Ekrem Hayri PEKER
Ekrem Hayri  PEKER
Osmanlı’da Nüfus Sorunu Üzerine
  • 13 Mart 2019 Çarşamba
  • +
  • -

Tarihi belirleyenin insan nüfusunun yerleşim yerleri olduğunu söyleyebiliriz. Nüfusun yoğunlaştığı yerlerde site devletleri, ardından devletler ortaya çıkmıştır. Nüfus, güç demekti, ticaret demekti, asker demekti.

İmparatorluklar ortaya çıkınca nüfus kaydırmaları, tehcir uygulamaları ortaya çıkmıştır. Asurlular, kendilerine direnen Anadolu halklarını, bilhassa Hitit prensliklerinde yaşayan halkı Basra Körfezi yöresine sürmüşlerdir.

Anadolu Selçuklu Devleti, Danişment Beyliği ile çekişirken ele geçirdikleri kentlerdeki halkı kendi bölgelerine götürmüşlerdir.

Doğu Roma İmparatorluğu tehciri güvenlik politikası olarak benimsediler. Kendilerini tehdit eden Bulgar, Sırp, Peçenek ve Uz halklarından çok sayıda insanı başta Marmara Bölgesi olmak üzere Anadolu’nun içlerine sürmüşlerdir.

Doğu Roma ayrıca Kapadokya’da yaşayan 200 bin Ermeni’yi Çanakkale’den başlayarak Balkanlara sürmüştür. Sivas yöresinde yaşayan Pavlikan mezhebindeki insanlarda Balkanlara sürülmüştür.

1071 yılında Ankara’da beş Peçenek köyü vardı. 1100’lerin başında Misis’deki Doğu Roma emrindeki Peçenek garnizonu Antakya Haçlı Prensliği’ne karşı Urfa Haçlı Kontluğu’na destek veriyordu.

Yenişehir ilçesinin Subaşı köyünde yaşayanlar sincaba “Teyin” derlerdi. Yıllar sonra Doğan Avcıoğlu’nun “Türklerin Tarihi” kitabında Bulgar Türklerinin sincaba teyin dediklerini okudum. (D.Avcıoğlu, Türklerin tarihi, c:2,s:824,İstanbul,1978)

1240 yılında Tatarlardan kaçan 10 bin Kıpçak Kütahya-Afyon yörelerine yerleştiler.

Anadolu’ya gelen Türkler, kısa zamanda Anadolu’da yaşayan Romalılar / Rumlarla kaynaştılar. Doğu Roma’nın (Anadolu Halkı ve Doğu Roma, hiçbir zaman kendilerini Bizans diye adlandırmaz. Bu terim 18, yüzyıllardan itibaren Avrupalı tatihçiler tarafından kullanılmıştır. Kitlesel olarak Müslümanlığa geçiş bu dönemde başlar. Rum tarihçiler bu durumdan acı acı bahseder. Osmanlı Devleti’nin yönetiminden memnun olan yerli halkın kitleler halinde Müslüman olduğunu, Neşri gibi tarihçilerin yanı sıra dönemin Rum kökenli tarihçileri de yazar. Bu süreci kesintiye uğratan Fatih Sultan Mehmet olur. İstanbul fethedildiğinde patriklik makamı yüzyılı aşkın bir zamanda imparatorların elindeydi. Patrikliğin kurulması ve kilisenin güçlenmesiyle toplu şekilde Müslümanlığa geçiş azalır. İnsan kaynağı olarak köleler ve devşirmeler kalır. 18. yüzyılın sonlarına doğru bu kaynaklar da kurur.

Tarihçi Kemal Karpat, bu konuyu inceleyip, birkaç değerli çalışmasını yayınlamıştır. Osmanlı topraklarına değişik zamanlarda dinsel nedenlerle Kozaklar, Protestan Macarlar, Polonyalılar, Malakan adı verilen Ruslar göç etmiştir. Gelenlerin sayısı az ve gelişleri uzun bir süreye yayıldığı için bir problem yaşanmamıştır.

Balkanları ele geçiren Osmanlılar bu topraklarda Uz, Peçenek ve Kıpçak gibi halkların kalıntılarının dışında Altınorda Tatarlarına da rastlamıştı. Hatta Timur’un Kırım’daki şehirleri yakıp yıkması üzerine Osmanlı topraklarına sığınan Tatarlar da olmuştu.

