Evliya Çelebi’den günümüze Bursa’nın kıraathaneleri ve kahve kültürü

Sponsorlu Bağlantı

Nerede bir çınar varsa orada insanlar ve hemen yakınında bir kahve olduğunu söyleyebiliriz. Neredeyse her çınarın yanında bir kahve bulunur. Birçok kahvehanenin, kahvenin adı bu yüzden çınar veya çınaraltıdır. Çınar yoksa Asma vardır. Asmalı kahve adını çok duydum. Asmalar, kahvelerin önünde çardağa sarılır. Gölgesinde çay-kahve içilir, nargileler fokurdatılır. Osmanlı Devleti kahve ve kahvehanelerle 16. Yüzyılda tanıştı ve kahvehaneler hızla yayıldı.

İstanbul’da ilk kahvehaneler biri Halepli, birisi Şamlı iki kişi tarafından açılmış ve kısa sürede büyük rağbet görmüş. Kahvehaneler kısa zamanda nüktedan kişiler, şairler ve halk sanatçılarının mekânları olmuştu. Bu yüzden kahvehanelere “Mekteb-i İrfan”,kahveye de “Ehli irfan şerbeti” denmiştir. Kahvehaneler dama, satranç benzeri oyun alanları olmuştu.

Kısa zaman içerisinde kahvehane sayısı hızla arttı, kahve içmek ve yarenlik etmek amacıyla buralarda toplanan muhtelif zümrelerden ve değişik kültür seviyelerinden insanlar için sosyalleşme mekânı, siyasî iktidar karşısında seslerini duyurabildikleri bir kamusallık meydana getirdiler. Her ne kadar sadece erkek sosyalliğini barındırsa da Osmanlı şehrindeki kamusal yaşamın önemli bir kısmını oluşturdu ve toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayan merkezî bir konuma geldi.

Halkın kısa sürede buraları toplantı yeri yapması ulemanın tepkisini çekmiş; Ebussuut Efendi aleyte fetva vermiş; ancak halkın kahvehanelere yoğun ilgisi karşısında olumlu fetva vermek durumunda kalmıştı.

Devlet yöneticileri halkın buralara toplanıp, günlük siyasetle ilgilenmesinden rahatsızlık duymuşlardı. Kısa sürede yeniçeriler kahvehane işletmeye başlamış, kısa sürede buralar zorbaların mekânı haline gelmişti.

Tütün içiminin yayılmasıyla kahvehane sayısı hızla arttı. Padişah IV. Murat, yeniçeri zorbalarının toplandığı bu alanlardan rahatsız olduğu için buraları yasakladı. Tütün içimini yangına sebebiyet verdiği için evlerde de yasakladı. Padişaha bu konuda o dönemde verdiği vaazlarla ünlenen Ayasofya Vaizi Kadızade Mehmet Efendi büyük destek verdi. Ancak padişahın ölümünden sonra bu yasak gevşedi ve kalktı.

Tanzimat döneminde devletten maaş alan bir memur sınıfı doğdu. Osmanlı Devletinde gazete ve dergilerin çıkması, memurların gittiği kahvehaneleri farklılaştırıp, kıraathaneye döndü. Memur sayısının taşrada artması kıraathanelerin taşraya yayılmasını sağladı.

Ülkede ilk gazete 1831’de resmi gazete olarak, Takvimi Vekayi olarak çıktı. 1840 yılından sonra şahısların gazete ve dergi çıkarmaya başladılar. Bursa’da vilayet gazetesi olarak 1868 yılında Hüdavendigar adıyla yayınlanmaya başladı. Bursa’da ilk dergiyi de tiyatro yazarı Feraizcade Mehmet Şakir Efendi Nilüfer adıyla yayınladı. Daha sonra Tırnova’dan Bursa’ya gelip yerleşen Murat Emiri Efendi Bursa, Sanayi ve Fevaid adlarında üç gazete çıkardı. Bu yayınlar Bursa’da ki kahvehanelerin bir kısmını kıraathaneye dönüştürdü.

Bunca sözden sonra önce Evliya Çelebi’den Bursa’nın kahvelerini öğrenelim.

Evliya Çelebi’nin “Seyahatnâmesi”nden alınan bölüm ile zaman yolculuğunda Bursa’nın o yıllarına ışık tutuyor.

“Bursa’nın yiyecek, içecek satıcılarının cümlesi Müslimdir. Bakkallar çarşısı pâk ve temizdir. Hoşafçıları bu diyara mahsustur. Kayagan pazarındaki yemiş pazarcıları dükkânlarını meyva dallarıyle süslerler. İpek çarkacıları da başka bir çarşıdır.

Yetmiş beş kadar kahvehanesi vardır. Çalgıcılar ve hanendeler yevmiye üç defa Hüseyin Baykara fasılları ederler. Her kahvanede gazelhanlar vardır ki insanı mestederler. Meddahlarının başı Kurban Alisi Hamza namında bir yegâne-i asr idi. Kıssahan Mahmud, Kara Firuz, Tireli Ali Bey Ebumüslim-i Teberdar’ı okumada güya sahib-i Siyer Veysi idiler. Kahvelerinin ulusu Ulu Cami dibindeki Emir kahvesidir. Büyükler yeri, süslü ve nakışlı bir kahve olup cihanın sevgilisi rakkasları vardır. Kahve Ulu Cami dibinde olmağın müezzin Hayye Alessalât deyince kahvede kimse kalmaz, hepsi camiye giderler. Bursa ahalisi gayet musallidir. Kahveleri birer mekteb-i irfandır. Şerefyar kahvesi, Serdar kahvesi, Çin Müezzin kahvesi meşhurlarıdır. Doksan yerde meşhur bozahaneleri vardır. Bursa ayanınca bozahaneye girmek ayıp değildir. Çünkü kahvehaneler gibi bunlarda da hanende ve sazendeler vardır.

Bursa şehrinin umumi yolları çakmak taşlarıyle döşenmiştir. Kaldırımları muntazamdır, gayet mücellâ taşlardır, Yüzlerce yıllardan beri bir taşı rahnedar olmamıştır.”

***

Şimdi Bursa’nın kahvehanelerini Emir Sultan’dan Yeşil Külliye’ye doğru inerek dolaşmaya ne dersiniz,

Yeşil’de çay otuz-kırk

Yolumuzun önünde dikilen dev çınarın yanındaki ahşap binanın altı Gençlerbirliği Spor Klübü lokaliydi. Her zaman masaları doluydu, her çeşit kâğıt oyunu ve kumar oynanırdı. Seksenli yıllarda yıkılıp, yerine bir apartman dikildi, Gençlerbirliği de tarihe karıştı.

