Ana Sayfa Genel Tarih Kültürel Tarih Uludağ’a gezi: Kaçakçı yolunda bir gece bir gündüz

Uludağ’a gezi: Kaçakçı yolunda bir gece bir gündüz

Niyetimiz, Alaçam üzerinden göller bölgesine çıkıp orada gecelemekti.
Keles yaylasına ulaştığımızda doğal engeller nedeniyle araçlarımız yolda
kaldı. Oraya bakalım buraya bakalım, şu çiçeğin bu çiçeğin, şu kuşun bu
kuşun fotoğrafını çekelim derken yorulduk. Göller bir yere gitmiyor ya,
kalalım burada dedik. Yaktık ateşimizi ısındık. Ayın ondördü bir ayın
altında Uludağ’ın efsanelerini, mesellerini, gizlerini konuştuk.

***

Bir sis ki “kurşun geçirmez” türünden inip yaprak hışırtısını andırır bir
hışırtıyla sarıp sarmalıyor çevreyi. Göz gözü görmez oluyor.  Bir yarım
saat geçmiyor toprağa, taşlara, ardıç çalılarına nemini bırakarak yeniden
yükseliveriyor zirveye doğru. Ardından yağmur, ardından güneş, ardından
yeniden sis, yeniden yağmur, yeniden güneş ve arada bir dolu…  Uludağ’ın,
gözden uzak ulu başı günü ve geceyi böyle yaşıyor.

***

Kadim dostum, arkadaşım Tayfur Cinemre ne zamandır Uludağ’ı, zaten iyi
bildiği oteller bölgesinin ötesinde, onun söyleyişi ile “şöyle biraz daha
yakınından, biraz daha içinden” görmek arzusundaydı. Belirtmeliyim ki
Tayfur için görmek, sözcüğün içkin olduğu tüm anlamları birden, ama en
ziyade makinesinin objektifinden bakmayı ve gördüklerini geleceğe sunmak
üzere raptetmeyi ifade eder. O bu yolda “Dağların ağababaları Anadolu dağları”nın çoğunu elinde makinesi, sırtında iyiden iyiye basitleştirip hafiflettiği konaklama malzemesi ile dolu çantası olduğu halde adım adım dolaşmıştır.

Benden istediği, yıllar önce Hamamlıkızık’tan Oktay arkadaşımızın rehberliğinde gerçekleştirdiğimiz Hamamlıkızık’tan başlayıp Yörük Pınarı yakınlarında diye konumlandırılan ve Küçük Sivri adıyla bilinen tepedeki (Manastır mı, kale mi, inziva yeri mi adını koyamadığımız) yıkıya (ören yeri) ulaşan yolculuğu yinelemekti.

Katılmasam bile güzergâh konusunda yeterince ayrıntı verebilir veya Oktay dostumuzun rehberlik yapmasını sağlayabilir miydim?

Öyküsü Bursa Defteri’nde yayımlandıktan sonra o yolculuğu yinelemeyi, Bursa’dan arkadaşlarla birçok kez düşündük, dahası kavilleştik, şu gün şu saat söz mü, söz bile dedik ama olmadı. Çünkü hem zamanın doğru seçilmesini, hem bir takım ön hazırlıkları gerektiriyordu. Örneğin yapılacak gezide üniversitemizden sanat tarihçileri, arkeologlar da olsun istiyorduk. Böylesi, oranın özelliklerinin ve varsa adının belirlenmesini
kolaylaştıracaktı.

Ne var ki bu ikisinin iyi ve isabetli bir bileşimini bugüne kadar başaramadık…

Tayfur’a bunları anlattım. Köpeği Layka’yı da birlikte getirmeyi düşünüyormuş ki bu hiç olmazdı. Çünkü dağın hayvanlarının yavruladıkları ve inlerine, barınaklarına yaklaşılması konusunda duyarlı oldukları bir dönem söz konusuydu. Layka, provakasyon nedeni olabilirdi bu durumda…

Hak verdi arkadaşım ve göller bölgesine gitme fikri böyle doğdu. Uludağ’ın tanıdığım en sessiz sevdalısı, en sessiz korucusu Serdar Kuşku’dan Alaçam üzerinden bölgeye ulaşan yol konusunda bilgi istedim. Eksik olmasın, ikiletmeden bildiklerini paylaştı.