Osmanlılar, ele geçirdikleri Anadolu beyliklerine mensup konar göçerleri Rumeli’ye zorla göç ettirmiştir. Daha sonra Karaman Beyliği mensubu Türkmen aşiretlerinin neredeyse tamamı Rumeline gönderilmiştir. Kara Tatarlardan kalan da Rumeli’ye sürülmüştür. Göç edenler orada Tatar Pazarı’nı kurmuşlardır.

Halil İnalcık hocamız, 1423 Tarihli Arnavid Tahrir Defteri makalesinde, “Koca ili’nden, Eflugan ili’nden, Canik’ten ve Vize’den Arnavutluk’a yapılan sürgünlerin hepsi Çelebi Mehmet devrinde”  yapıldığını yazar. (Sultan Murad Hüdavendigar ve Balkanlarda Türk Osmanlı Medeniyet İzleri, s, 48)

İstanbul fethedilince Bursa’dan çok sayıda Rum ve Ermeni iskân amacıyla göç ettirilmiştir. Ayrıca Trabzon fethedilince burada yaşayanların bir kısmı İstanbul’a gönderilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun en büyük rakibi olan Rus Çarlığı’nın nüfusu, 1500’lerde 6 milyon olan nüfusu, 1700’lerde 15 milyon, 1800’lerde 40 milyona çıkmıştır. 17-871’de nüfus 90 milyonu bulmuştur.  1700’lerde 32 bin asker çıkarabilen Rus Çarlığı, 1871’de 750 bin asker çıkarabiliyordu.

1800’lere geldiğinde Osmanlı Devleti’nin 3-4 katı nüfusa sahip olan Rus Çarlığı üstünlüğü ele geçirmişti.

Bunun sebebi devletin güçlenmesi, iç düzeni kurmasının yanı sıra Kırım Hanlığı’nın zayıflaması sonucunda kara topraklar denilen bereketli toprakların tarıma açılmasıdır. İncesinde 1340 yılında Kırım’da ortaya çıkan veba yerleşik nüfusu kırarken, ormanlarda yaşayan Rus halkına büyük bir zarar vermemiştir.

Bu salgın Doğu Roma’ya zayıflatan unsurlardan başında geliyordu.

Osmanlıda nüfusun artmaması

Osmanlı’nın nüfus artışını önleyen faktörler arasında:

-Bitmez tükenmez savaşlar;

-Celali isyanlarıyla iç düzenin bozulması;

-Aşırı vergi;

-Aşırı vergiler;

-Periyodik kuraklıklar;

-Frengi, sıtma, verem gibi yaygın hastalıklar sürekli olarak nüfus azalmasının başlıca sebebidir.

Kuyucu Murat Paşa’nın Anadolu’da “Celali” olduğu gerekçesiyle o dönem yaşayan tarihçi Peçevi’nin Peçevi Tarihi’nde paşa için “Asileri murdar gibi kuyulara doldurttuğu” yazmıştır. O dönem tarihçileri celali diye öldürülen yetişkin sayısını yüz bin kişi olarak verir. Bu kadar yetişkini kaybeden ailelerin ne kadarının hayatta kaldığı muammadır. Maalesef tarihçilerimiz bu konuya hiç eğilmemişlerdir. Gerek celali denen isyancıların, gerekse o isyancıları bastırmak için gönderilen kuvvetlerin yaptığı katliamlar sonucunda Anadolu ıssızlaşmış, köylüler dağlara çekilmiş,  ticaret durma noktasına gelmiştir.

Ömer Lütfi Barkan’a göre 1520-1580 yılları arasında Anadolu’da nüfus %55. 9, Rumeli’nin bazı sancaklarında ise %71 oranında artmıştır.

1600’lerde Osmanlı nüfusu 30 milyon. İç ve Doğu Anadolu’da toprak münavebe ile ekiliyordu.

Anadolu’da o dönem yaşanan iklim değişikleri de ayrıca araştırılması gereken bir konudur.