Yeşil Külliyesi, Sultan Çelebi Mehmet’in anısına yapılan bu muhteşem eser, yüzyıllar boyunca seyyahların ilgi odağı olma özelliğini korudu. Asırlar boyu Bursa’ya gelen seyyahlar eserlerinde sanki sözleşmiş gibi buradaki muhteşem yapılardan söz ederlerdi. Altmışlı yılların sonunda babamla buraya gelir, türbe, müze ve camiyi gezer, sonra yan yana ovaya bakan iki kahvehanenin birinde yorgunluk çayımızı yudumlardık. Genellikle, Yeşil çay bahçesini tercih ederdik. Burayı Ali Osman Kantar, yanındaki kahvehaneyi İsmail Akpınar işletiyordu.

Şimdi kebapçı olan yer, ikinci kahvehanenin kapalı yeriydi. Kahvehanelerin yanından aşağıya merdivenler inerdi. Uludağ veya Karlıdağ gazozlarımızı içerken Garson Basri’nin, yandaki kahvehanenin garsonuyla kapışmasını izlerdik. Basri, çayyy… Diye bağırmaya bir başlar, dakikalarca uzatırdı. Sonra Basri havaya kalkan elleri sayar, kafasından ekleme yapar ve çaaaaaaaay otuz, kırk, elli diye bir rakam söylerdi. İsmail Akpınar’ın baş Garsonu Şuayip, Basri’ninn söylediğinin beş veya bazen on fazlasını söyleyerek ocağa seslenirdi. Garson Basri alanında kendine rakip tanımıyordu. Turistler Garson Basri’nin resmini çekerler, bazen sesini teybe kaydederlerdi. 29 Ekim 1922 ‘de Gazi Mustafa Kemal’in burada maiyetiyle kahve içtiği anlatılır.

YEŞİL KAHVELERİ
Canım Yeşil kahveleri
Ve garson Basri’nin
Şiir şiir, mısra mısra
Dökülen çay sesi
O ne heybetli çağrıştır yarabbim
Duyanın dili bir karış dışarıda
O ne leziz bir çaydır ki
Bursa’nın tadını sunmakta
O muhabbet, o arkadaşlık
Doyumu imkânsız bir manzara
İnsan hayat kelimesinin
Manasına varmakta
Canım yeşil kahveleri
Cana yakın arkadaşlığıyla
İnsana mutluluk saçmakta
Nevzat Çalıkuşu

YEŞİL ÇAY BAHÇESİ

Sadece o mu? Daha nice ünlüler Yeşil’e gelip, yemyeşil ovaya bakarak çaylarını keyifle yudumladılar. 1955 yılında Bursa’ya gelen İsmet İnönü, Mahfel’de oturup çay içtikten sonra, partililerle beraber Yeşil’e, İsmail’in kahvehanesine gidip, yemyeşil ovaya bakarak çayını yudumlamış.

Çay deyince şekere değinmemek olmaz. Kesme şeker o yıllarda yaygın değildi. Toz şeker kullanırdık, bir de zor eriyen, kimi yerde kelle Şekeri, kimi yerde Erzurum Şekeri, daha eskilerin Rus Şekeri dedikleri şeker çeşidi bulunurdu.  Erzurum-Kars yöresinden gelenler kıtlama tabir ettikleri usulle kullanırlardı. Bir parça şeker ağza atılır, avurtta tutulur ve çay öyle içilirdi.

“Yaz akşamları otururum
Yeşil Kahvesinde..
Hazırlatırım demliğimi,
Yakarım cigaramı
Dalarım gülpembe ufka,
Yudumlayarak çayımı…
Bir güzel efkarlanırım…”

Yeşil kahvehanelerini anlatan bu satırlar, yitirdiğimiz Bursalı şair Selami Üney’e ait. Artık dalacak bir ufuk kalmadı.

Setbaşı Meydanına inen Yeşil ve Namazgâh caddelerinin birleştiği köşede Dikmenlerin bir apartmanı yer alıyor. Dikmenler’in apartmanı bir dönem yurt, bir dönem dershane oldu. Apartmanın altında dönemin ünlü futbolcularından Haluk’un işlettiği bilardo salonu (Haluk Bilardo) hizmet veriyordu. Altmışlı yılların başında burada bir karakol ve karşısında bir kahvehane vardı. Karakolun önündeki çınarın altına karakolun komiseri bir masa atar ve gelip, geçeni kontrol ederdi.  Çınar ve karşısındaki ahşap binadaki kahvehane yoldan daha yüksek seviyedeydi.

Bursa’lı Aydınların Mahfel’i

Yolumuzun üzerinde ise ünlü Mahfel kıraathanesi bizi karşılar. Kıraathane deyimine denk düşen, Bursalı aydınların toplandığı bir yerdi Mahfel, Demir ayaklı, yuvarlak mermer masaları, demir sandalyeleriyle çay bahçesi gözde bir yerdi. Mahfel’e girenlerin koltuğunun altında veya elinde bir-iki gazete görürdünüz. Okunan gazeteler, yandaki masadakilerle değiştirilirdi.

Yazarların, gazetecilerin toplandığı bir yerdi. İstanbul’daki Meserret Kıraathanesi, Küllük, Le Bon, Tepebaşı Bahçesi, Nisuaz, İkbal Kıraathaneleri gibiydi. Mahfelin bir bölümü bilardo salonu olarak gençlere hizmet verirdi. Bazen bilardo oynanırken, çuha yırtılır. Salonda o anda garson yoksa hemen pencereden yan sokağa kaçılırdı. Yırtan uzun bir süre o mekâna uğramazdı. Burada da çalışan Sarı Mustafa – diğer lakabını yazamayacağım- Garson Basri’nin tek rakibiydi.

Mimar Zafer Ünver; “Çocukluğumda Mahfel, Rıdvan’ın kahvehanesi olarak bilinir ve seçimlerde burada oy kullanılırdı. Babam, buraya oy kullanmaya geldiğinde beni de getirmişti. Annemle, babam burada tanışmışlardı. Mahfel’e, gençler ise Mahfel’in bilardo salonu, yan aralığındaki, Altıparmak Süleyman’ın işlettiği Akın Spor Lokaline gidilirdi. O yıllarda futbol kulüplerinin bulunduğu lokallerin kıraathanelerden pek farkı yoktu.

Mahfel bir akşam tutuşuverdi. 18 Ocak 1999 gecesi çıkan-nedeni bilinmeyen bir yangında kül oldu Mahfel. Yangın için bodrumdan çıkmış denildi. Yangının üzerinden yıllar geçtikten sonra tekrar açıldı. Ama Mahfel Kıraathaneden, kafeye dönüştürülmüştü. Mahfel’e akademi havası veren o emekli aydınlar sessizce çekilip gittiler. Bir daha toplanmadılar.

