Ana Sayfa Genel Tarih Kültürel Tarih Türkiye’de Panayır Kültürü

Türkiye’de Panayır Kültürü

  • Ekrem Hayri PEKER

Çocukluğumuzun ve gençliğimizin sihirli dünyasıydı panayırlar. Kasabaya gelen filmlerden sonra eğlenebildiğimiz tek dünya. TV yok, radyoda 3 dalga vardı. Uzun, orta, kısa dalga. Radyo her evde bulunmuyordu. Lise son sınıfta okurken transititörlü radyo sahibi olmuştum.

Nereyi bulursak orayı dinliyorduk. Yurtdışı istasyonları bulmak, cızırtılar arasında farklı bir müzik dinleyebilmek için çaba gösterirdik.

Kasabaya konser vermek için gelen üvertür şarkıcılar, tiyatrolar, gösteri maçı için gelen takımlar, yağlı güreşler…  “Bazen de kasabaya bir film” gelirdi. Birkaç hafta konuşurduk.

Sonra birden panayır kurulurdu. Bizi eğlendirmek için o ışıltılı dünyayı kuranlar sanki başka bir dünyadan geliyorlardı. Işıl ışıl parlayan bu dünyanın ömrü bir haftayla sınırlıydı.

**

Panayırların bir kaç bin yıldır süren bir gelenek olduğunu söyleyebiliriz. İlk çağlardan beri süregelen bu gelenek göçebelerin yetiştirdikleri hayvanları satmak için getirdikleri ve ihtiyaçlarını karşıladığı pazaryerlerinde zamanla oluşmuş. Hayvanlarını satan göçebelere mal satmak isteyen esnafların kurdukları tezgâhların yanında falcılar, hokkabazlar, cambazlar, dansözler bu dünyada yer almakta gecikmezler. Batının mit haline getirdiği düello geleneği de panayırlardan doğmuştur. At üzerindeki yarışmacılar birbirlerini devirirler, şampiyona da uygun bir ödül verilirdi. Bugünkü fuarların atasıdır panayırlardır.

İzmir Fuarı’nın ilk adı İzmir Panayırı’ydır. Anadolu’da olduğu gibi Balkan ülkelerinde de panayırlar kurulurdu. Komşumuz Bulgaristan’ın en meşhur panayırının Plovdiv’de olduğu söylenir. Marmara bölgesi panayır yönünden zengin bir bölgemizdir. İnegöl, Mustafakemalpaşa, Karacabey, Çan, Gönen, Biga, Keşan, Malkara panayırları benim hatırlayabildiklerim. Mustafakemalpaşa panayırı bunların en meşhuruydu. 18.ve 19. yüzyıl seyahatnamelerinden bazılarında Lopodion/Uluabat ‘da aziz Mikhael adına kutlanan/düzenlenen panayır anlatılmaktadır. Seyyahlardan C. Macfarlane seyahatnamesinde panayırın 1845 yılında yöreye yerleşen Çerkesler tarafından hoş karşılanmadığını yazar. Uluabat sönükleşince bu panayırda ortadan kalkar. Bu kadar tarihçe yeter deyip panayırların o sihirli dünyasına geri dönelim.

Panayırların ışıltılı dünyasına ilk adım attığımda 9 yaşındaydım. Kardeşim küçük olduğu için gittiğimiz ilk panayıra babamla gündüz vakti gittik. Sadece ip salıncakta sallanan ve ağaçtan yaptığımız tahterevalliye binmiş olan benim yaşadığım şaşkınlığı siz tahmin edin. Dönen, uçan salıncaklar, atlıkarınca, dönme dolap ve daha niceleri. Ürkerek, başlangıçta babamın elini sıkıca tutan ben kısa zamanda ortama adapte oldum. Arsızca her oyuncağa binmek istedim. Sonra kısa bir tur attık.

