayla… İstediğin ortamı yaratırsın… İşin ilginci, inanacak binlerce insanı da bulursun…

Örneğin… İstiklal Mahkemeleri ve bu olağanüstü mahkemelerdeki yargılamalar, sanıklar, tanıklar, olaylar, cezalandırmalar… Bu mahkemeleri anlatan birçok kitap var piyasada… İskilipli Atıf Hoca ve arkadaşlarının yargılanması da bu davalardan biri… Atıf Hoca yargılanıyor, çok uzun bir savunma yapıyor, tanık (ve sanık) arkadaşları onu savunan bir şey söyleyemiyorlar. Ceza veriliyor ve infaz ediliyor… Aradan zaman geçiyor… İskilipli Atıf Hoca’yı yargılayan İstiklal Mahkemesi Başkanı’nın idam hükmünü peşin peşin verdiğini, “Önce asalım sanığı… Sonra tanıkları dinleriz” dediğini yazan, anlatan kitaplar, hatta tv dizileri türüyor… Güya İskilipli Hoca önce asılmış, sonra yargılanmıştır. Hatta, bu nasıl bir hınç ise, bir kere asılmış, indirilmiş, mezardan çıkarılıp bir daha asılmıştır. Hiçbir belgeye, bilgiye, tanıklığa dayanmadan bu yalanlar anlatıla anlatıla, tekrarlana tekrarlana genel kabul görür hale geliyor.

Bu ve benzer örnekler o kadar çok ki, yalanla, iftirayla çarpıtılmış uydurma bir tarih, kindar nesil yetiştirmenin en önemli anahtarlarından biri oluyor. Türkiye’de kitap ve özellikle tarih okuyan herkesin farkına vardığını düşündüğüm bu sakat yaklaşıma bir türlü ad koyamamıştım… Sonra bir gün… “Paralel” kelimesi ülkemizin gündemindeki yerini alıverdi… Paralel devlet, paralel yapı…

Bir yanda, Türkiye’nin neredeyse tüm aydınlarına kurulan kumpaslarla, yalanla, iftirayla, birbirinden iğrenç davalarla, Cumhuriyet kazanımlarını birer birer ortadan kaldırmayı amaçlayan gizli ajandalar… Bir yanda; Türkiye’yi laik, barışçı, batılı devlet görüntüsünden uzaklaştırıp, mezhep çatışmalarının tarafı bir ortadoğu ülkesine dönüştürmeye dönük  zihniyet… At izinin it izine karıştığı ideolojik kavga…  Ve bu kavgayı ortaya koyarken kullanılan  “paralel yapı”, “paralel devlet” tanımları…  Aslında bu konulara hiç girmeyecektim… Ama sıklıkla kullanılan “paralel  yapı“tanımı beni kendiliğinden bu noktaya getirdi.

Üstelik bu “paralel” kelimesi pekala benim anlatmak istediğim şeyin ta kendisiydi…  Aynı yönde yol alan iki tren gibi… Yan yana… Gerçek tarih ve paralel tarih… Birinde gerçekle karşı karşıyasın, diğerinde ise ustaca ambalajlanmış yalan ve yalanın yetmediği noktada da iftirayla… Dolayısıyla ülkemizin bugünkü siyasal iklimini yıllardır besleyen tarihsel etkenin işte bu sözünü ettiğimiz “paralel tarih” olduğunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mustafa Kemal aleyhinde estirilmeye çalışılan rüzgarlar, son yıllarda iyice yaygınlaştı. İktidarın buna izin veren, kimi zaman  teşvik eden yaklaşımları da etkili oldu. Milli bayram kutlamaları tavsadı, tavsatıldı… Dini yaklaşımlar ön plana çıkarıldı… Fethullah Gülen Cemaati adıyla tanıdığımız, 17/25 darbe girişiminin ardından adı FETÖ terör örgütü olarak devlet kayıtlarına geçen bu grup tarafından,  23 Nisan’ın milli bayram olarak geri plana atılmasını sağlamaya dönük “Kutlu Doğum Haftası” miladi takvimle hep 23 Nisan haftasına denk gelecek şekilde yaygınlaştırıldı.  Oysa Hz. Peygamber’in doğum günü mevlit kandiliyle ve hicri takvimle zaten kutlana geliyordu. Kutlu Doğum Haftası adı verilen garabetle, iki ayrı  doğum günü oldu. Bu konu fiilen dindar çevrelerde de tartışılıyor ama gerek Diyanet İşleri Başkanlığı ve gerekse iktidar partisi AKP, tartışmaları hiç gündemine almıyor. Örneğin Müslüman din görevlilerinin üye olduğu Din-Bir-Sen Genel Başkan Yardımcısı Yusuf Adli, birçok internet sitesinde de yayınlanan yazılı bir açıklama yaptı. Adli açıklamasında, her yıl nisan ayında yapılan Kutlu Doğum Haftası ile diğer aylara denk gelen Mevlit kutlamalarının Müslümanların kafasını karıştırdığını savunarak, “Bu yanlış uygulamadır. Bundan derhal dönülmelidir” dedi. Adli, açıklamasında şunları söyledi:

