Quantcast
Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Ekrem Hayri PEKER

Atalarımızın yazısı bulundu

İsveçliler, Norveçliler, Finlandiyalılar ve Danimarkalılar 19. Yüzyıl sona ererken büyük bir heyecanla sarsıldılar; “Atalarımızın Yazıları Bulundu” haberi gelmişti. Kuzey Avrupa’yı heyecana boğan haber, Sibirya’da Yenisey Irmağı boyunda ve bugünkü Moğolistan’ın Orhun Vadisi’nde bulunan Runik yazılı kayalar ve taşlardı. Üstelik bulunan yazılı taşların sayıları her geçen gün artıyordu.

Runik yazılı taşlar, steller ve çeşitli eserler sadece Asya’nın Kuzeyin’de değil, Kuzey Avrupa’nın her tarafına yayılmıştır. Bu tür taş eserler “Kıpçak Bozkırı” denilen Güney Rusya, Kazakistan ve Kırgızistan’da çok yaygındır. Pasifikten Atlantik Okyanusu’na uzanan geniş bölge, runik yazıların görüldüğü bir alandır.

Bilinenin aksine yazının geçmişi dört-beş bin yıl öncesi değil, Çok daha uzun yıllara dayanıyor. Gerek Sümerlilerin çivi, gerekse Mısırlıların papirüslere yazdıkları ve tapınak duvarlarına yaptıkları hiyogrolif dediği şekillerin her birisi bir kelimeyi temsil ediyordu.

Yazının günümüzden 14 bin yıl öncesinde kullanılmaya başladığı Ön Türkler üzerine araştırma yapan bazı tarihçiler tarafından öne sürülmüştür. Runik veya rün yazı sağdan sola ve yukarıdan aşağıya doğru yazılmaktadır. Run, sır veya giz anlamına gelir.

Orhun yazıtlarına benzeyen en eski yazı Yenisey, Abakan ırmağı boyunda bulunan Ulukem, Sülyek köyünde Üve yazıtıdır. Bu yazıtta diğer yazıtlarda olduğu tanrıya gönderme vardır. Atlar ve keçiler bugün inançlarımızda bulunan “Burak” isimli atı sembolize edildiği sanılıyor.

Sümerler bölgeye yazılarıyla gelmişlerdir. Yoksa o kadar kısa bir sürede yeni yazı oluşturamazlardı. Sümerden daha eski yazı örnekleri Avrupa’da bulunmuştur. Romanya’da bulunan Vinçe Tartartaria yazıtı MÖ. 7300-5500 tarihlenmektedir. Fransa’da bulunan Vichy-Glozet yazıtları MÖ: 4500, Almanya’da Weser Nehri kenarında bulunan yazıt, MÖ: 2720 yıllarına tarihlenmiştir.

Tuva (Ulu-Kem Sülyek Köyü-Karayüz yazıtında taşlardaki yazılar, 22 tamgalı bir alfabeye işaret eder.

C:\Users\w7\Documents\ZZZZZZ.RUNİK\Sülyek-1.jpg

Çin’deki en eski yazı bir kemik üzerinde bulunmuştur. Harfler Türk tamgalarına benzer

Bu yazının kökeni ise tamgalara/damgalara dayanıyordu. Kendilerini, Slavlardan ve Arilerden ayrı tutan ve Fin-Ugor ailesi içinde sınıflandıran Kuzey İskandinav kavimleri köklerinin Avrupa içlerinde olduğunu biliyorlardı.

YAZI NİYE DOĞDU

Yazı bir ihtiyaçtan doğmuştur; iletişim ve ticaretten. Önce at sürüleri tamgalar vasıtasıyla kime ait olduğu belirlenmiştir. Sonrada ticaret kayıtları için kullanılmıştır.

Atın evcilleştirilmesi için günümüzde belirlenen en eski tarih 5500 yıl öncesine aittir. Atın evcilleştirildiği ilk yerin Kazakistan olduğu kesinleşmiştir. Bu tarihin yapılan araştırmalar derinleştikçe daha eski zamana çekileceğini söyleyebiliriz. Atın evcilleştirilmesi yazının kullanılma sürecini başlatmıştır.

Şu ana kadar yapılan tüm araştırmalar Antik Çağ’da dünya’da en kalabalık kıtanın bugün olduğu gibi Asya olduğunu gösteriyor. İlk medeniyetlerin bu kıtada Sarı Nehir, Gök Irmak, Orhun Vadisi, Yenisey, İndus, Pencap; Fırat ve Dicle ırmaklarının döküldüğü Basra Körfezi ve çevresi olması bir rastlantı değil.

İç bölgelerdeki denizlerin kuruması bölgrden göçleri tetiklemiş olabilir. Günümüzde çöl bölgelerinde yeterince araştırma yapılmamıştır. Bu alanlarda yapılan araştırmalar henüz başlangıç aşamasındadır. Zaman zaman bulunan antik çağa ait kalıntıların üzerinde henüz yeterince çalışılmamıştır.

Nüfus fazlalığı, Pencap’ta bulunan modern şehirler, hayvanın evcilleştirilmesi, bölgeler arası gelişmiş bir ticaret… Bütün bu gelişmelerin temelinde iki şey vardır, yazı ve matematik. Matematikle fen bilimlerini de kastediyoruz.

Tarihçiler Sümerlerin bu bölgeden geldiğini söylüyorlar. Bu bölgede Anev ve Afganistan’ın Badakşan bölgesinde bulunan lacivert taşı getirtip heykel ve varlıklı insanların kullandığı mühürlerin yapımında kullanmışlarGolden Childe’nin 1920’lerde yazdığı “Doğu’nun Prehistoryası” adlı eserinde Childe Sümerlerin geldiği bölge olarak Türkmenistan’daki Anev/Anua bölgesini işaret ediyor ve Sümer bölgesinde bulunan bir kısım eşyanın Anva/Anev de bulunduğunu yazıyor.

ANAU/MERV bölgesini araştıran ve kazı yapan Arkeolog ve Yazar Raphael Pumpelly (1837-1923) bölgede yaptığı kazılardan sonra 1908 yılında ABD’deki Chicago kentinde yayınladığı “Türkistan Araştırmaları 1904 Keşif Seferi: Tarih Öncesi Anav Medeniyetleri” adlı eserinde “Babil ve Mısır medeniyetlerinden çok önceleri (Günümüzden 8000 yıl önce) bu bölgede büyük bir uygarlık kurulmuştur. Burada yaşayanların Asya yabani öküzlerini, at, domuz, koyun gibi hayvanları evcilleştirdiği anlaşılmıştır. Anau’da iplik eğriliyor, kumaş dokunuyor, tahıl üretiliyor, evlerde el değirmenleri kullanılıyor. Kilden nakışlı, resimli kap-kacaklar yapılıyordu. Ayrıca avcılık da yapılıyordu”.

R. Pumpely eserinde aynı çağda Avrupa’daki kültürel benzerlik için “Anau’daki gelişme sürecinin sonucu ve ürünü olup; Anau’da yaşayanların atları ve develeri evcilleştirdikten sonra bu bölgenin dışına çıkmışlar diye değerlendirmeliyiz. Buna benzer üstünlüklerin sırasına; bakır ve kurşun çıkarıp, işleme; dokuma sanatı, ev hayvanları besleme, çiftçilik ve muhtemelen kil kap-kacakları süsleme sanatı gibi yönlerden kazanılan bilgi ve deneyimleri de katmalıyız”.

Metal eşya ve bronz yapımında kullanılan bakırı getirmek için Umman ve Bahreyn’de ticaret kolonileri kuran Sümerler, İndus Vadisi’ndeki Harappa ve Mohengodero medeniyetini kuranlarla ticaret ilişkilerini sürdürmüşlerdir.

Sümerlerin yaptığı zigguratlar bugün Türkmenistan’daki Altın Tepe ve Afganistan’daki Murgidak bölgesinde bulunan bazı yapılarla benzerlik göstermektedir. Bu örnek, iki bölge arasındaki ilişkiyi göstermektedir. Sümer mühürlerdeki oba resimleri de bu konuda başka bir örnektir.

Türkmenistan’da Anua/Anev, İndus Vadisi’ndeki Harappa ve Mohengodero, Basra Körfezi’nde Ur, Uruk, Lagaş, Kiş, Eridu, Nippur, Elam bölgesinde Sus gibi şehirler kurulmasının geçmişinde binlerce yıllık bir süreç vardır.

Asya’nın iç bölgelerindeki iç denizlerin kuruması, Gobi Çölü’nde kuru bir nehir yatağında bulunmuş kaya resimlerindeki dağ keçisi benzeri hayvanlar bölgedeki iklim değişikliğinin tarihsel bir kanıtıdır.

Gobi Çölündeki bulunan yazılardan biri

Bölgedeki insanlar suyu takip etmişler ve yeni yerleşim yerleri kurarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Gelişmişlik ölçüsüne göre gittikleri yerlerdeki halkları hâkimiyetleri altına aldılar ve zamanla onların içlerinde eriyerek yeni halklar meydana getirdiler.

İç bölgelerde ise başka bir kültür doğdu, çarvacılık. Sürülerin peşinde geçirilen; nüfus ve sürü artışına, mevsimsel iklim değişiklikleri nedeniyle yeni otlaklar bulmak için yarı göçebe ve göçebe yaşam doğdu.

Yazı ne zaman kullanıldı yerine yazıya ne zaman ihtiyaç duyuldu diye sormak gerekir. Yazı gereksimi atların ve sığırların evcilleştirilmesiyle başlamıştır. Ticaretle gelişmiştir. Ticaret kayıt tutmayı gerektirir. Kentleşme kayıt tutmayı, eğitim için yazmayı getirir.