Tayfur, Kamil Hilmi, Tuncer Sümer 14 Haziran sabahı İstanbul’dan böyle bir yolculuğa “uygun” kabul ettiğimiz iki karavanla yola çıktılar. Olay gazetesinin önündeki benzinlikte buluştuk.

Bundan sonrasını amatör Uludağcı bendenizin -hiç de gerekmiyormuş aslında rehberliğinde gidecektik.

Tayfur’un jipten bozma özel tasarım karavanıyla ikimiz önden çıktık yola, Kamil Hilmi ile Tuncer Sümer ikinci karavanla bizi takip ettiler. Kestel kavşağında sağdaki yan yola girerek kentin trafiğine karışmadan çimento fabrikasına ulaştık. Fabrikadan sonra eski Bursa-İnegöl yolundan ayrılmadan devam ettik. Sağımızda bütün görkemiyle Uludağ uzanıyordu. Granit külahı sisin içinden bir görünüp bir kaybolsa da gözleri hep üzerimizdeydi. Hatta
muziplik olsun diye belki, her tereddüdümüz de üzerimize doğru eğilip “devam edin, devam edin, durmayın” da diyordu sanki.

Derekızık, Orhaniye, Gözede yol ayırımlarını geçtikten sonra Alaçatı tabelasını gördüğümüzde durup bekledik Hilmi ile Tuncer’i.  Onlar gelince de meyve, sebze bahçeleri ile ekili dikili tarlalar arasından kimi zaman dümdüz kimi zaman kıvrımlı bir eğimle yükselen Alaçatı yoluna düştük. Köyün meydanına bakan kahvesinde mola verdik. Kahveye bitişik bakkaldan alışveriş yapıp kumanyayı düzdük.

Kolay, dedi Alaçatılılar: Hiç sapmayın. Bu yol, sizi dosdoğru göllere götürür! Yedi kilometre var, yok! …

Köyden çıktıktan sonra ünlü Nazo Abla’nın Yeri’ne doğru devam ettik. Solda, Milli Park yönüne ayrılan yolu fark etmeden geçmişiz. Nazo Abla’nın Yeri’nin girişine varmadan bilet kesen bir görevli var. Biletlerimizi alıp geçtik. Görevliye doğru yolda olup olmadığımızı soramazdık,  çünkü dilsizdi. Etrafta bunu soracak çok insan bulunduğuna göre doğrusu bir sakıncası da yoktu görevlinin konuşma engelli olmasının. Hatta iyi düşünmüşler, dedik.
Bu işi ona vermekle en doğrusunu yapmışlar da dedik…

Yanlışlığımız ünlü mekâna varınca anlaşıldı. Güler yüzlü bir hanımefendi, belki oraya adını veren Nazo Abla, bizimle hemen ilgilendi, yolu tarif etti.  Çaresiz döndük. Yüz, yüz elli metre sonra sağ tarafa ayrılan yola girdik. Yolun başındaki bir tabelada, Milli Park sınırında yolun demir bir kapı ile kapatılmış olabileceği hatırlatılıyordu.

Eğer öyle ise kapıyı nasıl geçecektik? Anahtar var mıydı üzerinde? Yoksa araçları orada bırakıp yolun geri kalanını yürüyecek miydik?

Hepsi mümkündü, bahtımıza deyip devam edecektik.

Öyle yaptık. Baharla coşmuş, yeşillenip çiçeklenmiş otların, meyveye durmuş ağaçların ve olağanüstü güzellikteki ormanın içinden eğile büküle tırmanan yola atıldık.  Milli Park sınırını sorunsuz geçtik. Hakikaten bir kapı vardı orada, ama bekleneceği gibi iki kanadı da ardına kadar açıktı. Yolun keskin bir virajla sağa kıvrıldığı yerde solumuzda Dügedağ mağarasını
gördük. Dimdik inen bir uçurumun ortasında bir yerde kocaman bir mağara! Karşısından bakıldığında sağına doğru iki küçük mağara veya oyuk daha var, ama Dügedağ Mağarası dedikleri kuşkusuz bu büyüğüdür. Önünden, göknar ormanının içinden yoldan görünmeyen bir dere akıyor. Sesini işitiyoruz.
Karşılardan gelen başka küçük dereler aşağıda bu dereyle birleşiyor. Aksu’nun veya Deliçay’ın esaslı bir kolu olmalı diye düşünüyoruz, ama bundan emin değiliz. Yörenin topoğrafyasına ilişkin bilgimiz isabetli kestirimler için yeterli değil.

