Ana Sayfa Genel Tarih Kültürel Tarih Tarihte Türklere Atılan İftiralar ve Vani Mehmet Efendi

Tarihte Türklere Atılan İftiralar ve Vani Mehmet Efendi

  • Turhan Çalay

Dünya tarihinin en eski çağlarından itibaren, tarihteki çeşitli adlarla kurulan Türk devletlerinin işgal, akın ve ilhakına uğrayan birçok milletin hafızalarında Türk düşmanlığını çağrıştıran ve Türkler hakkında yalan, yanlış ve birçok iftirayı barındıran efsane ve inanışlar vardır. Bu milletlerin şuur altlarına yerleşen Türk korkusu, yüzyıllarca hafızalarından silinememiştir.

Akla, hayale ve tarihi gerçeklere uymayan Türkler hakkındaki bu efsane ve inançların uydurulması ve yayılmasında din adamlarının da çok büyük etkisi olmuştur. Günümüzde bile bazı ülkelerde “iktidara” gelenler, “kutsal dinlerini” kullanarak ülkelerini yönetmiyorlar mı? Birçok savaşlar din yüzünden çıkmıyor mu?

Bazı, Müslüman din adamları o kadar ileri gitmişlerdir ki; Kuran’da adı geçen “Yecüc ve Mecüc”ü dahi Arap ve Musevi milliyetçiliğinin etkisiyle, bunların yeryüzünde yaşayan “Türkler” olduklarını iddia etmişler ve İslam dinini kullanarak Türkler arasında bile bu hurafeyi yaymışlardır. Hatta Avrupa milletleri içinde, Türklerin kuyruklarının olduğuna 20. yüzyılın ortalarında bile inanan insanlar bulunmaktadır.

Bir örnek verecek olursak Nejat Eczacıbaşı’nın Almanya’da Cumhuriyetimizin ilk yıllarında okumakta olduğu Alman üniversitesinde başından geçen olaydır[1]. Kendi anlatımına göre; 1934 yılında Almanya’da okurken, okuduğu üniversitede bir balo verilecektir. Kendisi hafif sarışın bir genç olduğu için, başka sınıflarda okumakta olan öğrenciler onun bir “Alman” olduğunu zannetmektedirler. Bunun yanında, sınıf arkadaşları, kendisinin “Türk” olduğunu bilmektedirler. N. Eczacıbaşı, kendi sınıf arkadaşları ile birlikte bu baloya katılır. Onu tanımayan öğrenciler, baloya bir “Türkün” katılacağını duymuşlar ve Türklerin nasıl insanlar olduklarını merak etmektedirler. 1. Dünya Savaşı’nda 5 yıla yakın Almanlarla müttefikimiz olarak birlikte savaştığımız halde, Alman halkının büyük çoğunluğunun, biz Türkleri yeterince tanımış olmaları gerekirken, içlerinde hala geçmişten gelen Türkler hakkında yalan yanlış iftira ve inanışları olan ve üstelik üniversitelerde okuyan Almanlar da vardır…

Derken, baloda dans başlar. N. Eczacıbaşı,   kendisini uzaktan tanıyan ve başka bir sınıfta okuyan bir kız öğrenciyle dans etmeye başlarlar. Dansın ortalarına doğru kız,

“Baloya bir Türk gelecekmiş! Kendisini ve kuyruğunu çok merak ediyorum. Türklerin kuyrukları da varmış!”[2] demiş.

  1. Eczacıbaşı, “ Merak ettiğin “Türk” benim”, deyince kız çok şaşırmış ve mahcup olmuş.[3]

Anlaşıldığı kadarıyla Almanlar, hezeyanları ve hayallerinde Türkleri kuyruklu ve insana benzeyen vahşi hayvanlara benzetmektedirler. Eski milletlerin şuur altlarına yerleşen Türk korkusu, hezeyanlarını ve hayallerini ve yüzlerce yıldır yüreklerini titreterek, tıpkı Almanların hayal ettikleri gibi garip birçok “Türk tiplemesinin” ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Yecüc ve Mecüc

Yecüc ve Mecüc; Tevrat ve Tekvin kitaplarında “kişi adı” olarak geçerken, Kuran’ın “Kehf” suresinin 83. ayetinden başlayıp 101. ayetine kadar bunların birer ayrı kavim olduklarından bahsedilmektedir.