Kovboy filmlerinden hatırlarsınız. Çiftlik sahipleri atlarına ve sığırlarına çiftliklerinin damgasını/tamgasını vururlar. Tamga bir aidiyeti belirtir. Yazı tamgayla başlamıştır. Önce boylar, aşiretler, aileler kendi sürülerin karışmaması için farklı tamgalar kullanmaya başladılar. Tamgalar, kısa sürede harfe, heceye ve kelimeye dönüştü. Bir işaret bir kelimeyi anlatır oldu. Yazının başlangıcı olan bölge bugün Türkistan dediğimiz Merkezi Asya’da Baykal, Balkaş, Issık Göl, Ala Tau (Tanrı Dağları), Yedisu bölgesidir. Bölgedeki Kara Kamar bölgesinde 40 bin yıl öncesine uzanan yaşam izleri tespit edilmiştir. Günümüzdeki tarihlemelere Tamga yazısı için yaklaşık olarak 30 bin yıl öncesine tarih veriliyor. On beş bin yıl önce piktokramlar (Piktogram ya da piktograf bir eşyayı, bir objeyi, bir yeri, bir işleyişi, bir kavramı resmetme yoluyla temsil eden semboldür. Bu sembollere dayalı yazı sistemine “piktografi” denir. On bin yıl önce de petroğlifler (Petroglif kaya üzerine yontulmuş, çizilmiş veya boyanarak yapılmış arkeolojik resim sanatına petrograf denir. Petroglif, piktograf ile karıştırılmamalıdır)

Türkler’e ait petroglifler, genelde insanın doğayla, evrenle ve Tanrı’yla ilişki­sini grafiksel ögelerle ifade eder. İnsanın Tanrı’yla ve kutsal sayılan varlıklarla ilişkisi grafiksel ögelerle (tasvirlerle) ifade edilirken, büyük ölçüde, Türk boylarınca olağanüstü (mitolojik) özelliklere sahip olduğuna inanılan evren­deki varlıkların (güneşin, ayın) ve hayvanların (geyiklerin, dağ keçilerinin / tekelerin, kurtların, atların, kartalların, yılanların) tasvirlerinden yararlanılmıştır.

İnsanın Tanrı’ya yakarışını ve bağlılığını bildiren tasvirlerde genelde şamanların, kamların kağanların veya kumandanların (buyrukların, sübaşılarının, süvarilerin) ön plânda yer aldıkları dikkati çeker.

Dinî ve ritüel içerikli petrogliflerin yanında günlük hayatı, av ve savaş sahnelerini, sıradan olayları konu alan petroglifler de oldukça fazladır.

Dağlar, tarihin her döneminde Türk boylarının kutsal sayıp hem dinî duygu­larını ifade ettikleri hem Tanrı’ya yakardıkları, hem de ölülerini yaktıkları mekânlar olmuştur. Bu yüzden de Türk boylarına ait dinî ve ritüel nitelikli petrogliflerin ilk örneklerine genelde (bugün Doğu Türkistan, Moğolistan, Tuva, Altay, Hakasya, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan cumhuriyetleri sınırları içindeki) dağlarda (Altay, Deel, Sayan, Pamir, Tanrı dağlarında.), yüksek tepelerde rastlanmaktadır

Nitekim Azerbaycan’da, Türkiye’de (özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde), Afganistan’da, İran’da, Irak’ta, Suriye’de, Ukrayna’da, Bulgaristan’da, Yunanistan’da, Macaristan’da, Fransa’da. bulunan petroglifler de bunu açıkça göstermektedir.

*

Tamgadan yazıya geçişin en önemli tanığı Talas yazıtlarıdır. Binlerce yıllık değişim burada görülür.

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\RUNİK\TALAS.jpg

Talas yazıtlarından bir görüntü

A. Von Gabain, (Alman dilbilimci, Türkolog, Sinolog ve öğretim üyesidir. Gabain, özellikle eski Türk dili alanındaönemli çalışmalar yapmıştır. Berlin Türkoloji Okulu’nun kurucusu olan Johann Wilhelm Bang Kaup ile Türkoloji çalışmıştır) Göktürk (Runik) yazının önceTalas’da doğduğunu, buradan Yenisey ve Orhun bölgelerine yayıldığını öne sürmüştür.

Kazakistan’ın Evliya Ata şehrinin bulunduğu yer olan Talas’ta bulunan runik yazılı taşları ilim dünyasına tanıtan Finli filolog ve tarihçi Heikel olmuştur

İç Asya’dan kıyılara, Avrupa’ya, Kafkasya’ya, Mezopotamya’ya ve Mısır’a göç edenler tamga yazısını yanlarında götürdüler. Göç edenler yaşadıkları yeni yerlerde bu tamga yazısı farklılaştı.

Sergen Çirkin yazdı: Mezopotamya’nın Asya’ya açılan kapısı

Anua’dan gelenler Sümer adıyla bir uygarlık kurdu. Taşın çok az olduğu düzlüklerde kil tabletlerde “Çivi yazısı” formuna dönüştü. Mısır’a giden Sümerliler orada “Hiyeroglif” denilen formu geliştirdi. Mısır hiyeroglif yazısı, birbirinden kolaylıkla ayırt edilebilecek yüzlerce sembolden oluşur. Her işaret belli bir sesi veya nesneyi temsil eder. Bu yazı soldan sağa veya sağdan sola ya da yukarıdan aşağı yazılabilir, okumak için ölçüt sembollerdeki insan ya da hayvan figürlerinin baktıkları yön Hiyeroglif, antik döneme ait bir yazı sistemidir.

Birçok türü olan hiyerogliflerin en bilinen türü Mısır hiyeroglifleridir. Ayrıca Luvi hiyeroglifleri ve Urartu hiyeroglifleri de bu yazı sisteminin Mezopotamya’da kullanılan diğer hiyeroglif örneklerindendir.

Runik alfabeden doğan yazılar

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\RUNİK\Runik yazı.jpg

Orhun Yazıtları

Orhun alfabesi ile Göktürklerin ardılı Kutluk Devleti’ni kuranlar tarafından dikilmiştir. Yazıtlar, Türklerin devlet anlayışı ile yönetimi, kültürel öğeleri, komşuları ile soydaşlarıyla olan ilişkileri ve sosyal yaşantısıyla ilgili önemli bilgiler içermektedir.

Göktürk İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra yerine Kutluk Devleti kuruldu. Bu devletin kurulmasını ve güçlenmesini sağlayan Bilge Kağan(683-734), kardeşi ve başkomutanı Kül Tiğin’in (685-731) anısına Moğolistan’ın Kuzeydoğusunda bulunan Orhun Vadisi’ne dikilmiş taş anıtlar Göktürk yazıtları adıyla anılmaktadır.

 Göktürk alfabesi ile Türkçe yazılı olan Bilge Tonyukuk yazıtları Orhun Yazıtlarının bir parçasıdır

Bilge Kağan yazıtı

Bilge Kağan ve Kül Tigin yazıtlarını Yollıg Tigin yazmıştır. Yollığ Tigin aynı zamanda Bilge Kağan’ın yeğenidir. Yazıtlarda bu abidelerin sonsuzluğa kadar kalması temennisi ile “Bengü Taşlar” denmiştir. Bilge Kağan ve Kül Tiğin anıtları arasında 1 km. uzaklık vardır.

Yazıtlar, 1889 yılında Moğolistan’da Orhun Vadisi’nde bulunmuşlardır.  Yazılma tarihleri MS. 8. yüzyılın başlarına dayanmaktadır.

Vezirleri Tonyukuk, yine Orhun Vadisi’nde bu anıtların yaklaşık 500 kilometre uzağına kendi adına bir anıt diktirmiştir. Bilge Kağan anıtı 72mx36m’lik bir alandadır. Bu alanın kenarlarına beşer metre arayla balbal dikilmiştir. Anıtın bulunduğu alanın çevresine bir kanal açılmış. Bölgede 2001 yılında yapılan kazılarda çoğu altın ve gümüşten yapılmış 4000 parça eser bulunmuştur.

Kül Teğin anıtında Rünik alfabeyle yazılmış bin satır bulunmaktadır. Taşların arka yüzüne aynı yazı Çince yazılmıştır. Benzer yazıtlar, Moğolistan’da ki Karabalsagun bölgesinde de bulunmuştur. Orhun Yazıtları 1893 yılında Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen  tarafından,  Rus Türkolog Vasili Radlof’un da yardımıyla çözülmüş ve aynı yılın 15 Aralık günü Danimarka Kraliyet Bilimler Akademisi’nde bilim dünyasına açıklanmıştır.

Orhun harfleriyle yazılan yazıtlardan 13. yüzyıl Moğol tarihçisi  Melik Cüveynî, Tarih-i Cihan-güşa adlı yapıtında söz etmiştir. Çin kaynakları da bu yazıtları bildirmekteydi.

*

Rus Çarı I. Petro’nun emriyle Sibirya’nın bitki örtüsünü incelemek için görevlendirilen bitki bilimci Daniel Gottlieb Messerschmidt ve kendisine rehber olarak verilen İsveçli esir subay Johan von Strahlenberg,  1721 yılında Güney Sibirya’da, Yenisey Irmağı’nın yukarı mecrasında bu yazı ile yazılmış ve Kırgızlara ait oldukları düşünülen mezar taşlarını içeren Yenisey Yazıtları’ndan bir tanesini keşfettiler.

Bir yıl sonra tutsaklığı son bulan Strahlenberg, İsveç’e dönüşünde bu inceleme ile ilgili izlenimlerini kitap hâline getirip 1730 yılında Stockholm’de yayınladı. Böylece Orhun Yazıtları bilim dünyasının dikkatini çekmiş oldu.

Bunlara rağmen Sibirya’ya ilk bilimsel heyetler ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru gönderilmiştir. 1887 ile 1888’de Finlandiya’dan Sibirya’ya Fin araştırma heyetleri gönderildi. Fin heyetlerinin bu bilimsel gezileri sonucu Yenisey mezar yazıtlarının kopyaları ilk kez olarak yayınlanmıştır.

Aynı yıl Rus arkeologlarından Nikolay Mihailoviç Yadrintsev Moğolistan’da, Orhun Irmağı kıyılarında aynı yazı ile yazılmış çok daha büyük iki yazıt buldu. Yadrintsev’in Orhun Yazıtları adı verilen bu iki büyük yazıt ile ilgili eseri 1890 yılında yayımlandı. Moğolistan’daki bu yeni keşif üzerine Axel Olai Heikel başkanlığında bir Fin araştırma heyeti Orhun Irmağı kıyılarına gitti. Fin heyetinin yaptığı bu bilimsel gezi sonunda Orhun Yazıtları’nın mükemmel kopyaları yayımlandı.

Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen’in 15 Aralık 1893’te Kopenhag Bilimler Akademisi’nin bir toplantısında Orhun ve Yenisey yazıtlarında kullanılan “runik” yazıyı çözümlediğini bilim dünyasına duyurduğu zaman hiçbir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde aydınlanmıştı. Thomsen’in eski Türk “runik” yazısının çözümü ile ilgili raporu çok geçmeden Danimarka Bilim ve Edebiyat Akademisi bülteninde yayımlandı.

