Quantcast
Medeniyeti kaplayan toz; Çimento’nun Tarihi – Belgesel Tarih

İrfan YALIN
İrfan  YALIN
Medeniyeti kaplayan toz; Çimento’nun Tarihi
  • 24 Kasım 2022 Perşembe
  • +
  • -
  • İrfan YALIN /

Loading

Gelişmenin yapılaşma, şehirleşmenin yüksek katlı binalarla ölçüldüğü çağımızda doğala ve doğaya olan özlemin yolları betonla dolu…

Latince “yontulmuş taş kırıntısı” anlamındaki “caementum” kelimesinden türeyen çimento, yüzyıllar boyunca bağlayıcı – yapıştırıcı ifadesiyle kullanılmış; çok uzun yıllar boyunca hayvan kemiklerinden üretilen tutkal ve bu tutkal kullanılarak yapılan macunla eş anlamlı olarak değerlendirilmiş.

Çimentonun ilk olarak ne zaman kullanıldığı konusunda net bir bilgi olmasa da, arkeolojik araştırmalardan edinilen veriler doğrultusunda binlerce yıl öncesinden başlayan bir süreç içinde ilkel yerleşimlerde bile birleştirici özelliği olan harçların kullanıldığı biliniyor. Sınırlarımız içinde bulunan ve bilinen en eski arkeolojik keşif olarak değerlendirilerek 12.000 yıl öncesine tarihlenen yanmış kireçtaşı ile kilden yapılmış beyaz badanalı zeminden bu yana farklı harç malzemeleri insanlık tarihi boyunca farklı varyasyonlarda kullanılmış, doğadan elde edilen farklı materyaller birleştirici – izole edici olarak denenmiş.

Gerek geçmişi 7000 yıla varan Çatalhöyük’teki evlerin yapımında kullanılan harç tipi izleri, gerekse de Mısır Piramitlerinde, Çin Seddi yapımında ve farklı coğrafyalarda değişik zamanda yapılan inşaatlarda dönemin medeniyetini simgeleyen birbirinden farklı bağlayıcı maddeler, günümüzde etrafımızı çepeçevre saran betonun kültür tarihi konusunda çok şey söylüyor.

Çimentonun ilk ne zaman kullanıldığı tam bilinmese de, her çağda doğadan elde edilen farklı materyaller birleştirici – bağlayıcı olarak kullanılmış.

İlk birleştirici kullanılarak beton oluşumuna benzeyen yapılar, MÖ 6500 civarında Güney Suriye ve Kuzey Ürdün arasında küçük bir imparatorluk geliştiren Nebati tüccarları ve Bedeviler tarafından inşa edilmiş. Nebatiler, birleştirici yapımında kullanılan fazla suyun betonda boşluklar ve zayıflıklar oluşturduğunu fark etmişler, karışımı mümkün olduğunca kuru – düşük tortulu tutma gereğini anlamışlar. İnşaat uygulamalarında araya dökülen birleştirici malzemelerin özel aletlerle sıkıştırılması, sıkıştırılan partiküllerin birbirine bağlanması sırasında meydana gelen kimyasal reaksiyonlarda bağlayıcı malzemenin daha fazla jel üretmesi bu dönemde keşfedilmiş. Nebatiler birleştirici malzemelerini su geçirmez hale getirmenin yolunu bulmuşlar; çevrelerinde bolca bulunan ince silika kumunu harçlarında kullanmışlar.

MÖ 5600 yıllarında, Avrupa içlerinde, Tuna Nehri boyunca evler, alt zeminler ve yollar bir tür beton kullanılarak inşa edilmiş; yani yapım teknikleri farklı kültürlerde de deneniyormuş.

MÖ 3000 civarında, eski Mısırlılar tuğla oluşturmak için samanla karıştırılmış çamuru denemişler. Betondan çok kerpice benzeyen samanlı çamur yanında piramitlerin yapımında alçı ve kireç harçları da kullanılmış. Yapılan hesaplamalara göre, Giza’daki Büyük Piramidin görünür yüzeyini oluşturan kaplama taşlarını yerleştiren taş ustaları yatak malzemesi olarak tam 500.000 ton harç kullanmışlar.

