Ana Sayfa Göçler Turan coğrafyasında Macaristan

Turan coğrafyasında Macaristan

TURAN COĞRAFYASINDA MACARİSTAN[1]

  •  Hilmi Özden[2]

Turan kültür çevresi

Avrupa’da Macaristan ovalarından Asya’da Baykal gölüne ve Ordos bölgesine kadar uzanan Avrasya düzlüklerinde görülen kültür birliği: Bu sahada yaşamış toplulukların hayat tarzlarında, ekonomik faaliyetlerinde ve binlerce arkeolojik buluntunun ortaya koyduğu üzere, silâhlarının ve diğer âletlerinin cins ve biçimlerinde, san’atlarında, süsleme özelliklerinde, savaş usûllerinde belirir. Bozkırlı şartlar içinde geliştirilen bu kültüre, ağırlık merkezi durumundaki Turan bölgesinin (Ceyhun-Altaylar) kadîm adından dolayı “Turan kültür çevresi” de denilmiştir.[3]

Coğrafî ad olarak “Türkiye” (Turkhia) tâbirine ise ilk defa Bizans kaynaklarında tesadüf edilmektedir. VI asırda “Türkiye” tâbiri Orta Asya için kullanılıyordu (Menandros). 9.-10. asırlarda Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar olan sahaya bu ad verilmekte idi. (Doğu Türkiye:Hazarların ülkesi, Batı Türkiye:Macar ülkesi). 13. asırda “Türk Devleti” zamanında Mısır ve Suriye’ye “Türkiye”deniliyordu. Anadolu ise 12. asırdan itibaren “Türkiye” (Turcia) olarak tanınmıştır [4]

Macarlar, Attila’nın Hunları ile On-ogur Türk boylarının torunları olan Turanî kavimler zümresindendirler. Tarih boyunca bu böyle biline gelmiştir. Yedi Hun kabilesinden oluştuğu ifade edilen Macarların üç de kayıp kabilesinin varlığından söz edilir. Üç kabile kuzeye Fin-Ogur akrabalarının coğrafyasına göç etmeleri muhtemeldir. Bundan daha güçlü bir alternatif ise Büyük Bulgar Türk devletinin Coğrafi sınırları içindeki Kafkasya’ya dönmeleri ve sığınmalarıdır. Bugünkü Kuzey Kafkasya boyları arsında Macar ve Sekel boy isimlerine hatta aile armalarına rastlanmaktadır. Başkurdistan-İtil Ural bölgesinin Macarlarla olan akrabalık ve kültür birliği ise son derece zengindir.

Macar kabileleri ve Arpad

“Macarların millî soyu olan Arpadların ata-anası Eneh (dişi geyik) idi. Bu sözcük bu günkü Macarcada Ünö demektir. Eneh’in yanına Turul (Tuğrul) kuşu gelip birleşti. Arpadlar kendilerini Turul soyundan çıkmış sayarlar.” “Attila’nın ölümünden sonra kardeş kavgaları Hunları zayıf düşürmüştü. Boyun eğen kavimler Hun devletini parçaladılar. Attila’nın en büyük oğlu İlek savaşta öldü. Sağ kalanlar doğuya geri dönmek istediler. Fakat orada yeni bir kavimler göçü, Acarlar dalgası başlamıştı. Böylece Attila’nın oğulları Tuna çevresinde bağlı kaldılar. 468’de Dengizik (Deniz Rüzgârı)’in başı Konstantinopolis’te kesilince Attila oğullarından yalnız İrnek hayatta kalıyordu. O da Karadeniz kuzeyindeki bölgeye çekildi.[5]