Osmanlı’da kıtlık ve açlık

Daha 16. Yüzyıl’ın başlarında Osmanlı’da halk ve devlet para sıkıntısı çekiyor. Öyle ki II. Bayezid’in illerde valilik yapan oğulları, aylıklarının azlığı nedeniyle zor geçinebiliyorlar. Buna karşın Rüstem Paşa, İbrahim Paşa gibi bazı devlet adamları rüşvet ve yolsuzlukla büyük servet yapıyorlardı. 16. Yüzyıl’da devlet, para bulabilmek için vergileri artırıyor. Böylece özellikle köylü ezilmeye başlamıştı. (İstanbul halkı, 1876’ya kadar emlak vergisi bile ödemiyordu) Osmanlı’da vergi yükünün yüzde 87’si, milli gelirin yarısından az pay alan köylüye yıkılıyordu. (Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğu İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, s. 246). Osmanlı’da halkı, köylüyü ezen sadece vergiler değil: 1585-1595 arasında fiyatlar artıyor, pahalılık baş gösteriyor. Özellikle buğday fiyatlarındaki artış halkı derinden etkiliyordu. Buğdayın fiyatı Edremit’te 40-50, Orta Anadolu’da 20 akçeden aşağı düşmüyor. 150 yıl içinde buğday fiyatı 10 kat artıyor. Osmanlı’da asıl büyük pahalılık ve yüksek enflasyon 1596-1607 arasındaki “Celali Fetreti” ve “Büyük Kaçgunluk” döneminde görülüyordu. Uzun süren Avusturya ve İran savaşları sırasında gelişen Celali isyanları nedeniyle köylünün üçte ikisi köyünü, evini, barkını bırakıp “çift bozup” kaçıyordu. Bunlar ya “Levent” ya “suhte” olarak büyük şehirlere akıyorlardı. Büyük şehirler kahveler ve bekâr odalarıyla doluyordu. Fuhuş, içki, eşkıyalık, cinayet şehirleri sarsıyor. Köylerin terk edilmesiyle tarımsal üretim azalıyordu.

Buğday üretimi azalınca Osmanlı Avrupa’ya buğday satışını yasaklıyordu. Fakat kaçakçılar gizlice Avrupa’ya buğday satmayı sürdürüyoru. Buğday darlığı kıtlığa yol açıyoru. Osmanlı’da ilk büyük kıtlık 1494-1503 arasında görüldü. İkinci büyük kıtlık 1564’te görüldü. 1573-1576 arasında kıtlık daha da arttı. 1603’te Anadolu’da yine “buğdaysızlık” ve “kıtlık” baş gösterdi. Balıkesir’de buğdayın kilesi 90 akçeye kadar çıktı. Ekmeğin fiyatı iyice yükseldi. Sonunda hububat alım satımı “vesikaya” bağlandı. Öyle ki İngiliz elçisi bile 1607’de İstanbul’da yiyeceği ekmeğin buğdayını ancak vesikayla satın alabiliyordu. Osmanlı tebaası tam 15 yıl ekmek bulamıdı, halk açlıkla pençeleşti. (Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, s. 33-43, 89, 421-425).

Osmanlı’da son büyük kıtlık 1873-1875 arasında görülüyor. Ankara, Kırşehir, Yozgat, Çankırı ve Sivas’ta on binlerce insan açlıktan öldü. 12 Mayıs 1874’te Ankara’dan Basiret Gazetesi’ne gönderilen bir mektupta şöyle deniliyor: “Yirmi dört saatte bir defa arpa unundan bir bulamaç içiyoruz. Bu da bitmek üzeredir. Öküz ve diğer hayvanların tamamı telef oldu… Çoluk çocukların ekmek diye feryatlarına tahammül etmek mümkün değildir.” Sonuçta 1873-1875 arasında Ankara’nın Keskin kazasındaki 160-170 köydeki 52.000 kişiden 20.000 kişi açlıktan ölüyor, 7000’i başka yerlere dağılıyor. (Türk Ziraat Tarihin Bir Bakış, İstanbul, 1938, s. 210, 211-213).

 

*

17-18. yüzyılda Avrupa’nın nüfusu 100 milyondan fazla arttı. Avrupa’ya Amerika’dan gelen patates, domates, fasulye gibi ürünler ve mezhep savaşlarını n durmasıyla hem nüfus arttı, hem de ortalama yaşam süresi arttı.

Osmanlı topraklarında Sultan II. Mahmut zamanında yapılan ilk nüfus sayımı Marmara Bölgesi’nde Müslüman nüfusun ne kadar azaldığını gözler önüne sermektedir. Bursa’da 1830 yılında yapılan ve sadece erkeklerin sayıldığı sayıma göre Bursa merkezinin nüfusu 32.236’dır. Müslüman erkeklerin sayısı 10.532’dir. Oysa 1600’lü yılların başında bu oran yüzde 2-3 gibi düşük bir orandaydı.

Anadolu’yu ve Bursa’yı ziyaret eden seyyahların anılarında 19. yüzyılda köyler harabe olarak tasvir edilir. Köy evleri bakımsız ve yıkılmaya yüz tutmuştur. Köylerdeki sefalet seyyahlarca ayrıntılı olarak anlatılır.