“İskender-i Zülkarneyn”, yorumcuların “Doğu Seferi” diye yorumladıkları bir sefere çıkar. Yolda bir kabileye rast gelir. Bu kabile kendisine Yecüc ve Mecüc’ü şikayet edip, bunların saldırılarından korunmak için bir set yapmasını isterler. İ. Zülkarneyn de iki dağın arasına demir ve bakır karışımı büyük bir set yapar. Yecüc ve Mecüc kabileleri bu setin arkasında kalırlar.

Türklerin, Hunlardan başlayıp, tarihteki çeşitli isimler altında devam eden diğer Türk devletlerinin akın ve istilalarına uğrayan Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının, Türkler karşısında yenilip, boyun eğen halkları, bu istila ve akınları Yecüc ve Mecüc topluluklarının akınlarına benzeterek, din adamlarının da büyük etkisiyle Yecüc ve Mecüc kavimlerinin “Türkler” olduklarına inanmışlardır.

“İmam Kazin” miladi 1324 senesinde yani Bursa’nın Osmanlılar tarafından alınmasından 2 yıl önce yazmış olduğu eserinde; Yemenli Yahudi dönmesi Münebbihoğlu Vehb’in ve İbn-i Abbas’ın etkisinde kalarak, Yecüc ve Mecüc’ün “Türkler” olduğunu ve vasıflarını belirtiyor.

“Kazin’e göre Yecüc ayrı bir grup, Mecüc ayrı bir gruptur ve her grup 4 bin kişidir. Bunlardan bir erkek, eli silah tutan bin oğlu olmadan ve bunları görmeden ölmezler. Bunlar dünyayı yok etmeye çalışan Ademoğullarındandırlar. Bunlar üç gruba ayrılırlar. Bunlardan bir grubu Suriye’de yetişen ve boyları 120 arşın[4] kadar olan sedir ağaçları gibidirler. Diğer gurup; enleri boyları bir olup, 120 arşın kadardır. Bunlara karşı ne demirler dayanabilir ne de dağlar. Bunlardan bir başka grup vardır ki, kulaklarını yere serip üzerine yatarlar![5] Kulağının artan kısmını da yorgan gibi üzerlerine örterler! Bunlar önlerine çıkan filleri, domuzları ve vahşi hayvanları yemeden geçmezler!  Hatta kendi ölülerini bile yerler. Bunların ileri kolları Suriye’de ve yüzlerini döndükleri yer Horasan’dır. Maşrık (Doğu) ırmaklarının ve Teberiyye Gölü’nün sularını içerler. İçlerinde bir karış boyunda olanlar olduğu gibi, çok uzun boylu olanlar da vardır” demektedir. Hatta çok daha ileriye giderek, Türkler hakkında utanılacak yüz kızartıcı ifadeler içeren ve Osmanlı medreselerinde (şimdiki üniversiteler) yüzlerce yıldır okutulan ve İslam ilmi diyerek “Türk” evlatlarına dahi dayatılan bu Kazin’in sözde eserinde, “Bunlar Nesil olarak, Nuh’un oğlu Yafes’in evlatlarındandırlar. Türkler de bunlardandır” demektedir. Burada İ. Zülkarneyn’in setinden bahsetmekte ve setin gerisinde “terk” edildiklerinden dolayı bunlara “Türk” denilmiştir” demektedir[6].

Bu azılı Türk düşmanı, İslam adı altında Arap milliyetçiliği yapan ve bunları Yüce Kitap’ın yazdığını söyleyerek yorumlayan (tefsir) eden bu şahıs, daha da ileriye giderek, bir gün Hz. Adem’in uykusunda ihtilam olduğunu bu suyun toprağa karıştığını belirterek, “Yecüc’ü Allah bu sudan halk etti, baba tarafından bir, ana tarafından ayrıyız” diyerek bütün Türklere iftira atmaktadır[7].