Babam bu kadar seyri yeterli gördüğü için elimden tutarak oradan uzaklaştık. Sonraki yıllarda babam, kardeşim ve ben birlikte gitmeye başladım. Biraz daha büyüyünce kardeşimle veya arkadaşlarımla gittim. Panayıra gittiğimde önce benim için ilginç gelen çadırları ziyaret ederdim. Sonra soluğu minik gezici hayvanat bahçesinde alırdım. Çadırlardaki küçük kafeslerde kurt, tilki, domuz, ayı, yılanlar ve bilhassa boa yılanları bulunurdu. Fok balığı gördüğümü de hatırlıyorum.

Yıllar sonra Karadeniz’de hayvanat bahçelerine fok temin eden bir avcıyla yapılan bir röportaj okurdum. Kastamonu, Cide yakınlarındaki fok kolonisini nasıl yok ettiğini anlatmıştı. Bana ilginç gelen başka bir gösteri de “Uçan motorsikletlerdi”. Henüz merkezkaç kuvvetini bilmediğimiz için motosikletlerin silindir duvarlarında yaptığı gösteriyi şaşkınlıkla izlerdik. Motosikletler silindirin duvarında düşmeden dolaşırlardı. Hele finalde sürücülerin yüzlerine Türk bayrağı kapatarak motorlarını sürmeleri yok mu, bayılırdık.

Eğlence dışında alışveriş mekânlarıydı panayırlar. Ayakkabı, elbise, kasket satanlar bir yanda; oyuncak satanlar bir yandaydı. Çömlekçiler, mutfak eşyası, ıvır zıvır satanlar, kısacası envayi çeşit satıcı vardı. Aygaz’ın, Arçelik’in ilk piyasaya çıktığı yıllarda tanıtım tırları panayırlara gelirdi. Buzdolaplarını, çamaşır makineleri hayranlıkla seyrederdik.

Panayırdaki tablacılar ayrı bir renk katardı. Tablacılığı genellikle kadınlar yapardı. Parlak jelatinleri içinde parlayan Harman, Bafra, Yenice, Gelincik, Yaka sigaraları tabla üzerinde belli aralıklarla dizilirdi. Biz de 25 kuruşa 3 halka alır, halkaları sigaralara geçirmeye çalışırdık. Halka, çarpmanın etkisiyle hedeften sapar, nadiren bir sigara kazanan çıkardı. Tombalacılar, basit hediyeler veren piyangocular dışında çakmak, sigara tablası, güzel çakılar, benzeri ürünleri tezgâhta olan çekilişçiler vardı. İyi sayılacak bir para verip zarflardan birini seçerdiniz. Genelde boş çıkardı. Bazen de büyük ikramiyeyi kendi adamlarına kazandırır ve böylece müşteri kızıştırırlardı. Bilirdik ki adam kendine piyangodan çıkan hediyeyi el ayak çekildikten sonra geri getirecek(ben şahit olmuştum).

Bayramlarda gördüğüm boyalı yumurta satıcıları panayırlarda arz-ı endam ederlerdi. Ayrıca arkalarında kocaman güğümleri, bellerinde bardakları koydukları kemerleri, kemerlerine asılı ibrikleriyle birkaç şerbetçi panayırlarda mutlaka bulunurdu. Şerbetçileri kasaba pazarlarında ve yazları sık görürdük ama panayırlarda daha fazla satıcı ve çeşit vardı. Gür sesleriyle buz gibi limonata diye bağırırlar. Yanlarına gittiğinizde hafifçe eğilerek bardağı doldurup size verirler. Bardağı geri uzattığınızda hemen kemerlerine asılı ibrikteki suyla çalkalarlardı. Kalıp buzların altında soğutulan gazozları satıcılar buz gibi gazoz burada. Dişlerinize keman çaldırır diye duyururlardı. Gazoz tanınan markaysa ismini de bağırarak söylerlerdi. Zaten her kasabada birkaç gazoz imalatçısı olurdu. Şerbetçi ve limonatacılar gibi onlarda kasaba pazarlarını, bayramları ve panayırları satış fırsatı olarak görürlerdi.