“İslam literatüründe Hz. Peygamber (s.a.v)ın doğum günüyle ilgili çeşitli tarihler verilmektedir. İslam dünyasında Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’ın doğum tarihi Mevlit Kandilinin kutlandığı gece olarak genel kabul görmüş ve konuyla ilgili çeşitli kutlamalar başta ülkemizde olmak üzere İslam âleminde bu tarihte yapılmaktadır. Mevlit kutlaması, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in doğduğu geceye denk gelmesi nedeniyle yapılmaktadır. Mevlit Kandili kutlaması Hicri takvime göre hesaplandığından her yıl bu tarih 10 gün önce gelir. Dinimizce kutsal gün ve gece olarak kabul edilen günlerin Hicri takvime göre hesaplanması gerekir. Miladi takvime göre yapılan hesaplama kutsal gün ve gecelerin tarihlerini değiştireceğinden sakıncalıdır. İslam’da birliğin sağlanması gerekir. Bunu bozacak yanlış uygulamalardan şiddetle kaçınılması gerekir. Kaldı ki böyle bir uygulama İslam kültüründe yoktur. 1989 yılında hangi düşünce ile uygulandığı belli olmayan yanlış bir uygulamadır. İslam kültüründe olmayan bir uygulamanın dayatılması sakıncalıdır.”

Adli, Din-Bir-Sen’in önerilerini de dile getirdi:

“Kutlu Doğum’u Mevlit Kandili ile birlikte yapmak birliği sağlayacaktır. Mevlit Kandilinin icra edileceği tarihte Kutlu Doğum yapılabilir. Bir hafta çeşitli etkinliklerle Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in doğumu kutlanabilir. O’nun insanlığa kattığı değer, toplumsal yaşamın şekillenmesinde, insanlığın huzur, mutluluk, beşeri ilişkiler v.b. sosyal yaşamı etkileyen varlığının daha iyi anlaşılması sağlanabilir. Bu itibarla 20 Nisan’da yapılan Kutlu Doğum yanlışlığından bir an önce dönülmelidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in mübarek doğumunun bir yılda iki defa kutlanması Müslümanların kafasını karıştırıyor ve kuşkuya neden oluyor. Bunun önlenmesi zorunludur. Sayın Başkanımız Görmez, bu önerimizi dikkate almalı ve üzerinde ciddiyetle durarak bu yanlışlığın düzeltilmesini sağlamalıdır. Müslümanların beklentisi ve talebi bu yöndedir.” (2)

Tahmin edileceği üzere, Diyanet İşleri Başkanlığı Din-Bir-Sen’in bu talebini görmezden geldi. Kutlu Doğum Haftası, bu açıklamaya da inat, miladi takvimle bir kez daha kutlandı. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düsturunun yerini kimilerinin anlayışında çoktan “Egemenlik kayıtsız şartsız Allahındır” sözü aldı. Artık dindar anayasa, şeriat, halifelik talepleri gelişigüzel dillendiriliyor. TBMM Başkanı’nın  23 Nisan 2016 Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın birkaç gün sonrasında söylediği sözleri İHA haber bülteninden aktararak hatırlayalım.

…İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği tarafından “Yeni Türkiye Konferansları ve 6. Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa” konulu konferans düzenlendi.

…Konferansta konuşma yapan TBMM Başkanı İsmail Kahraman, adaletten ayrılmamanın önemine dikkat çekerek, “…Yeni anayasa önce insan demelidir. Devlet vatandaşın hizmetindeki bir örgüt olmalıdır. Bizde anayasalar tersine, devleti koruyan anayasalar olmuştur. Bunu millet istediği gibi yazar, kalemi alır ve yayınlar. Çünkü kendini bağlayacak, yönetecek ya da kendine hürriyet tanıyacak kendisi tespit edecek. Yok kurucu irade şöyle dedi, yok kurucu irade böyle dedi, denmez. Kurucu irade milletin ta kendisidir” diye konuştu.

…Geçerli olan 1982 Anayasası’nda Allah lafzına hiç rastlanmadığını bildiren Kahraman, “Dediğimiz gibi bu anayasanın herhangi bir yerinde Allah lafzına rastlanmıyor ama anayasalar inanca göre tasnif edildiğinde bu 1982 Anayasası da 1961 Anayasası da dindar anayasalardandır. Neden mi? Diyanet İşleri Başkanlığı idare içerisinde vardır. Resmi tatiller, Kurban Bayramı, Ramazan Bayramı, din dersi zorunludur ve inanca dayalı bir yapısı vardır. Yani seküler değildir, dindar anayasadır. Laiklik tarifi de ona göre olmalıdır. Laiklik zaten yeni anayasada olmamalıdır. Dünyada 3 anayasada laiklik vardır. Bunlar Fransa, İrlanda ve Türkiye’dir. Tarifi de yok. İsteyen bunu istediği gibi yorumluyor. Böyle bir şey olmamalı. Bir gazete benim için birlik olarak benim için bir anayasa metni hazırladılar. Laiklikten hiç bahsetmiyor. Evet, herkes dini inancında, bunu yaşamada ve ifade etmekte hürdür. Fransa’daki anlayış da bu. Allah demeyeceksiniz, Allah Allah. Ölürken mi diyeceksiniz…” dedi.(3)

Gelinen nokta işte bu! Her faaliyetini “din” ölçüsü ile ele alan kesimlerin Mustafa Kemal alerjisini saklama ihtiyacı son zamanlarda tümüyle ortadan kalktı… 2016’ya geldiğimizde, Çanakkale Savaşı’nı anma  törenlerinde, zafer kutlamalarında, bu zaferin gerçek mimarı olduğu konusunda tüm dünyanın sözbirliği ettiği bir komutanın, Mustafa Kemal’in adı artık anılmıyor bile…