Sayın Fahri Yıldırım’ın “14. yüzyıldan “Cumhuriyet Dönemine Kadar Yabancı Seyyahların Gözünden Bursa İlindeki Mimari Eserler” adlı eserinde seyyahların gözlemlerine geniş yer verilir.

1847 yılında Bursa’ya gelen Macfarlane, “Küçük Asya’nın diğer bölümlerinde olduğu gibi burada da nüfustaki hızlı azalmayı, harabe halinde ve terk edilmiş köyleri görmek üzüntü vericiydi” der. (Macfarlane, 1850, a: 95, Yıldırım, s:4: 2014)

Macfarlane, köyleri Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmüş halini en iyi yansıtan yerler olarak görür. Bu nedenle ziyaret ettiği tüm köylerin neredeyse tamamını sefil bir durumda tanımlamış ve evlerinin de yıkılmaya yüz tutmuş hallerine özellikle vurgu yapar.

“Dağın her iki yanına güzel bir biçimde konumlanmış olan ormanlar arasına yerleşmiş ve bir selvi ağacının da görüldüğü dört ya da beş Türk köyünden geçmiştik. Fakat bunların tamamı bir yıkıntı halindeydi ve birisinde bir minarenin haricinde neredeyse hiçbir şey kalmamıştı.” (Macfarlane, s: 96: 1850)

Kırk yıldan beri Türkiye’de görev yapan, ülkenin iç durumunu çok iyi tanıyan İzmir’deki İngiliz Konsolosu Charles Blunt, 28 Temmuz 1860 günlü raporunda şunları yazar:

“Yetersiz yönetim sistemine ve aşar vergisi toplanmasındaki yolsuzluklara karşın, vilayetin genel durumu günden güne iyiye gitmektedir. Ancak bu iyileşme genellikle Hristiyanların yararına oluyor. Hristiyanlar —tabirim hoş görülsün—Türklerin varını yoğunu satın alıyorlar.” (Belge No. 10/1)

Konsolos Blunt’un belirttiğine göre, bu genel iyiIeşme Tanzimat’la başlar. 1839 Gülhane Hattı Hümayunu ile Osmanlı Hristiyanları can ve mal güvenliğine kavuşmuşlar ve tarım alanına da el atmışlardı. O zamana kadar daha çok Türklerin elinde bulunan tarım kolu, giderek Hristiyanların eline geçmeye başlar. Ölüm oranlarının az olması yüzünden Hıristiyan nüfus artmaktaydı. Dışarıdan da Anadolu’ya Hristiyan göçmenler doluşmaya başlar. Buna karşılık Türk nüfusu gittikçe azalır. Türk gençleri birbirini izleyen savaşlarda eriyordu. Türklerin elindeki çiftlikler, tarlalar verimden düşüyordu. Türk çiftçisi gittikçe geriliyordu. Türk gençleri askere gidiyorlardı. Padişahın Hristiyan tebaası ise askerlik hizmetinden bağışlanıyordu. Çocukları askere alınan Türk ailelerin toprakları işletilemeden kalıyordu. Askerlik hizmeti çok uzun sürüyordu. 1839 yılında beş yıllık zorunlu askerlik görevi konmuştu. Savaş zamanında bu beş yıllık askerlik daha da uzayıp gidiyordu. Yıllar sonra terhis olup köyüne dönen Türk gençleri, bozulmuş çiftlikler, boş kalmış tarlalar, yoksullaşmış, borca gömülmüş bir aile buluyorlardı. Bu gençler, epeyce yaşlanmış da olduklarından, askere gitmeden önceki işlerinden soğuyorlardı. Yeniden işe sarılma coşkusunu ya da gücünü kendilerinde pek bulamıyorlardı artık. Kısacası, eski düzenlerini kuramıyorlardı. Babadan, dededen kalma toprakları, üçe beşe bakmadan, elden çıkarıyorlardı. İngiliz Konsolosu, “Elden çıkarılan Türk topraklarının alıcıları her zaman ya Ermenilerdir, ya da Rumlar” diyordu (Belge No. 10/1).

Konsolos Blunt sayılar da veriyordu: 1830-1860 yılları arasında İzmir’in Türk nüfusu 80 binden, 41 bine düşmüştü. Buna karşılık aynı 30 yıllık dönemde kentin Rum nüfusu 20 binden, 75 bine yükselmişti. İzmir’de ayrıca 6000 Ermeni yaşıyordu. Ege yöresinde Hristiyan nüfusun hızla çoğaldığı, Türk nüfusunun ise hızla azaldığı gözle de görülebiliyordu. İngiliz Konsolosu, “Hristiyan-Müslüman karışımı herhangi bir kasabaya ya da köye gidiniz. Türk mahallesinde in cin top atar, ıpıssız sokaklarda tek Türk çocuğu göremezsiniz, Hristiyan mahallesinin sokakları ise cıvıl cıvıl çocuk doludur” diyordu.