İşte, bütün bu yukarıda anlatılanlar ve bu hezeyanlar din adına Osmanlı medreselerinde okutulurken ve Türk devleti olarak bildiğimiz Osmanlı devletinde bulunan, bunun gibi çevrelerle birlikte, devşirmelerin ortak hareket ederek, Türkleri aşağılayarak hor gördükleri ve “Türk değil mi? Merzifon’un eşeği (Merzifon’un eşekleri çok meşhurdur). Eşek değil! Eşekten de aşağı!” dedikleri bir çağda, bütün bunlara tek başına karşı durup, Türkleri savunan büyük bir alim ve din adamı ortaya çıkmıştır.

Büyük İslam Alimi, Van-Hoşaplı Mehmet Efendi (Mehmet Vani Hazretleri)

Hayatı

Vani Efendi, Van’ın Hoşap/Güzelsu ilçesinde doğmuştur. Doğum tarihi bilinmemektedir. Eğitimine doğduğu yerde başlamış ve daha sonra Van’da bilgi ve ilmini geliştirmiştir.  O zamanki Azerbaycan’ın en önemli şehirlerinden olan Gence, Tebriz ve Karabağ’da öğrenimine devam etmiştir. Daha sonra Erzurum’a geçmiş ve burada evlenmiştir. İki kızı dünyaya gelmiş ve kızlarından birini, Bursa Sultanisi müderrislerinden Mustafa Efendi’yle evlendirmiş ve Mustafa Efendi, bundan sonra “ Vani Damadı” diye anılmaya başlanmıştır.

Erzurum’da bulunduğu sırada, beylerbeyi olan Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’yla tanışması hayatının akışını değiştirmiştir. Fazıl Ahmet Paşa’nın babası bu sırada, Osmanlı sadrazamıdır. Fazıl Ahmet Paşa, ölen babasının yerine sadrazam olarak atanınca, Mehmet Efendi’nin İstanbul’da ünü daha da artmaya başlamıştır. Daha sonra, Padişah 4. Mehmet’in hocası olmuş ve “Hünkar Şeyhi” diye ünlenmiştir. Şehzade Mustafa’nın eğitimini de üstlenen, Vani M. Efendi, Osmanlı’nın yaptığı savaşlarda ordu vaizliği yaparak, ordunun moralinin yüksek tutulmasına da yardımcı olmaktadır. Yeni Cami’nin açılışında cuma günü ilk vaazı verme şerefi de ona aittir. Yahudi dönmesi “Sabatay Sevi” [i]nin yargılandığı Yüksek Mahkemenin de üyeliğinde bulunmuştur. Daima, dini çıkar amaçlı kullananlarla mücadele içinde bulunması, İslam dinine sonradan sokulan ve “bidat” denilen uygulamalara karşı çıkması, bazı tekke binalarının yıktırılması, tarikatların bazı zikirlerinin yasaklanmasında etkin rol oynaması, Mevlevi, Hurufi ve diğer bazı tarikat ehlinin öfke ve düşmanlığını kazanmasına yol açmıştır. Bursa’da bulunan “Mısri Tekkesi Şeyhi Niyazi Mısri’yi” de sürgün ettiği söylenmektedir.

 

Yüksek derecede ilmi, dini bilgileri ve dünya malına değer vermeyen mütevazı yaşantısı, halk içinde itibarını yükselterek, vaaz ve nasihatlerinin tesirini artırmıştır. 2. Viyana Kuşatması’nda da “ordu vaizi” görevinde bulunmaktadır. Viyana Kuşatması büyük bir “bozguna dönüşünce”, düşmanları bu fırsatı değerlendirerek, Bursa’nın Kestel köyüne sürgün edilmesini sağlamışlardır. 1685 yılında burada ölmüştür. Mezarı aynı yerdedir.

Eserleri

Vani Mehmet Efendinin, “Münşaat”[8] adlı mektuplarının dışında, çeşitli kütüphanelerde bulunan el yazması birçok eserleri bulunmakla birlikte[9], konumuzla ilgili en önemli eseri “Arais ül Kur’an ve Nefais ül Furkan” adlı Arapça tefsiridir.