Thomsen’in eski Türk “runik” yazısını çözümü bilim dünyasında, özellikle Türkologlar arasında büyük bir heyecan yaratmıştı. Vasili Radlof, daha 1894 Mart’ında Orhun Yazıtları üzerine hazırlayacağı eserinin ilk kısmı olan Erste Lieferung’u yayımladı.

Türkiye’de Orhun Yazıtları ile ilgili ilk kitap 1924 yılında Türkolog Necib Asım tarafından Osmanlı Türkçesi ile yazılmış ve Orhun Abideleri adıyla yayımlanmıştır. Necib Asım, bu kitabını Radlof ile Thomsen’in eserlerinden yararlanarak hazırlamıştır.

Orhun Yazıtları ile ilgili bir kitap Türkiye’de ikinci kez Hüseyin Namık Orkun tarafından yayımlanmıştır.  Orkun, Thomsen’in yayınını örnek almış, onun daha sonradan yaptığı düzeltmeler ve Kâşgarlı Mahmud’un sözlüğünden yararlanmıştır.

Ayrıca tarihçi Kazım Mirşan da yaptığı araştırmalarla yazıtların okunamayan bazı bölümlerini okumuş ve 1990’lı yıllarda yayınlamıştır. Kendisi yirmiden fazla Türk lehçesini konuşabildiği için birçok uzmanın yaptığı bazı çeviri hatalarını da düzeltebilmiştir.

*

O. Donner başkanlığındaki Fin heyetinin hazırladığı Fin Atlası, Orhun yazıtları hakkında ilk kapsamlı çalışmadır. Finli Türkologlar bu amaçla 1890 yılında Sibirya’yı geçerek Orta Asya’ya ulaştılar. Bu inceleme sonucunda Orhun yazıtlarını atlas şeklinde yayınlayarak bilim dünyasına tanıttılar.

Finli Âlim O. Donner, Göktürk yazısının İskandinav bölgesinde kullanılan runik yazıyla olan benzerliğine dikkat çekerek Likya ve Karya işaretleriyle ilgisi olduğunu öne sürmüştür.

Anstov, Mallittskiy ve Polinov gibi bilginler ise bu yazının Türk soy damgalarından gelişmiş olduğu fikrinde birleşmişlerdir. Ahmet Cevat Emre, “Eski Türk Yazısının Menşei, İstanbul-1938)” adlı eserinde, “İçerisinde ligatür ve piktogramlar bulunan bu yazının tamamen Türk mahreçli olduğunu, henüz alfabeleşmemiş yarı hece aşamasında bir yazı olduğunu” ifade eder. Emre, alfabelerin;

İdeogram piktogramhece yazısıyarı hece alfabe olarak şekillendiğini belirtir. Doğu Avrupa’daki Göktürk (runik) işaretli ideogram yazının gelişmiş şekli Mısır, Maya, Luwi yazısında görülen resim yazısıdır.

Sümer ve Akat çivi yazılarının dışında MÖ. 500’de kullanılan Eski Fars çivi yazısı, MS. 5. yy’ dan itibaren İrlanda ve Galler bölgesinde kullanılan Ogham yazısı yarı hece döneminin en yaygın örneklerindendir.

İçinde ligatür (tipografide iki veya daha fazla grafem veya harfin birleştirilerek tek bir harf olarak kullanılmasıdır. Örnek olarak Norveççe’de æ harfi a ve e harflerinin birleşiminden oluşur) ve piktografik özellikler bulunan yazılara Proto-Kanaite yazısının versiyonları olan Fenike, Etiyopya, Güney Arap, Eski İbrani ve eski Grek yazısı örnek olarak gösterilebilir.

Runik yazılara ait buluntu merkezleri: İskandinavya, Transilvanya’da, Kuzey İtalya, Fransa, Portekiz, Doğu Avrupa ülkeleri, Kırım, Kafkasya, İdil-Ural havzası, Altay bölgesi, Pakistan’daki Harappa, Lena nehri havzası, Hazar Denizi ve Baykal Gölü arası, Gobi Çölü ve çevresi, Güney Sibirya, Moğolistan ve uç nokta olarak Mançurya. Kısaca Atlantik Okyanusu’ndan, Pasifik Okyanusu’na kadar uzanan Kuzey yarım küre diyebiliriz.

Yavuz Sultan Selim zamanında İstanbul’daki Elçi hanına hapsedilen Macar elçisinin han duvarlarına yazdığı “Sekel”yazısı 16. Yüzyılın başlarında bile kilisenin ve krallığın her türlü yasaklamalara karşın, Sekellerin bu yazının unutulmadığını, bir nevi şifreli haberleşme olarak kullanıldığını gösteriyor.

Transilvanya’da çok sayıda Sekel yazısı ve Atilla’nın mezarının olduğu varsayılan bölgede çok sayıda runik yazı bulunmuştur.

Anadolu’da daha yakın zamanlarda bulunan üzerinde Göktürk yazıları bulunan iki makas ve halı tarağı runik yazının ulaştığı yerleri göstermesi açısından çok önemlidir.

İsveç, Norveç ve Danimarka’da yaklaşık 3500 runik yazılı taş bulunmuştur. Futhark adıyla bilinen bu buluntular, Göktürk yazıtlarıyla büyük benzerlik gösterirler.

Rus tarihçiler, R. Leonid ve İgor L. Kızlarov, “Göktürk, Yenisey, Güney Sibirya yazıtlarıyla, Doğu Avrupa’nın Don ve Kuban; Orta Asya’nın Açıktaş ve Isfahan yazıları karşılaştırıldığında bu yazıların akraba olduğu fikri bugün yaygınlaşmıştır. Erken dönem Orta Çağ’daki bütün bu toprakları- Don’dan Yenisey’e dek- sadece Türk kaynaklı bir dil birleştirmiştir. (Doğan, İsmail, Doğu Avrupa’daki Göktürk (Runik) İşaretli Yazıtlar, s:5)

Türk runik yazısının kullanıldığı bölgeler Hun, Avar, Peçenek, Bulgar, Göktürk, Uygur, Kırgız, Hazar, oğuz, Kanglı, Kimek, Kıpçak (Kuman) devletlerinin ve boylarının yaşadığı, hükümran olduğu yerlerdir.

Kırım ve çevresinde yaşayan Batı Hunları, Urallardan Ren Nehrine kadar olan bölgeyi yönettiler. Doğu Roma’nın Atilla’ya elçi olarak gönderdiği Priscus Rhetor, günlüğünde Atilla’nın Doğu Roma’ya kaçan Hun askerlerini isterken çağırdığı kâtibi bir kâğıttan kaçakların adlarını okur. MS. 5. Yüzyılda Hunların kayıtlarını tuttukları bir yazı kullandıkları anlaşılmaktadır.

Farklı bir bakış: Haluk Tarcan

Türklerin Anadolu’ya gelişi günümüzden yaklaşık olarak günümüzden 13 bin yıl öncedir. Türkler önce Doğu’dan 13 bin yıl önce, Batı’dan Trakya üzerinden MÖ. 8500-6500 yıl önce gelmiştir. Trakya ve İstanbul’da bulunan kurgan ve mezarlardan çıkan nesneler Ön Türklerin kullandığı eşyalara benzemektedir. En son Beşiktaş’ta bulunan kurganı buna örnektir.

Sarayburnu’na yerleşen bir grup Grek’in başında bulunan ve İstanbul’a adını veren Bizas, Traktır. Buraya yerleştiler ve balıkçılık yaptılar. Çünkü biraz ilerdeki düzlükte, ovada (Çemberlitaş’ın olduğu bölge) bir Trak köyü bulunuyordu.

https://i2.wp.com/ortacagayolculuk.com/wp-content/uploads/2017/09/T%C3%9CRKLER%C4%B0N-M%C4%B0LATTAN-2.000-YIL-%C3%96NCE-DE-%C4%B0STANBULDA-OLDU%C4%9EUNUN-KANITI-YOK-OLMAYA-TERK-ED%C4%B0LD%C4%B0.jpg?resize=300%2C300

Erenköy yazıtı

Erenköy’de bir inşaatın temelinde tesadüfen bulunan yazıt’ın MÖ.1980 tarihi verilmektedir.

https://onturk.files.wordpress.com/2011/03/181588_10150092195432379_538052378_6542528_5472035_n.jpg?w=529

Azerbaycan’dan Çin’e kadar uzanan bölgede milyonlarca adet kaya resmi ve tamga bulunuyor. Sadece Moğolistan’da bir milyon adet kaya resmi tespit edilmiştir. Resimlerin on milyon civarında olduğu söyleniyor.

Türklere ait kaya resimleri şematiktir. Bu yönüyle diğer kavimlerin yaptığı kaya resimlerden ayrılırlar. Onlar natürmort tarzında gerçek hayattan alınma sahneler değildir. Resimler, dinsel mesaj içerir, gökseldir.

Kazakistan’daki kaya resimlerinde halay çeken insanlar görülür.

Kazım Mirşan ve Haluk Tarcan, “Dinyeper’den Çin sınırına kadar bölgeye Türkbil federasyonu hâkim bulunuyordu. Bu devlet MÖ.879-MS: 575-580 yıllarına kadar devam etmiştir. Bu sebepten Orhun Yazıtları’nın yaklaşık yüz yıl önce dikilmiş olması gerektiğini” öne sürmüşlerdir.

“Orhun Yazıtları’nda bulunan bir kelimenin yanlış okunması; “Okuk Türük”, yani “Rabbani, tanrısal Türk” kelimesinin KÖKTÜRK okunmasıyla yeni bir Türk devlet olduğunu öne sürülmüştür.”

**

Türkistan’da doğan Runik yazı farklılaşarak Asya ve Avrupaya taşınmış ve zaman içinde farklılaşmıştır.

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\RUNİK\YAZILAR\Glakol alfabesi-Slavlar.jpg

İndus Vadisi’ndeki Harappa ve Mohengodero kullanılan yazı

Bu yazı MÖ. 2600 -1500 yılları arasında kullanıldı. Ağırlıklı olarak kare ve dikdörtgen şeklindeki döşeme levhaları – mühürler  tarafından işlenmiş) içine kazınmıştır.  Ayrıca, gemilerde veya seramik kap parçaları, bakır tabletler, çeşitli bronz kaplar ve fildişi ve kemik direkleri gibi diğer aşılmaz malzemeler üzerinde de bulunmuştur. Yazıt taşıyan pürüzsüz taşlar, özel kesilme tarzı ve zarif görünüşleri için ön plana çıkıyor.