Mahfel’i Hüseyin Organer işletiyordu. 1967 yılında Osman Enver Özer işletmeye başladı. Mahfelin karşısında Ferah Kıraathanesi bulunuyordu. Yıkılıp yeniden yapıldı. Yeni yapı pasajlıydı. Kapalıçarşı yangınından sonra burası Kapalıçarşı esnafına tahsis edildi. Şekerciler caddeye bakan kata, ayakkabıcılar alt kata yerleştirildiler. Üst kat küçük bölmelere bölündü. Kuyumcu ve sarraflar buraya yerleştiler.

Sinemanın sokağında Ferit ve Fethi Beylerin işlettiği Günaydın Kıraathanesi ve kıraathanede bir Müzik Dolabı bulunuyordu. İçinde plaklar olan müzik dolabından dinlemek istediğiniz plağı seçer, metal para atardınız (ilk zamanlar 25 kuruşla çalışıyordu) veya jeton atardınız. Bir kol plağı alır ve platforma yerleştirir. Pikabın iğnesi iner ve müzik sesi duyulmaya başlardı. Müziğin sesi sokağa da verilirdi. Bu kıraathane daha önce Bursaspor’un ilk kurulduğunda merkezi olmuş.

Uzun görüşmelerden sonra, Akınspor, Acar İdmanyurdu, Çelikspor, İstiklalspor ve Pınarspor birleşerek 1 Haziran 1963 günü Dönemin Bursa Valisi Bursa Valisi Fahrettin Akkutlu başkanlığında Bursaspor’un kuruluşunu gerçekleştirdiler. 33 kurucu üye başkanlık için Salih Kiracıbaşı’nı seçtiler.

Salih Bey, Çelikspor’un başkanıydı. Salih Bey’in kızı sündüs Türkmen; “ Çelikspor’un Klüp binası Muradiye’de idi. Şimdi yıkıldı. Babam Bursaspor’un başkanıyken maçlara beraber giderdik. Maçları babamın yanında, saha kenarından izlerdim. Babamın başkan seçilmesinde Muradiyespor’un güzel bir lokale sahip olması geliyordu. Babam takımın antrenörlüğüne Muhtar Tuncaltan’ı, takım kaptanlığına Özhan Varlık’ı getirdi”. Salih Bey 1964 yılındaki kongrede üyelerin oylarıyla başkanlığa seçildi.

Mahfel’in karşısında şimdi Şehir Kütüphanesi’nin olduğu yerde, Ferah Kıraathanesi bulunuyordu. Ferah Kıraathanesinin hemen altında, beş-altı basamak inilince Devrengeç Suyu’nun aktığı bir çeşme bulunuyordu. Bu yüzden Devrengeç Kıraathanesi de deniliyordu. Kıraathanenin zemini ahşap ve köprüye bitikti. Yıkıldı, sonra iki katlı bir bina yapıldı. Bu bina çok farklı amaçlarla kullanıldı. Üstü Milliyetçi Öğretmenler Derneği lokali sonra nikâh dairesi oldu. Alt katında Kapalı Çarşı yangınında zarar gören esnaf için dükkânlar yapıldı. Önce kuyumcular geldi. Nurettin Aşan’ın şekerleme dükkânı, alt katta Üçel Market diye küçük bir bakkal dükkânı bulunuyordu.

Ünlü Cadde Kahveleri

Ünlü Cadde de bulunan Meddah kahvehaneleri altmışlı yıllara ulaşmadan kapandılar. Rahmetli Necip Artan; “Ünlü Cadde’ye girdiğinizde soldaki kıraathanede Meddah Sururi ve Karagözcü Mustafa geceleri müşterileri eğlendirirdi” diye yazar.

Elli yıllarda büyük kahvehanelerde Meddah’lar gösteri yapıp, halkı eğlendirirdi.     Meddahlardan başka Kavuklu ve Pişekar’dan oluşan orta oyuncuları vardı.  Altmışlı yıllarda geleneksel sözlü tiyatroyu sürdüren oyuncuların en ünlüsü İsmail Dümbüllü idi. Kantoyu da unutmamak lazım. TV yayıldıkça kanto daha tanınır oldu. Kantocuların en ünlüsü Nurhan Damcıoğlu’ydu. Sandalye güreşi yapan sanatçıları da unutmamalıyız. Çoğu insan neden bahsettiğimi anlamayacağını biliyorum. Onun için biraz anlatayım. Güreşçimiz üstünü soyunur ve rakip olarak seçtiği sandalyeyle usta işi bir güreş çıkarırdı. Gösteri sonunda güreşçimiz kan-ter içinde kalır, ama güreşi galip bitirirdi. Sonra parsayı toplardı.

Sönmez İş Hanı’nın karşısındaki boşlukta bulunan Merkez kıraathanesi dünden bu güne gelen kahvehanelerden. Caddeden yürümeye devam ettiğimizde ilginç bir kahvehane bulunuyordu. Demirtaş Sanat Okulu’nun karşısında bıçakçılar çarşısının yola bakan bölümünde büyük bir esnaf kahvehanesi, içinde bir çınar ağacı yaşamaya çalışıyordu. Esnaf dernekleri merkezi burada olduğu için kalabalık olurdu. Karşı sırasında, Demirtaş Paşa Hamamı’nın karşısında dönemin ünlü futbol klüplerinden Demirtaş Sporun lokali bulunurdu.

***

Cadde üzerinde Devlet Tiyatro’sunu geçtiğinizde şimdi kökü bile kalmamış çınarın olduğu yerde Çınarlı Kahve bulunuyormuş. Çınarın altında, Gökdere’den gelen esintinin serinliğinde çaylar yudumlanırmış. Çınarın altında çayınızı yudumlarken gelip, geçenleri seyrederdiniz. İdam yapılacağı kahve erkenden açılıyormuş. Çınarın önünde ibreti âlem için hükümlü infaz edilir ve ilamı çınara çakılırmış. Resmigeçit yapıldığı günler burası tıklım, tıklım olurmuş.

Cadde üzerindeki Vakıflar İş Hanı’nın arkasında bulunan Orhon Sokak’ta bulunan ve Yaşar Öztürk’ün işlettiği bahçeli bir kahve olan Roma Kıraathanesi’ne çalışan veya emekli olmuş çevre esnafı ve emekli memurlar giderdi. Günümüzde kapalı olan bu kahvehanenin öyküsünü bu Kahvenin öyküsünü kahveyi açanlardan Berber Behzat Çavdar’dan dinleyelim; “ Arsası mezbelelik bir yerdi. Belediye’den aldık. Molozlarını temizledik. Kalebodurla dekor yaptığımız geniş bir çay ocağı yaptık. Yepyeni kare masalara yeşil çuhalar serdik. Kapının karşısındaki çay ocağının davlumbazını Bursa Havayolları uçağıyla İstanbul’dan getirttik. Pırıl pırıl bir kahvehane kurduk, ona göre de müşterimiz vardı.

