“…zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır.
Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede
bir hoş seda olarak kalır.
Bir zaman sonra da unutulur gider.”
Haldun Taner
Yazan: Metin Belgin
Literatür Yayıncılık, 2021-İstanbul
“Renkli-Türkçe Sine`masal”`dan sonra Metin Belgin, bu kez elli bir yıllık tiyatro anılarını “Acıklı Güldürü`de anlatıyor. Yine modern bir meddahın kaleminden dile gelen anılar aynı zamanda tiyatro tarihine de belgesel bir katkı sunuyor.
Tanıdık bir mekânda sahne tozunu yutuyor. Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’nun altındaki Eğitim Araçları Salonu’nda sahneye çıkıyor. Burada film seyrettim, konser dinledim ve tiyatro izledim.
“1969… 57 yıl önce yani… Gerçek sahneye ilk adımımı atıyorum Nâmık Kemal’in Vatan yahut Silistre oyunuyla… Burası Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’nun altındaki Eğitim Araçları Salonu… Tozunu ilk yuttuğum sahne işte burası… Ama o yuttuğum sahne tozunun pek farkında değilim henüz… İlkokul beşinci sınıf arkadaşlarımla yıl sonu müsameresine çıkıyoruz, bıyıklarım bile terlememiş, siyah makyaj kalemiyle bıyık çiziyor öğretmenim… Saçım da üstübeç beyazı, boyalarda kullanılan kurşun karbonat olan bir pigmentmiş, zehirlenmediğime şükrediyorum, tek gösterilik sahne heyecanını böyle yaşıyorum çoğunuzun yaşadığı gibi…”
Ailesinin tiyatro sevdasına destek vermesi alkışlanacak bir şey. O da derslerini aksatmamış. Liseden sonra bu işin mektebine de gitmiş.
Şair, yazar, tiyatrocu… Komple bir sanatçı olan Selami Üney’in rahle-i tedrisinden geçen Metin Belgin, o günleri şöyle anlatıyor,
“Şair Selâmi ustaya ilk yönetmenim olarak selâm çakmalıyım unutmadan! Bana hem tiyatroyu hem de şiiri sevdirdi az şey mi? Provalar aksamadan devam ediyor, oynamadığım tablolarda ışık ve efekte yardım ediyorum, sonunda dekoru kuruyoruz, aksesuarları evlerden topluyoruz, hatta annemin en sevdiği avizeyi bile tavandan söküp götürüyorum, sahneye daha çok yakışıyor. Amatör tiyatroculuğun nasıl bir ruh olduğunu düşünüyorum bunları anlatırken, asla yitirilmemesi gerektiğini de…”
Belgin, bu kitabında, “1949’da kurulan Devlet Tiyatrosu’nun, yani 73 yıllık kurumun 45 yılında oyuncu ve yönetmenlik yapan biri olarak anıların arasında serzenişlerimi de yansıttım…” diyor.
Metin Belgin, “Kulisten sahneye, sahneden hayata mekik dokuyacağız”, diye tanımladığı hoş bir serüvene çıkartıyor okuru.
Tiyatro tarihimize kişisel notlarını düşerken, hatıraların, yaşanmışlıkların, belgelerin istilasına uğruyor, ister istemez. Tiyatroyu hayatının öznesi haline getirdiği için olacak, söylenecek sözünü nasıl sahnede esirgemeden söylediyse yazarken de aynı duruşu sergiliyor.
Hadiselere dönüp yeniden bakıyor, tarafsız değerlendirmeler, sorgulamalar yapıyor. Bu kitabında da kötü anılara neden olanların isimlerini vermiyor.
Cüneyt Gökçer, Can Gürzap, Yücel Erten, Ahmet Uz, Haluk Kurtoğlu, Arsen Gürzap, Civan Canova, Melek Baykal, Yalın Tolga, Ahmet Uğurlu ve daha niceleri çıkıp geliyor sayfaların arasından.
Zamanında benim de okuduklarımdan dolayı eleştirdiğim Cüneyt Gökçer’in nasıl bir yönetici olunacağını, bir sanatçının nasıl olması gerektiğini gösteren bir olay beni çok etkiledi.
“Türk tiyatrosunun efsane isimlerinden… Hamlet’ten, Mançalı Don Kişot’a; Damdaki Kemancı’dan, Kral Lear’e… Saymakla bitmez oynadıkları, yönettikleri, uluslararası şöhreti, ödülleri… Hakkında çok şey söylenen, önünden arkasından dedikodu yapılan, genel müdürlüğünde masasına işenen, Yunanistan’dan, İtalya’dan, Polonya’dan kültür nişanı alan, küfür edilen, yumruklanan, tiyatronun yanı sıra operalar yöneten, sinemada oynamayı da ihmal etmeyen, bazılarının göklere çıkardığı, bazılarının yerin dibine batırdığı, Cüneyt Gökçer… 1965 yılında, sendika kuran DT oyuncuları grev yaparak 2 gece perde kapatıyor, tiyatronun kapısına ironik bir pankart bile asıyorlar.