Birçok yazıtlarda, zebu, mürekkep altı, gergedanlar, kaplanlar, filler  ve aynı zamanda tek boynuzlu atlar gibi belli fantastik yaratıklar,  figürler vardır. Yazıtlarda Hindu ülkesinin tipik hayvanları ve vahşi manzara, örneğin kobralar , tavus kuşları , süt ineği, develer,maymunlar ve eşekler yoktur . Bu konunun araştırılması, bu halkın geldiği yer hakkında bilgi verebilir. Yazının yönü sağdan sola doğru görünüyor. Bugüne kadar 4 binden fazla eser bulunmuştur.

Çin yazı karakterleri

Günümüzde Çince, Japonca ve Korecenin yazılmasında kullanılan simgesel grafikler ya da logogramlardır(Logogram, yazı dilinde bir kelime veya ifadeyi temsil eden yazılı karakterdir). Çin yazısının ilk örnekleri Çin’in Shang Hanedanlığı döneminde, yaklaşık MÖ 1600 yıllarına ait Fal Yazıtlarıdır. Çin karakteri daha sonra Çin dışında Doğu ve Güney Asya’da Kore, Vietnam ve Japonya’da kullanılmaya başlanmıştır.

Çin yazı karakterleri, alfabeden farklı olarak ses belirtmek için kullanılmaz; bir tür resim yazısından türemiştir. Bu nedenle farklı dillerde değişik seslerle okunabilir; ancak anlam değişmez. Bu sayede Çincenin yüzlerce farklı lehçesini konuşan Çinliler için tarih boyunca iletişimi kolaylaştıran bir araç olmuştur.

*

Bir işaretin bir kelimeyi, bir nesneyi ifade etmesi günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır. Trafikte, gar ve otagarlarda, hava alanlarında, kimyasalların üzerinde, giysilerde görülüyor. Dillerde farklı isimlerde ama aynı anlamı taşıyorlar.

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\RUNİK\YAZILAR\150px-Chinese_writing_system-tr.svg.png

Çin yazısındaki tarihsel değişime örnek

Piktogram ya da piktograf bir eşyayı, bir objeyi, bir yeri, bir işleyişi, bir kavramı resmetme yoluyla temsil eden semboldür. Bu sembollere dayalı yazı sistemine “piktografi” denir.

Piktografi; temsili ve grafiksel çizimler şeklinde kullanılan bir anlatım biçimidir. Bir başka deyişle, anlamlı işaretleri esas alan yazı sistemlerindeki işaretler olarak açıklanabilir.

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\YAZILAR\piktokramla.png

Piktografi temelde çivi yazısı gibi biraz uzam olan ve fonotik harfler veya belirleyici uyaklar kullanılarak oluşturulan bir sistemdir. Çivi yazısında ve hiyeroglifik yazılarda piktogramlar bulunur. Örneğin; Hitit ve Urartu yazı sistemleri piktografiktir.

Erken yazılı semboller, resim-yazıları ve ideogramları temel almıştır. Bunlar MÖ 5000 civarlarında Antik Çin kültüründe kullanılmıştır ve MÖ 2000 yılı civarında logografik yazım sistemi olarak geliştirilmeye başlanmıştır.

Piktograflar günümüzde halen Afrika’daki, Amerika’daki ve Okyanusya’daki gelişmemiş toplumlarda, yazılı iletişimde ana araç olarak kullanılmaktadır. Piktograflar çağdaş kültürler tarafından genellikle basit, resimsel, temsili semboller olarak kullanılmaktadır. Resim-yazılar genelde farklı ağızlar veya farklı dil ailelerine mensup dilleri konuşan insanların anlayabileceği üstün bir dildir.

Piktogram zaman zaman ideogram ile karıştırılır, ideogramda da resmetme yolu kullanılıyorsa da ideogram denilen işaret yalnızca bir fikri ifade eden semboldür. Günümüzde coğrafya haritalarında, meteorolojide, trafik işaretlerinde ve diğer birçok alanda kullanılan semboller de piktogram kapsamında ele alınabilirler.

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\RUNİK\YAZILAR\Çivi yazısı.jpg C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\RUNİK\YAZILAR\Mısır hiyegroflifleri.jpg

Sümer çivi yazısına örnek Mısır hiyeroglif yazı örneği

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\RUNİK\YAZILAR\Arap alfabesi.png

Arap alfabesi

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\Anglosaxonrunes.JPG AngloİN

İngiltere’de kullanılan Runik alfabe

Girit’te kullanılan Yazılar

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\RUNİK\YAZILAR\Linear A.png

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\RUNİK\YAZILAR\Linear B.png

Linear A

Linear B

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\RUNİK\YAZILAR\Latin yazısı.jpg

Latin yazısı

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\RUNİK\YAZILAR\Elder Futhark.png

Eski Futhark yazıtı

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\220px-01_Runes_of_thElder_Futhark.jpg

Yeni Futhark yazıtı

Glakol alfabesi

Bilinenin aksine Slavlar Kril alfabesinden önce bir alfabe kullanıyorlardı. Ortodoks kiiisesine mensup iki kardeş papaz, paganlarlardan kalan alfabe yerine yeni bir alfabe ürettiler.

Doğal olarak hem Batı, hem Doğu Avrupa kiliseleri, “Şeytanın yazısı” dedikleri yazıtları yok ettiler.

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\RUNİK\YAZILAR\Glakol alfabesi-Slavlar.jpg

Eski Slav yazısı Glakol alfabesi

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\RUNİK\YAZILAR\Ogham_Stone.jpg

Eski İrlanda yazısına örnek Orgham yazıtı

Eski İrlanda Dili: ogam erken İrlandalı dili yazmak için kullanılan bir Erken Ortaçağ alfabesidir ve daha sonra Eski İrlandaca dili (skolastik oğam, 6-9. yüzyıllar). İrlanda ve Batı Britanya’nın her yerindeki taş anıtlarda yaklaşık 400 adet yazıt bulunmaktadır. Bunların çoğu Güney Münster’dedir. İrlanda dışındaki en büyük sayı Pembrokeshire, Galler’de. Yazıtların büyük çoğunluğu kişisel isimlerden oluşmaktadır. Yüksek Ortaçağ Bríatharogam’a göre, çeşitli ağaçların adları mektuplara atfedilebilir.

İrlanda ve Galler’de anıtsal taş yazıtların dili İlkel İrlandalı olarak adlandırılır.

Rovaş alfabesi (Székely Rovásírás), Göktürk runik yazısına dayanan Macar runik alfabesidir.

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\RUNİK\Rovaş alfabesi.jpg

Macarların ilk Hristiyan kralı olan Istvan tarafından, “Hristiyanlık öncesi tüm yazıtların yok edilmesi” emri doğrultusunda yasaklanmasına rağmen, Transilvanya’nın bazı bölgelerinde 1850’li yıllara kadar kullanılmıştır. Macar runik yazısı genellikle bustrofedon usulü ile tahta-taş parçalara yazılırdı. Bu usulde yazı birbirini takip eder şekilde sağdan sola ve soldan sağa yazılırdı. Runik yazı Macarcadaki her ses birimi için ayrı harfler içermekteydi ve bu açıdan Macarcaya Latin alfabesinden daha uygun idi.

Bugünkü adıyla Transilvanya, tarihteki adıyla Macaristan’ın Osmanlı Devletine bağlı bağımsız bir prenslik olan Erdel bölgesinde yaşayan Türk soylu olduğu öne sürülen Sekellerin kullandığı yazıya “Rovas” yazısı denilmektedir. Bilindiği gibi Macaristan ve Erdel’in bulunduğu bölgelerde Hunlar ve Avarlar yaşamış, hüküm sürmüşlerdir. Rovans runik yazısı, Kilisenin ve Macar krallarının ölüm cezası tehditlerine rağmen 1648 tarihine kadar kullanılmıştır.

1690 tarihinde Osmanlı Devletine karşı kurulan haçlı ordusunda bulunan İtalyan bilim adamı Fernando Marsigli, baston olarak kullanılan bir tahta parçası üzerinde Rovas işaretleriyle yapılmış bir sekel takvimi görmüştür. Marsigli, yazıyı kopyalayıp İtalya’ya götürmüştür. Yazı şu an Bologna Üniversitesi kütüphanesindedir.

MS. 1000’lerde Macar Kral Hristiyan olduktan sonra pagan inancını hatırlatan runik yazılı metinleri yok ettirmiştir. Papalık ve Katolik papazlar bu yazıya savaş açtılar.

Anglosakson runik alfabesi

5. yüzyıldan 8. yüzyıla dek kullanılan runik yazıdır. Bu yazı Eski İngilizce ile Eski Frizce dillerini yazmak için kullanılmıştır. Bu yazının kullanıldığı yazıtlar seyrektir. İngiltere’nin Normanlar tarafından fethinden sonra yok olur.

Futhark , Yaşlı Futhark , eski Futhark veya Alman Futhark )

Göç Döneminde Germen kabileleri tarafından Kuzey Batı Germen  lehçeleri için kullanılan bir yazı sistemi idi. Yazıtlar, 2. yüzyıldan 8. Yüzyıllara ait  eserler (mücevher, muska, alet, silah ve koşu taşı dahil ) üzerinde bulunmuştur.

Genç Futhark da adlandırılan, İskandinav rünler , bir olan runik alfabesi ve azaltılmış formu Elder Futhark 7. ve 8. yüzyıllarda sırasında bir “geçiş dönemi” sonra, 9. yüzyılda yaklaşık kullanımda sadece 16 karakterli. Azaltma, biraz paradoksal olarak, fonetik değişikliklerle Proto-Norseus’un Eski Norse’ye dönüşmesiyle konuşulan dilde daha çok sayıda farklı fonemeye neden oldu.

Genç Futhark’ın ömrü kabaca Viking Çağına karşılık gelir. İskandinavya’nın Hıristiyanlaştırılmasından sonra kullanımı azaldı. 12. yüzyılda İskandinavya’daki yazıların çoğu Latin alfabesindeydi. Ortaçağ rünleri (yaklaşık 1100-1500 kullanılırken) ve Latinleşmiş Dalecarlian rünleri (yaklaşık 1500-1910) biçiminde hayatta kaldı

Genç Futhark’ın kullanımı İskandinavya ve Viking Çağındaki yerleşim bölgelerinde, muhtemelen 9. yüzyıldan itibaren kullanımda bulunuyordu.