Tarih boyunca farklı tozlar, doğal oluşumlar ve organik karışımlar harç olarak kullanılmış

Neolitik Çağ’da Yangshao Kültürü döneminde, Çinliler yaşadıkları mağaraları “beyaz dişbudak eriştesi” ile boyamayı biliyorlarmış ve zaman içinde de sarı çamurla kerpiç duvarlar inşa etmeyi de öğrenmişler. Çinlilerin beş bin yıl önce binaları güçlendirmek için bazı yöntemlere başvurduğu, deneme-yanılma metoduyla birleştirici özelliği olan harçlar kullandığı, hatta gelişen çimento benzeri maddelerden oluşan harç üretiminin o dönemlerde bile ciddi anlamda çevre kirliliğine yol açarak yerel halkı derinden etkilediği kaynaklardan okunuyor.

Çin’in Kuzey kısmındaki Çin Seddi’nin inşaatında ve o yıllarda Dünya denizlerinde dolaşan Çin teknelerinin yapımında bir tür çimento kullanılmış. Bugün yapılan testlerde, Çin Seddi’nde ve diğer antik Çin yapılarında kullanılan harçtaki çimento benzeri bir bileşenin glütenli pirinç yapışkanı olduğu ortaya çıkmış; bu yapılardan bazıları zamana meydan okuyarak günümüze dek ulaşmış.

Günümüze ulaşan bir Çin efsanesine göre, çimentonun icadı tesadüfen ya da kazayla gerçekleşmiş. Günün birinde kireç ve kilden yapılmış bir deniz feneri alev almış ve tamamen yıkılmış. Deniz fenerinin yeniden yapımı sırasında imkânsızlıktan dolayı ateşte yanan duvarlar kullanılınca ortaya sağlam ve dayanıklı bir yapı çıkmış; efsaneye göre bu bina denizin dalgalarından bile etkilenmiyormuş. Denilen o ki, o güne kadar sürülen ve güneçte kurutulan harcın yerini pişmiş birleştirici malzemelerin alması ortaya dayanıklı ve sağlam bir yapı çıkartmış.

Günümüzde çok geniş kullanım alanlarına sahip pişmiş toprak yani kil, insan yaşamına ateşin bulunmasıyla eş zamanlı girmiş. Yaşantımızda gereksinim duyduğumuz pek çok malzemenin seramik olması bir yana, kil çok çeşitli endüstri alanlarının önemli hammaddesi olarak ziraattan jeolojiye kadar çok alanda araştırmalara konu olmuş. Binlerce yıldan bu yana 600 – 900 cc arasında pişirilen kil, farklı zamanlarda bileşimine bağlı olarak inşaatlarda bağlayıcı madde olarak da kullanılmış.

Çimentonun icadına giden süreçte insanın kullandığı bir başka birleştirici de kireç olmuş

Kirecin bağlayıcı özelliğinin ilk ne zaman anlaşıldığı bilinmese de, insanlık tarihinin erken dönemlerinden beri kullanıldığını söylemek mümkün. Bazı tezlere göre, kireçtaşından oluşan mağaralarda ısınmak, yemek pişirmek için ateş yakan atalarımız, kirecin yağmur ve rutubetle temas etmesi sonrasında kuruyup “sönmüş kireç” haline geldiğinde elde edilen tozun bağlayıcı özelliğinin farkına varmış. Eski Mısır, Kıbrıs, Girit ve Mezopotamya’nın değişik yörelerinde sönmüş kirecin mağara duvarlarına yapılan resimlerde de görülmesi, kirecin bir yapı malzemesi olarak iç ve dış değişikliklerde kullanılması bu tezi doğrulamış; Eski Yunanlılar ve Romalılar, kireci bağlayıcı olarak kullanmışlar.

Eski Yunanlılar ve Romalılar, kireci harç içinde bağlayıcı – birleştirici olarak kullanmışlar.