Kahveci daimi müşterisinin ne içtiğini bilirdi. Kapıdan içeri girer, girmez ocağa X beye yandan çarklı veya okkalı diye seslenir. Erbabı bunun kahveyi anlattığını bilir. Tek şekerli demek, demli çay demekti. Kahvehaneye gitmeyen çok insan Teravi Namazı’ndan sonra kahvehaneye gelir, sahura kadar sohbet ederlerdi.  Burasını işlerimin yoğunluğundan dolayı burayı Yaşar Öztürk’e devrettim.”

Hanların alt katları kahvehane olurdu. Bursa’da bazı otellerin alt katları kıraathane veya kahvehaneydi. Atatürk Caddesi üzerindeki vitrin pencereli lobisi ve kıraathanesi ile Luca Palas Oteli buna bir örnekti.

Çakırhamam’daki Kadifeli Kahvehaneye, memurlar, emekliler, özellikle asker emeklileri gelirdi. Maksem’de bulunan ve 19. Yüzyıldan bugüne gelen ki Çinkolu Kahve de çok meşhurdu.

Cadde üzerindeki Teyyare Sinemasının üzerindeki Şehir Kulubü, Öğretmenler derneği ve yine yol üzerindeki Dağcılık Kulübü’nün müdavimleri ayrıydı.

İstanbul Bankası’nın olduğu binanın ikinci katı daha sonra Bursa Gazeteciler Lokali açılmış.

Şinasi Çelikkol’u dinleyelim; Belediyenin karşısında Romans çay bahçesinin yanında Dağcılık kulübü bulunuyordu. Büyük Amcam Rahmi Çelikkol’un oğlu, Erdinç Çelikkol ilk defa burada sahneye çıkıp, şarkı söyledi. 1953 yılında Müzeyyen Senar ve Recep Birgit burada bir konser verdiler. Babamın ricasıyla kardeşim Erdinç Çelikkol sahneye çıkıp, “Bakmıyor Çeşmi Siyahım” şarkısını söyledi. Çok beğenildi. Erdinç Çelikkol 14 yaşındaydı. Bursa Musiki Cemiyeti’nde müzik dersleri alıyordu.

Romans Çay Bahçesi okumuş kesim gelirdi. Burada konser ve düğün yapılır, o zaman etrafına perde çekilirdi. Ellili yıllarda ünlü sanatçılar buraya gelip, program yaparlardı.

Bazı meraklılar aradan bakar veya önüne dikilip müziği dinlerlerdi. Burada Rock and Roll gecesi yapılmış.

***

Kahvehaneleri gezmeye ara verip, biraz Romans Çay Bahçesinde soluklanıp, bir çay içerken eski kahvelerin içinde neler bulunurdu, bir düşünelim.

Bazı eski mahalle kahvehanelerinde pekte tabir edilen oturma sıraları ve hasır oturma yerli tabureler olduğunu hatırlıyorum. Çoğu kahvehanede çıplak tahta masalar olduğunu hatırlıyorum. İlerleyen yıllarda Uludağ Gazoz Fabrikasının veya kola firmalarının dağıttığı polyester masa örtüleri serilmeye başlandı. Bazı kıraathaneler o dönemde özel masa yaptırır veya pahalı bir kumaş olan kadifeyle kaplarlardı. Bir kısmının adı bu yüzden Kadifeli Kahve’ye çıkmıştı. Hocahasan Mahallesindeki Kırmızılı Kahve’nin masaları kırmızı kadifeyle kaplıydı. Çakırhamam’daki Kadifeli Kahve’nin kadife örtüleri kırmızıydı.

Temiz Cadde’ye döndüğünüzde sağda Arap Hüseyin’in işlettiği kahveye ağabeylik yerine ablalığı tercih etmiş olan Hikmet Abla takılırdı, burada şarkı söylerdi.

KAHVELERİN İÇİ NASILDI?

Kahvehanelerin ortasında genelde büyük bir döküm soba bulunurdu. Bazı kahvehanelerde süslü sobalar veya çinili sobalar bulunurdu.

Duvarlarda olmazsa olmazları Atatürk ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın çerçeveli resimleri asılıydı. Bazen bu resimlere Kazım Karabekir Paşa’nın resimleri eklenirdi. Bilhassa Erzurum ve çevresinden gelenlerin devam ettiği kahvelerde Doğunun Fatihi diye anılan paşanın resimleri bulunurdu. Sanırım siyasetçi kimliği öne çıktığından İsmet Paşa’nın resimlerine seyrek rastlanılırdı.

Bu resimlere ilave dönemin filim yıldızları olan Türkan Şoray, Leyla Sayar, Fatma Girik, Ayhan ışık, Yılmaz Güney gibi sanatçıların resimleri duvarları süslerdi. Behiye Aksoy ve Gönül Yazar şarkıcıların resimlerinin yerini arabesk söyleyen sanatçıların resimleri aldı.

Futbol yayılınca tutulan il veya ilçe takımlarının resimleri de duvarları süslemeye başladı.

Radyo Günleri

Önce radyo vardı. Burası Ankara Radyosu diye başlardı. Ajans saatlerinde kahvede bütün sesler kesilir, fısıldaşanlar uyarılırdı. Önce radyonun kızmasını bekler, sonra da cızırtının kesilmesini beklerdik. Radyolar elektrik yaygın olmadığı için batarya denilen pillerle çalışırdı.

Yenişehir’in gibi subaşı köyünde kaldığımız okul lojmanının elektriği yoktu. Köyde de elektrik yoktu. Dört köşe ve silindir şeklinde batarya dediğimiz piller radyoya bağlanır, onun verdiği akımla radyo çalışırdı. Çabuk bitiyordu, babam Yenişehir’e gittiğinde batarya alırdı. Biten bataryaları kardeşimle parçalayıp, içinden çıkardığımız tek pillerle askercilik oynardık. İnegöl’e tayin olduğumuz 1962 yılında çoğu evde elektrik yoktu. Taşındığımız eve babam elektrik bağlatmıştı.

İnegöl’de radyo yaygınlaşmaya başlamıştı. Bir yandan elektrik kullanımı yaygınlaşıyor, diğer yandan radyolar nispeten ucuzluyordu. Elektriğin yaygınlaşması yazlık sinemaları da yaygınlaştırdı.

Siyasi ortam, Yassı Ada duruşmaları, seçimler… Radyolu kahveler diğerlerinden daha fazla müşteri çekiyordu.

Sonra pikaplar çıktı, kahveciler müşterilerine beğendikleri, buldukları plakları çalmaya başladılar. Bazen müşteriler dinlemek istedikleri plakları yanlarında getiriyorlardı. Yetmişli yıllara doğru müzik dolapları çıktı. Parayı atıyordunuz, seçtiğiniz plağın düğmesine basıyordunuz. Bir kol seçtiğiniz plağı döner platforma koyardı. 1971 yılında mühendislik okumaya gittiğim Eskişehir’de gördüğümü hatırlıyorum.