TAMGALARIN YANİ YAZININ YAYILIMI

Bulunan tamgalar, balballar, kurganlar, taşbabalar tarihte bilinen bazı varsayımları sarsıyor. Türkleri Orta Asya halkı gösteren varsayımlar her geçen gün sarsılıyor. Türklerin ana yurdunu Azerbaycan, Hazar Denizi ve Kazakistan’ın Kuzey’i, Balkaş Gölü civarı olarak düşünürsek bütün taşlar yerine oturuyor. Ön Türkler, buradan Avrupa ve Çin’e kadar olan bölgeye yayılmışlardır. Bölgede tabi ki başka halklar da yaşıyordu. Hazar Denizi’ne adını veren (Kaspi Denizi) Kaslar, Volga’nın kaynaklarına yakın bölgelerde Fin-Ogur halkları, Kırım ve civarında Germenlerin ataları, Baltık kıyılarında Slavlar yaşıyordu. Ruslar’ın ataları Kuzeydeki ormanlarda yaşıyordu.

C:\Users\w7\Downloads\20180106_122959.jpg

Sürüler ve keçe çadır ev

Macar Türkolog G.Nemeth henüz 1912-1914 yıllarında Türklerin oluşum bölgesinin merkezi Orta Asya değil, Ural-Altay arasında olduğunu öne sürmüş, daha sonra Türklerin ilk ana vatanı olarak Doğu Avrupa’yı göstermiştir. (Zekiev, Mir fatih Z, Türklerin ve Tatarların Kökeni)

Ön Türklerin bir kısmı buradan Avrupa’ya, büyük bir kısmı Asya içlerine göç etmişlerdir. İklimsel değişiklikler ve siyasi nedenlerle göçler çift taraflı olarak yüzyıllarca devam etmiştir.

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\RUNİK\Image-1.jpg

Runik alfabeli bir İskandinav kılıcı

Avrupa’nın ilk Turani kavimleri ortadan kalktıktan sonra kültürel ilişki Ön Türk kavimlerinden İskitler, Ten (Don), İtil (Volga) ve Yayık (Ural) nehirleri boylarında yaşayan Ön Türkler ve Batı Hunlar’ı olduğunu söyleyebiliriz.

**

Tamgaları Ön Türklere komşu olan Kas kökenli kavimlerde kullanmıştır. Kafkasya’da 3500 yıl öncesine ait yazıtlar bulunmuştur. Sadece bir bölgede üzerinde runik harfler bulunan 5000 adet tablet bulunmuştur. Tabletler MÖ. 4. Yüzyıldan MS. III. Yüzyıllar arasına aittir.

Anadolu’da bulunan Hitit hiyeroglifleri MÖ. 12 ve 7. yüzyıllara tarihlendirilmiştir. Nurbiy Lovpaçe, Eski Hatıpsa Kentinden Mesaj, s.8, Ankara-2012, KAF-DAV)

Kargamışta bulunan Adığe damgaları MÖ. 2000 yıllarına aittir. (Nurbiy Lovpaçe, Eski Hatıpsa Kentinden Mesaj, s.9, Ankara-2012, KAF-DAV)

Kuzey Kafkasya’da Karaçay-Malkar Türklerinin yaşadığı bölgelerde bulunan runik harfli yazıtların Hunların bir kolu olan Kuban Bulgar Türklerine ait olduğu ve 4’üncü veya 5’inci yüzyıllar arasında yazıldığı saptanmıştır. Bu yazıtların Yenisey ve Orhon yazıtlarından çok daha önce yazılmış olmaları dikkat çekicidir. Bu konudaki çalışmalarıyla tanınan Karaçaylı bilim adamı Soslanbek Bayçora, “Avrupadaki Eski Türk Yazıtları” adlı kitabında, Kuban Bulgar yazıtlarını açıklamalı olarak vermiştir. Soslanbek Bayçora, Kuban Bulgar metinlerinden yola çıkarak bir alfabe sistemi ortaya çıkarmış; Yenisey, Orhon, Tuna Bulgar ve İdil [Volga] Bulgar yazıtlarıyla karşılaştırmalı bir alfabe çizelgesi hazırlamıştır. Soslanbek Bayçora, Kuban Bulgar metinlerindeki harflerin, Orhon yazıtlarındaki harflere çok benzediğini ancak Kuban Bulgar metinlerinin çok daha önce oluşmuş bir yazı sistemine ait harflerle yazıldığını ileri sürmektedir. Karaçay-Malkar Türklerinin yaşadığı bölgede bulunan ve Hun-Bulgar Türklerine ait olduğu anlaşılan bu yazıtların aynı zamanda en eski Türk yazıtlarından olduğu, en azından Yenisey ve Orhon yazıtlarından çok daha eski olmalarıdır.

**

Sonraki yüzyıllarda Asya ve Avrupa arasında kültürel ilişkiler İskitler, İskandinav kavimleri ve Etrüskler aracılığıyla sürdürülmüştür.

İskitler

İskitler’e ait tarihi kayıtlar MÖ. 800’lü yıllara aittir. İskitler Çin’den Tuna’ya kadar uzanan 7000 km.lik bir coğrafyada hüküm sürmüşlerdir. Heredot, Tukidides gibi Antik Çağ tarihçileri İskitler için” Ata binen, uzun sivri külah takan, pantolon giyen, yay, hançer kullanan ve balta taşıyan; 4 ila 6 tekerlekli arabalarda yaşayan ve kımız içen bir halk” olarak anlatırlar. Ölügömme adetleri Göktürkler benzer.

C:\Users\w7\Downloads\20180106_123044.jpg

Araba evlerin bir örneği

İlhami Durmuş, İskitler adındaki eserinde İskitlerin kökeni üzerine olan görüşler yer vermiştir. 19. Yüzyılın önde tarihçileri İskitleri Ural-Altay ailesi içinde değerlendirirler. B. G. Niebuhn (1830), Yunan tarihi uzmanı Grote (1857),Neuman (1855) İskitlerin Ural-Altay ırkına mensup olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Kiepart (1878), G. Nagy (1895), Geza Kum (1880) gibi araştırmacılar İskitlerin yaşam tarzını inceleyerek,” İskitlerin farklı Türk soylarını içerdiğini açıkça gösteriyor” diye yazmışlardır. (İskitler, s.56)

C:\Users\w7\Documents\ZZZZ.YAZILACAK YAZILAR\RUNİK\image001.jpg

Bir mezarda bulunan İskit çizmesi

Isac Newton, bir tarih kitabı yazmıştır. Tarih kitabında İskitlerden Avrupa’nın ilk insanları olarak bahseder. (Newton’s Re ised History of Ancient Kindoms, Londra-2008, s:67-69.) aktaran İskit-Türk Aynılığı Emine Sonnur Özcan, s: 34,Selenge Yayınları, İstanbul-2016

MÖ. I. yüzyılda yaşayan Romalı Tarhçi Pompeyli Trogus’un verdiği bilgileri aktaran ve MS. II. yüzyılda yaşayan Romalı tarihçi Justin, İskitlerin dünya üzerinde en yeni millet değil, bilakis an eskisi olduğunun altını çizmektedir.(age.56)

Heredot, Thudides, Xenephon gibi tarihçiler İskitler için “atlı süvari, kement kullanan, iyi ok kullanan, geri dönüp ok atabilen, keçe külahlı, uzun saçlı, pantolon giyen halk olarak” tarif ederler.(age.83)

Hipokrat, İskitlerden kısrak sütü içen halk olarak bahseder. İskitlerin araba şeklindeki evlerinin keçeyle kaplı olduğunu yazar.(age.97)

*

İskitlerin içinde kas, Cermen ve İrani kavimler bulunabilir. Ancak yönetici sınıfın ve çoğunluğunun Ön Türk olduğunu söyleyebiliriz. İskitleri ve Persleri tanıyan Grek tarihçilerin hiç birisi bu halkların aynı dili konuştuğunu yazmaz. Aksine Ön Türklere benzediğini yazarlar.

Sovyet dönemi tarihçilerinin çoğu bu “Netemeli” konuda devlet politikasına uydular. Stalin, Türk Milliyetçilerini ve Milliyetçi Türk komünistlerini otuzlu yıllarda yok etmişti. İkinci sınıf vatandaş yerine konulan Türk kavimlerine “Siz Altın Elbiseli adamın medeniyetini kuranların soyundan geliyorsunuz” diyemezdi. Devlet politikasına uymayan aydınların sonunu herkes görmüştü.

Türkler için göçebe yerine göçmen tanımı uygun olur. Maveraünnnehir ve Harezm bölgelerindeki şehirleri Arap tarihçiler, Uygur kentlerini ise Çinliler yazarlar. Sasani ordusunda Türklerle birlikte görev yapan Araplar bölgeyi, zengin kentleri ve ipek ticaretini biliyorlardı. Bu yüzden sasani devleti yıkılınca bölgeye saldırdılar.

468 yılında yıkılan Batı Hun Devleti’nin hâkim olduğu bölge’de Göktürkleri görürüz. Bölge daha sonra Batı Göktürklerin hâkimiyetindedir. 658-659 yıllarında Çin tarafından yıkılan bu imparatorluğun yerini Hazar Devleti alır. Hazarlar (685-965) Semender, Saray ve Kiev (kıyı ev) başta olmak üzere birçok kent kurdular.

https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/c/c5/Signature_Kiev_letter.gif/250px-Signature_Kiev_letter.gif

Hazarlar Runik alfabeyi kullandılar. Günümüze ulaşan bir yazı, Hukirim=Okurum

Volga boyunda devlet kuran Bulgarlar Bulgar,  Suvar, Kaşan, Çükatav, Aşlı,Tukçın), İbrahim (Bryakhimov) ve Tavile gibi birçok kentler kurmuşlardır. X. Yüzyılda Kimek topraklarını ziyaret eden Arap seyyah Ebu Delef, “Kimeklerin otuzdan fazla kentleri olduğunu” yazar.

Problem günümüz Türk tarihçilerin Türkleri “Göçmen değil, göçebe ve gayri medeni” görmeleridir. Tüm dünyanın HUNGAR (Hun) ve HUNGARY (Hun ülkesi) dediğine; b,z Macar ve macaristan diyoruz.

Cermenler

Dünya tarihinde en önemli ve güçlü iki grup atlı kavimler olmuştur, bunlardan birincisi Doğu’da Türkler, Batı’da ise Cermenler idiler.” Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları Cilt 2, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001, s. 9)

İskandinav kavimleri

İskandinav yarımadasının ilk sakinleri Ural-Altay ailesine mensup Finlilerdi. Fillandiya’daki Abo kentinin Fince adı Turku’dur.