Fenikeliler, MÖ 800 civarında, pişmiş kil tuğlaların yapıldığı, yanmış kireçtaşından kireç üretilebileceğinin keşfedildiği Mezopotamya’da, bugün “pozzolana” olarak adlandırılan yanmış kireç ve volkanik kül karışımının nemli ortamda kıvamlandığını, su altında sertleştiği bilgisini öğrenmişler.

Fırat ırmağından Kızıldeniz’e uzanan kısmında, Suriye ile Arabistan arasındaki sınır bölgesindeki vahalardaki yerleşimleri kapsayan ve “Nebate” ismi verilen alanda yaşayan Nebatilerin de bu konuda ilginç bir buluşu olmuş. MÖ 700’de silika içinden sızan yeraltı suyunu kumlu volkanik külle birleştirip bağlayıcı (puzolan) malzemeye dönüştüren Nebatiler, moloz duvarlı evlerine beton zeminler yapmışlar, toprak altında su geçirmez sarnıçlar, bahçelerinde fırınlar inşa etmişler. Çimento benzeri puzolan malzemeyle yalıtım yapılmış gizli su sarnıçları Nebati halkının çölde yaşabilmesinin, düşmanlarından korunabilmesinin ve sosyo-kültürel anlamda gelişebilmesinin en önemli nedenlerinden biri olmuş.

MÖ 600’de Yunanlılar, inşaatlarında beton kullanmada Romalılar kadar üretken olmasalar da kireçle karıştırıldığında hidrolik özellikler geliştiren doğal bir puzolan malzemesi keşfetmişler.

MÖ 200’de Romalılar beton kullanarak çok başarılı yapılar tasarımlamışlar; bağlayıcı malzeme akıcı değil, daha çok yoğun harç içindeki moloz gibiymiş. Bu yıllarda Romalılar yapılarının çoğunu farklı büyüklükteki taşları üst üste dizerek ve taşların arasındaki boşlukları harçla doldurarak inşa etmişler. Yaygın olarak kullanılan harçlar, havadaki karbondioksit ile reaksiyona girerek yavaş yavaş sertleşen basit bir kireçtaşı çimentosuymuş. Romalılar dayanıklılık gerektiren daha büyük ve daha sanatsal yapıların temelleri ve tabanları için “harena fossicia” adı verilen volkanik kumdan ürettikleri çimento kullanmışlar. Deniz yapıları, köprüler, rıhtımlar, yağmur kanalları ve su kemerleri gibi suya maruz kalanlar binalar için “pozzuolana” adı verilen başka bir volkanik kum da kullanılmış. Bu iki malzemeyle yapılan yapılar, bugün çimento olarak bildiğimiz bağlayıcı maddenin ilk büyük ölçekli kullanımını temsil etmiş. “Pozzuolana” ve “harena fosili” kullanılarak Roma hamamları, MS 125 yılında tamamlanan Panteon ve Kolezyum gibi günümüze dek gelebilen büyük yapılar inşa edilmiş.

Bu özellikteki toprak ilk defa Napoli yakınlarındaki Pozzuoli kasabasında elde edilmiştir

Yazılı kaynakların azlığı Horasan harcını gölgede bırakmış

İran’ın kuzeydoğusunda yer alan çok geniş bir coğrafi bölgenin adı Horasan ismi, eski Farsçada “hur” (güneş) ve “asan” (doğan) kelimelerinden meydana gelmiş; güneşin doğduğu yer anlamında kullanılmış. Günümüzde bu bölgenin toprakları üç parçaya ayrılmış bir kısmı Türkmenistan’da, bir kısmı Afganistan’da, bir bölümü de İran sınırları içinde kalmış. Tarım yapmaya elverişli olmayan, karasal çöl iklimin görüldüğü, suyun çok kıt olduğu bu bölgede kâğıt, dokuma ve çömlek imal edilmiş; altın, gümüş, neft, bakır, kurşun, kömür gibi madenler çıkartılmış; horasan harcının bileşiminde olduğu düşünülen, bünyesinde kalsiyum ihtiva eden mermer ocakları açılmış

Horasan terimi, kırılmış, öğütülerek toz haline getirilmiş, tuğla, kiremit, çömlek, pişmiş kili ifade etmiş; Horasan harcı ise, bunlarla kirecin karıştırılması sonrasında elde edilen birleştirici çamur – sıva – çimento anlamı taşımış.