Doğal olarak, Doğu Avrupa ve Asya’da dağınık Hun grupları büsbütün ortadan kalkmamıştı. Bunların bir kısmı Türklerle karıştı, diğer kısmı yeni ad ile tarih sahnesine çıktı. Daha sonraki Tuna Bulgarları hükümdar ailesi kendilerini Çatala’dakî yazıta göre Etil (Attila) oğlu İrnek’ten gelme sayarlar. Macarların Tutul (Tuğrul) oymağından gelen Arpad soyunun da aynı kökten gelmiş olması olasıdır. Efsaneye göre de Macarların hiç olmazsa Arpad soyu Etil (Attila)’nın soyundandır. Değerli tarihçilerden Homan, Gombocz, Moravcsik, Lâszlö, diğer kanıtlarla bu tezi savunmuşlardır.” “Macarlar belki 460 yıllarında Onogurlarla birlikte Kuban ırmağı çevresine (Onoguria’ya), sonra 830 sıralarında Kafkasya kuzeyinde bulunan bu çevreden Don ve Dnyeper arasına (Levedia’ya) göç ederler. Kuzey Avrupa’yı güney ve doğu ile bağlayan ticaret yollar buradan geçmektedir. Transit yollarından alman vergi, İslâvlar üzerindeki egemenlik, İslâv tutsaklarının ticareti dolayısıyla Macarlar çok zenginleştiler. Kuyumculukları Levedia adı ile tanınan bu yurtta daha da gelişti. Sonuncu atlı göçebe halk üslûbu bu olmuştur. Bunun en güzel kalıntılarından biri, daha sonraki tarihlerde Arpad soyunun akrabalık bağları dolayısıyla 1063’de Alman İmparatorluğu soyuna armağan ettiği kılıcı olup, Almanlar bunu İmparator Şarlman (Büyük Şarl)’ın kılıcı diye büyük saygı ile saklarlar. Peçeneklerin 889’daki saldırışı sonucunda Macarlar Dnyeper, Dnyester ve Prut çevresine,-dolayısıyla büyük ırmaklar (Etiller) arasına sıkıştılar. Bu yeni yurda Etil-Köz (Irmaklar arası) derler. Macarlar burada Karpat havzasını tanıma olanağına buldular. Peçeneklerin yeni bir saldırısı üzerine son olarak 896 yıllarında oraya göçtüler.”[6]“Yurt kuran oymaklar arasında birinin adı Fin-Ugor aslından olan Nyek, öbürünün adı Magyeri kavim adından, gelişen Megyet, diğer altısı ve buna Kabar kavim adım da eklersek yedi oymak adı Türkçedir. Türk kökünden gelen oymak adları şunlardır: Yormatı (Yorulmayan), Kürt (Kar çığı), Ker (Dev), Kesi (Parça), Tarhan, Ynag (rütbe unvanları). Bunlar arasında Kürt kavim adı Yenisey çevresi yazıtlarında da geçer. Bu kavmin batıya kopan bir bölüğü Türk egemenliği döneminde Macarlara karışmış olabilir. Çünkü yurt kuran Macarların sanatında Fettich, Yenisey çevresi etkilerini görmektedir. En eski Macar, kişi ve yer adlan genel olarak Türkçedir. Bu garip sayılmamalıdır. Çünkü X. yüzyılda bile Macarlar iki dil konuşuyorlardı. Bizans İmparatoru Konstantinos Porphyrogennetos’a göre Macarlar Türkçe de konuşmaktaydılar.

Yurt kuran Arpad ailesi Turul soyundandı. Etil (Attila) oğlu İmik’in onun atası olması da olasıdır Çünkü 460 yıllarında Kuban çevresine ulaşan Macarlar o sırada doğuya çekilen Hun kalıntıları ile karışmış olabilirler. Bulgar (Karışık) adı da bu biçimde meydana gelmiştir. Hun efsanesinin en tam ve Etil adının en saf şekli Arpad soyundan kalmıştır. Eski Türk runik yazısı da Macarlarda saklıdır. Çiftçilikte, hayvan yetiştirmede, sosyal hayatta vb. Onogurlardan, Hazarlardan ve diğer Türk kavimlerinden miras kalan yüzlerce önemli sözleri Macarlar kullandılar, bugün de kullanmaktadırlar: Arpa, buza (buğday), tarla (tarla), ocsu (uçak), vb. alma (elma), korte (armut), szölö (sidleg:üzüm), bor (bor:şarap), bika (boğa), Ökör (öküz), kos (koç), kecske (keçi), disznö (cısnag:domuz) vb. sereg (çerig), beke (barış), törveny (töre:yasa), tanu (tanık) vb.

Yurt kuran Macarların rütbeleri, savaş taktiği, askerî örgütüde tamamen Türk yöntemi üzere idi. Irk bakımından bugün de turanid tip insan yüzde olarak çoğunluk oluşturur. Macar folklor ve halk musikisi bugün de eski Türk Öğelerini saklar. Böylece X. yüzyıl Bizans yazarlarınınn, hatta Alman Liutprand’ın Macarları Türk sayması ya da batı Türkleri demesi şaşılacak şey değildir. Macarların X. yüzyılda Atlantik Okyanusu kıyılarına ve Kuzey Denizi’ne kadar pek sık akınlar yaptıklarını dikkate alacak olursak, Amerika’yı (Vinaland’ı) 1002’de keşfeden Leif Erikson’ın seferinde ata dostu olarak, yanına aldığı Türklerin Macar olması mümkündür. Macarların Karpat havzasında kök salarak orada sürekli devlet kurabilmelerinin nedenini, ancak kavimlerin yerleşme coğrafyasını ve coğrafî Öğelerin tarihe yaptıkları etkileri tanıyan bilgin daha iyi takdir eder. Macar ovası büyük Eurasya bozkır bölgesinin sonuncu zincir halkasıdır. Burası eskiden atlı halklar için sevimli yurt olabilirdi-Diğer yandan ortada havzanın asıl yapışım oluşturan Alföld ovasına egemen olan kavmin er geç Karpatlar halkasının içinde kalan diğer toprakları da ele geçirmesi kaçınılmazdı. Bu nedenle Karpat havzasında ancak Hunlar, Avarlar ve Macarlar siyasal birlik kurabildiler. Hunların ve Avarların geçici devletlerine karşılık, Macar devletinin ayakta kalabilmesi, onların çeşitli: yan göçebe, kısmen çiftçi kültüre dayanmalarıyla olabilmiştir. Bu durum, Macarların tepelikli dağ etekleri bölgesinde yerleşmelerini sağladı. [7]

Bugünkü yurtlarına yerleştikten soma Macarlar iki kuşak boyunca Avrupa için tehlike oluşturdular. Kief’den Madrid’e Hamburg’dan Napoli’ye, Paris’ten Atina’ya kadar akınlar yaptılar. Kiliselerde, her yerde, Macarların oklarından kurtarması için Tanrı’ya dua ediliyordu. Sonunda onlardan çok çeken Almanlar kendilerini topladılar. Sakson soyu kuvvet toplayarak 955’de Augsburg yakınında Macarları yenilgiye uğrattı. Bir süre sonra Macarlar arasında Hristiyanlık yayıldı. Macarların Avrupa’da kalabilmelerinin, ancak Avrupa kültür birliği üyesi olmalarına bağlı olduğu iyiden iyiye anlaşılmıştı.