Orman çizgisine doğru bir menekşe görüyorum ki hepimiz vuruluyoruz. Bir kırkayak gibi toprağa kırk yerden tutunarak uzayıp gitmiş. Öyle canlı, öyle bezekli, öyle kendinden emin ki anlatılır gibi değil. Onlardan daha çok göreceğimizi düşünüyorsak da öyle olmuyor. Daha yukarda daha çok menekşe var gerçekten, ama bu soydan olanına bir daha rastlayamadık. Demek ki Orman çizgisi onun için uygun veya en uygun yer. Başka öbekleri de mutlaka vardır orada, ama orman çizgisi üzerindeki bölgede hiç yok…

NEYE NİYET NEYE KISMET

Ormandan çıktıktan sonra bir saat daha yol alıyoruz ki karşımıza çıkan bir
dere “buraya kadar arhadeş” diyor.

Yolu kesip atmış, kimi yerlere taşlar yığmış. Tayfur’un karavanı zorlansa geçebilir gibi. Hilmi’nin karavanı ise dünyada geçemez.  Bir de devrilir dereye düşerse!

Karavanları bırakıp iki saat, üç saat yürüyoruz. Göller önümüzdeki tepenin ardında, ama o tepeyi tırmanmak birkaç saatlik iş. Buna dönüş için gerekli zamanı da ekleyecek olursak şüpheli görünüyor bunu gün ışığında başarmak…

Bu arada karavanları bıraktığımız yere yaklaşan bir araç görüyoruz. Neredeyse hiç duraksamadan geçiyor bizim takılıp kaldığımız engeli ve bozuk yolda sarsıla sarsıla da olsa yoluna devam ediyor. Ormanın son bireylerinin tutunmaya çalıştığı, olasılıkla Gözede yakınlarına kadar uzanan bir dere yatağının nasıl olup da farklı bir iklimi buraya kadar taşıdığını anlama ve keşfetme uğraşındayız. Dışarıdan bakıldığında bir hedefi olmayanlara veya amatörlere özgü karakteristik acemiliklerden sayılabilir bu. Usta gezgin dediğiniz, göllere gidecekse dosdoğru oraya gider. Önüne çıkan ayrıntılarla fazla ilgilenmez veya ayrıntılara boğulmaz. İlgilenecekse de asıl hedefi unutmadan ilgilenir, değil mi?

Oysa dışarıda tutulursam arkadaşlarım, “usta” desem itirazları olacağından diyemiyorum, çok deneyimli gezginler. Tuncer, eski bir dağcı, iyi biliyorum: Nurhaklar’da, Bolkar’da, Amanoslar’da ve Binboğalar’da dolaşmış, Uludağ’da daha ilk gençliğinde kamp kurmuş bir oymak başkanı. Hilmi ve Tayfur ise Kaçkarları, Aladağları, Süphan’ı, Nemrut’u, Elfruz’u, Alpleri, Pireneleri, Himalayaları jeep veya motorsiklet üzerinde gezip fotoğraflamış
insanlar…

Belki de yeni bir eğilimi temsil ediyor bizim gurup: Doğaya, ama özellikle dağlara, özellikle dağların “it ürümez kervan yürümez” zirvelerine, o zirvelerin el değmemiş çiçeğine, böceğine, gün doğumuna, günbatımına ve daha nice niteliğine sevdalı ve bu sevdasını acelesiz, telaşsız yaşamaktan yana bir eğilim…

Vazgeçip yola dönüyoruz. Zamane küheylanını ve binicisini merak ediyoruz doğal olarak. Bize yaklaşan araç duruyor. Dergimizin yayın müdürü Saffet Yılmaz ve iki arkadaşı iniyorlar araçtan. Tam bir sürpriz!