Sağlamlığı bir yana, Horasan harcı, renginden dolayı da tuğla yapılarda estetik açıdan değerli bulunmuş.

Horasan harcı, Eski Roma’da “cociopesto”, Hindistan’da “surkhi”, Arap ülkelerinde “homra”, Yunanistan’da “korassani” adıyla bilinmiş. Renginden dolayı tuğla yapılarda mükemmel bir ahenk oluşturması, mimaride estetik açıdan da diğer harçlardan daha özel bir yer almasına sebep olmuştur.

Horasan harcı, Osmanlı döneminde “keyl” adıyla hazır olarak satın alınan bir inşaat malzemesi olmuş; inşaat ustaları sınıflandırmasında “horasancı” denilen meslek grubu loncasının adını oluşturmuş.

Harcın içeriğinde bulunan kireç Roma’da da, Osmanlı’da da sönmüş halde en az üç yıl bekletildikten sonra kullanılmış, kirecin bekletilme süresi uzadıkça elastiki özelliğinin ve su tutma kapasitesinin arttığına inanılmış.

Horasan harcının tam olarak muhtevası tam olarak bilinmemekle birlikte içerisinde kan, yumurta, peynir, gübre, Arap zamkı, öğütülmüş tuğla tozu, hayvan kemiklerinden elde edilen tutkal, bitki suları, incir sütü, çavdar hamuru, kesik süt, arpa, idrar, şeker, mineraller, keten tohumu, hayvan tüyleri, balmumu, kazein gibi malzemelerin bulunduğu saptanmış. İçinde Anadolu’nun da bulunduğu çok geniş bir coğrafyada yüzyıllarca birleştirici olarak kullanılan Horasan harcının içeriğinde olduğu düşünülen zamk, yün, kıl, deri gibi katkı malzemeleri aynı zamanda o dönemlerdeki en önemli ihraç ürünleri arasındaymış.

Mimar Sinan da yapılarında Horasan harcı kullanmış.

2000 Yıl öncesinde yazılmış mimari kitap

Denilen o ki, bu konuda yapılan araştırmalardaki yazılı kaynakların yetersizliğinden dolayı Doğu Dünyasındaki harç oluşumlarını iyi bilmeyen batılı tarihçiler, çimentonun tarihi, eski Romalılar tarafından inşaat işlerinde kullanılan kireç ve puzolan karışımından başlatmışlar.

M.Ö. 70-25 yılları arasında yasamış olan Mimar Vitruvius “On Architecture”(Mimarlık Üzerine) adlı 10 ciltlik kitabında puzolan ve kireç karışımlarının hidrolik özelliklerinden bahsetmiş, nehir ve deniz kıyısında yapılacak olan yapılarda kullanılabilecek harç için 2 ölçü puzolan (pulvis Puteolanus) için bir ölçü kireç olarak karışım oranı bile vermiş. Vitrivius yazmış olduğu kitapta, Napoli Pompei civarındaki Puzzuoli kasabasındaki toprağın hidrolik özelliğini vurgulamış, bu karışıma öğütülmüş ve elenmiş pişmiş toprak ile tuğla katıldığı zaman daha iyi bir harç elde edilebileceğini belirtmiş. Harçtaki sertleşmenin volkanik artıklarının bol olduğu Roma’da ve onun etkisindeki Akdeniz ülkelerinde olması sonraki yıllarda çimento arayışlarına rehber olmuş.

Mimar Vitruvius (M.Ö. 70 – 25) Mimarlık üzerine yazdığı 10 ciltlik kitabında puzolan ve kireç karışımlarının hidrolik özelliklerinden bahsetmiş, harç ölçüleri vermiş.