Türklerin bu kavimlere arka anlamında get veya got dediklerinin iddia eden tarihçilerin tezlerinin ve bu kavimlerin bölgede yaşayan Türk kavimleri ile benzerliklerinin daha fazla araştırılması ilginç bilgiler verebilir.

İskandinavya’da yaşayan(İsveç, Norveç, Danimarka ve Fillandiya) halkların Ön Türklerle ilgili en ilgin tez İsveç tarihinin kurucusuProf. Sven Lagerbring (1707-1787)tarafından 1764 yılında öne sürülmüştür, “İSVEÇLİLERİN ATALARI TÜRKTÜR”. Sven Bring, eski sagalardan yola çıkarak, Eski İsveççenin Oden / Wodan tarafından getirildiğini öne sürer. Oden, Herwoar destanının (saga) birinci bölümünde Tirkior (Türkler) ve asiemaen (Asyalılar, Asyalı adamlar) olarak tanıtılan büyük bir kitlenin önderiydi.

Sven Bring’e göre “Oden Almanya üzerinden yola çıktı ve önce Almanya’da durdu. Oradan Halstein üzerinden Danimarka’ya geçti ve İsveç’te durdu. Nihayet bu uzun yolculukların sonuna geldi. Buralara birer oğlunu Kral olarak bıraktı ve yanlarına beraberlerindekilerden büyük gruplar verdi. (Laggerbring, Prof. Sven, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri, s,37)

Prof. Seven’e göre İngiltere ailelerinin de (Yöneten asil aileler)atalarının kökeni aynı şekilde Oden’e ulaşır.(Laggerbring, Prof. Sven, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri, s,38) Sven Bring, “Bizim atalarımız Odenin yoldaşları Türklerdir”der. (Laggerbring, Prof. Sven, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri, s,38) Fillandiya’da yaşayan Laponlar, fizik olarak Asyalılara benzerler.

Lagerbring yalnız İskandinavya dillerinin değil Almanca, Fransızca ve İngilizcenin de Türkçe ile akraba olduğu görüşünü savunmuştur.

Bu konuda ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler Sayın Abdullah Girginin çevirdiği ve yazdığı iki kitabı okuyabilirler Atilla ve Batı Hunlar’ın Almanlarla/Cermen kavimleriyle ilişkilerini -Nibelungen Destanı’ndan öğrenebilirler.

Abdullah Girgin, Prof. Sven Laggerbring, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri, İstanbul-2010 Kaynak Yayınları

Abdullah Girgin, İsveçlilerin Türk kökenleri üzerine, İstanbul-2011, Kaynak Yayınları

Nibelungen Destanı, Bursa-2001, Asa kitabevi

Tamgalar daha sonra kontlukların ve şehirlerin simgelerine dönüştü.

Etrüskler

Medeniyetin başlangıç noktası sayılan “alfabe ve yazılı anlatımı, medeniyeti”  Güney Avrupa’ya ilk kez götürenlerin Etrüskler oldukları ifade edilmiştir. Bazı Türk tarihçiler ve bilhassa Macar araştırmacılar ETrüsklerin Ön Türk kavimlerinden olduğunu öne sürerler.

Etrüskler olarak anılan ve İtalya Tuscan bölgesine göç ederek, yerleşen ve bu topraklara medeniyet getiren kavmin de Türk oldukları kabul edilmiştir”. (Kaynak; Mario Aliei, Ancient Link; The Magyar – Etruscan Linguistic Relationship, Published by All Print Kiado, Budapest, 2005, s. 10 – 13.)

Ayrıca Latince ve Grekçe başta olmak üzere, tüm Batı alfabelerin ve dillerinin temel kaynağının “Etrüsk Alfabesi – yani Gök-Türk Runik” harflerinin olduğu vurgulanmıştır.”Alfred Toth, Etrsucans, Huns and Hungarians, Published By Mikes İnternational, Den Haag, 2007, s. 3- 4.

Etrüsklerin Lidya’lıların yaşadığı bölgelerden Limni ve İtalya’ya göç etmişlerdir. Bu bize Batı Anadolu’da görülen Ön Türk tamgalarının kaynağını aydınlatır.

Ön Türklerin Avrupa’daki izleri

İlkokul, orta, üniversite ve doktora öğrencileri için ayrı ayrı kitaplar yazan; kitapları günümüzde okutulan Edward Augustus Freeman, 1877 yılında yazdığı Hıstory Europe kitabının 2. Baskısında, Avrupa’ya gelen Arilerin, Avrupa’da yaşayan, “Avrupa’nın Ari olmayan”, yani şimdiki atalarının soyundan olmayan” halkları (Hungaryan ve Türkler) uçlara sürdüler, imha ettiler.

Türk nefreti üzerine kurulu ve ırkçı bir tarih anlayışıyla yazılan bu kitap, Avrupa’nın ilk sakinlerinin Türk olduğunu yazar.

James Fergusson, 1877 yılında yayınladığı, “Rude Stone Monemen All Countries” adlı kitabında dünyadaki taş anıtları yazmıştır. Fergusson, Avrupa, Hindistan, Mısır ve Amerika’yı dolaşmış ve bu kitabı yazmıştır. Kitabının 30 ve 31. Sayfalarında Çin, Moğolistan, Tatariristan, Hindistan, Yunanistan (Pelasglar), Etrürya ve Avrupa’daki tarih öncesi anıtları yapanlar Turanlılardır diye yazmıştır.

Fergusson, kitabının 507. Sayfasında “ Turanlı milletlerin egemen olduğu yerler, Aryenlerin hiç ulaşamadığı yerlerde yaşayanlardır. Avrupa’daki dolmenleri inşa edenler kesinlikle Aryen ırkından değildirler, bu eserleri damarlarında Turan kanı taşıyanlar etmiştir. Turanlılar dünyanın en uzak köşelerine hâkim olmayı sürdürmüşler” diye yazmıştır.(Atatürk, bu makaleyi 1930 yılında Türkçeye çevirtmiştir.)

Ferguson, “Turanilerin VIII.-IX. Yüzyılda ingilter ve Fransa’ya, XI-XII. Yüzyılda İskandinavya’ya egemen oldularr” diye ekler.

Fergusson, Turanlıların Avrupa’daki yaptığı binden fazla dolmenin dökümünü çıkarmıştır.

Ferguson, Fransa’da yer adlarını inceledim. Neredeyse tamamı “Ak”la bitiyor. Akla biten kelimeler Türkçedir, Ari dilde yoktur. Bu ek, Türk dilinde vardır. Sonu “Ak”la biten nehir, ırmak ve yerleşim adları Türkçe kökenlidir. M. Betrand 1864‘de Fransa’nın 31 yöresinde saptadığı 2225 dolmenin 517‘sinin adlarının “ak” ile bittiğini tespit etmiştir.

İskoç asıllı yazar, kendi halkının da köklerini incelemiş, İskoçların da Türk olduğunu ve kökenlerinin İskitler olduğunu yazmıştır. İskoç bilgin yaptığı bir araştırmada İskoçyalıların 6 Nisan 1320’de papaya gönderdikleri bir yazıda kendilerinin Asyalı İskitlerin soyundan geldiklerini, “iskoç” (scoth) sözcüğünün “İskitéin (scyth) özgün biçiminden başka bir şey olmadığını resmen bildirerek kilise kayıtlarına geçirtmişlerdi. Komşuları İrlandalılar da kökenlerinin Turanlı olduğunu belirterek övünürlerdi.

1873 yılında toplanan Uluslararası oryantalistler Kongresine bir rapor sunan Leon Cahun, Ferguson’un bulgularını doğrulayıp, 30 sayfalık yeni kanıtlar açıklıyor ve “Avrupa’da Aryenlerden önce Turanlıların yaşadığını” söylüyor.

1876’da “Revue Oriantale Americaine” derginde yayınlanan bir yazıda Fransa’da Ari dillerden önce konuşulan dilin Turani olduğu yazılmıştır. (Fransa’da 1800’lein başında halkın sadece %10’nu Fransızca konuşuyordu. Günümüz’de Basklar, Brötonlar, Korsikalılar, Oksitanlar dillerini koruman için mücadele ediyor, Ekrem Hayri Peker) Cahun’a göre, bu dil Çağatay Türkçesine yakındır.

Bu yazı 1930’larda Atatürk tarafından Ruşen Eşref’e Türkçeye çevirtmiştir. “Fransa’da Ari Dillere Tekaddüm Eden Lehçenin Turani Menşei”

Fergusson ve Leon Cahun 500’den fazla yer adı bulmuşlardır.

Turanilerden geriye kalan başka bir iz ise Yeşim taşıdır. 1800’lerin başında İngiltere’nin Güney’inde, Fransa’nın Kuzey’inde çok sayıda yeşim taşından balta ağzı ve mücevher bulunmuştur. Buluntular MÖ. 6000, yani 8000 yıl öncesine aittir.

Avrupa’nın neresinde olursa olsun, kuruluşu 6000 yıl öncesine dayanan taş anıt ya da mezar bulunmuş ise; orada Orta Asya Türklerinin eski çağlarda “ya de” taşı dedikleri, hemen bütün Avrupa dillerinde “Ja de” (okunuşu) olarak adlandırılan ve Farsların “yeşm” dedikleri bizim ise yeşim taşı dediğimiz, sert taştan yapılmış baltalar ve turkuvaz taşından gerdanlıklar çıkarılmıştır.

Yeşim taşının Türkler için dinsel bir önemi vardı. Ölen insanların yanına yeşim taşından yapılmış mücevherler, nesneler konurdu. Bu adet Türklerden Çinlilere geçmiş. İlginçtir, aynı adet Orta Amerika ve Meksika’da büyük uygarlıklar kurmuş Mayalar ve İnkalar’da da görülüyor.

İki İsviçreli araştırmacı bu taşın peşine düşerler, taşı sadece Türklerin yaşadığı Hotan’da bulurlar. Tarihçi Max Müller, yeşim taşını Aryenler’in yanlarında getirdiğini öne sürmüşse de ciddiye alınmamıştır.