Merhabalaşıyor, tanışıyor, tokalaşıyoruz…

Onlar, Orhaniye yolundan dönmeyi düşünüyor.  Peşlerine takılıp göllere kısa yoldan ulaşma konusundaki son ümidimiz de bitiyor.

Sormadan edemiyoruz,  “nasıl geçtiniz orayı arkadaş?” diye.

Aracı kullanan dostun yanıtı şöyle oluyor:  “Bu araç hiçbir koşulda yolda kalmamak üzere tasarlanmış! Her engeli aşsın diye yapmışlar bunu. Dört tekerleği ayrı konumlarda olabiliyor da bana mısın demiyor! Siz hiç üzülmeyin. Oradan ancak bunun gibi araçlar geçebilir!”…

Geldiğimiz yoldan değil de tepenin sırt çizgisine kadar çıkıp dönüyoruz karavanları bıraktığımız yere. Oraya bakalım, buraya bakalım, şu kuşun fotoğrafını çekelim, olmadı bunu da; aman şu çiçek öbeğini fotoğrafını almadan geçmeyelim derken ayrımında olmadan sıfırı tüketmişiz! Kısacacası göllere demiştik, ama oraya çok yakın bu yaylada konaklamak zorundayız.

Hilmi, kömürlü küçük bir ocakta kahve hazırlıyor. Odunlarımız var. Tutuşturmak için kuru yapraklardan, köklerden topluyoruz biraz. Tuncer ocağı kuruyor, yaklaşık 50 yıl öncesinin izcilik deneyimine dayanarak. Orayı beğenmeyip karşısında ikinci bir ocak kuruyorum. “ Olmaz” diyor Tuncer; “Rüzgara karşı değil, rüzgarın estiği yönde kurmalısın. Aksi halde
ocağın tüm dumanı ile ateşin alevi üzerine gelir.

Dediği doğru olmasın? Akla yatkın çünkü.

“İnternet devrindeyiz, oradan böyle öğrendim” diyorum Tuncer’e, güya işi gülmeceye vurarak. Sonuçta nasıl olduysa, belki rüzgârın yönü değişti, işe yaradı bu ocak. Tuncer’in getirdiği kuru otları tutuşturup güzel bir ateş yaktım. Bir süre düzgün yanmasına göz kulak oldum. Sonra her şey yoluna girdi. Tuncer dereden su almaya gitti. Tayfur karavanın ocağında yumurtalı sucuk hazırlıyor. Layka etrafı kolaçan ediyor.

Ateş iyiden iyiye parlarken soframızı kuruyoruz.

O da ne? Güneşin son ışıklarının kızarttığı yamaçların altından bir koyun sürüsü çıkagelmiyor mu? Sürünün çobanı Himmet Bey, doğrudan bize yöneliyor. Yanında da iki köpeği var. Biraz aşağıda gördüğümüz çoban kulübesi onun barınağıymış. Sürüyü son otlama turu için bu yana sürmüş. Çok güzel, çok besili hayvanları var. Layka ile çoban köpekleri arasında bir gerginlik olmuyor değil, ama kısa sürede ne yapıyorlarsa tatlıya bağlıyorlar
meselelerini. Layka iki yaşında bir kurt; türünün en güzel, en gösterişli bireylerinden. Telaşsız, endişesiz bir merakla sürüyü gözlüyor. Öyle yiyecek gibi, saldıracak gibi bir hali kat’yen yok. Yalnızca merak var bakışlarında.

Tayfur, “bu, kendi türü dışındaki hayvanlarla ikinci karşılaşması” diyor. İki hafta önce atlarla tanışmış.

Bu arada Himmet Bey’i soru yağmuruna tutuyoruz. Yol, bir hafta öncesine değin geçilir durumdaymış. Öyle şiddetli bir yağmur, ardından öyle şiddetli bir dolu yağmış ki ne yol kalmış ne iz!

“Yirmi yıldır bu dağlardayım, böylesini hiç görmedim. Bu derelerin her biri o gün geçilmez bir ırmağa dönüştü” diyor.