Kral İştvan (Etien, 997-1038) kendisi Hristiyanlığı kabul ile yetinmedi, aynı zamanda onu devlet dini yaptı. Bütün Türk kavimlerinin ortak belirgin niteliği olan bir durum Macarlar tarafından da tekrarlandı. Türkler kabul ettikleri dinin, dolayısıyla kültürün en etkin savunucusu ve yayıcısı olmuşlardır.

Bu konuyu Budizm ile ilgili olarak Çin’de, Mani ve İslâm tarihinde belirleme olasıdır. Türklük İslâmiyetin kılıcı olduğu gibi Macarlar da kendi deyişleriyle “Hristiyanlığın kalkanı” olmuşlar ve Türk soyundan gelen Arpad ailesi Hristiyanlığa en çok aziz (saint) vermiştir. Coğrafî durumu dolayısıyla Macarlığın ikinci “Mission”u ters yönde gelişmiştir. Ortaçağın ikinci yansında büyük devlet durumuna gelen Macarlar, Almanların doğuya yayılmalarına karşı set oluşturmuşlardır. Bunun sonucunda Balkanlardaki İslâv ve Romen kavimleri uluslar olarak gelişmişlerdir

Batu Han Moğollarının batıya yaptıkları büyük saldırıda Macarların yenilgiye uğramış olmalarına rağmen direnmeleri yüzünden (1241) Moğolların kuvvetleri çok hırpalandığı için Bati dünyası güvenlik içinde kalabildi. Doğudaki Macaristan Magna Hungaria ise daha önce, uzun direnmeden sonra Moğol saldırısının kurbânı oldu. Bu nedenle Magna Hungaria’dan kısaca söz etmemiz uygun olur. Yüzyıllar boyunca Macarlar arasında anayurtta (Urallarda) kardeşlerinin kaldığına ilişkin hatıralar yaşıyordu. Halk arasında yerleşen bu güçlü bilinç dolayısıyla 1232 ve daha sonra, 1235’de Kral IV. Bela, Dominikan mezhebine bağlı rahipleri uzaktaki kardeşleri ile yeni bağ kurmak için gönderdi. Rahip Yulianus onları gerçekten buldu. Yulianus’un bilgilerini Ricardus adlı mezhep taşı kaleme alarak tarihe mal etti. Macarların doğudaki Magna Hungaria’sı birçok bilgine göre bugünkü Başkırt toprağı ile eşittir.

Son zamanlarda Başkırt-Macar ilişkileri ve Magna Hungaria konusunda pek çok eser çıktı. 1943’de Czeglödy, Zeki Velidi Togan’ın yayınladığı ve açıkladığı İbn Fadlan seyahatnamesine dayanarak aşağıdaki sonuca vardı: Başkırtlar XIII. yüzyılda Byela’ya (Ak İdil) tarafına çekilmeden önce, İbn Fadlan zamanında (923) her halde İdil (Volga)’e kadar uzanıyorlardı. Başkırtların bir kısmı Macar soyundandılar. Bunlar Volga’ya dökülen Çirmi-şen ırmağı çevresine yerleşmiş olabilirler (Szâzadok Dergisi, 1943). X. yüzyıl coğrafyacılarından başka XIII. yüzyıl gezgini Plano Carpini ve Rubruquis vb. Başkırtlarla Macarlan aym kavim olarak gösterirler. Pergnyi’ye göre (Magyar Nyelv, 1959) XI-II. yüzyılda Başkırtistan’daki Macarlar Volga’nın sağ çevresinde Bulgarlara bağlı olarak yaşıyorlardı. Ona göre Magna Hungaria burası idi. Daha sonra da onların ardılları Mojarlar ve Mesçerler şeklinde tekrar gözüktüler. Daha Önce bu nedenle bir kısım Macarların burada yaşamış oldukları düşünülebilir.” [8]