Panayırın kurulduğu yerin yanında hayvan pazarı da bulunuyordu. Yaşlı bir komşumuz danasını satmak üzere pazara gitmişti. Satışlardan belediye bir rüsum alıyordu. Komşumuzun anlaştığı alıcılar “istersen rüsum parası cebinde kalsın, hayvanı pazar dışına çıkar, dışarıda alalım” derler. Komşumuz bu cazip teklifi kabul eder. Belediyeye vergi vermeyeyim derken tüm paradan olur, çünkü aldığı para sahte çıkar. Dolandırıcılar çoktan sırra kadem basmışlardır.

Panayırcılar çadırlarında yatıp kalkarlardı. Öğleden sonra panayırdaki tezgâhlar açılmaya başlardı. Sık gittiğim yerlerden biri de langırt salonlarıydı. Oynamaktan bıkmazdık. Panayırda falcılar vardı, denizkızları. Çığırtkanlar sizi çadıra davet ederlerdi. Çadırın dışında büyük bir balık kızı resmi bulunurdu. Göğüsleri pullu bikiniyle örtülü belden aşağısı balık şeklinde olan balık kızları seyrederdik. Kimileri de falına baktırırdı.

Cambazların gösteri yaptığı büyük çadırlarda tel cambazları, trapezciler nefes kesen gösteriler yaparlardı. Uçan sandalyeler dediğimiz salıncaklar çok hızlı dönerdi. Bağırış, çağırış gırla giderdi. Dönme dolapların önünde kuyruklar oluşurdu.

Gelelim panayırların en merak edilen gösterisine, aç aça. Bazen iki-üç çadır kurulurdu. Geceleri bu çadırlar tıklım tıklım olurdu. Yoğun talebi karşılamak için gündüz matineleri de yapılırdı. Seyirciler burada birbirini tanımazdan gelirlerdi. Cinsel içerikli dergilerin olmadığı, en ateşli kitapların Kaymak Tabağı, Papazın Kızı, Fırıncının Kızı olduğu dönemlerdi. Gazetelerde mayolu kadın resimlerinin basılması olay olurdu. Pazar ve Yıldız dergileri nispeten çıplak resimlerin yer aldığı dergilerdi. Panayırları dolaşan aç-aç çadırları cinselliği bize görsel açıdan sunarlardı. Müzik eşliğinde mayolu, iç çamaşırlı hanımlar bazen toplu, bazen tek tek oryantal benzeri danslar yaparlardı. Pullu sutyenlerini çıkarır gibi yapıp seyircileri coştururlardı. Gösteriden önce yapılan anonslarda sahne önündeki tellerde elektrik olduğu belirtilirdi. Çoşup sahneye fırlayacakları ne panayırcılar, ne de görevli bekçiler önleyebilirdi. Oynayan kadınların yaşları 20-40 arasındaydı. Aç-aç tezahüratı belli bir noktaya gelince oyuncu kadın sutyenini çıkarıp sallarken bir eliyle göğüslerini kapatırdı. Yavaşça ellerini indirir, hepimiz ilk defa çıplak göğüs görürdük. Sonra tezahürat artarak devam ederdi. Genellikle kadınlar “açmadan” içeri kaçardı. O zaman kıyamet kopardı. Seyirciyi yatıştırmak için çadırın patronu sahneye gelir ve “Bu kız yeni, acemi, kusura bakmayın, diğerleri açacak” deyip, seyirciyi yatıştırmaya çalışırdı. Bu sırada diğer kadınlar sahneye fırlayarak oynamaya başlardı. Böylece seyirci sakinleştirilirdi. Nihayet sıra finale gelirdi. Oynayan kadın külotunu indirir, seyircinin nefesi tutulur, sonrasında ıslıklar, bağırışlar arasında görmemiz gerekeni görürdük. Gösteri bitiminde yasak meyveyi görenler sessizce birbirini görmezden gelip panayırın kalabalığına karışıp giderdi.