Himmet bey hoşsohbet insan, her sorumuza yanıt veriyor. Dağa ilişkin, yaylaya ve yaylalara ilişkin birçok ayrıntıyı öğreniyoruz ondan. Bunların içinde en ilginci, en şaşkınlık vereni yaylaların ve yaylacılığın işlevinin temelden bir dönüşüme uğradığını öğrenmek oluyor desem, yeri.  Şöyle açıklayayım: Yayladaki koyun sürülerinin sütüyle hiç kimse ilgilenmiyor
artık.

Himmet Bey’in sürüsünde üç yüzden fazla koyun var, sütleri sağılmıyor!

“Peynir de mi yapılmıyor?” diyoruz; “Hayır, yapılmıyor!” diyor…

AYIN ALTINDA, ATEŞİN BAŞINDA

Üzerinde konakladığımız bu yola, “Kaçakçı Yolu” denilirmiş. Yaylanın belirli bir adı mutlaka olmalı, ama Himmet Bey yalnızca “Keles Yaylası” diyor.

Kamil Hilmi elindeki cihaz’a nerede olduğumuzu sorduğunda, anında yol çizgilerini ve nerede durduğumuzu işaretleyen uydu haritası geliveriyor ekrana. Ne var ki ekranda yaylanın da, geçemeyip üzerinde konakladığımız yolun da ismi yok.

Hilmi: İşte, bu işler artık böyle. Yakın zamana kadar bu ekrandaki görüntü olsa, olsa askeri paftalarda olurdu, şimdi her yerde ve her isteyenin elinin altında. Bak:  “Neredeyim” diyorsun, kefere anında nerede olduğunu bildiriyor! …

Kaybolmak istesen de kaybolamıyorsun, kısacası…

Kaçakçı Yolu deyip geçmemeli. Altında siyasal, toplumsal tarih var. Her adımda dereler ve kar yığınları ve göçükleri ile kesilmiş, bozulmuş o yolda Reji yönetiminin el koyduğu emtia İnegöl’e, Kestel’e, Gürsu’ya ve köylerine katır sırtında ulaşırdı. Bu yol üzerindeki Keles ve Orhaneli de Bursa’yı, dolayısıyla İstanbul’u Anadolu’nun içlerine bağlayan güzergâhta çok önemli duraklardı. Buradan taşınan emtia içinde tütünün özel bir yeri vardı doğal olarak. Çünkü onsuz yapamayan tiryakileri o zaman da günümüzdeki gibi çoktu. Kimileri için ekmekten, sudan bile önde gelen bu “ihtiyaç maddesi” Reji gelirlerinin önemli bir kalemiydi. Bu yüzden sıkı sıkıya denetim
altında tutulmak isteniyordu.  “Ayıngacılar” diye adlandırılan tütün taşıyıcıların öyküleri, tıpkı öteki kaçakçı öyküleri gibi edebiyatımızda özel bir yer tutar…

Bir de kolcuları vardı Reji’nin. En gözüpek adamlardan seçilirdi bunlar. İyi binici ve iyi atıcıydılar. Atları en iyi haralarında özel olarak yetiştirilirdi. Daha taylıklarında kurşun vızıltısına, tüfek patlamasına alıştırırlardı. Ayıngacılarla çatışmalarda binicisinin bir işaretiyle yere çöküp ona siper olduklarını dahi duymuşluğum vardır. Kaçgunda, kaçakta, canpazarında olmayı, bundan daha iyi ne özetleyebilir!

İşte, bu yolun üzerinde ateşin karşısında küçük soframızın başındayız. Gökyüzü yıldız kaynıyor.  Ünlü yıldızları seçmeye çalışıyoruz. Pek azını adı, sanıyla çıkarabiliyoruz. Çünkü unutmuşuz gökyüzünü. Unutmasak bile günlük yaşamımızda yıldızların bir yeri yok. Olmayınca da hangisi Venüs, hangisi Merkur hatırlanmıyor. Oysa burada Samanyolu bile açık seçik…

Birden karşımızdaki yamaçlar ağarmaya başlıyor:  Ay doğuyor.  Ayın ondördü
bir ay! Testekerlek, koskocaman, parlak bir sini! Hırsızın sinisi! …