Yukarıda anlatılan ve o devirde Türklere atılan ve günümüzün üniversiteleri olan medreselerde din ilmi diye okutulan yalan ve iftiralara tek başına göğüs geren ve sonunda, Bursa’nın günümüzdeki Kestel ilçesine sürgün edilip burada ölen, ayrıca daha önce yaşadığı İstanbul’daki yere de, “Vaniköy” adı verilen, bu değerli, unutulmaz, büyük mücadeleci din aliminin hatırasını yaşatmak için, ölüm yıl dönümünde, yetkililerin onun şanına yakışır bir şekilde anma ve etkinlik düzenlemelerini temenni ediyorum[10].

Mehmet Efendi; Türk milleti aleyhinde İslam adına yapılan ve altında Türk düşmanlığı yatan Arap, Acem ve Yahudi hurafelerine dayanan bütün tefsirlere, ilmiyle karşı çıkmış ve bunlarla yıllarca mücadele etmiştir. Osmanlı’nın son büyük akını olan 2. Viyana Kuşatması’ndan[11] sonra devlet yönetiminde olan ilmi ve askeri sınıflardaki bütün Türkler katledilmiş veya sürgün edilmişlerdir[12].

Bütün bu Arap, Acem ve Yahudi yorumcuları, Türklere attıkları iftiraları din adına yaptıklarını söyleseler de, gerçekte altında milliyetçilikleri yatmaktadır. Müslüman iftiracılar, sözde bütün bunları İslamın birliği için yaptıklarını iddia etmektedirler. Mehmet Efendi’nin sürgün edilmesine sebep olan şey bütün bu Türklere karşı atılan iftiraların yalan ve hiçbir dayanağının olmadığını savunması olmuştur[13]. “Vahdeti İslama mugayyir (İslamın birliğine aykırı) hareket ediyor” diyerek, düşmanları tarafından suçlanması, Bursa’ya sürülmesinin en önemli nedenidir.

Mehmet Efendi Türkleri nasıl savundu[ii]

 

Türkler hakkında uydurulan yalan yanlış hurafelerin, tefsirlerin ve iftiraların din yoluyla Arap medreselerine geçtiği, burada yüzlerce yıl ders olarak okutulduktan sonra Osmanlı medreselerine geçerek, burada da yüzlerce yıl okutulduğu görülmektedir. Bu duruma, Mehmet Vani’den başka medrese çevrelerinde karşı çıkan hiç kimse olmamıştır.[14]

Yukarıda bahsedilen “Arais ül Kur’an ve Nefais ül Furkan” adlı tefsirinde, Tevbe suresinin 39. ayetindeki, Tebük Seferi’ne katılmayan Araplar kınanarak, “Sizin yerinize başka bir millet geçer” ifadesinde belirtilen, Arapların yerine geçecek olan milletin “Türkler” olduklarını tefsir ettikten başka, İskender-i Zülkarneyn’in “Oğuz Han”dan başkası olmadığını söylemektedir.

Mehmet Vani Efendi:

“Gerçek olan şudur ki; Türk milleti İslam aleminin başına geçip, bütün Doğu ve Doğudaki milletleri, Batılılara (Haçlılara ve Avrupalılara) karşı bütün cephelerde kanı ve canı bahasına savunurken, kendi yurtlarında etliye sütlüye karışmadan rahat rahat yaşayan Arap alimleri, kendi dindaşları olan üstelik İslam dini için savaşan ve İslam düşmanı olan bütün millet ve cemaatlerin hurafelerini bir araya getirip, akla ve hayale sığmayan bin türlü korkularının tezahürü olan hezeyanlarını bir haya(utanma) dini olan İslamın Mukaddes Kitabı’nı kullanarak, yüzyıllardan beri ortalığa yayıp neşrederek bunların doğru olduğunu   tasdik etmekten utanmamışlardır”. dedikten başka; Arapların Yecüc ve Mecüc diye itham ettikleri(ninelerimizin, dedelerimizin bile bunlara inandıkları bilinmektedir), bütün karalamaların ve büyük Türk milleti’nin üzerine atılan bütün bu iftiraların yalan olduğunu medresede haykıran ve 1683 yılında Bursa-Kestel’e sürülmesine sebep olan en büyük suçlarından birisi, Türkleri savunmak olan ve burada ölen çok değerli bu Türk aliminin aziz hatırasının önünde saygıyla eğiliyorum.