Yetmişli yıllara gelirken büyük çadırlarıyla fal bakan Mandrake, Şah-Mat gibi hokkabazlar panayırlara gelirdi. Bunlar çeşitli gösteriler yaptıktan sonra fal bakarlardı. Bu falın ücreti yüksekti. Fal baktırmak isteyenler ücreti ödedikten sonra dileklerini bir kâğıda yazarlardı. Falcının yardımcısı bu kâğıtları toplar, büyücek bir kâsenin içinde seyircinin gözü önünde yakardı. Gösterinin belli aşamasında falcımız elindeki çubuğu çanaktaki küllere batırır dileklerimizin olup olmayacağını söylerdi. Harçlıklarımız biter, gidemediğimiz, alamadığımız şeylere imrenerek bakar, bir dahaki panayıra inşallah diyerek evlerimize dönerdik. Kurulduğu gibi ansızın kaybolup giderdi panayır. Bazen geride bir kaç günlüğüne atlıkarınca, uçan sandalyeler kalırdı. Onlarda gider büyü bozulur çayır eski haline döner, kasaba eski sessizliğine bürünürdü.

**

Panayırlarda rastladığımız cambazların bir benzerini Özbekistan’da da yıllar sonra izledim.  Eski bir otobüste bir pehlivanın resmi, kurt, yılan, maymun ve birkaç kuş resmi vardı. Arabanın önünde bir çığırtkan, “cihan pehlivanı burada” diye gelenleri üstü çıplak cambazımızın yanına çağırıyordu. Cambaz elindeki demir çubuğu seyircilere göstererek bükene ödül vaat etti. Vaadini arttırarak iddiayı kızıştırdı. Kimse talip olmayınca pazularını zorlayarak demiri büktü. Sonra, seyircilere döndü ve elindeki düz demir çubuğu gösterdi ve bir daha sordu, “deneyecek var mı?” diye tekrar sordu. Sonra gösteriye devam ederek ikinciye de büktü. Bükülmüş demiri seyircilerin gözüne sokarcasına dolaştırdı.

Cambazın yardımcısı ilk parsayı topladıktan sonra, cambaz bir zincir çıkardı ve seyirciye dönerek “Zinciri vücudunuza saracağım, zinciri koparan babayiğide büyük bir ödül vereceğim” dedi. Ödülü birkaç kez arttırdı. Kimse denemeye talip olmayınca seyircilerden birini de şahit olması için çağırarak yardımcısına kendini zincirletti. Zincirin kilidini dönerek seyircilere gösterdi. Seyircilerin heyecanlı bakışları altında birkaç zorlamadan sonra vücudunu saran zinciri kopardı. Seyircilerden “Bravo, helal olsun…” sesleriyle alkışlar yükseldi. Yardımcısı parsayı toplarken o terini silip nefeslendi. Parsayı toplayan yardımcısı bir yandan para toplarken diğer yandan hem seyircinin dağılmasını önlemek hem de yoldan geçenleri çağırmak için sürekli olarak yüksek bir sesle daha bitmedi, gösterimiz sürüyor diye bağırıyordu. Seyirciler merakla beklerken çığırtkan ortadaki boşluğa aniden yaklaşık bir-buçuk-iki metrelik bir yılanı fırlattı. Seyirciler bir kısmı heyecanla geri çekildi. Bir kısmı da kaçıştı.  Şaşkın yılan hemen çöreklendi, sonra kafasını kaldırıp etrafa bakındı. Seyircilerin korkusu ve şaşkınlığı geçmiş yavaş yavaş toplandılar, tekrar halka yaptılar. Cambazımız gülerek oturduğu yerden kalktı, yılanı başından tuttu, kaldırıp seyircilerin üzerine yürüdü. Yılandan korkan seyirciler geriledi. Cambaz cesurca yılanı vücuduna sardı, onunla oynadı.

Sonra gösteri bitti, seyirciler dağılıp gittiler.

261 Toplam Okuma, 13 Bugün

Ekrem Hayri PEKER

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar, STK yöneticisi. Bursa Mustafa Kemal Paşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı - Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya'dan Anadolu'ya - Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı, yazarı ve yayın yönetmenidir.

Comments

Comments