Teyp daha çabuk yayıldı, plak değiştirme derdi yoktu. Kaset bittiğinde öbür yüzünü değiştirmek, bitince yenisini takmak yetiyordu.

Televizyon sinemanın yerini tutmaya başlayınca radyo, pikap ve teyplerin pabucu dama atıldı. Televizyondan maç yayınları başlayınca, kahvehanelerdeki resimler futbola doğru yönlenmeye başladılar.

***

Duvarların olmazsa olmazlarından birisi de Saatli Maarif takvimiydi. Her Kahvehanede bulunurdu desek mübalağa olmaz.

Kıraathane deyip, içinde okunacak bir yayın bulunmaması düşünülemezdi ama kahvehanelere gazetelerin yaygın olarak girmesi altmışlı yılların sonlarını buldu. Hürriyet, Tercüman,  Günaydın, Gün, Yeni İstanbul, Dünya gibi ulusal gazetelerin yanı sıra mahalli gazeteler ve Tan benzeri gazeteler de girmeye başladı.

Kahvecinin yeri kahvehaneden bel hizasındaki bir tezgâhla ayrılırdı. Tezgâhta bir havlu veya tepsi üzerine dizilmiş bardaklar, çay tabakları, çay kaşıkları, dışarıya servis yapıldığı zaman bardakları örten kapaklar, kahve fincan ve fincan altlıkları ve bunları servis etmekte kullanılan tepsiler… Büyük bir şeker kutusu veya kesme şeker kutusu bulunurdu. Tezgâhın bir bölümünde çeşme ve evye bulunurdu. Evyenin içinde içi su dolu bir leğene kirli çay bardakları, tabakları atılır, birikince yıkanır ve tezgâhtaki yerlerine konulurdu.

Ayrıca kasa görevini gören küçük bir çekmeceli dolap bulunurdu. Duvara yapılmış uzun tezgâhtaysa ocak, pirinçten yapılmış iki-üç gözlü su kazanı ve üzerlerinde çay demlikleri bulunurdu. Kazanın yanında büyük bir çay kutusu olurdu. Tezgâhın üzerinde çay bardak ve tabakları, kahve fincanları ve altlıkları, çeşitli boylarda cezveler, alt raflarda portakal-limon gibi oralet çeşitleri, şerbet malzemeleri, Bazı kahveciler ayran yaparlardı. Bu ayranlar güğümlere konulur ve isteyen olunca servis yapılırdı. Kış aylarında portakal sıkma presleri tezgâhın üzerinde olurdu.  Kış aylarında içilen ıhlamur ve ada çayı kavanozlarda bulunurdu.

Önceleri kahvehanelerin duvarlarında peykeler olurdu. Sandalyelerin yerini hasır ve tahta tabureler bulunuyordu. Sonra Masa ve sandalyeler kullanılmaya başladı. Tahta masalar örtülerle örtüldü. Masalara sigara içenler için kül tablaları konuldu.

Kimi kıraathanelerin duvarlarında büyük aynalar bulunurdu. Kimi kahvehanelerde kimisi küçük, kimisi büyük fıskiyeli havuzlar bulunurdu.

Altmışlı yıllarda kahvehanelerde satılan içecek çeşidi sınırlıydı. Çay, kahve, soda, şerbet, sıcak su içine şeker ve limon sıkılarak yapılan kant, Renkli şerbetler, ayran, limonata, kışın ıhlamur ve yerel gazozlar. Önce Oralet girdi (Portakal ve limon), sonra Fruko ve kola çeşitleri.

Dışarıya servis yapılırken askı dediğimiz tablaya çaylar konulur, üzerleri soğumaması için özel olarak yapılmış birer kapak örtülürdü.

***

Önceleri sadece kahve ve sonraları çay içilen bu yerlere önce domino, dama ve tavla girdi. Kâğıt oyunları çok sonraları kahvelere girdi. Bildiğim kadarıyla kimisini kendimde oynadığım oyunları sayayım. Pişti, blum, pisyedili, yirmibir, batak, ellibir, konken. King oynayanlara çok sonra rastladım. Taş okey kahvelere çok sonra girdi. Taşların konduğu tahtalara ıstaka denirdi. Bazen oyuncular ıstakalarla birbirlerine girerlerdi.

Kahvehanelerde kumar olarak oynanan oyunların başında yanık, konken ve yirmibir gelirdi. Yanık her kahvede oynanmazdı. Büyük kahvehanelerde kumarcılar için özel odalar bulunurdu. Tabi ki bu odalara her müşteri giremezdi. En yaygın kumar okeydi. Zar atılarak oynanan barbut, genellikle yılbaşı geceleri oynanırdı. Spor klüplerinin lokâlleri kahvehanelere göre daha seçkin oyun yerleriydi. Buralara polis seyrek uğrardı.

Ramazan ayında kahvehaneler sahura kadar açık durduğu için oyunculara gün doğardı. Üstelik gençlere sahura kadar dışarıda kalmalarına izin verilirdi. Kışın sigara dumanından göz gözü görmezdi.

Kimi kahveler âşık kahveleriydi. Duvarlarda bir-iki saz asılı olurdu. Saza, türkü ve mani okumaya meraklı müşteriler sazı alıp, çalarlardı. Kimi zaman bir-iki âşık kahvede bulur, atışmaya başlarlardı. Ses kesilir, sadece âşıklara kulak verilirdi. Bu kahvelerde oyun olmazdı. Köylü pazarındaki bulunan sazcılar kahvesi günümüzde yaşayan bir örnek.

Ulucamiyi geçince çınarın hemen altında Çınaraltı Nargile Kıraathanesi nargile tiryakilerine hizmet veriyordu. Nargilelerin pirinç aksanları Pırıl pırıl parlardı. Tömbeki denen tütün konulur, üzerine kor yerleştirilir, birkaç nefes çekilir ve müşterilere servis edilirdi. Kimi müdavim kendi nargilesini getirirdi. Genç garsonlar bir ellerinde içi kül dolu yuvarlak kaplarda dolaşır, ateş diye seslenen nargile çeken müşteriye doğru koşardı. Bu sesi yaz aylarında gittiğim Özgende çok duyardım. Ateş diye bağıranlar ve koşuşturan genç garsonlar. Kor konulur, nargileci birkaç nefes çeker, sonra arkadaşlarıyla sohbetine devam ederdi. Özgen’ bir set gibi yükselirdi. Setin altında dikdörtgen şeklinde ve ışıklandırılmış büyük bir havuz bulunurdu. Setin üstünde havuza bakan masalar çok revaçtaydı. Yer bulmak neredeyse imkânsızdı.