Kıyı bölgeleri hızla Hristiyanların eline geçmişti. Hristiyanlar, yayılma bölgelerini içerlere doğru genişletiyorlardı. Ama Anadolu içleri yine Türk’tü. Buralarda topraklar Türklerin elinden henüz çıkmamıştı. Türk halkı Anadolu içlerinde yine tarımla uğraşıyordu.

Buralarda Hristiyanlar tarımı henüz ellerine geçirememişlerdi, ama zanaatları ve ticareti ellerinde tutuyorlardı. Müslümanlardan da iyi yaşıyorlardı. Daha varlıklıydılar. Konsolos Blunt, “Şunu kesinkes söyleyebilirim ki” diyordu, “Hıristiyanlar Türklerden çok daha iyi durumdadırlar.”

Yalnız Ege yöresinde değil, Anadolu’nun öteki bölgelerinde de durum az çok aynıydı: Anadolu’nun her köşesinde Osmanlı Hristiyanları hem Türklerden daha iyi durumda idiler, hem de gittikçe zenginleşiyorlardı. Türkler ise günden güne yoksul düşüyorlardı.

***

Osmanlı topraklarına değişik zamanlarda dinsel nedenlerle Kozaklar, Protestan Macarlar, Polonyalılar, Malakan adı verilen Ruslar göç etmiştir. Gelenlerin sayısı az ve gelişleri uzun bir süreye yayıldığı için bir problem yaşanmamıştır.

Sultan I. Mahmut döneminde yapılan nüfus sayımı sonuçları bunu açıkça göstermektedir. 1830 yılında Bursa merkezinde sayılan erkek nüfus (O sayımda sadece erkekler sayıldı) 32.236 kişidir. Bu nüfusun sadece 10.532’si Müslümandır (Prof. Muammer Devrel, Bursa Nüfus Kütüğü cilt:1, S:12). Osmanlı topraklarına Anadolu’nun Müslüman nüfusu 1860’lı yıllarda daha da azalmıştı. Üstelik 1850-1914 yılları arasında %80’i erkek olan ve aynı zamanda vergi mükellefi olan 1 milyon 200 bin kişi Osmanlı topraklarından Amerika ve Avrupa’ya az sayıda da Osmanlı vatandaşı Rusya’ya göç etmişti.

Birinci Dünya Bu göç, orta bölümü hariç Amerika kıtasına yönelmiştir. Bu göçü tetikleyen misyoner faaliyetleri olmuştur.

Osmanlının, acil savaşacak ve boşalmış topraklarda tarım yapacak nüfusa ihtiyacı vardı. Kırım Savaşı yıllarında da Kırımdan büyük bir göç olmuştur. Tatarlar Rumeli ve Anadolu’ya göç etmiştir.  Göç edenlerin sayısı milyonu bulmuştur. Kırım Tatarları Anadolu’ya yaylı arabayı ve yeni tarım tekniklerini getirdiler.

Bu ve kaybedilen topraklardan gelen göçmenlerin iskânı yine de İstanbul’u kuşatan Marmara Bölgesi’ndeki ve bilhassa İstanbul’daki Müslüman nüfus 93 Harbi göçmenlerinden sonra çoğunluğa ulaşmıştır.

Bu çoğunluk yurtlarından sürülen Çerkesler sayesinde oluşmuştur. Rus Çarlığı’nın sürmek istediği Çerkesleri Osmanlı Devleti kabul etmiştir.

Çerkes Sürgünü, Osmanlı Devleti için savaşacak ve boş tarım arazilerini işleyecek nüfus eksiğinin ilacı, Çerkesler içinse nüfuslarının üçte ikisini yitirmek oldu.

*

İmparatorlukta yaşayan Müslüman halkın durumu bir İngiliz diplomatın raporunda acı bir şekilde anlatılıyor. İngiltere Trabzon Konsolosu Diplomat Palgrave’nin 30 Ocak 1868 yılında Dışişleri Bakanı Lord Stanley’e gönderdiği raporda şunlar yazmaktadır;

Bugünkü durumda (1868’de), muvazzaf olsun, ihtiyat olsun, bütün askerlik yükü yalnız ve yalnız Müslüman halkın omuzlarındadır. Gerçi Hristiyanlar hazineye küçük ve önemsiz bir bedel ödemektedirler. Ama bu, onların askere gitmemekle elde ettikleri avantajlara oranla bir hiçtir. Askerlik bedeli adamakıllı yüklü olsa bile, yine de Müslüman tebaanın zavallı omuzlarındaki muazzam yükün altında düştüğü yoksulluğu hiçbir zaman dengeleyemez.