Eski Yunanlılar da yüksek nitelikteki puzolanların bulunduğu Santorin Adası’ndaki volkanik tüfleri kireçle karıştırarak bir tür hidrolik harç yapmışlardır. Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalarda Yunanlıların bu harçtaki puzolanik reaksiyonları kimyasal olarak açıklayacak bilgiye sahip olmadıklarını göstermiş; Romalı bilgin Gaius Plinius bile “taşın ateşle yakılmasıyla elde edilen kirecin suyla temas edince neden yandığının” anlaşılmaz olduğunu yazmış.

Çin’de organik “sanhetu” harcı, tekne yapımında da kullanılmış

MS 5. yüzyılda da Çin’de, Güney ve Kuzey Hanedanlıklarında –günümüzde tümüyle ortadan kalkmış olsa da- pirinç ve yumurta bileşenli “Sanhetu” adı verilen, organik harç, kolay uygulanabilen, yıllara dayanıklı, geçirimsiz, kuruduğunda ekstra güç sağlayan bir yapı malzemesi ortaya çıkmış. Çok kolay yetişen ve bugün bile inşaatlarda özellikle esnekliği yüzünden depreme karşı kullanılması önerilen bamboo ile birlikte işlenen bu harç sayesinde Çin’de çok inşaat yapılmış, yapılanlardan günümüze ulaşanlar olmuş.

Pusulaya ve uzak coğrafyaların haritalarına sahip olan Çin Medeniyeti inşa ettiği teknelerinde de bu harcı kullanmış, o günün şartlarında yapılan bu gemiler sayesinde Ümit Burnundan, Pasifik Okyanusunun uzak noktalarına hatta iddia edildiği şekliyle Amerika kıtasına kadar ulaşabilmiş. Günümüze gelebilen harç kaplı deniz taşıtı olmasa da yapılan spektrometre testleri, Çin Seddi’nde ve günümüze ulaşabilen diğer antik Çin yapılarında kullanılan harçtaki önemli bileşenin glütenli, yapışkan pirinç olduğunu doğrulamış. Sanhetu” harcı ne yazık ki modern çimentonun yaygınlaşmasıyla unutulmuş; izleri tarihte kalmış.

Tarihsel süreç içinde tapınaklardan antik tiyatrolara, limanlardan çarşılara, hamamlara, yollara kadar gelişim gösteren Roma İmparatorluğu’nun MS 476’da çöküşünden sonra, puzolan çimento yapma teknikleri unutulmuş; bu konuda yapılan araştırmalar rafa kaldırılmış.

Orta Çağ, çimento tarihine sessiz bir dönem olarak geçmiş

1300 yıllarında Orta Doğulu inşaatçılar, dövülmüş kille kalelerini ve ev duvarlarının dışlarını ince, nemli yanmış kireçtaşı harcıyla kaplamışlar. Denilen o ki, sürülen bu harcın havadaki gazlarla kimyasal reaksiyona girip uygulandığı zeminde sert, koruyucu bir yüzey oluşturmasının anlaşılması, çimentonun keşfine giden yolun önemli bir basamağını oluşturmuş.

1414 yılında eski yapım tekniklerine dikkat çeken el yazmalarının tekrar basılması harç tiplerine olan ilgiyi canlandırmış, bu alanda ufak tefek arayışlar yeniden başlamış ama Orta Çağ, çimento tarihine sessiz bir dönem olarak geçmiş. Duvar ustalarının bu dönem içinde kale, tapınak, bina ve kanal gibi yapılar inşa etmek için hidrolik çimento kullandıkları bilinse de, söz konusu alanda yapılan herhangi bir keşif kayıtlara geçmemiş.

Orta Çağ meslek loncalarında bilginin sır olarak kabul edilip içrek yani ezoterik olarak dışarıya kapalı bir şekilde sadece lonca üyeleri arasında paylaşılması yerelin genele yayılmasını durdurmuş. Kullanılan tekniklerin el verilen kişilere, üyelere, öğrencilere yazılı olarak değil de sözlü olarak aktarılması yöntemi de bilinenlerin paylaşımını kontrol altında tutmuş, kültürler arası geçişler sınırlanmış. Bu çağda imkânlar çapında bilimsel araştırmalar yapmaya çalışan simyacılar genellikle kodlanmış bir dil kullanarak maddelerin özelliklerini ve tepkimelerini araştırmışlar. Bir taraftan da o güne kadar bilinen tipik harçların kullanımı devam etmiş.