A.Ziya Gerçeksöz, Bursa’da Yaşam dergisinde (Ağustos 2015) İkinci Dünya Savaşı yıllarında Ulucami şadırvanlarıyla, Gümüşçüler arasında Çaycı Veysel’in kahvesinden söz eder. Kahve’nin asmalı çardağının altında kimi tabureye oturmuş, kimi hasıra oturmuş, uzanmış müşteriler nargile fokurdatırken, çaylarını içerken hoşsohbet insanları can kulağı ile dinlerlermiş.

Maksem’deki Çinkolu Kahve Bursa’nın asırlık kahvelerindendi. Maksem’den Heykel’e inen caddenin üzerindeydi. Mahalle sakinlerinden 1933 doğumlu Sadi Oymak; “Kahve gibi kahveydi. Bursa’nın tanınmış esnafları, memurları, emeklileri gelirdi. Bahçesi Gökdere’ye bakardı. Biz cesaret edip giremezdik. Ellili yılların sonunda kapandı. Altmışlı yılların başında harap bir vaziyette duruyordu. Sonra yıkılıp, yerine apartman dikildi.(12 Ekim 2014).

Çinkolu Kahvenin önünden Pınarbaşı suyu geçerdi. Çok su kaçağı olduğu için kakvenin önündeki künkler tamir rdilir, bir kısmı değiştirilir. Kaynağın suyu attığı 1938 yılında taşma olur ve Pınarbaşı semtinde birçok evi su basar. Fazla su küçük bir kanalla Cilimboz Deresi’ne akıtılarak sorun çözülür.

Maksem Cami’sini geçip, Molla Arap’a döndüğünüzde bahçesinde çınarların yükseldiği Uludağ Kıraathanesinin en önemli özelliği sahibiydi. Kahvenin özelliği sahibiydi. Sahibi Ecevit’e benzetildiği için Ecevit diye çağrılır ve kahvesinin adı Ecevit’in kahvesi diye bilinirdi.

Tophane’deki çay bahçesi daha çok turistlere hitap ederdi. Okul gezileriyle gelen öğrenciler burada mola verirdi. Dürbün kiralayanlar olurdu, alıp ovayı seyrederdiniz.

* * *

Çınaraltı Nargile Kıraathanesi’nin karşısında, Emlakbank’ın arasında bir meslek erbabının kahvehanesi bulunurdu,  İnşaat Ustaları Kıraathanesi. Çalgıcıların toplanma yeri, Dayıoğlu Hamamı karşısındaydı. Belirli meslek guruplarının toplandığı kahvehaneler olurdu ve onları arayanlar oraya gelirdi.

Tahtakale dağ ilçelerinden gelenlerin gelip, kaldığı hanların altları büyük kahvehaneler bulunur. Bu kahvehaneler aynı zamanda hemşerilerin buluşma yerleri idi.

Kızılay’ın karşısında bulunan Şelale Çay Bahçesini Hazin Kalkancı işletiyordu.

Kamberlerdeki Maşacı Yılmaz’ın işlettiği Müzisyenler Kahvesi’ni anmadan geçemeyeceğim.

KUŞÇU KAHVELERİ

Tahtakale’nin ara sokaklarından birinde Kanarya sevenler kahvesiydi. Etibank Caddesi’nde içinde güvercinlerin bulunduğu bir kahve vardı. Kuşseverler buraya gelirler, bir birlerine kuşlarını gösterirler. Kuş alışverişleri buralarda yapılırdı.

Belirli dönemlerde buralarda bülbül ötüşlü kanarya yarışmaları yapılırdı. Dereceye girenlere ödüller verilirdi, bu yarışmalar gazetelerde yer alırdı.

Güvercinciler biraya geldiklerinde güvercinlerini yarıştırırlardı. Kimileri taklacı güvercin meraklısıydı. Kimi zaman yarışan güvercinlerden birisi diğerini alıp, kafesine götürürdü. Giden güvercinin sahibi mahcup ve üzgün bir şekilde kahvehaneden ayrılıp giderdi. Bazen de meraklıları taklacı güvercinlerini yarıştırırlardı.

Dernekleşme yaygınlaşınca spor kuüplerinin yaptığı gibi derneklerde lokaller açmaya başladılar.  Kahvehaneler, kıraathaneler yeni bir dönüşüme uğradılar.

Seksenli yıllarda Tahtakale’nin ara sokaklarında dolaşırken “Kümes Hayvanlarını Koruma Derneği”     tabelasını görebilirdiniz. Evet, kümes hayvanlarını da çok sevenler de vardı. Günümüz basınında rastlamadığımız  “Horoz Dövüşü yapanlar basıldı” haberlerini okumak doğaldı.

Horozlar meraklıları tarafından dövüş için özellikle yetiştirilirdi. Kahvenin ortasında tahtadan yapılmış yaklaşık bir metre yüksekliğinde bir daire bulunurdu. Dövüşler haftada bir yapılırdı. Dövüşecek horozlar dairenin içine atılır, seyirciler dövüşen horozların üzerinde bahis oynarlardı. Dövüşte yaralanan horozların bazıları aldıkları yaralardan ölürlerdi.

***

Kızılay’ın karşısında düğün ve toplantıların yapıldığı şelale çay bahçesi bulunuyordu. Yaz-kış açıktı. Bugünkü kafelere yakındı.

Altıparmak Caddesi boyunda içinden çınar ağacının yükseldiği Arap Şükrü Ailesi’nden Ergün Değişmez’in çalıştırdığı çınar ağaçlı bahçeli kahvehanesi vardı, kahve hane şimdi yok, yıkıldı ve çınar ağacının altına banklar kondu. Cadde üzerinde şimdi Y Yapı kredi Bank olan yerde Ege Kahvehanesi ve hemen karşısında Özen Kahvehanesi bulunuyordu. Bu kahvehanenin arka bahçesi bir zamanlar yazlık İpek Sineması olarak kullanıldı, şimdilerde ise otopark olarak hizmet veriyor.

Kahvede Bilardo Maçı

Burç Sineması’nın olduğu yerde şimdi yıkılmış binaların birisinin çekme katında,  Klüp 16’nın yanında eski futbolculardan Haluk ve Necati’nin işlettiği bilardosu olan kahvehane cadde üzerindeydi. Necati (Göçmen) çok hızlı koşabilen bir futbolcuydu, neredeyse toptan hızlıydı. Kahvehanenin kasasında Necati’nin babası, eski solaçıklardan Tahsin Amca otururdu. Merdivenlerden aşağıya inildiğinde yine aynı kişilere ait olan salonda ping pong masaları bulunurdu.