Şurası iyice bilinmeli ki, Müslüman nüfusun Hristiyanlara oranla hızla azalmasının, buna karşılık Hristiyan nüfusun gittikçe artmasının gerçek nedeni budur… İmparatorluğun üretici olmayan tüm unsurlarını Müslümanlar oluşturuyorlar. Bu, apaçık bir adaletsizliktir…” (Belge No. 23/1)

Konsolos Palgrave raporunu şöyIe sürdürüyor:

“Müslüman halk, sorumsuz merkezi İstanbul Hükümeti’nde kesinkes temsil edilmiyor. Padişahın Müslüman tebaasının başkentte derdini anlatabileceği hiç kimsesi yoktur. Buna karşılık Hristiyanlar, İmparatorluğun her tarafına yayılmış bütün yabancı konsolosluklara, ajanslıklara, kimi de İstanbul’daki elçiliklere başvuru haklarını arayabiliyorlar. Hristiyanların dertleri can kulağıyla dinleniyor. Üstelik hiçbir şikâyetleri olmadığı zaman da onlar adına hayali şikâyetler uyduruluyor.

Bunun kahredici sonucu olarak da bütün mali baskılarla yerel ve kişisel baskılar Müslümanlara yapılıyor, Hristiyanlara değil.

(N.Bilal Şimşir, Osmanlı Ermenileri, s, 78-79, Ankara-2011)

Şimdi de Konsolos C. Blunt’un Sör H.Bulwer’e gönderdiği 28 Temmuz 1860 tarihli raporda şunlar belirtilir:

“… 2.  1830’da İzmir’deki Türk nüfusu                    80.000

Şimdi                                                                                   41.000

1830’da İzmir’deki Rum nüfusu                                               20.000

Şimdi                                                                                   75.000

Ermeni                                                                                  6.000

Yahudi                                                                                 12.500

Latin Reaya                                                                          3.700

Yabancı Uyruklu                                                               19.000

(Yetkililere göre İzmir nüfusunun 1/3’ü erkek 2/3’ü kadındır.)

Daha çok İzmir’e bağlı olan bölgeler

(2/3’ü Müslüman, 1/3’ü Rum deniliyor.)              170.000

Aydın vilayeti (Aydın Merkez kazası 30.000)       280.000

Denizli ve bağlıları                                                          50.000

Menteşe                                                                           75.000

Manisa                                                                              150.000

Azınlıklar, Yörük, Çingene, Zeybek                          110.000

Toplam                                                                                      1.092.200                                                                                     

Görüleceği üzere Hristiyan nüfusu artmış, Türk nüfusu ise hızla düşmüştür.

  1. Her ne kadar toprak Hristiyanlar lehine eI değiştiriyorsa da Türkler hâlâ toprağın çoğunluğuna sahiptirler, fakat ekenlerin çoğu Hristiyanlardır.

Ticaretle uğraşanların çoğu Hıristiyandır.

  1. Toprak edinmek bakımından Müslümanlarla Hristiyanlar arasında bir fark yoktur.
  2. Köylerde Hristiyan ve Müslümanlar iyi, fark yok.
  3. Hristiyanların durumu daha iyi, askere gitmiyorlar ve nüfusları azalmıyor. Hristiyanlar da Müslümanlar gibi ürettiklerinin vergisini veriyorlar.

Türk köylüleri hiç kuşkusuz, Hristiyanlardan daha çok baskıyla karşı karşıya kalmaktadırlar.

Eğer bir Hristiyan alt kademedeki bir yetkilinin haksızlığına uğrarsa, konsolosluklar kanalıyla şikâyetini bulunduğu yerin en üst kademesine kadar götürebilir. Alt kademe yetkilisi bunu bilir ve bu gibi müdahaleler aşağı yukarı Hristiyanlardan yana sonuçlanır. Bununla birlikte genellikle alt kademelerde görülen bu durum tersine olabilir. Şöyle ki, eğer başpiskoposun çıkarına uygun düşüyorsa, kendi dindaşı haklı bile olsa hükümet yetkilisinin müdahalesiyle sonuç, Hristiyanın aleyhine olur.