1633 Yılı sonrasında, Çin’de geç Qing Hanedanlığı döneminde, afyon savaşlarının Çin’in kendi kendini tecrit etmesine neden olması sonrasında o günün gelişkin güçleri Çin’i birbiri ardına işgal etmiş, Çin toprakları Batı tipi harç ile tanışmış.

İhtiyaçlar buluşların anasıdır

1756’da İngiltere’nin Plymouth Limanındaki Eddystone Deniz Feneri alev alıp tamamen tahrip olunca yerel yönetim yapı teknisyeni olarak çalışan Smithton isimli bir kişiye deniz fenerini yeniden inşa etmesi görevi vermiş. Teknisyen Smithton, ilk olarak kendisine gönderilen kalker-kalsine harcı üzerinde yoğunlaşmış ama verilen malzeme son derece kalitesiz siyah renkli kireç taşıymış. Sadece beyaz kalkerden mükemmel bir çimento yapabileceğini düşünen Smithton, mecburen bu siyah kalkeri harç olarak kullanmak zorunda kalmış olsa da ortaya çıkan başarılı yapı kendisini şaşırtmış; uygulama mükemmel sonuç vermiş. Smithton nedenini analiz edince siyah kalkerin kil içerdiğini anlamış ve kirecin kimyasal özelliklerini ilk anlayan kişi olarak tarihe geçmiş. %6 – 20 Oranında pişirilmiş siyah kalker kullanılarak inşa edilen bu deniz fenerinin mimari başarısı kısa sürede tüm Avrupa’ya yayılmış; harcın karışımı laboratuar araştırmalarına konu olmuş. Benzer şekilde 1786’da inşa edilen Cezayir limanında bağlayıcı olarak pişmiş kil ve kireç karışımı kullanılmış.

Şunu özellikle belirtmek lazım ki, o yıllarda İngilizler gibi Fransızlar da, Almanlar da inşaatlarında kullanabilecekleri birleştirici malzemelere ciddi ihtiyaç duyuyor, peşi sıra deneyler yapıyorlarmış. Geleneksel harç kullanımının yavaş yavaş yerini deneysel yollarla bulunan bağlayıcı malzemelere bırakması adına geçmiş dönemlerde uygulanan malzeme tekniklerinin araştırılması, eski tekniklerin öğrenilmesi ve kullanılan malzemelerin özelliklerinin anlaşılması yıllarca sürmüş. Eski kaynaklara bakılmış, malzemelerin özellikleri test edilmiş, yazılı kaynaklar gözden geçirilmiş, eski ustalardan elde edilen sözlü bilgiler değerlendirilmiş ve eski harçlar üzerinde –dönemin şartları dahilinde- çeşitli laboratuar araştırmaları yapılmış.

1796’da İngiliz Joseph Parker, Roma çimentosu (Roman Cement) adıyla bilinen doğal birleştirici – bağlayıcı kahverengi karışımı pişirmiş. Artık yapılan deneylerden alınan sonuçlar çimentonun keşfine doğru yelken açıyormuş.

Fransız inşaat mühendisi Picard, 1813 yılında üç ölçü kireç için bir ölçü kil karışımının iyi netice verdiğini keşfetmiş ama asıl başarı 9 yıl sonra karşı ada ülkesinden, İngiltere’den gelmiş.