Bu kahvehanede futbolcular arasında iddialı bilardo maçları yapılırdı. Ortaya çayların soğumaması için örtülen kapaklardan birisinin içine para konulur, kapak masanın ortasına konulur. Kapağı deviren içine ceza olarak aynı miktarda para koyardı. Oyunu Bursaspor’un ünlü kalecisi Lefkoşe’li Osman kazanırdı. Deli Vahit lakaplı Vahit buraya gelirdi. (Aktaran, Serdar Tanman 21/03/2014)

Altıparmak Caddesi’nden Muradiye’ye giden yolun başında bulunan tarihi değirmende dönence Kafe açılmıştı.

Mahalle Kahveleri

Dostum Cahit aka’nın ağzından mahalle kahvelerini gezelim (15/10/2014), “ Bir mahallenin kültürün de kahvelerin önemi nedir diye sorsalar acaba ne deriz? Kahvehaneler Aile reislerine günün şartları içinde yaşamı kaliteleştirecek bilginin, ilmin aktarıldığı, ülke gündeminin gazete, radyo haberlerinin tartışıldığı, mücadelelinin zorlukları ve işlerine emek gücünün yardımların istendiği imece yerleriydiler. Mahallelerde, mahallenin adı ile bütünleşmiş, çukur kahve, kırmızı kahve, asmalı kahve adlarını taşıyan kahvehaneleri vardı ile anılardı. Başka bir mahalleden diğer bir mahalledeki kişiyi arayacaksa hep kahvehane de randevu verilir ya da aradığı kişi kahveciye sorulurdu.

Bursa da 1960 ve 1980 yıllardan bildiğim ve gidip gördüğüm Mahalle kahvehaneleri şöyle sıralayacak olursam. Setbaşı’ndan Namazgâh’a çıkarken dolmuş durakların önündeki bir kahvehane bulunuyordu. Yeni Mahallede Tatar göçmenlerin ve Balkan muhacirlerinin yerleştiği yerde karşılıklı iki adet karşılıklı kahvehane bulunuyordu. Bu günlerde o kahvehanelerde biri aynı yerinde ama o ahşap yapı yerine betonarmeye bıraktı.

Yolumuza devam edince Teferrüç kavşağında bir kahvehane bulunuyordu. Mollaarap dolmuş durakların son durağı bu kahvehane önündeydi. Mollaarap yolunda devem ederken yine üç kahve bulunurdu. Birine gençler, diğerine ihtiyarlar giderdi. Üçüncüsüne orta yaşlılar giderdi. Balaban okuluna giderken solda Pıtır Kahvehanesi hala mevcut yerinde duruyor. Balanbey’deki Dörtçelik ilkokulu önünde ki kahvehane hala mevcut.

Mollaarap’tan İpekçiliğe giderken Talimhane futbol sahasının üst köşesinde Gençler Kahvehanesi ve karşısındaki Cami’nin önünde de bir kahvehane bulunuyordu. Eşrefiler Çocuk Esirgeme Kurumu önünden geçip Temenyeri’nde hala ayni yerde Çınar altında parkın karşısına kalan Bahçeli Kahvehane yerinde sanki meydan okurcasına ben buradayım diyor. Bu bahsettiğim Kahvehaneler Heykel önünden kalkan Namazgâh, Yeni mahalle, Mollaarap, Temenyeri, İpekçilik Mahallelerinin dolmuşlarının güzergâhında görmeye alıştığımız o yılların mahalle ve semt kahvehaneleri idi.

Heykel, Emir Sultan hattında çalışan dolmuşlara binip geçerken gördüğüm ve hala kahvehane mekânların bulunduğu Turistlik bir yer olan Yeşil Cami önündeki iki adet bahçeli kahvehaneler, Şible’ye giderken Cami önünde hala semt kahvesi ve Emir Sultan Cami önündeki semt kahvehaneleri mevcut duruyorlar. Meydancık fırının yanında Davutkadı yolu üzerindeki meydancık kahvehanesi birkaç basamakla çıkılan ulu çınarlı bahçeli mükemmel bir yer idi.

Demirtaşpaşa hamamı üstünde ve ayni atla anılan tiryaki nargilecilerin takıldığı Demirtaşpaşa kahvehanesi vardı ama şimdi yok. Hemen altında balkır imalatı kazan, güğüm yapan dükkân da yok olmuş. Demirtaşpaşa Hamamını tamir edip bugün hizmete soktular. O günlerde Demirtaşspor lokali olan yer ise hala kahvehane olarak açık.

Benim mahallem Ahmet Paşa idi, Mahallenin Camisinin adı da Ahmet Paşa, karşısında mahallenin adı ile anılan kahvehanesi bahçesinde ulu çınar ağacı önünde de mahalle çeşmesi vardı. Hala ayni yerde kahvehane, çeşme var ama ulu çınar yok. Camiden 200 metre aşağıda yine önünde ulu çınarı olan köşede bir kahvemiz daha vardı oda yerinde ve de çınarı da önünde mevcut. Hoca Hasan mah. Camisi batısındaki semt kahvesi hala yerinde mevcut ve de kuzeyinde Garaja giderken camiden 300 metre aşağıda önünde çınarı olan bir kahvehane daha vardı oda yerinde duruyor.”

***

Bursa insanın aklından hala çıkmayan ve günümüzde bile adres olarak tarif edilen İntizam Mah. Meşhur kahvehanesi Kırmızı Kahve önündeki çınarı adı ile yeni betonarme binasına açık duruyor. Geçmiş yıllarda burada müşteri bekleyen Faytonlar sıralanırdı. Selimiye Camisinin köşesindeki cami kahvehanesi yerini 6 ay önce yenilenmeye terk etti. O zamanlar mahallesine girmeye çekindiğimiz Çırpan Mahallesi, semt kahvelerinin yaşadığı semtlerden.

Hocahasan Mahallesi’ndeki asmalı kıraathane asması inşaat yapılırken kesildiği için sadece adıyla devam ediyor. Geçmiş yıllarda okur-yazar sayısı azdı. Burada ve daha başka kahvehanelerde elinde bir gazete olan birisinin yanına toplanmış çok sayıda insanın büyük bir merak içinde “Bir pehlivanın hayatını anlatan” tefrikayı dinlediğini görürdünüz.

Caddede yürümeye devam edelim. Yazıcıoğlu Sineması’nı geçince Erol Bilardo,  Dostlar Birahanesi ve şimdiki parkın köşesinde, Garanti Bankası şubesinin olduğu yerde bahçeli Karadeniz Kıraathanesi bulunuyordu. Kıraathane, karşı sırada bulunan SSK memurlarının öğle tatillerinde geldikleri yerdi. Kıraathanenin önünde Bursa’nın meşhur börekçilerinden İbrahim Usta tezgâh açardı.