Bu vesileyle 10 Kasım 2015 günü, ölüm yıldönümünde bir kez daha minnet, rahmet ve hasretle andığımız Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsında, ülkemizi kurtaran ve Cumhuriyetimizi kuranların ne zor şartlar altında bu işleri başardıklarını daha iyi anlıyoruz.  Ruhları şad olsun.

19 Kasım Perşembe, 2015 Nilüfer

 

[1] (Mehmet) Nejat Ferit Eczacıbaşı; (1913 İzmir,1993 ABD.), Eczacıbaşı Holding’in kurucusudur. 1934 Yılında Almanya’daki, Heidelberg  Ruprecth Karls Üniversitesi’nde kimya öğrenimini tamamlamıştır. Anılarını “Kuşaktan Kuşağa (1982)” adıyla yayınlamıştır.

[2] Türklerin kuyruklarının olduğuna dair, böyle inanış ve söylentilerin, 1. Dünya Savaşı sırasında, İngiliz ve ANZAK. Askerleri arasında da yaygın olduğu bilinmektedir.

[3] Halbuki, 1. Dünya Savaşı sırasında,  Osmanlı Devleti’nin müttefiki olan Almanya’da, Propaganda Afişleri ve gazetelerde, Türk Askerleri ve idarecilerinin birçok fotoğrafı yayınlanmıştır. Türklerin de kendilerinden bir farkları olmadığını, Almanların bilmesi gerekir.

[4] Bir arşın 70 Cm. kadardır. Osmanlı Devleti’nde şehir ve bölgelere göre farklılık göstermektedir.

[5] Evliya Çelebi, meşhur seyehatnamesinde Kaf Dağı’nın ardında böyle bir kavmin yaşadığını duyduğunundan bahsetmektedir. Bu insanlar, kulaklarını yorgan gibi üzerlerine örtüp, uyurlarmış. Bir kısmının kafaları o kadar büyükmüş ki, arabayla taşırlarmış!

[6] Türklerin, “Ergenekon Destanı’nında geçen, demirden dağlarla çevrili vadinin içerisinde, yüzlerce yıl dünyadan tecrit edilmiş bir durumda yaşamaları motifini duyup, Yecüc ve Mecüc’le ilişkilendirmiş olmalıdır.

[7] Burada da İslam ve Kutsal Kitap’a aykırı ifade kullanmaktadır. Adem’in çocuklarından hangi milletlerin türedikleri birçok alim tarafından tefsir edilmiştir. İlk insan olarak kabul edilen, Adem’in de kutsal kitaplara göre, topraktan yaratıldığını unutmaktadır.

[8] YALAR, Mehmet; Münşeat, Osmangazi Belediyesi(tarihsiz).

[9] Aynı eserin, 7,8 ve 9. sayfalarında eserlerinin listesi ve nerelerde bulunduklarına dair yeterli bilgi bulunmaktadır.

[10] Kestel ilçesinde her yıl ağustos aylarında, cami ve mezarının bulunduğu alanda anma töreni yapılmaktadır.

[11] 2. Viyana Kuşatması 1683 yılındadır.

[12] Vani Mehmet Efendi, aynı yıl(1683) Bursa-Kestel’e sürgün edilmiştir. 1685 yılında burada ölmüştür. Yaptırmış olduğu camisi ve mezarı buradadır. Sadrazam Merzifon’lu Kara Mustafa Paşa’da idam edilenler arasındadır.

[13] Arais ül Kur’an’da Türkler(makale): Bilimname dergisi; sayı 10, Kayseri 1996.

[14] DANİŞMENT, İ.Hami; 1966, Türklük Meseleleri, İstanbul.