Şöyle de bir söylenti vardır; 80 darbesinde Kenan Evren, devlet tiyatrosundaki solcuların listesini ister, Cüneyt Gökçer listenin başına kendi ismini yazacağını söyler. Bu diyalogun ne kadarı doğru ne kadarı uydurma olduğunu bilemem, ama devlet tiyatrosundan vatan haini damgasıyla atılan oyuncu olmadığını biliyorum en azından… Bi şeyi daha hatırlıyorum, sıkıyönetim zamanında 1402 sayılı kanunla başlatılan cadı avında şehir tiyatrolarının başında bulunan Vasfi Rıza Zobu listeyi hazırlamakta tereddüt etmemiş, birçok oyuncunun da canına okunmuştu. Tarihe de böyle geçti işte…
Şimdi darbeden önceye gidelim, konservatuvar yüksek bitirme sınavlarına giriyorum, ama aynı zamanda Devlet Tiyatrosu oyuncusuyum, Ankara’nın o karanlık günlerini, silahlı sokak çatışmalarını hatırlarsınız, o yüzden pedagoji sınavını kaçırıyorum, lânet olsun! Tiyatro bölümündeki panonun önündeyim, notlarıma bakıyorum, bütün derslerden geçmişim, biri hariç… Arkamdan duyduğum o rezonanslı sesle irkiliyorum: ‘Tebrik ederim!’ Cüneyt hoca bu, yanında da Cihan Ünal… ‘Tebrik falan etmeyin hocam, tek dersten çaktım işte’; ‘Olmaz öyle şey, meslek derslerini verdin canım!’ Cihan beyin hoşuna gitmiyor bu samimiyet, kulağına fısıldıyor, benim muhalif imzacılardan olduğumu hatırlatıyor sanırım, evet, doğru, Cüneyt Gökçer’in genel müdürlüğünü bitiren, yerine Ergin Orbey’in gelmesini sağlayan dilekçeye imza atanlardan biriyim, umursamıyor hoca, derhal bakanlığa gidiyoruz”’ diyor, okulun bahçesindeki makam arabasının ön koltuğuna oturuyorum, kendisi de Cihan beyin yanında yola çıkıyoruz, şaşkınım valla!
Bakanlığa gittik, müşteşara benim problemimi halletmesini söyledi ve bakanın yanına geçti. O yıl kim bilir kaç öğrenci, benim üzerimden, Cüneyt Gökçer’in sayesinde tek ders sınavına hak kazandı, unutmam mümkün mü?”

“Bu meslek diplomadan öte usta-çırak ilişkisiyle gelişir, aktörün emeklisi olmaz, yaş aldıkça yaşamdan damıttıklarını sahneye taşır, gençlerle paylaşır…”
Bazı oyunlardan kesitler:
11 Ocak 1992’den bugüne devam eden ” Kontrabas ” oyununa yer vermemek olmaz. Belgin, nu oyunu yurtdışında da oynuyor. Eindhoven’de bu oyunu sergilerken oğlumu da oyuna davet etti.
“Ben Kontrbas… Yaylılar aleminin en cüsselisi. Süskind delisinin yazdığı oyunda en çok aşağılanan çalgı… Benimle de olmuyormuş, bensiz de… Yazar bir çalgıcı yaratmış devlet orkestrasında memur, aynı zamanda kendisi gibi zırdeli. Oyuna da benim adımı koymuş, Almancası, Der Kontrabass… Metin Belgin’de bunu okumuş, yazarın KOKU romanına hayranmış, heveslenmiş oynamaya, ama önce korkmuş… Rüyalarına falan girmiş, oynayacağım diye tutturmuş sonra… Lâf aramızda, kendimi yöneteceğim diye iddialı bir işe kalkışmış, başka yönetmen önermiş DT yönetimi… Küsmüş bizimki… Aylar sonra bir sabah çalan telefon şansını değiştirmiş, üstelik ilk yönetmenliği Genel Müdür tarafından onaylanmış… Beni depoda toz içinde uyurken buldu, gördüğünde şaşkındı… Evine taşıdı, 1 ay Cihangir’de onunla takıldım; İTÜ’de Kerim Soysal hocasından tellerimi tutmayı, yay çekmeyi öğrenmiş, görücez bakalım…”
*
1982 yazında İzmir turnesindeyiz, fuarda açıkhavada Kösem Sultan oynuyoruz, mistır Sipeşıl şimdi isyancıların şahı Gürcü Abdünnebi’ye çıkıyor elinde kılıçla, Kösem’le pazarlık sahnesinde, “Anadolu benim, Rumeli senin!” diye başlayacak ışıklar yandığında, karanlıkta paldır küldür bi ses duyuluyor, ışıklar açılıyor sahnede sadece Kösem var, Özel Aydın dekorun altına düşmüş, sesi duyuluyor inleyerek, “Anam, anam, anam! Anadolu da senin olsun, Rumeli de…” Ağırlığınca Kösem’i taşıyan Arsen Gürzap da dağılıyor tabii, gözünden yaşlar gelirken biri fısıldıyor: “Kapatın ışıkları!”
*
Oyunun ünü öyle yayılıyor ki, komedi izlemeye gelenlere, Meral Oğuz`un babydoll kostümünü dikizlemek isteyen seyirci de ilâve oluyor. Çünkü magazin gasteleri Meral’i manşetlerinde Marilyn Monroe çakması yapıyor, Merlin Meral yani… Yine oyunlardan birinde, mizansen gereği salonun ışıkları yandığında, orta sırada oturan seyircinin ayaklı gemici dürbünü kurduğunu görüyorum. Sanki Hitchcock filminden çıkıp gelmiş 70’lik röntgenci abi, hevesi kursağında kalıyor tabii, perde arasında tiyatro müdürü tarafından dışarı postalanıyor.