15 Temmuz Paralel Darbe Girişimi

“Paralel Tarih” sadece tarihin manipülasyonu olarak da kalmadı maalesef… Tam da anlatmak istediğimiz tehlike, gerçeğe dönüşüverdi… İçinde yaşarken, olayların sıcağı sıcağına bir çok şeyin farkına varılamayabiliyor. Bu konuda eminim ki bir çok kitap yazılacak, bugünkünden çok daha fazla detayı öğrenmiş olacağız.
Türkiye bir felaket girişimiyle karşı karşıya kaldı: 15 Temmuz Paralel Darbe Girişimi…
Bazı nedenlerle saati öne çekildiği için gece saat 22.00 sıralarında başlayan hareketliliğin darbe girişimini olduğunun net olarak anlaşılması  ve gerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve gerekse Başbakan Binali Yıldırım’ın çağrılarına uyan Türk halkının kadınıyla-erkeğiyle sokağa fırlayıp demokrasiye sahip çıkmasıyla, olası bir büyük felaket atlatıldı.
Darbe girişimi alarmını veren, Paralel Çete mensubu askerlerin bu hain girişimde başı çektiğini ve karşı konması gerektiğini ilk söyleyen Ulusal Kanal idi.  Elektrik faturalarımıza haraç gibi eklenen paylardan beslenen, yandaşlara milyonlar akıttığı halde  izlenme oranları yerlerde sürünen TRT’de okutturulan darbe bildirisi, toplumun umrunda bile olmadı.  Yabancı haber kanalları ise darbe girişimini, soğuk-tarafsız ve ruhsuz bir ciddiyetle aktarırken, “demokrasiden yanaymış gibi görünüp, içten içe darbeyi destekledikleri” izlenimine kapıldık…
Habercilikte tarafsızlığı ilke edinmeye çalışan Türk medyası o geceki demokrasi sınavından başarıyla çıktı. Buradan anladık ki, “yandaş ve tek sesli medya” değil, “çok sesli ve demokratik tavır sahibi medya” bir ülke için çoook önemlidir. Demokrasiyi yaşatan da, yaşatacak olan gerçek güç de budur…

Ve bir kez daha anladık ki,  Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni ayakta tutabilecek tek ve en önemli güç Türk Milleti’nin demokrasi aşkıdır…

* * *
Yıllar boyu sergilenen yalanların, kendi halkını yine kendi devletine düşman etme çabalarının, günün birinde -en azından bir darbe girişiminin sahnelenmesini sağlayacak kadar- başarılı olabileceğini de bizzat yaşayarak gördük…

Ortada bir gerçek tarih vardı, bir de ona paralel yürütülen yalanlar-iftiralar silsilesi, yani “paralel tarih”…

Bu yalan tarih, Cumhuriyet’e, Atatürk’e düşman bir ideolojinin ortak ürünü olarak ve din eksenli bir yapılaşmanın önünü açabilmek adına ve özellikle 1950’den sonra üretilerek yoğunlaştırılmıştı. Bu kitabın konusu, Çanakkale Savaşı… dolayısıyla sadece bu dönemle ilgili yalanlara, iftiralara yer vereceğiz. Diğerleri başka kitapların konusu olabilir…

Buyrun, tarihi gerçekler ışığında, “paralel tarih”i hep birlikte sobeleyelim…

Dipnotlar:
1) Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915, Yalanlar-İftiralar-Polemikler”in ilk sayısı Kastaş Yayınları’ndan 2014’te yayınlanmıştı. E-kitap versiyonu ise ekitapyayıncilik.com aracılığıyla kasım 2016’dan buyana okura ulaşıyor. Bu yazının içeriğinin genişçe bir bölümü, “Çanakkale 1915, Yalanlar-İftiralar-Polemikler”in e-kitap versiyonunda yer alan “Sunuş” bölümünden alınmıştır.
2) http://www.mihraphaber.com/haber/kutlu-dogum-haftasi-yanlis-bir-uygulamadir-80038.html
3) http://www.iha.com.tr/haber-meclis-baskani-kahramandan-onemli-aciklamalar-554258/

303 Toplam Okuma, 1 Bugün

Tayfun ÇAVUŞOĞLU

Tayfun ÇAVUŞOĞLU

Gazeteci / Yazar - Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Alman Dili Anabilim Dalı (1985) mezunu. 1983'ten itibaren yerel yayın organlarında muhabir, yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Bursa Şubesi eski (1997-2001) başkanlarından. Bursa Ansiklopedisi'ne (Yılmaz Akkılıç, 1. baskı 2002, Burdef Yayınları No:3) madde yazarlığı yaptı. E-Kitap Yayıncılık tarafından (Şubat 2018) yayınlanan “Nutuk“ için editör olarak Atatürk ve Kurtuluş Savaşı kronolojisini hazırladı. Yayınlanmış Kitabı: “Çanakkale 1915 – İftiralar, Yalanlar, Polemikler“ (Şubat-2014, Kastaş Yayınevi) Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır.

Comments

Comments