[i] Sabatay Sevi Musevilikten ayrılarak İslam dinine geçmiştir. Onu sorgulayıp yargılayan heyette bulunan Mehmet Vani Efendi “Eğer, ben Müslüman oldum” diyorsa, ona inanmak zorundayız demiştir.

[ii] Mehmet Vani Efendi’nin, Türkleri savunmasının ne kadar çok değerli olduğunu anlamak için, kendisinin yaşadığı çağlarda, Osmanlının ve padişahların Türklere bakış açısını bilmek ve iyi anlamak gerekmektedir.

Yüzyıllardır Osmanlı medreselerinde okutulagelen ve söylenen, birçok anti Türk iftiralar ve fikirler, Osmanlı sarayı çevresini, dolayısıyla en başta padişahlar olmak üzere devlet yöneticilerini, din adamlarını ve çok büyük şairler diye bizlere yutturulan, içlerinde Baki ve Nefi gibi birçok Osmanlı şairini de etkilemiştir. Bunlara Osmanlı saray tarihçilerini de ekleyebiliriz.

Şair Baki’nin yazarak, Kanuni Sultan Süleyman’a sunduğu ve Türkleri aşağıladığı şiirinden dolayı, Padişahtan büyük övgü ve “ihsan” almasına bakarak, Osmanlı padişahlarının Türkler hakkındaki düşüncelerinin de aynı yönde olduğunu anlayabiliriz. Baki’nin Kanuni’ye sunduğu Türkleri aşağılayan şiiri kısaca şöyledir: “Ey Hoca! Türklerin aklı kabadır, Türklerden “sultan” olmaz”! Anlaşılan, Kanuni de kendisinin bir Türk sultanı olduğunu unutmuş görünüyor. Bir örnek daha vermek gerekirse, Divan-ı Hümayun, ( günümüzdeki Bakanlar Kurulu’nun) toplantılarında alınan kararların zabıtlarını tutan “Başkatip Hafız Hamdi Çelebi”, Hz. Muhammed’in hadisi olduğunu iddia ettiği şiirinde şöyle hitap etmektedir. Üstelik bu şiirini 1499 yılında devrin Osmanlı sultanına sunmuştur. Şiir şöyledir:

“Baban da olsa Türk’ü öldür
Sakın Türk’ü insan sanma
Bir an bile olsa Türk’le birlik olma
Türk’ün elinde şeker olsa o şeker zehir olur
Türk’ün başını keserken sakın gam çekme”

Daha fazla bilgi için: Bursa Defteri, Eylül 1999, Makale, SALTIK, Ahmet. Sayfa; 127 ve devamına bakılabilir.

767 total views, 2 views today

Turhan ÇALAY

Turhan ÇALAY

1953 Yılında Bursa Çalıköy’de doğdu. Evli ve üç çocuk babasıdır. İlk yazısı 2012 yılında BURSAV “Bursa Araştırmaları ve Kent Kültürü Tarih Vakfı Dergisi’nde yayınlandı. Araştırmaya Çalı’dan başladı. Çalı ile ilgili Osmanlı arşiv belgelerinden yola çıkarak BURSAV’da Osmanlı Belgeleri ışığında Fodra, Tahtalı ve Yaylacık köyleri gibi köylerin tarihlerini yazdı. "Şehrengiz" ve "Bursa’da Yaşam" dergilerinde araştırma yazıları yayınlandı. Osmangazi Belediyesi’nin, Bursa’nın alınışı dolayısıyla çıkardığı Köy Kitapları’na katkı yapmaktadır. Mayıs 2018’de doğduğu yer olan “Çalıköy”ün aynı adla kitabı yayınlandı. Halen çevrede yaşayanların “Sıra Köyler” dedikleri ve doğudan batıya doğru birer inci tanesi gibi sıralanmış olan; Misi, Demirci, Çalı, Yaylacık, Tahtalı, Kayapa, Hasanağa ve Akçalar köylerinin kitabı üzerinde çalışmaktadır. Osmanlıca bilmektedir.

Comments

Comments