Coğrafyanın Tarihe Anlattıkları
Anadolu ne midir? Hiç kuşkusuz bizde suret bulan halklardır. O halkların ilklerinden olan Hititler, hiç kuşkusuz geçmişin öğrencisi geleceğin öğretmenidirler.
Hitit “panku”sunun (meclis) iradesi, her şeyin üstündedir. Yasaları Panku koyar, kral ve kraliçeyi o yargılar. Panku, hem “meclis” demektir, hem “herkes”; evet, herkes içindir o meclisin görevi. Demokrasiyi mayalayan da herkesle herkes olmak değil midir? Ülke bir anayasaya göre yönetilir, O anayasa, tabletlere kazınmıştır. “Hazannu” (belediye başkanı) da yönetimin bir parçasıdır. Hititlerin, demokrasi tarihine yaptığı bu katkıyla, dünyaya öğrettiği çok şey var değil mi?
Bütün Hitit krallarına “Labarna” denir. Her Hitit kralının bir adı, her adın da bir anlamı vardır. Örneğin, Hatay Arkeoloji Müzesi’ndeki büstünden tanıdığımız o pörtlek gözlü Şuppiluliuma’nın adı, “saf kaynak / temiz pınar” anlamını taşır. Tuthaliya da “kutsal dağ… Hattuşaş adı da tanrıçaların kraliçesi Hepat’la ilgilidir. Öteki mitolojilerden farklı olarak Hitit’in güneş tanrıça dişidir; Hepat. Güneş kursu da inancın dişilik simgesi olmalı. O güneş kursuna alıcı gözle bir bakın; dünya, bir öküzün iki boynuzu üzerinde durmaktadır; demek ki dünyamızı dünya yapan da dişidir.
1.Ramses’in eşi Menefrure Hititlidir; Hattuşil ile Puduhepa’nın kızıdır. Kadeş Antlaşması, işte o bir yastığa baş koymanın sonucudur, tarihin o sayfası okunmasa da… O antlaşmada Puduhepa’nın da “parzaki”si (mühür) vardır, kocayla eştir o mührün değeri. Mısır’a kadar gitmişken Akhenaton’un “Aton’a bağlı adam, Horus’un da “şahin” demek olduğunu anımsayalım.
Mala /Puran (Fırat) üstünde, Maraşantiya (Kızılırmak) yayı içinde yer alan Hitit ülkesi, “hewas”ı (yağmur) kıt, “tethesnas”ı (gök gürültüsü) bol, “Ikuyu”su (tarla) kıraç, “lutukul”unun (çiftçi) yüzünün kırk yılda bir güldüğü bir ülkedir. Bu nedenle “hemasat”ı (bahar ayları) hep sabırsızlıkla beklenir. Bu kıtlık coğrafyasında, gün gelir de “Hannahanna (bereket tanrıçası)” göz kırpar mı “Telipinu’ya (tarım tanrısı)” bilmem; bereket de o aşkta değil midir?
Bin tanrılı – tanrıçalı Hitit’te, Arinna’nın bir gülümsemesidir Teşup’u yumuşatıp onca fırtınayı dindiren. Sıcaklığıdır kuşkusuz güneşi tanrıça yapan, Teşup’un başını saygıyla eğdiren. Evet, yeryüzünün güneşidir kadın. Ve kadındır bana şu dört dizenin kapısını aralayan: “Tavanannaya yaslanır Hitit’te Labarna / Tavananna Labarna’ya / Arinna’nın salıncağında / Bu yüzden kesilmez hiçbir meyve ağacı orada.”
Tarkumuva Mührü
Hititçenin şifresini çözen mühür
Sözcüklerin Sırrı
Hiçbir “kral” hiçbir ülke”de, hiçbir sözcüğü zamana mühürleyemese de yazı, dili mutlaka mühürler. Hitit’in “papa”sı, bugün Türkçemizin babasıdır, Roma’nın da papası; “anna”sı da annemiz. “Aga” da huyu yumuşamasa da göbeği epeyce yumuşamış o ağamızdır. Dahası “çocuk” da Hititlerden hatıradır, hâlâ büyüyecek.
Evet, bazı sözcükler o günlerden hatıra bize. “Adaniya” bugünkü Adana’mız, O günlerde öküze “sığır” deniyordu, sürünün çobanına “sıpa”… Sıpa bugün çobanın sürüsündekilerden biri. Anımsayalım, öküz, abecenin ilk harfidir, ev ikinci; güneş kursunda dünya, bir öküzün iki boynuzu üzerindedir. Evet, öküz, her şeyden önce evin geçim kaynağı, dirimi dirliğidir; o çağda onsuz bir hayat yok.
Karı, eş yerine de “dam”… Sen de anladın değil mi “pupu” (sevgili), aşklar ölüyor da sözcükler ölmüyor? Evet, “dam” eştir de “esertula” ikinci eştir, yani kuma. Sayıları çok değildir o kumaların; Hititler genelde tek eşliliği yeğlerler.
Hititçenin “sir”i (şiir) de ilgi çeken sözcüklerden biri; evet, yok böyle şiire yakışır bir ses buluşması!… Bunun farkına varsa varsa bir dam değil, 180 çeşit “ninda” (ekmek) yiyen biri varabilir belki. “Zanum”larda (taş fırın) pişen o biralı, şaraplı, nohutlu, susamlı, meyveli o “ninda”larla doyan biri!… Görünen o ki, o “segıs”lı (susam) ekmek ile “pişhuru” (etli ekmek) değişe dönüşe bugünün simidi ile Konya’nın etli ekmeği haline gelmiş. Taş fırın erkeklerinden kaçının bunlardan haberi vardır acaba?