Romanya Macarları: Sekeller

Tarihleri, Asya steplerinden, Kuzey Kafkasya ve Romanya’ya kadar uzanıyor. Sekeller hakkında Türk tarihçileri az bilgi verirler. Halbûki yıllar önce(1933) Hüseyin Namık Orkun “Attila ve oğulları” isimli eserinde “Sekel Türkleri” hakkında önemli açıklamalar yapar “Macar tarihçilerinin iddia ve ispatlarına göre Transilvanya’da oturan bugünkü macarlarmış Szekely=Sekeli kavmi Avarlar’ın bakiyesidir. Macar tarihçisi Homan Balint bu hususta şunları yazmaktadır: “Avarlar’ın büyük bir kısmı (9’ncu asırda) yukarı Maroş ve Küköllö vadilerine çekilmişler ve buralarda Macarlar’ın Avrupaya geldikleri zamana kadar münzeviyane oturmuşlardı. Avarlar’ın diğer kalanlarıyla bir kısım Gepidlerle birlikte” Balkandan Serem’den Tisa bölgesinde ve Tuna sol sahillerinden Ung Nehri’ne kadar uzanan arazide Bulgar Türkleri ile ve Slovenlere karışmışlardır.” Bugün dahi Transilvanya’da Sekel adıyla yaşayan bu Türk kadınlarının ismini bazı âlimler muhtelif şekillerde izah etmişlerdir. Bu kelimeyi Türk kitabelerinde ismi geçen İzgil kavim ismi ile izah ettikleri gibi Esegel Bulgar Türkleri’nin ismi ile de birleştirmişlerdir. Bunlardan başka kelimeyi Macarca zannederek izah edenler de vardır. Bugün ise Macaristan’da Thury’nin açıklaması kabul edilmiş gibidir: Thury bu kelimeyi Şeyh Süleyman Efendi’nin lügatinde mevcut olan Siğil kelimesiyle birleştirip necip, beyzade, nesli pâk olan anlamında olduğunu söylemektedir. (İstanbul baskısı S. 199) Ben (Hüseyin Namık Orkun) ise Macaristan’da yayınladığım bir yazımda bu ismin herhalde Çigil Türk kabile isminden alınma olduğunu ispata çalışmıştım. Yalnız bu yönü dil tetkikiyle ispat için bir güçlükle karşılaşmaktayız: Türkçedeki “Ç” sesi Macarcada “Ç” veya “Ş” olur. Binaenaleyh Çigil ismi Macarcaya geçtiği vakit Sekel şeklinde değil Şekel veya Çekel şeklinde telaffuz olunması gerekirdi. Halbuki “Ç” sesi: Türkçede “S” ile karşılık bulmaktadır. Dolayısıyla Çigil ismi “S“li telaffuz eden bir diğer Türk lehçesinden Batıya geçmiş, Macaristan’a kadar gelmiştir diyebiliriz. Çigil ismi iki Türkçe kelimeden meydana gelmektedir Çik-il, Filhakika Çigü kavmi‘nin mevcudiyetinizi bildiğimiz gibi gerek Orhon kitabeleri’nden ve gerek Ramstedt tarafından yayınlanan iki Uygur kitabesi‘nden anlıyoruz, ki aynı zamanda Çik kavmi‘de mevcuttur. Çik Türkçe’de hudut mânâsına gelir. İl de bildiğimiz gibi kavim mânâsınadır. Binaenaleyh Çigil hudut kavmi mânâsınadır. Eski Macarca’da da Sekel ismi aynı mânâda kullanılmıştır. 1855 senesine ait bir vesikada Sekel kelimesi hudut muhafızı anlamında kullanılmış olduğu gibi gerek Sebestyen‘in ve gerek Lehoczky Tivadar‘ın bu hususta göstermiş olduğu vesikalar XIX’ncu asrın sonlarına kadar bu ismin aynı zamanda sınır bekçisi, hudut muhafızı mânâsında da kullanıldığını vazihen gösterir. Binaenaleyh Avarlar yıkıldıktan sonra bir kısmı tıpkı diğer Türk topluluklarında olduğu gibi başka isim altında Transilvanya’nın insan geçmez ormanlık yerlerine çekilmişler, buralarda Macarlar Avrupa’ya gelinceye kadar kalmışlar, bilahare kendi ahlâk ve âdetlerini güden hatta dillerini bilen Macarlara iltihak ederek Macarlaşmışlardır.[9] Fatih Şengül “Sabir, Sekel, Avar ve Bulgar Etnik Meselelerinin Çözümü” isimli eserinde Sekel kavmi konusunda aydınlatıcı bilgiler verir: “Mesûdi’nin Peçenek halkının muhacereti ile alâkalı olarak kayıtlara geçirmiş olduğu mâlumat Karluklar arasında bir iç savaş yaşanmış olduğu türünden bir çıkarıma bizleri sevk etmektedir. Zîra, Eskil kavmi Karlukların üç boyundan birini teşkil eden Askeli boyundan başkası değildir. Bu boyun Peçenekler ile beraber batıya göç edip, Macarlar, Bulgarlar ve Peçenekler ile beraber ortak bir coğrafya içerisinde yaşadıkları açıktır. Dolayısıyla, bunları Bulgar soyu olarak görmek tarihi kaynakların hatası olarak değerlendirilmelidir. Üstte Peçenek adını “taşlık” manası türünden bir izahata bağlamıştık. Karluk boylarından bahseden Çin yıllıkları bu kavmin teşekkülündeki kabilelerden birini T’aschi-li yâni Taşlık olarak kaydetmiştir. Şayet bunu bir tarihsel gerçeklik olarak ele alacak olursak Taşlık kavim adında Peçenek kavmini görmemiz için hiçbir neden kalmayacaktır. Hudûd-ul el-âlem’de Karluk boylarından biri olarak gösterilen Çiğil’leri bu açıdan Taşlık kavminin devamı görmek ve Peçenek kavminin bâkiyesi olarak almak uygun düşecektir. Zîra, Çiğil sözcüğü de “çakıl taşı” manasına gelir. Peçenek ve Eskil’lerin Karluk boylarından olduğunu kabul edersek Peçenek göçünün her iki boyu da bünyesinde barındıran Karluk kavmi içerisinde yaşanan iç çekişmeye Oğuzların ve Kimeklerin dışarıdan mü-dahelede bulunduklarını ve bunun neticesinde Peçenek ve Eskillerin batı yönünde göç etmek zorunda kaldıklarına inanmamız gerekir. Uygurca raporda zikredilen Hor adının Oğur değil Karluklara bir gönderme olduğu kuvvetle muhtemeldir. Peçenek muhacereti içerisinde Don havzasına ayak basan Eskiller sonrasında Macar göçü ile birlikte bu sahadan günümüzdeki Macaristan’a göç edecek ve Sekel adı ile bilineceklerdir. Nitekim, bu savımıza destek Gesta Hungarorumdan gelir. Bu kaynak da Szekely’lerin yâni Sekellerin Macarlar ile beraber Panonyayı yurt tutma hadisesine bilfiil iştirak ettiklerini dile getirir.[10]