“İbrahim Usta, her gün öğleden sonra kalkar, yaptığı hamuru başının üzerinde döndürerek,  incecik açar, tepsiye koyar, yufkaların aralarına malzemeleri koyardı. Tepsi 7.5 kilo gelirdi. Muradiye’ye çıkarken sağdaki simitçi fırınında pişirilmeye götürülür. Sabah 04’de börek tepsisi alınıp, arabaya konur. Doğru Merinos Fabrikası’nın önüne gidiş. Merinos’ta saat 06’da vardiya değişirdi. Böreklerin yarısı orada satılırdı, Oradan Karadeniz Kıraathanesi’nin önüne geliş, Börekler saat on-onbir gibi biterdi. Ahmet Usta’da uyumaya evine giderdi.

Altıparmak’tan Muradiye’ye çıkalım. II. Murat Caddesi üzerinde yer alan 12  nolu kapı Çelik Spor’un lokaline açılırdı. Lokalin bahçesinden stadyum iyi gözükmediği için pek maç seyredilmezdi. Şimdi Spor Bakanlığı’na aitmiş.

Cadde de daha önce var olan hanlar yıkılmış ama bazı kahvehaneler ayakta. Önce Piç Ali’nin kahvehanesi’ne (şimdi Çardak Kahvehanesi) ulaşırsınız. Onu geçince zamana karşı direnen Turan’ın kahvehanesi sizi karşılar. Bu tarihi kahvenin bahçesi stadyumun üstü kapanmadan önce maç seyretmeye gelenlerle dolardı. Bunun için bir ücret öderlerdi. Bugün kapısında ganyan bayisi yazsa da, bahçesini kafeye çevirse de kıraathane özelliğini hala korumakta.

Özgen ve Göl’de Semaver Keyfi

Kültürpark’taki Özgen, Ender ve sonraki yıllarda açılan Göl çay bahçelerinde yaz akşamları oturacak yer bulunmazdı. Çaylar bardakla değil, semaver usulü sipariş verilirdi. Gelen semaverden kendimiz servis yapardık. Toplum ayrışınca çay bahçeleri de ayrıştı. Özgen Çay Bahçesi’ne Sol ve Demokrat görüşlüler, Göl Çay Bahçesi’ne genelde sağ görüşlüler giderdi.

Özgen bir set gibi yukarıda kalırdı. Altında dikdörtgen şeklinde içinde kayık yüzecek büyük bir havuz vardı. Havuzun kenarlarında bulunan renkli lambalar yandığında su rengarenk bir görünüm alırdı. Mahfelin önündeki setin üstüne konan masalar parka gelen ailelerin en gözde yerlerinden biriydi. Daha karanlık basmadan bu masalar kapışılırdı.

Oturanlar hemen bir semaver söylerlerdi. Semaverlerin altında suyu sıcak tutması için korların konulduğu bir göz olurdu. Muhabbet uzar, su soğursa biraz daha kor koydurabilirdiniz. Semaverin üzerindeki demlikteki çay bitene kadar gece yarılanırdı. Çoğu zaman bir semaver daha istenirdi.

Ramazan ayında iftar vaktini bize önce ramazan topu verirdi İftardan sonra büyüklerin çoğu kahvehaneye giderdi. Sahura kadar açık olan kahvehaneler Teravi namazından sonra dolup taşardı. Kâğıt oyunları, taşlı okey,  çanak ve diğer değişik oyunlar,  demiryolu altındaki bazı semt kahvehanelerinde tombala oynanırdı.

Mahalle kahvehanelerinde oyun oynanmasına gürültü olduğundan dolayı yaygın değildi. Yaşlılar domino veya dama oynarlardı. Gelenler daha ziyade sohbet için gelirlerdi. Gençlerin gittikleri kahvehanelerde oyun serbestti.

Kahvehanedeki sohbetlerin konusu pahalılık, bulunamayan ihtiyaç maddeleri, ekmeğe yapılan zamlar, şikâyet edilen belediye hizmetleri, maaş zamları, kamuda çalışan işçilere verilen ikramiyelerin ne zaman ödeneceği ve siyasetti.  Radyolu yıllarda radyodan yayınlanan “Meclis Saati” pür dikkat izlenirdi. Siyasi tartışmaların şiddeti artar, bazen geçici küslüklere sebep olurdu.

Çekirge Meydanı’nda Beşiktaş’dan Bursaspor’a gelen ve attığı golle Beşiktaş’ın yenilmesine sebep olan ve bu yüzden baba katili lakabı takılan Müfit Gürsu’nun kahvehanesi eski futbolcuların yanı sıra, futbol meraklılarının da tercih ettiği bir yerdi.

Sahi Bursalı olup da, Hüsnügüzel Çay Bahçesinde sevgilisi veya bir dostuyla, çay içerek ovayı seyretmeyen kaç kişi kaldı acaba. O zaman bin bir çeşit yeşilin tonunu görürdünüz. Ovadan kıvrılarak akan Nilüfer Çay’ında yüzülür, balık tutulurdu. Bursa dışından gelen misafirleri gezmeye götürdüğümüz iki yerden birisi burasıydı (diğeri Yeşil’deki çay bahçeleriydi).

Kıraathaneler Gitti, Kafeler Geldi  

Garajın yanında, Emekli Sandığı binasının altında büyük bir kahvehane bulunuyordu.. Garajı yapan “Emekli Sandığı” yöneticileri göze girmek için, kahvehanenin işletmesini rahmetli Cemal Gürsel’in oğluna vermişlerdi. Rahmetli diğer cumhurbaşkanlarının, başbakanların yapmadığını yapmış ve yayınladığı bir genelge ile “Benim oğlum ve kardeşim yok, kimse bunlara yardımcı olmasın” diye yazmıştı.

Çocukluğumuzda kahvelere sadece tanıdıklarımızı çağırmak için girerdik. Gençlere hitap eden kahvehaneler ayrıydı. Ramazan ayında kahvehaneler sahura kadar açık durduğu için oyunculara gün doğardı. Üstelik gençlere sahura kadar dışarıda kalmalarına izin verilirdi. Kışın sigara dumanından göz gözü görmezdi.

Üniversitelerin ve televizyonların yaygınlaşması, kadın ve erkeklerin beraber gidebildikleri çay bahçelerini getirdi. Çay bahçeleri kısa sürede gençlerin buluştuğu tek yer olan pastanelerin kafeye dönüşmesini sağladı.

Kıraathanelerin müşterisi olan kültürlü kesim de gençlerin toplandığı bu yerlere biraz soğuk baksalar da kıraathane kültürünün yıllar içinde yok olması sonucu onlarda kafelere yönelmeye başladılar. Kıraathanelerin adı birkaç eski kahvehanenin tabelalarında kaldı.

3,303 Toplam, 8 okuma bugün

Ekrem Hayri PEKER: Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar, STK yöneticisi. Bursa Mustafa Kemal Paşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı - Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya'dan Anadolu'ya - Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker@gmail.com