“Zinir”imiz (müzik) “nar”larımızla (müzisyen) hâlâ tarihin kulaklarının pasını siliyor. Evet, o “galgatturiya”mız (bando) hiç susmadı. Yere hiç konmayan “gıstibula”mız (saz) ile “tambura”mız, “si”yimiz (flüt), “gidım”ımız (kaval) arkammi”miz (tef) ile “huhupal”ımız (zil) da… Elbette “ishamatalla”larımız (şarkı) da… Hele o “dumu munus”larımızın (kız evlat) neşesine diyecek yoktur hiçbir zaman!… Ve o “eku”lar (içki) “bibru”lardan (kadeh) “bulpat”larla (kamış pipet) içilir; ekuların en gözdesi de “huppari”dir (bira) kuşkusuz…
“Dranza” (söz), “haminkanza” (nişan), “iwaru” (çeyiz parası), “kuşata” (başlık) o günlerden kalan bir Anadolu geleneği. “Rubatum”un (ticaret) bu işlerle bir alakası yoktur. Evet, şu “antiyant”lardan (içgüveyi) ol da kurtul artık şu “kuşata”dan (başlık parası).
İnancın ve Kültürün Dili
Şu “huvasi”nin (dev heykel) ya da herhangi bir “kurraki”nin (heykel) gölgesinde “dubsar”ın (katip) bir sözü olmalı o İlluyanka’ya (ejderha, yılan). O İlluyanka, aynı zamanda bu coğrafyanın kav değiştirmiş şahmeranıdır. Doğrusu yılansız hangi mitoloji, hangi destan var ki!… Zehir yılandaysa panzehir “azu”dadır (hekim). Bir de Yazılıkaya’daki o iki yüzü birbirine benzeyen iki cinsiyetli İştar’a dön bir bak; evet, hermafroditsiz mitoloji de yok!…
“Kamrusepa” şifa ve büyü tanrıçası olsa da siz önce, “Anana”nın (büyü bozucu) ne yaptığına bakın, aynısını Likya’da görürsünüz, özellikle Demre yakınlarındaki o Andriake’de. O “zulki”ler (bilici kadın) her mitolojide var. Helen’de onlar karşımıza Pithya’lar olarak çıkarlar; üstelik üçayak üstünde, buhara oturmuş olarak. Hitit’in o bilici kadınları “Duda ile “Heppa”nın kehanetleri, Pithya’ya neler esinlemiştir kim bilir. O bilici kadınlar, “Şauşka”yı (kader tanrıçası) bile kıskandırırlar. Evet, Hitit’te büyücü değil, bilici kadının elinde olan o günah tartısına, terazisine el koyan da hâlâ toz kondurmadığımız o “amin”i bol tek tanrılı dinlerdir; Hitit’in amini de “alas”tır.
Kuşkusuz “haseya”lar (ebe kadın) bilici ve büyücü kadınlardan daha değerli bir konumdadır. Anımsayalım, Karya’nın o ünlü hekimi Hipokrat’ın anası da bir ebeydi.
Hekimsiz ve ebesiz bir dünya yok. “Henkan (veba)” da o çağın belası. O bela “ashella (hastalık kovma töreni)” ile def edilmeye çalışılıyor. Ölülerin son uğrağı, “ukturiye”dir (krematoryum), ölüler yakılarak defnedilir.
“Parna”nın (ev) temeline konan “guskın” (altın), babbar (gümüş) ile o “anbar” (demir) çiviler, Hititlinin uğuruydu. Bugün de devam ediyor o büyü; ama biraz kılık değiştirerek. Evet, eşiğe çivi, iğne koymak uğursuzluğumuz artık, kara büyümüz. Hitit’te kara büyünün cezası ölümdür. Hitit’in o parna sözcüğü, bizi taşındığı başka bir dile, Helen’in o Parnasos Dağı’na da götürüyor; elbette adını o dağdan alan parnasizme (doğalcılık) de…
“Ehesta”lara (tapınak) en temiz kıyafetlerle gidilir. Kurallara uymayanlara sidik içirme cezası verilir. Hele cinsel ilişkiden sora kırklanmadan ehestaya gelmenin cezası ölümdür. Ölümü görmektense gusüle razı olmak çok evla değil mi?
Hitit kültüründe temizlik kadar sırdaşlık da önemlidir; herkesin sırrını yalnızca dipsiz kuyular bilmelidir. Ancak tarih ve dil, asla o dipsiz kuyulara sırdaş değildir. Dön bak, Midas’ın o eşek kulaklarına, Gürsel Korat’ın o “Unutkan Ayna”sına…
Ve dön bak, gerçek tarihçilere. Bernard Lewis’in şu sözleri, o sırrı fark etmek için çok değerlidir kuşkusuz: “Türklerin Hitit olduğunu ya da Hititlerin Türk olduğunu iddia etmeye gerek olmamakla beraber, geniş ölçüde bir devamlılığın söz konusu olduğu aşikârdır. Bugün Anadolu’da sürdürülen arkeolojik ve antropolojik çalışmalara bakıldığında bu durum daha da açıklık kazanacaktır. Anadolu’da kapsamlı ve sistemli bir Türk kolonizasyonunun olduğu kesindir.”
* Çini Kitap, 94. Sayı, Ocak-Şubat 2026