Zavallı Türkün derdini anlatacağı kimse yoktur, öyle ki konsolosun müdahalesini sağlasa bile, sorunu çözümleyecek Türk yetkili, yabancının araya sokulmuş olmasını kabul etmez.

  1. Türkiye’ye ilk gelişim 1820’dedir. 40 yıllık deneyimlerime dayanarak hiç çekinmeden diyebilirim ki, Hristiyanların durumu 5, 10, 15, 20 yıl öncekinden, özellikle yalnızca bu bölgede daha iyi değil. Bunun da bilinci içindeler ve ayrıca, Türkler tarafından gösterilen alarma karşı, kendi nüfuzlarının arttığının da farkındalar.
  2. Hristiyanların askerlik dışı tutulmaları ve bu iş için bir vergi vermeleri onların daha çok yararınadır.
  3. Türkler Hristiyanların kilise yapmalarına ve dini ayinlerine engel değil, bilakis yardımcı olurlar.”

(N.Bilal Şimşir, s, Osmanlı Ermenileri, 57-58, Ankara-2018)

Kafkasya’dan zorunlu göçe tabi tutulan Çerkeslerin nüfusu nasıl etkilediği İngiliz raporlarında görülebilir.

Binbaşı Trotter, Marki Salisbury’e 8 Ağustos 1879 tarihli telgrafta Erzurum Vilayeti’nde kadınlarda dâhil nüfusu bildirir.

Müslüman                                         197.768

Gayrimüslimler                                  55.043

Hristiyan (Ermeniler)                     195.500

Türk (Kafkasyalı)                               185.000

Kürt                                                        112.500

Yezidi                                                      3.000

(Şimşir, S:286, 2012)

Erzurum vilayetinde Erzincan, Bayburt, Beyazıt sancakları bulunmaktaydı.

Aynı belgelerde 1879 yılında Diyarbakır ve Muş bölgesine yerleştirilecek Kafkasyalılarla, Çerkeslerin iskânına Ermeni patriğinin karşı çıktığını, yerleşimi önlemek için İstanbul’daki yabancı elçiliklere başvurduklarını belirtilmektedir.

Raporlara göre Rus işgaline giren Kars’ta yaşayan Müslümanların büyük bir kısmı Osmanlı topraklarına göç etti.

*

İngiliz elçi, konsolos ve görevlilerin raporlarında Osmanlıdaki nüfus problemine ayrıntılı olarak değinilir. İngilizler için Osmanlı Devleti, Basra ve Hint İmparatorluğu’na Çarlık Rusyası’nın inmesini önleyen bir tampondur. Raporlarında nüfus kadar Müslüman halkın yaşamının ve yönetimin iyileştirilmesi önemli bir konudur. İngilizlerin Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma politikaları Ravel Buluşmasına kadar sürmüştür.

 

“1. Halihazırda muvazzaf ve ihtiyat bütün askeri hizmetlerin ağırlığı sadece Müslümanların üzerindedir. Gerçi Hristiyanlar, devlet hazinesine küçük bir miktar vergi öderler. Ama bu vergi, onların askerlik dışı tutulmalarının sağladığı yararla kıyaslanmayacak ölçüde önemsizdir. Hatta “Bedelli askerlik” ya da “Hizmet fidyesi vergisi” denen bu vergi, Hristiyanların böyle bir hizmetin dışında tutulmalarının karşılığı olarak ve dengeyi sağlayabilmek için etkin ve yeterli bir miktara çıkarılsa bile, yine de Müslümanların yardım görmeyen omuzlarına çöken askerliğin muazzam yükünün yarattığı sefaleti hiçbir şekilde karşılayamaz.

Bu nokta iyice dikkate alınmalıdır. Hristiyan nüfus artarken Müslümanların sürekli azalmasının gerçek sebebi de bundan başka olamaz. İmparatorluğun üretici olmayan bütün ögelerini yalnızca bunlar oluşturmaktadır. Bu adaletsizliğin ta kendisidir ve ciddi şekilde düşünülmeli, hızla da çaresine bakılmalıdır.