Sekel isimlerinin Kuzey Kafkasya boy isimleri ile benzerlikleri de dikkat çekicidir. Hatta fizyonomi olarak Kafkas boyları ile ayniyetleri ise ihmal edilemeyecek bir hususdur. Macar boylarından birinin Kabar boyu olması ise yine Kafkasya boylarından Kabartayların Macarlarla akrabalığını gündeme getirir. Hazarlardan ayrılan Kabar boyu önce Macarlara katılır. Sonra tekrar Kafkasya’ya dönerler. Macarlar bugünkü yaşadıkları coğrafyaya geldiklerinde “Türk Dilli” bir halktır. Fakat daha sonra Fince’den etkilenirler. Avusturyalılar ise özellikle Macarcanın kaybolması için uğraşırlar. Bütün bunlara rağmen Macarca’nın hâlâ Türkçe ile bağları ortaya konabilmektedir. Özellikle Kafkasya Karaçay Türkçesi benzerlik çalışmaları bunun en güzel delilidir. Ayrıca Macarlar ile Türkçe konuşan ve konuşmayan Kafkasya boylar arsındaki akrabalık bağları her geçen gün gösterilmektedir.

“1829-1830 tarihlerinde Macarların eski tarihleri ve etnogenezlerini araştıran Macar bilim adamı Jean-Charles de Bess (Beş) Kırım, Karaçay ve Balkarya’ya seyahat etmiştir. Bess, Karaçay-Balkarların Macarlarla aynı kökenden geldiklerinin kabul etmektedir. Bess, Paris’de Fransızca olarak yayınlanan “Puteşestviye vı Krım, na Kafkas, vı Gruziyu, Armeniyu, Maluyu Aziyu i vı Konstantinapol vı 1829-1830” (1829-1830) yıllarında Kırım, Kafkasya, Gürcistan, Ermenistan, Küçük Asya ve Konstantinopolis’e seyahat) adlı kitabında “Karaçayların ve Digorların (Oset boyu) benzeştiği kadar başka hiçbir milletin Macarlara benzemesi mümkün değildir” diye yazmaktadır (Adigeyler, Balkarlar ve Karaçaylar, s. 333).[11]  Türk halklarının etnogenezleri konusunda hakim olan resmî görüş şöyledir: Türklerin ataları Milattan itibaren son asırlara kadar (genellikle III. Yüzyıl olarak belirtiliyor) doğuda Altay ile Baykal arasında bulunan bölgede yaşamışlardır (SSCB Tarihi, 1975, s. 18-19). Değerli Macar Türkoloğu Nemeth bu konuda şunları yazmaktadır: “Malum olduğu üzere, Türklerin yaşadıkları eski bölgeler umumiyetle Merkezi ve Doğu Asya’dadır. Buna karşılık ben Türklerin ilk vatanlarıyla ilgili olarak, lengüistik verilerle de uygunluk arz etmesi münasebetiyle ilk yaşam bölgelerinin Batı Asya’da araştırılmasını öneriyorum. Türk kabilelerinin Ural’dan çıkarılması ve Ural kabilelerinin ilk yaşam bölgelerinin de Merkezi veya Doğu Asya olduğunun savunulmasının ciddi bir dayanağı yoktur.” (Nemeth, 1963, s. 127-128).Akademisyen Nemeth bu mütalaasını detaylı bir şekilde Macarlar, Karaçaylar, Kumuklar, Tatarlar ve kadim zamandan beri Doğu Avrupa’da yaşamış olan diğer halkların dilleri ve tarihlerini araştırmasının ardından, 1912-1914 yıllarında yapmıştır (Nemeth, 1912).