Tayfur, ateşten uzaklaşıp kare kare çekmiş doğuşu. Gösteriyor. Çok güzel…

Dağlar üzerine, Uludağ üzerine konuşuyoruz. Tayfur, hepsi de dağlar üzerine şiirler okuyor. Tuncer Dadaloğlu’ndan bir türkü söylüyor. Hilmi, “Otuzüç Kurşunlu Yürek” şiirine konu olan olaylarla ilgili dedesinin tanıklığını aktarıyor. Dede, o tarihte Özalp karakolunda polis memuru; olup bitenleri birebir ve içinden yaşamış…

Uludağ’ı anlatmak da bana düşüyor.  İlk Çağ tanrılarının evi Olympos’tan, Keşiş ve ardından derviş yurdu olmasından, söz ediyorum. İnsanın burada kendini Tanrı ile yüz yüze duyumsadığını; dağın büyüklüğü ile tabiatın muaazam düzeninin insana varoluşundaki raslantısallığı, küçüklüğünü, önemsizliğini, bu bağlamda da hesap gününü kuvvetle hatırlattığını söylüyorum. Buna ilişkin gözlemleri ve bu gözlemleri yapan ve yaşayan
insanlardan dinlediklerimi aktarıyorum…
Bir suskunluk bulutu iniyor aramıza. Sonra yüzyıllar ve yüzyıllar içinde insanın dağda yalnızlığı içinde sığındığı, ortaklaştırdığı, toplumsallaştırdığı, zamanla köklü bir yaşam kültürüne ve inanca dönüşen yapılar üzerine konuşuyoruz, bölük pörçük.
Sonra uyuyoruz.

Sabah yoğun bir sise açılıyor gözlerimiz.
Bir sis ki, “kurşungeçirmez” türünden. Sonraki saatlerde de gidip geliyor birkaç kez. İndiğinde göz gözü görmez oluyor.  Bir yarım saat geçmiyor toprağa, taşlara, ardıç çalılarına nemini bırakarak yeniden yükseliveriyor zirveye doğru. Ardından yağmur, ardından güneş, ardından yeniden sis, yeniden yağmur, yeniden güneş ve arada bir dolu…  Uludağ’ın, gözden uzak ulu
başı günü ve geceyi böyle yaşıyor.
TANRI ARMAĞANI TANRI YURDU

Uludağ’ın Uludağ adıyla haritalara işlenmesi, coğrafya kitaplarına geçmesive bu isimle günlük dilin dolaşımına girmesinin üzerinden bir asır bile geçmedi. Dağın beş milyon yıllık tarihinin yanında bir asır nedir ki? Kısacık bir zaman parçası!

Uludağ adı öğretmen, öğrenci ve bilim insanlarından oluşan ünlü “Bilim Kervanı” ile bu kurulda topoğraf olarak görev alan asker, hekim, müzisyen, siyasetçi Osman Şevki Bey’in  Keşiş’e yakıştırmasıdır gerçi, ama kabul edilmeli ki dağın tarihsel isimleri de tam olarak örtüşür.

Antik çağda Anadolu ile uzantılarında 19 dağ Olympos (eski Yunanca) veya Olympus (Latince) adını taşıyordu. Bu adın eski Anadolu dillerinden geldiği ve çoğunlukla “yüksek dağ” anlamını taşıdığı anlaşılmaktadır. Örneğin Sümerler gösterişli, görkemli dağları tanrılarının yurdu, evi saymaktaydı. Büyük tanrı Enlil, yeri ve göğü birbirinden ayırarak kozmik yer dağını yükseltmiş, ardından da ana tanrıça Ki ile birlikte bildiğimiz evren düzenini oluşturan tanrılar ile onları simgeleyen ay, güneş, gezegenler, denizler, karaları yaratmıştı. Bu soydan Tanrı Nippur da yerüstünü yeraltının kötülüklerinden korumak ve Dicle’yi akıtmak için Hursag
dağlarını inşa etmişti.