Yeşim taşı, sadece Türklerin yaşadığı bölgede bulunuyordu. Türkler yeşim taşını Çinlilere satıp yerine ipek kumaş alıyorlardı. “Eski Tang Tarihi” adlı eserde, Çinlilerin Türklerden işlenmiş ve çoğu işlenmemiş yeşim taşı aldıklarını ve karşılığında ipek kumaş verdikleri yazılıdır. Yeşim taşı, onu parlatacak elmas tozunu elde etmek için daha sert bir maden olan zirkonyum Türklerin yaşadığı bölgede bulunuyordu. Bu bölgede Ari halklar bulunmuyordu. Avrupa’da yeşim taşı yoktur. Yeşim taşını Avrupa’ya Türk soylu, Turani halklar getirmişlerdir.

Bu konuda 1906 yılında çeşitli disiplinlerden oluşan bilim adamlarınca bir kitap hazırlandı. Devasa boyutlarda sadece 100 adet basılan bu kitap o zamanki devletlere gönderilmiş ve kitabın kalıpları imha edilmiştir.

Avrupalı bazı bilginler Avrupa’da ya de taşı aramışlar sadece Kuzey İtalya’da rastladıkları içinde yeşim damarları bulunan bir metreküplük taş dışında bulamamışlardır.

Dünyanın en sert taşı olan elmasın sertlik derecesi 10, yeşim taşının ise 7 dir. Bu taş ancak kendinden daha sert olan elmas, safir, zircon, yakut gibi taşlarla işlenebiliyordu. Bu taşı işleyen Turanlı ustalar mineraloji konusunda büyük bir bilgiye sahiptiler. Dağlarda buldukları damarlardan dev ateşler yakarak yumuşattıkları tonlarca ağırlıkta ya de bloklarını dövüp kuma dönüştürdükleri elmas, safir, zircon ve yakut tozlarını ıslak derilere yedirip kurutarak elde ettikleri zımparalarla binlerce yıldır kullandıkları kendi yaratıları olan özel tornalarda tıraşlayarak biçimlendiriyorlardı. Avrupa’da bulunan yeşim taşları Türkistan’ın Hotan, Yarkent, Lolan, Miran dolaylarında çıkarılıyordu. Avrupa’da bulunan ya de baltaların ağızları keskin değildir, çünkü bu baltalar dinsel törenlerde kullanılıyordu.

Sürpriz bir damga

Bulgaristan’a gelen Türk boyları, MS. 680’de burada bir devlet kurdular. Bulgar hükümdarı Boris (852-869) Ortodoks Hristiyan oldu. Papazlar, Bulgarlara kullandıkları runik yazı yerine yaptıkları Kril alfabesini kullandırdılar. Pagan dönemini hatırlatan runik yazılı eserler yok edildi. Buna rağmen Preslav ve Pliska antik kentlerinde, bölgeye yakın dobruca’nın Murfatlar köyünde çok sayıda runik yazılı eser günümüze ulaştı.

C:\Users\w7\Downloads\1520870598060-80a1582b-90d4-47c7-8184-bfa970b4f5b4_.jpg

1957 yılında Romanya’daki Dobruca bölgesindeki Köstence iline 20 km. uzaklıkta Murfatlar köyünde yapılan kazılarda Tuna kanalına 400 metre mesafede birbirine bağlı dört kilise galerisinden oluşan bir yer altı kilisesi bulunmuştur. Bu kilisede Grek, Glagolik ve Kril alfabesiyle yazılmış metinler dışında runik yazılı taşlar, sütunlar ve kitabeler bulunmuştur.

İlginç olan buradaki kalıntılar arasında üzerinde arslan kabartması bulunan mermer bir taş ve üzerinde runik yazılı bir kurt başı dikkat çeker.

Bulgar Türkleri tarafından kurulan Preslav antik kentinde, üzerlerinde tamgalar, runik yazılar, piktogramlar, resimler bulunan taşlar, seramikler bulunmuştur. Bulgaristan’daki Şumnu müzesinde antik Preslav şehrinden çıkarılan çok sayıda runik damgalı taşlar, piktogramlar ve heykeller sergilenmektedir. Antik kentin duvarlarında çok sayıda tamga bulunuyor.

Dobruca, onlarca asır Türklerin yurdu olmuş ve son oğuz prensliği burada hüküm sürerken

Sultan II. Murat devrinde Osmanlılar tarafından yıkılmıştır.

Dobruca’daki Tatar mezarlığındaki mezar taşlarında Türk soy tamgaları görülmektedir.

*

Runik yazılı en eski belge 1599 tarihli bir haritadır. Bu haritada Vikinglerin gittiği İzlanda, Grönland ve ameri kıtası kıyıları gösterilmektedir.

*

21 Aralık 2017 tarihli bir gazete haberi Moğolistan’da 1300 yıllık Turki Anıtsal Mezar Keşfedildi

Moğolistan’ın doğusundaki Dongoin shiree arkeolojik alanında, Türki runik yazılar kazınmış 14 dikili taştan oluşan kare bir mezar kompleksi keşfedildi.

Keşif, Osaka Üniversitesi ve Moğolistan Bilimler Akademisi Tarih ve Arkeoloji Enstitüsü tarafından ortak yürütülen kazılar sırasında üç yıllık bir araştırma projesi kapsamında yapıldı.

Daha önce, bu tür yazıtların yalnızca Ulan Bator’un batı bölgesindeki bozkırlarda olduğuna inanılıyordu. Ancak bu keşif, Ortaçağ’da doğu Moğolistan’daki ilişkilerin ve kabile dengelerinin aydınlatılmasını sağladı.

Söz konusu anıtsal yapı kare biçiminde ve ortadaki yükseltilmiş bir tepedeki mezarın etrafını saran yazıtlı 14 dikilitaştan oluşuyor.

Dikilitaşlardaki her bir yazıda, Türki kabilelere ait toplam 100 tamga yer alıyor (Tamga, Avrasya göçebe halklarının kullandığı bir mühür veya damga). Aynı zamanda bu dikilitaşlardaki yazıtlar, Moğolistan’da şimdiye kadar bulunan en büyük Türki yazıtlarını oluşturuyor.

Mezarda bulunan kömür parçası, koyun derisi parçası ve bir at kemiği parçasına yapılan radyokarbon analizler, bu mezar kompleksinin yaklaşık olarak 8. yüzyılda, İkinci Göktürk Kağanlığı döneminde yapıldığını gösteriyor.

Yazıtları deşifre eden Profesör Takashi Osawa, bu mezar kompleksinin bir Yabgu’ya ait olduğunu söylüyor. Yabgu, Bilge Kağan döneminde (MS 716-734), Kağan’dan sonraki en yüksek ünvandı. Ayrıca, bu Yabgu’nun doğu Moğolistan’da Tengri Kağan döneminde (MS 734-741), üst düzey idari görevli ve bir komutan olan Tölis-Shad oldu.

Bulgular, bu benzersiz mezar kompleksinin bulunduğu Dongoin shiree stepinin, Çin ve Türk metinlerindeki yazıtlardan bilinmeyen eski Türk Kağanlığının doğu alanının merkezi olduğunu gösteriyor.

***

Runik alfabe Türk kavimleri tarafından uzun süre kullanıldı. X. Yüzyılda Kimek topraklarını ziyaret eden Arap seyyah Ebu Delef, “Onlarda sapıyla yazı yazdıkları kamış üretilir”. Kimekler, eski Türk alfabesiyle yazı yazdıkları konusunda İrtiş civarı ve Tarbagatay Dağı’nda bulunan eski eserler ve IX-X. Yüzyıla ait Türkçe kitabeli tunç aynalar birer delildir.(KAZAKİSTAN ve KAZAKLAR, Kazakistan Bilimler Akademisi, İstanbul-2013, s,105)

Arapça eğitim yaygınlaştıkça runik yazı kullanımdan kalkmıştır. Buna rağmen unutulmadı ve 15. Yüzyılda Fatih Sultan Mehmet tarafından Otlukbeli Savaşı sonrası Doğu’daki Türk ülkelerine gönderilen Uygurca fetihnamelerde kullanılmıştır.

Fatih Sultan Mehmet’in Doğu’daki Türk devlet ve beyliklerine gönderdiği ve Runik alfabesini kullandığı mektubu Sayın Hakan erdem Karar gazetesinde 21 Ocak’ta bu mektubu yayınlamıştır.

“Daha önceki Anadolu Selçuklularının ve Danişmendliler, Artuklular, Saltukoğulları ve Mengücekliler gibi ilk kuşak Türk beyliklerinin Türkçeyi yani Oğuzcayı yazı dili olarak kullanmadıkları düşünüldüğünde meşru bir sorudur bu. Bu söylediğim, Türkçenin başka şubelerinin çok daha önce yazı dili olarak kullanılmadığı anlamına gelmiyor tabii ki. Sekizinci yüzyılın başlarından kalma Orhun yazıtları ve onlardan daha eski olan Yenisey yazıtlarında, bugün Eski Türkçe diye adlandırdığımız bir Türkçenin yetkinlikle kullanıldığını görüyoruz.

18-01/21/ekran-resmi-2018-01-21-004055.png

Muhakkak ki değişik Türkî kavimlerin kendilerine ait konuşma dilleri bulunuyordu ama yazı dili olan Eski Türkçenin daha sonraki Uygur Kağanlığı ve onları yıkan Kırgız devleti döneminde de pek bir değişikliğe uğramaksızın onuncu yüzyıla kadar kullanılmaya devam ettiği bir gerçektir. 17 Mart 930’da Köktürk alfabesiyle ama taşa değil de bildiğimiz kâğıt üzerine, eski bir Uygur diyalektiyle yazılan ve bugüne gelebilen tek Eski Türkçe kitap olan Irk Bitig, merhum Talat Tekin tarafından yayımlanmıştı. Aynı şekilde, Eski Türkçeyle ilişkisi daha belirgin olan Karahanlı Türkçesiyle yazılmış ve 11. Yüzyıla ait Kutadgubilig gibi anıtsal bir eser de mevcut. Arapça- Türkçe bir sözlük olan Dîvânı Lügâti’t-Türk ‘teki Türkçe de Karahanlı Türkçesidir. Bu Türkçeyle yapılmış Kur’an tercümesi bile var.

Sayın İsmail Doğan’ın Kırşehir’de geç dönemlere ait iki makas ve bir halı tarağının üzerinde tesbit ettiğini söylediği karakterler ve bazı halı desenleri gerçekten de runik karakterlere benziyor ama bunlardan yola çıkarak bir yargıya ulaşmak güçtür. Anadolu coğrafyasında Uygur harfleriyle yazılmış yazılar hususunda ise karşılaştırılamayacak kadar çok kanıta sahibiz. Fatih’in divanında bile Uygur alfabesiyle yazan Abdürrezzak Bahşı adında bir kâtip vardı. Otlukbeli zaferinden sonra doğuda bu alfabeyi kullanan kesimler düşünülerek onun kaleme aldığı yarlığı, merhum Reşid Rahmeti Arat yayımlamıştır.