1778’de İngiltere’nin Leeds kentinde doğan Joseph Aspdin isimli duvarcı ustası, 1824 yılında çimento yapmak için bir fırında %30 kireçtaşı ve %10 kil karışımını toz haline getirip harç yapmak için pişirmiş; sonra da öğüterek bağlayıcı bir ürün elde etmiş. Hazırladığı ince taneli kil kalker karışımı, su ve kum katıldığında piştikten sonra zamanla sertleşmiş. İngiltere’de Portland’da kullanılan taşlara benzeyen bu karışıma Joseph Aspdin “Portland çimentosu” adını vermiş ve 21.10.1824 tarihinde “Portland Çimentosu (PÇ)” adı altında patentini almış. Bu bağlayıcı daha sonraki yıllarda büyük gelişmeler gösterse de “Portland” ismi korunmuş, günümüze dek gelerek klasik çimentonun ön adı olmuş.

Portland Çimentosunun icadı daha yüksek ve daha büyük binaların önünü açmış

1840’larda Fransa’da betonarmenin ortaya çıkışı sonrasında daha büyük köprülerin, daha yüksek, daha büyük binaların inşası başlamış, güçlendirilmiş kolon ve kiriş kullanımı yeni bir dönemi tetikleyince çelik konstrüksiyonun hakimiyeti önemli ölçüde azalmış.

Kullanılan hammaddelerin çok daha yüksek sıcaklıklara kadar pişirilip öğütülmesi Isaac Johnson isimli bir İngiliz tarafından geliştirilmiş; böylece ortaya modern zaman çimentosu çıkmış; ilk betonarme yapı 1852 yılında yapılmış.

Çimento yapmak için malzemeyi fırında ısıtıp öğütmeyi düşünerek çimentonun icadını sağlayan duvarcı ustası Joseph Aspdin’in oğlu William Aspdin de bu konuda çalışmaya devam etmiş; 1841 yılında Londra’ya taşınarak çimento işine devam etmiş. Fırınlanmış çimentoyu içindeki klinker parçalarından arındırarak “klinkerleme sürecini” icat eden William, İngiltere’de çok başarılı olmuş ama yatırımcı ortaklarını dolandırmak, çalışanların parasını ödememek ve zimmetine para geçirmek gibi ciddi suçlamaların altından kalkamayarak tarihe dolandırıcı olarak geçmiş.

Dünyada ilk çimento fabrikası 1848 yılında İngiltere’de kurulmuş, ilk beton yol 1850 de Avusturya’da yapılmış. Aynı yıllarda Fransa, Belçika ve Almanya’da “Portland çimentosu” üreten fabrikalar peşi sıra açılıyor, “betonarme malzeme” kullanımı önemli ölçüde artıyormuş.

Sanayi devrimin yükselen heyecanı içinde tek katlı basit binaların yanı sıra heykeller, köprüler, beton borular bile çimento kullanarak tasarlanıyor, Londra ve Paris’teki büyük ölçekli planlamalarla başlayan metro inşaatı çimentoya olan talebi artırıyormuş.

İlk betonarme ev hizmetçi kulübesi olarak yapılmış

1854 yılında İngiliz William B. Wilkinson iki katlı ilk betonarme evi yapmış; çimento kullanılarak İngiltere’de inşa edilen bu yapı bir hizmetçi kulübesi olmuş.

1859 yılında Portland çimentosu İngiltere’de kanalizasyon inşaatında ilk defa kullanılmış. 1860’lı yıllarda yüksek fırın cürufu granül hale getirilerek denenmiş; 1865 yılında Almanya’da bir fabrika “öğütülmüş granül şeklinde yüksek ısıda söndürülmüş kireç” karışımından oluşan çimento üretmeye başlamış.

1868 yılında İngiltere’den Amerika’ya ilk Portland çimentosu ihracatı yapılınca, ortaya çıkacak ihtiyacı ABD’li David O. Saylor görmüş ve 1871 yılında ABD’de portland çimentosu üreten ilk fabrikayı kurmuş.

Bugün New York’ta ziyaretçileri ağırlayan ABD’deki ilk betonarme ev 1875 yılında makine mühendisi William Ward tarafından tamamlanmış. Karısının yangın korkusu yüzünden beton ev yapmaya yönelen William Ward, plan ve projeleriyle kayıtlarını o kadar düzgün tutmuş ki eldeki efemeralar bugün yalnızca ABD’de 2 milyondan fazla insanı istihdam eden 35 milyar dolarlık çimento endüstrisinin başlangıcı olarak kabul ediliyormuş.