Bütün dağlar böyledir: Bilinmezlikle doludurlar, gizle doludurlar! Gizine erişilemeyen her varlık gibi kutsal sayılmışlar, saygı ve tapkı görmüşlerdir insanoğlu ile kızından. Uludağ, bu yüzden kadim Anadolu’daki yirmiye yakın Olympos arasında en ünlü Tanrı yurdu, Tanrı eviydi. İnsanlara iyilik kadar, kötülük de getirebilen tanrılar, bu dağda meclis
kurar; kim kiminle savaşacak, kim yenilip yok olacak, kim felaket görecek, kime hastalık gelecek, nereye kıtlık kıran girecek, neresi yangınlarda yanıp kül olacak kararını verirlerdi. Hile, desise, yalan, ikiyüzlülük de eksik olmazdı bu meclislerde ya, neyse…

Türklerin İslamlık öncesi inançlarında da dağın önemli yeri var. En eski destanımız Ergenekon’a göre, Türkler demirden bir dağı eriterek, bir vakitler kapandıkları yerden, kendilerine bir çıkış yolu bulmuşlardı.
Türklerin efsane atalarından Oğuz Han’ın altı oğlundan birinin adı Dağ Han’dır. Ferhat ile Şirin öykümüzde de Ferhat, canı gibi sevdiği Şirin için demirci hüneri, demirci avadanlıkları ile dağları delmenin yolunu bulmuştur.

Anadolu’daki Olymposlar’ın; yani tanrı evleri ile tanrı yurtlarının en ünlüsüydü demiştik Uludağ için. Ne zamana kadar? Erken Bizans devri de denilen, Roma imparatorluğunun Hristiyanlığı benimsemesine kadar sürdü bu ünü! Hristiyan Roma yahut Bizans, dağın güneyinde yaşamış Mysialılar nedeniyle Mysia Olympos’u diyordu Uludağ’a. Bizim Misi köyümüz ile misebolu köyümüzde yaşamayı sürdüren Mysia adı,  gürgen ağacının da öz be öz adıydı. Mysialılar’ın gürgen kadar sağlam, gürgen kadar dayanıklı bir halk
olduklarına inanılıyordu.

Roma tek tanrılı inancı benimseyince, Uludağ için kimi şeyler değişti belki, ama kutsallığı değişmedi.  Yalnızca Misya’sını kaldırıp Olympos demeye devam ettiler oraya.  Değirmenlikızık’ın arkasındaki yaylalardan başlayarak dağın kuzey yamaçlarından batısına doğru, adı sanı bilinen 28 kutsal yerleşke kurdular. Bunların bir kısmı, önceki çok tanrılı zamanın tapınakları üzerine inşa edilmişti ve bir federasyon halinde birbirileriyle
ilişkiliydiler.

Gel zaman, git zaman biz Türkler geldik buralara; kimi durumlarda zorla,
kimi durumlarda benimseyip benimseterek yerleşip şenlendirdik Uludağ’ın dört tarafını. Doğuda, Uludağ’ın ana gövdesi ile bağlantısı bakımından Saitabat’tan, Derekızık’tan başlayarak batıdaki Gökçeören’e, Doğancı’ya, Yenice’ye, elbette daha ötesine de Türk köyleri kurduk. Keşişlerin, rahiplerin, ermişlerin yaşayıp gittiği manastırlara; yalnızlığa ve ibadete çekildikleri hücrelere, mağaralara bakıp “Keşiş” dedik Uludağ’a…

Bundan hayli zaman sonra, adını resmen Uludağ yapıp haritalarımıza
işlememize karşılık Keşiş demeye devam ettik.

Osmanlı Sultanı ll. Murat, Uludağ’daki dinsel düzenin Aynaroz’da sürmesi için özel bir ferman verdi. Aynaroz, bugünkü özerk halini de Hristiyanlığın farklı inanışlarını bir arada barındıran düzenini de bu fermana borçludur.

Şu üstü üstüne birikmiş kar katmanlarının, kederli kayaların üzerine fısıltıyla inen yağmurun, sisin, tiz bir çığlıkla eşini çağıran garip dağ kuşunun, suları sıçratarak bir koşu tutturan Layka’nın,  aşağıda ucu görünen ormanın, çağıldayarak akan suyun bize söylediği bu dağda geçmiş ve geleceğin tek bir anda kaynaştığı ve bugün olduğudur.

Uludağ’a doyulmaz ya, toparlanma vakti geliyor.

Ateşi akşamdan söndürmüştük, ocağı kapatıyoruz, atıkları topluyoruz ve
çıktığımız yoldan dönüyoruz Bursa’ya.

 

281 total views, 1 views today

Comments

Comments