Antik Çağdan günümüze tamganın yolculuğu

Tamgalar binlerce yıl öncesinden günümüzde farklı şekillerde çıkıyor. 1930’larda Bursa yöresinde tamgalar üzerine araştırma yapan A. Rıza Yalgın’ın derlediği tamgalar 1943 yılında Bursa Halkevi’nin 14 nolu yayını olarak basılır. Anadolu’da Türk Damgaları (Damgalar, enler, imler, üzerinde Bursa’nın Değeri)

A. Rıza Yalgın, Bursa ve çevresinde yaşayan Türk boylarının tamgalarının Sibirya’daki Yenisey Nehri boylarındaki tamgalara benzerliğine işaret eder. Yalgın’ın bulduğu bazı tamgalar Kırım hanlarının tamgalarına benzer.

Bu kitapta ilginç bir hikâye var. Yazarın anlatımını aynen aktarıyorum. Karacabey kazasına merbut Akhisar köyünde küçük Ömerin Hüseyinin kullanmakta olduğu bu tamga, Oğuz boyu Bayat aşiretinin damgasının aynısıdır. Karacabey Fen memuru Bay Recebe bu damgayı gösterdiğim zaman Bay Recep <<Otuz yıl önce Piştikez köylerinden Kirmikirde Karayaniden bir inek almıştım. İnekte bu damgaya görünce bunun bir hristiyan alameti olduğunu zannederek çekindim. Yaniye sordum. Yani bana bunun bir ecdat hâtırası olduğunu ve ve bununla damgalanmış at ve öküzlerde (Devlet kuvveti) bulunacağını söylemişti>>.

Şimdi dünyalar benim olmuştu. Çünkü Hünername sahibi bana: <<Devletlû ve Nimetlû Bayat damgası>> adını vermiştir. A. Rıza Yalgın, Anadolu’da Türk Damgaları (Damgalar, enler, imler, üzerinde Bursa’nın Değeri, s: 70).

Yazarın tespiti beni şaşırtmamıştı. 2014 yılında Bursa’nın Yenişehir Belediyesinin düzenlediği “Tarihten Günümüze Yenişehir Sempozyumu”na “Güney Marmara Bölgesine Bizans Döneminde Yerleştirilen Türkopoller” adında bir bildiri sunmuştum. Sunduğum bu bildiride, Güney Marmara’ya yerleştirilen Türk boylarını yazmıştım. Bizans sadece Güney Marmara’ya değil, Karadeniz, Çukurova ve İç Anadolu’ya Türkleri yerleştirmişlerdi. 1071’de Selçuklulara bağlı Oğuzlar Anadolu’ya geldiklerinde Ankara’da beş Peçenek köyü vardı. Türk boyları “ikta” sistemiyle yerleştirilmişlerdi. Peçeneklerden başka bazı Oğuz boyları da Anadolu’ya yerleştirilmişlerdi.

Kuzey Amerika’da bulunan Runik yazılar

Kuzey Amerika’da yakın zamanlarda çok Syıda yazıt bulunmuştur. Doğu kıyılarındaki yazıtlar İskandinav kökenli olduğunu söylenmektedir.

Sovyet tarihçi Gumilev, Kızılderilerin Sibirya’ya gelip Mamut avladıklarını yazar. Kızılderililerin atalarının 11.bin yıl önce Asya’dan Amerika kıtasına geldikleri öne sürülmektedir. Hakan kelimesi Eskimo dilinde vardır, en baştaki adam anlamına gelir.

Dakotalar, wakang kelimesi kullanırlari bunun Odin/Watan kökeünden geldiği öne sürülür.

**

Bu alanda çalışma yapmış, Cengiz Özakıncı, Haluk Tarcan, Turgay Tüfekçi ve diğer Ön Türk tarihi araştırmacılarına teşekkür ederim.

KAYNAKÇA:

  • Ahıncanov, Sercan M, Kıpçaklar, İstanbul-2014, Selenge Yayınları
  • Ahmetbeyoğlu, Ali, Avrupa Hun İmparatorluğu, Ankara-2001, TTK yayınları
  • Akdes, Nimet Kurat, IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzey’indeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara-1972, TTK yayınları
  • Ayda, Adile, Etrüsk’ler Türk müdür, Ankara-2014, TTK yayınları
  • Baycora, S. Ya, Kuzey Kafkasya Eski Türk Yazıtları ile Volga-Don ve Turan Yazıtlarının KarşılaştırılmasıEskişehir- 1996, Eskişehir Türk Ocağı Yayınları, 1996
  • Bernal, Martin, “Kara Atena Eski Yunan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi, İstanbul-, Kaynak Yayınları-2016
  • Cevizoğlu, Hüseyin, Coğrafyadan Tarihe Türk Tarihi İçinde Doğu Anadolu, İstanbul-1991,Tarihi Araştırmalar ve Dokumantasyon Merkezleri Kurma ve Geliştirme Vakfı Yayını
  • Chavannes, Edouard, Çin Kaynaklarına göre Batı Türkleri, İstanbul-2012, Selenge Yayınları
  • Divitçioğlu, Sencer, Kök Türkler, Ada Yayınları, İstanbul, 1987, Ada Yayınları
  • Doğan, İsmail, Kafkasya’daki Göktürk (Runik) İşaretli Yazıtlar, Ankara-2000, TDK yayınları
  • Doğan, İsmail, Doğu Avrupa’daki Göktürk (Runik) İşaretli Yazıtlar, Ankara-2002, TDK yayınları
  • Durmuş, İlhami, İskitler, İstanbul-2007, Kaynak Yayınları
  • Durmuş, İlhami, Sarmatlar, İstanbul-2007, Kaynak Yayınları
  • Erzen, Afif, Doğu Anadolu ve Urartular, Ankara-1990, TTK yayınlar
  • Etli, Özgür Barış, İskandinav Mitolojisinin kökenindeki Türk Mitolojisi-2015
  • Firudin Ağasıoğlu, Taşbaba, İstanbul-2014, Bilgeoğuz Yayınları
  • Girgin, Abdullah, İsveçlilerin Türk kökenleri üzerine, İstanbul-2011, Kaynak Yayınları
  • Gousset, Rene, Bozkır İmparatorlukları, İstanbul-2010, Ötüken
  • Gumilev, L.N, Hunlar, İstanbul-2013, Selenge Yayınevi
  • Gumilev, L,N, eski Türkler, Birleşik Yayınları, İstanbul-1999
  • Gumilev Eski Ruslar ve Büyük Bozkır Halkları, İstanbul-, Selenge Yayınevi
  • Gumilev, L. N, Hazar Çevresinde Bin Yıl, İstanbul-2009, Selenge Yayınevi
  • Kazakistan ve Kazaklar, Kazakistan Bilimler Akademisi, İstanbul-2013, Selenge Yayınevi
  • Kramer, Samuel Noah, Tarih Sümerde başlar, İstanbul-2002,kabalcı Yayınevi
  • Kuzeyev, r.G,İtil-UralTürkleri, İstanbul-2013, Selenge Yayınevi
  • Kumekov, Bolat E., Kimak Devleti, Ankara-2013, TTK yayınları
  • Laggerbring, Prof. Sven, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri, İstanbul-2010, Kaynak Yayınları
  • Lovpaşe, Eski Hatıpsa Kentinden Mesajlar, Ankara-2012, KAF-DAV
  • TTK yayınları – Moses, Kalankatlı, Alban Tarihi, İstanbul-2006, Selenge Yayınları
  • Nibelungen Destanı, Bursa-2001, Asa kitabevi
  • Özcan, emine Sonnur, Kültür Tarihi Açısından İskit-Türk Ayniliği, İstanbul-2016, Selenge Yayınları
  • Özakıncı, Cengiz, Avrupalılar’ın Ataları Türk’tür, Bütün Dünya, İstanbul-2006
  • Peker, Ekrem Hayri, Güney Marmara Bölgesine Bizans Döneminde Yerleştirilen Türkopoller, Tarihten Günümüze Yenişehir Sempozyumu, Bursa-2014
  • Rasonyi, laszlo, Doğu Avrupa’da Türklük, İstanbul-2006, Selenge Yayınevi
  • Rasonyi, Laszlo, Tarihte Türklük, Ankara-1971
  • Sevin, Veli, Hakkâri Taşları Gizemi Peşinde, Ankara-2015, TTK yayınları
  • Sevin, Veli, Anadolu Arkeolojisi, Ankara, 4. Baskı, Der Yayınları
  • Sevin, Veli, Anadolu’nun Tarihi Coğrafyası, Ankara-2013, TTK yayınları
  • Somuncuoğlu, Servet, Saymalı Taş, Gökyüzü Atları, İstanbul-2011, AC Yapı
  • Poroy, A. Akif, Ön-Türkler, İstanbul-2015, Ankara-2013, TTK yayınları
  • Thomson, George, Tarih Öncesi Ege, İstanbul-1983-1985
  • Tekçe, Fuat E, Pazırık Altaylardan Bir Halının Öyküsü, Ankara-1993, Kültür Bakanlığı Yayınları
  • Togan, Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul-1970, İstanbul Ün. Edebiyat Fakültesi Yayını
  • Tomilov, N. A, Batı Sibirya Türkleri, İstanbul-2013, Selenge Yayınları
  • Tuncay, Bahtiyar, Ön Türk Tarihi Araştırmaları, İstanbul-2017, Ankara-2013, TTK yayınları
  • Turstsaninev, G. F. Kafkasya’da Bulunan Antik Eserlerin Keşfi ve Yazıların Çözümlenmesi, Ankara-2006, KAF-DAV
  • Tüfekçioğlu, Turgay, Türkiye ve Şeytan Üçgeni, İstanbul-2006, Birharf Yayınları
  • Vikipedia
  • Yalgın, A. Rıza, Anadolu’da Türk Damgaları (Damgalar, enler, imler, üzerinde Bursa’nın Değeri), Bursa-1943, Bursa Halkevi Yayını
  • Zekiev, Mir fatih Z, Türklerin ve Tatarların Kökeni, İstanbul

Yazar Hakkında

YAZARLAR
TÜMÜ
SON YAZILAR