Nemeth’in bu mütalaasını meşhur Polonyalı Türkolog A. Zayonçkovsky Rus bilim adamı tarihçi ve dil bilimcisi Z.M. Yampolsky ve antropolog VP Alekseyev, Azerbaycanlı dil bilimcisi M.Ş. Şiraliyev, Kazak yazar-bilim adamı Olcas Süleymanov, arkeolog E.B.Vadetskaya ve bu satırların yazarlarıyla birlikte, diğer bir çok bilim adamları desteklemektedir. “S. Asadullayev ve M. Şiraliyev uzun süre Türk dillerinin tarihinin Orhun Yenisey yazıtarıyla başladığını, çünkü bu yazıtların bilinen en eski Türk yazıdan olduğu fikrinin kabul edildiğini yazmaktadırlar. Bu arada şu nokta da bilinmektedir ki, M.Ö. ve M.S. Ural dağları bölgelerinden ta Avrupa’nın batı bölgelerine kadar eski Türk kabileleri yayılmışlardır.” (Şiraliyev, Asadullayev, 1970, s. 8). Unutulmamalıdır ki, Orhun yazıtlarından uzun bir zaman öncesinde bile M.S. I. Yüzyılda Hunların kendi runik yazı dilleri mevcut idi (Sartoja ulı Karajaubay, 1991, s. 440-441).[12]

Türkolog A. K. Borovkov, Karaçay-Balkar dilinin önemi konusunda henüz 1932 yılında şunları yazmıştır: “Artık daha da anlaşıldı ki, araştırma metodolojisi açısından Karaçay-Malkar dili, bulunmaz Hint kumaşı gibi, Türk dil sisteminde birinci sırayı almaktadır.” (Borovkov, 1932, s. 39). Karaçay’da runik yazılar bilim adamlarınca ilk defa XIX. Yüzyıl sonlarında ortaya çıkarılmış, ama Türk kitabeleri burada yakın zamana kadar tamga (tavro) olarak algılanmıştır. 1960 yılında Orta çağ Humarin şehrinin yıkılan kale duvarına ait taşlar üzerindeki bu gizemli yazıtlar, o taşlarla mandıra binası kurmakta olan işçilerin dikkatini çekmiştir. 1962-1963 yıllarında Humar, Sarı-Tuz civarında, Alan şehri Gilaç’da ve Kara-çay’ın diğer yerleşim birimlerinde çok sayıda eski Türk yazıtları bulunmuştur. Bilahare eski Türk epigrafik eserlerinin araştırılmasına 25 yıl emek veren filoloji bilim doktoru S. Y. Bayçorov, büyük miktarda petroglif ve yüz kadar runik yazıtlı eser bulmuştur. Bu yazıtların bulunduğu bölge, Karaçay ve Balkarya sınırlarını, aynı şekilde komşu bölgeleri, Çerek nehrinden başlayarak Doğu Balkarya’ya ve Batı Karaçay’da Büyük Laba nehriyle biten sınırları kapsamaktadır. Bu yazıtlar, esas olarak Çerek, Çegem, Baksan, Hasaut, Malka (Balık) Ceguta, Gilaç ve diğer nehir vadilerinde bulunmuştur. S. Y. Bayçorov onları tetkik etmiş ve “Avrupa’nın Eski Türk Runik Eserleri. Kuzey Kafkasya Bölgesinin İdil-Don ve Tuna Bölgesi İle İlişkisi” makalelerini kitap olarak yayınlanmıştır (Stavropol, 1989). Hasaut kaya mezarlarındaki (Kislovodsk’a yakın) ve Alan şehri Indış’ta (Kuban’ın yukarısında) “Epitaflar pek çok halde iki yazı stiliyle yazılmıştır: Runik ve eski Uygur yazısı” (Aynı eser, s. 28). Humarin yazıtları hakkında, dünya epigraf tarihinde yeni buluşlarla ilgili ilk makalelerden bazılarını, değerli Türkolog A.M. Şçerbak ve Alan tarihi uzmanı arkeolog YA. Kuznetsov yayınlamıştır. Sonuncusu, Karaçay ve Balkarlarm etnogenezinin tetkikinde runik yazıtların bulunmasının muazzam bir rol oynayacağını belirtmektedir. Bununla birlikte, VA. Kuznetsov muhkem kale surları bulunan Humarin şehrini Bulgarların veya Hazarların inşa etmiş olabileceğini düşünmektedir. Halbuki runik yazıtların bulunmasına kadar bütün arkeologlar bu şehri Alanların kurduğunu ve hatta ortaçağ Alanya’sının başkenti olduğunu kabul etmişlerdi (Kuznetsov, 1963, s. 283-290).[13]