1880’li yıllar Fransız Francois Coignet tarafından beton içinde çelik çubukların kullanılmasına sahne olmuş, 1885’te bir İngiliz mühendis Frederick Ransome, yatay, hafif eğimli ve dönebilen verimli bir fırın geliştirmiş. 1887 Yılında patentini aldığı döner fırın daha iyi sıcaklık kontrolü sağlamasının yanında harç malzemelerinin daha iyi karıştırılmasına olanak sağlıyormuş. Bu yıldan sonra Japonya’dan Çin’e, Amerika’dan tüm Avrupa içlerine kadar döner fırın kullanılmış, döner fırınlar tüm çimento üretimine damgasını vurmuş.

1891’de George Bartholomew, bugün hala ayakta olan ABD’deki ilk beton caddeyi dökerken Hideyuki Endo ve Sanzhen Uchikai, 2 yıl sonra icat edecekleri deniz suyundan etkilenmeyecek Portland çimentosunun denemeleri üzerinde çalışıyorlarmış.

20.Yüzyıla gelindiğinde çimento üreticileri 90’dan fazla farklı formül kullanıyor, temel laboratuar testleri sınanıyor, deney yöntemleri geliştiriliyor, üretim yöntemleri büyük ölçüde standart hale gelmeye başlıyormuş.

Suçlu çimento mu?

1900’Lü yıllara kadar getirmeye çalıştığım çimentonun gelişim öyküsü, geçtiğimiz yüzyıl içinde on binlerce bilimsel araştırmaya, sayısız denemeye ve uygulamaya maruz kalarak gelişmiş; günümüz modern teknolojisi içinde yapılaşmanın temel unsuru olmuş. Konunun bundan sonraki gelişimini uzmanlardan dinlemek, detaylarını yazılmış çok sayıda kaynakta aramak gerekiyor. Şunu özellikle söylemek isterim ki, doğayı katleden betonlaşmanın suçlusu olarak sadece çimentoyu görmek haksızlık olur, kanısındayım. Bir yandan da unutmamamız gerekiyor ki, konforumuzun büyük bir kısmını çimentoya borçluyuz.

Çimento sevginin, bağlılığın, içtenliğin anahtarı, kalpler arasındaki yakınlaşmanın simgesel gücü olmuş.

Gelin biz çimentonun birleştirici özelliğini yeryüzündeki tüm insanların barışı ve mutluluğu için kullanılacağı günlerin umudu içinde görelim; içimizde yeşerteceğimiz sevginin, güvenin, toleransın harcını dayanışmayla, kardeşlikle karalım. Harcın bağlayıcı gücünü felsefi alanda da karşılık bulacağı şekilde medeniyetimizin duvarları örülürken yaşam kaynağı olarak algılayıp, sevginin, bağlılığın, içtenliğin anahtarı, kalpler arasındaki yakınlaşmanın simgesel gücü olarak kuralım.

Güzellikleri biriktirmenizi dilerim.

 

KAYNAKLAR

 

İrfan YALIN

İrfan Yalın kimdir? Koleksiyoncu İrfan Yalın 1962 yılında İstanbul'da doğdu. 9 Eylül Üniversitesi, Aydın Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksek Okulu mezunu. Objelerin – belgelerin peşinde "Popüler Tarih ve Kültür Yaşanmışlıkları araştırmacısı. Bizimev TV'de yayınlanan "Koleksiyoncu" programı sunucusu - yapımcısı. Asya ve Afrika ülkelerinden tek tek topladığı el sanatlarını sergilediği Kadıköy'deki "Artemis"in kurucusu. Koleksiyonculuğun özendirilmesi adına amatörce çalışan, sergi, sempozyum, sunu ve derleme çalışmaları içinde kültürel değerlere gönül bağımlısı… Eposta: [email protected]

FACEBOOK - YORUM YAZ

Sosyal Medyada Paylaşın:
Etiketler:
İrfan Yalın

BU MAKALELER İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR!

  • YENİ