Arkeolojik araştırmalar, uzun zaman önce mezolitik çağda, gelecekteki İdil-Ural kurgan kültürünün muhtelif gruplarının Hazar Denizi’nin kuzeyine yayılmış olduğunu göstermiştir. Oradan da, Kafkasya, Kuzey Karadeniz, Ukrayna ve ta Balkanlar ve Macaristan’a kadar gitmişlerdir (Merpert, 1977, s. 68-80). Hazar Denizi’nde su seviyesinin yükselmesi sırasında meydana gelen su baskınları yüzünden ahalinin daha aşağı bölgelere gitmeleri veya bölgeyi terketmeleri sebebiyle, denizin kuzey ve kuzeybatısındaki yadigârların kronolojisini belirlemek fevkalade zordur. Bununla beraber bu bölgenin mezolitik eserleri onun komşu bölgeleri İdil-Ural, Karadeniz çevresi ve Kafkasya ile bağlantısı olduğunu göstermektedir. Bu bağ, zamanla zayıflaması beklenirken, kadim kurgan kültürü döneminde, Avrasya bozkırının eski göçebe-koyun yetiştiricilerinin halefleriyle daha da güçlenmiştir.[14]

Kafkasya, her zaman Doğu, Yakın Doğu ve Doğu Avrupa bozkırları arasında bir yer olmuştur. Mezolitik, neolitik ve erken bronz çağında Kafkasya üzerinden çok sayıda kabilenin yer değiştirme hareketi çok sıktır. Kafkasya’nın kadim kültürlerinin yoğun şekilde araştırılmasına rağmen, onların etnik tarihleri günümüze değin kâfi derecede incelenmiş değildir. Özellikle Maykop kültürü taşıyıcılarının etnik mensubiyetleri meselesi tartışmalıdır. Arkeologların iddialarına göre bu kabileler; Kuzey Kafkasya’ya M.Ö. III. Binyılda gelmişler ve orada yaklaşık 800 yıl yaşamışlardır (M.Ö. XXV-XVII. Yüzyıl). Aynı zamanda,:bazı arkeologlar, “Maykopların” Ön Asya’dan, diğerlerinin ise kuzeyden gelmiş olduklarını kabul etmektedirler. Bizim ( Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev ) görüşümüze göre, doğru olan ikinci görüştür. Çünkü, Maykop kültürü kurgan kültürüdür; kurganlar ise kuzeyden güneye gelmiştir. Bilim, bunun tersi bir hareketi tanımamaktadır.[15]

Asların, ya da Macar Aslarının Türk dilli oluşları ise Y. Nemeth tarafından yayınlanan, 1422 yılı “Macar Aslarının Eski Kelimeleri Sözlüğü”nce de desteklemektedir. Bu belgedeki kelimelerin çoğunluğu Türkçedir (Miziyev, 1986, s. 117-118).[16]

“Alan” terimine antik dönem yazarlarında ilk defa, I. Yüzyılda rastlanmaktadır. I. Yüzyıl yazarlarından Seneka, A. Lucan, Valerius Flaccus, Josephus Flavius ve diğerleri Alanları kesin bir şekilde Kafkasya’ya yerleştirmekte ve bölgedeki olaylarla ilişkilendirmektedirler. (Kovalevshaya, 1984, s. 85). Alanların M.S. 72-74 ve 135 yıllarında Kafkasya Albanya’sına (Azerbaycan), İberya, Ermenistan, Mediya ve Küçük Asya’ya yaptıkları tahrip edici akınlarından, o dönemin bir çok yazarı bahsetmektedir (Kuzey Kafkasya Halkları Tarihi, 1988, s. 86).[17]

Horeneli Moses, Kuzey Kafkasya Alanlarının Gürcü kaynaklarında “As” (“Os”) adıyla zikredildiğini yazmaktadır. Alanlar hakkında daha detaylı ve tam bilgileri Ammianus Marcellinus’da (IV yüzyıl) bulabiliriz. Yazar, hacimli “tarih”inde Alanları şu şekilde anlatıyor: “Alanlar uzun boylu. güzel görünümlü ve hafif sarı saçlıdırlar Silahlarının hafifliği nedeniyle oldukça hareketlidirler. Daha sade ve. daha kültürlü hayat tarzıyla Hunlara tatamıyla benzemektedirler.” Yazar, sözlerini “Onlar barbar geleneklerine göre kılıçlarını yere saplıyorlar ve Mars’a olduğu gibi kılıca tapıyorlar” diye (Latıyşev, 1906, s. 341). Ammianus Marcellinus’un verdiği Alan ve Hunların kültür ve yaşam tarzlarıyla ilgili karşılaştırmalı analiz, burada sözü edilen “barbarların” Hunlar olduğu konusunda şüpheye mahal bırakmıyor. Alanların kılıca saygı göstermeleri, onların Türk özelliği taşıdıkları hakkında açık bir delildir. Hunların ataları İskitlerin de kılıcı tazim etmeleri bu delili teyit etmektedir. Hunların Mars’ın kutsal kılıcını tazim ettiklerine, onları çok iyi tanıyan Romalı yazar Priscus da vurgu yapmaktadır (Yordan, 1965, s. 90, 91, 102).Türk ve Moğol destanlarının mukayeseli tetkiki, araştırmacıları “silah önünde eğilerek selamlama geleneği “Kılıç Tanrısı” -kelimesi kelimesine “Kılıç”- kültünün doğmasına yol açtığı” hükmüne götürmüştür. (Lipets, Sovyetskaya Etnografya, 1978, s. 109).[18]

Alanları ve diğer Türk halklarını çok iyi bilen doğulu yazarlar, onları Türk olarak adlandırmaktadırlar. Rus vakanüvisler, defalarca bahsettikleri Asları (Yasları), yani Alanları çok iyi tanımaktadırlar. Çok sayıda Rus prensi, Yas kızıyla evlenmiştir.[19] “As” kelimesi Türk dillerinde pek çok anlama gelmektedir: “geçmek”, “başka bir yere koymak”, “dağı, yüksekliği aşmak” ama harfi harfine “kakım” (as) olarak çevrilmektedir (DTS, s. 59). Hazar kelimesinde ana kısmın “Kaz” (“Kaz”) (“Hazar”/”Kazar”: “kazlar/insanlar”) olduğudur. Türk ve Tatar dillerinde “Alan” kelimesi “ova” “vadi” “orman kenarı” “arazi” anlamına gelmektedir. Belki Alanlar kendilerinin “ova halkı” diye adlandırmış olabilirler, çünkü onların büyük çoğunluğu ova ve vadilerde yaşamışlardır. Her halükârda bu mesele üzerinde biraz daha çalışmak gerekiyor. “Alan” ve “As” kelimeleri acaba çağdaş Türk dilli halklarda korunmuş mudur? “As” kelimesi Kırgızlar, Kazaklar, Özbekler, Nogaylar, Altaylarda ayrı bir kabile adı olarak muhafaza edilmiştir. Nogaylarda “Şomusli-As” “Dort-ulu-as” “Kara-as” “Ak-as” “Kultı-as” “Tartu-ullu-as” diye bilinen kabileler vardır. Dağlık Karabağ’da “Dört-aş” “Assın” etnonimleri, “Az-Ki-zi” toponimi (Eski Türkçe “As-kişi” ile özdeşlik göstermektedir) mevcuttur. “As” terimi aynı şekilde Macar, Moldovya toponimisinde de muhafaza edilmiştir. Türk kabilelerinden “As” ve “As-kişi” Orta Asya, Kırım, Kuzey Kafkasya ve komşu bölgelerdes ortaçağlarda var olmuştur. Pek çok ortaçağ yazarı da bu konuda bilgi vermektedir.[20]

DİPNOTLAR:

[1] Hilmi Özden, “Osmanlı-Macar Münasebetleri Ve Turan Coğrafyasında Macaristan İntibaları” TURAN ilim Fikir ve Medeniyet Dergisi, Sayı 21 ve 22’den kısaltılarak alınmıştır.

[2] ESTÜDAM

[3] İbrahim Kafesoğlu, Türk millî kültürü, Ötüken, İstanbul, 2011.

[4] İbrahim Kafesoğlu, a. g. e.

[5] Rof. Dr. Laszlo Rasony, Tarihte Türklük, TKAE, Ankara.1971.

 

[6] .Rof. Dr. Laszlo Rasony, a. g. e.

[7] .Rof. Dr. Laszlo Rasony, a. g. e.

 

[8] . Rof. Dr. Laszlo Rasony, a. g. e.

 

[9] Hüseyin Namık Orkun, Attila ve Oğulları, Bilge Karınca Yayınları, İstanbul, 2013, s.173-174.

[10] Fatih Şengül, Sabir, Sekel, Avar ve Bulgar Etnik Meselelerinin Çözümü, Hikmetevi Yayınları, İstanbul, 2013, s. 74-75.

[11]Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, Türk halklarının Kökeni, ( Çeviren; Hatice Bağcı), Selenge Yayınları, İstanbul, 2008,  s. 33.

[12] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., s.36-37.

[13] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., s.145-146.

[14] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., s.60.

[15] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., s.66-67.

[16] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., s.136.

[17] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., S.132.

[18] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., S.132-133.

[19] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., S.134.

[20] Kazi T Laypanov, İsmail M. Miziyev, a. g. e., s.138.

237 Toplam Okuma, 7 Bugün

Hilmi ÖZDEN

Hilmi ÖZDEN

İlk ve Orta öğrenimini Konya ve Eskişehir’de tamamladı. Yüksek Öğrenimini Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde tamamladıktan sonra, iki yıl mecburi hizmet ve on altı ay askerlik görevlerini takiben Sağlık Ocaklarında, Köy Hizmetleri 14. Bölge Müdürlüğünde tabip olarak çalıştı. 1995 yılında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalında Anatomi doktoru ünvanı aldı. 2002 yılında ESOGÜ Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Anabilim Dalında “Kutadgu Bilig’de Ahlâk Kavramı ve Tıp Etiğine Katkısı” isimli tezini tamamladı. 2005 yılında ESOGÜ tarafından Nottingham Üniversitesine gönderildi ve Dr. Lopa Leach’in yanında angiogenesis üzerine çalıştı. ESTÜDAM (ESOGÜ Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi) müdürü olarak görev yapmaktadır. Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Felsefe Bölümünü de bitiren Hilmi Özden ESOGÜ Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde “Türk Romanında Zorunlu Göç” isimli tezine devam etmektedir. Anatomi, Tıp Tarihi ve Tıp Etiği üzerine yurt içi ve yurt dışı çalışmaları bulunmaktadır.

Comments

Comments