  1. Müslümanlar, merkezi, sorumsuz ve kesintisiz olarak süregelen İstanbul Hükümeti’nde kesinlikle temsil edilmemektedirler. Burada Müslümanların çıkarlarını gözetebilecek ya da devletin yaptığı yanlışları gösterebilecekleri gerçekten bir kimse yoktur. Oysa Hristiyanların hükümet merkezinde ve bütün İmparatorlukta başvurabilecekleri birçok istinaf mahkemeleri, şikâyetlerini yapabilecekleri birçok konsolos, yabancı memur, kimi kez de sefaretler vardır ve bunlar ellerindedir. Bunların yaptığı şikâyetler kaydedilmekle kalmayıp, şikâyet yapılmadığı zaman da onlar adına uydurulanlar da hesaba geçirilmektedir. Bu gidişin öldürücü sonucu olarak bütün yük, ilkin mali baskıdır. Bu Osmanlı gibi, eskiden beri merkezleştirilmiş bir hükümet için normaldir. İkincisi, yerel yönetim ve şahıs baskılarının ağır oluşu nedeniyledir. Bundan kaçınmaya olanak yoktur, zira zayıf ve dengesiz merkezde oturan bir kuvvetin ihmalinin vilayetlerde yaratacağı ağırlık, Hristiyanlara değil Müslümanlara çöker. Bu gerçek sebepten ötürü Müslümanların sesi duyulmamaktadır. Diğerinin ise binlerce ağzı vardır.
  2. Yukarıda açıklanan bozuklukların sonucu olarak, bu ortalığı karıştıran iğrenç suçlar, Müslümanlar tarafından işlendiği zaman şiddetle ve hemen cezalandırılmaktayken, suçlu Hristiyan olunca, yarısı cezalandırılmakta, hatta tümü bağışlanmaktadır. Zira böyle durumlarda, konsolosluklar ya da benzerlerinin karışmalarıyla adaletin eli kolu bağlanmaktadır.

Konu, daha da derinleştirilebilir ve örneklendirilebilir fakat bu belirttiklerim yeterli olmalı. Ancak şunu da eklemek isterim ki yukarıda belirttiğim tam bağnaz Müslümanların bulunduğu kabul olunan en göze batan en merkezi yerlerde yaşayan Hristiyanlar, şahane evlerindeki zenginlikleri, şık elbiseleri ve refahın bütün olanaklarıyla nümayiş şeklinde, teşhir etmektedirler.

…Türkiye’de yaşayan Hristiyanların Müslümanlarla karşılaştırıldığında, Hıristiyanların refahını onların daha enerjik, çalışkan ve diğer meziyetlerine bağlamak, sık sık yinelenmese de bir hatadır. Gerçek şudur; Müslümanlar ülkede yaşayan Rum ve Ermenilere göre genellikle gayret, namus ve devamlı çalışma bakımlarından öndedirler. Fakat Müslümanların omuzlarına baskı denmez, ama sistematik olarak taşıyamayacakları kadar yük yüklenmiş ve yüklenilmekteyken, Hristiyanlar Osmanlı İmparatorluğu’ndaki avantajlı himaye durumu altında, son yarım yüzyıldır sadece şüpheli spekülasyonlar ya da doğrudan sahtekârlık ve tefecilikle kendilerini zenginleştirmişlerdir.” (Şimşir, B.N.Osmanlı Ermenileri, s,77-78-79)

Anadolu’da uyuşturucu kullanmayan ve ekmeyen tek halk Çerkeslerdi. Zira Çerkeslerin kültürlerinde uyuşturucu kullanmak yoktu.

*

Savaşı başlarken Osmanlı Devleti’nin nüfusu 22 milyondu ve2.750.000 asker çıkardı.  Rusya’nın nüfusu ise 175 milyon ve silahaltına aldığı asker ise 12 milyondu.

KAYNAKÇA

 

  • Abacı, Zeynep-Gökçe, Cemal; Bursa’nın Zenginliği, Göçmenler, Bursa-2009
  • Atsız, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Ankara-1970
  • Avcıoğlu, Doğan, Türklerin Tarihi cilt II, Tekin Yayınevi, İstanbul,1978
  • Baluet, Michel, Ortaçağda Türkler, İstanbul-2005, Alkım Yayınevi
  • Barkan, Ö. Lütfü, Kolonizatör Türk Dervişleri, İstanbul- Hamle Yayınları
  • Berkok İsmail; Tarihte Kafkasya, İstanbul-1958
  • Bi Mahmut; Kafkas Tarihi, Ankara-2011
  • Bi, Mahmut; Kaf Dağı’nın Eteklerinden Bursa’ya Göçler-yayınlanmadı
  • Carthy, Justin Mc, Sürgün ve Ölüm, İstanbul-1995
  • Çetin, O, Sicillere Göre Bursa’da İhtida Hareketleri ve Sosyal Sonuçları 1471-1909,
  • Gül, Muammer, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Moğol Hâkimiyeti, İstanbul-2005
  • Habiçoğlu Bedri, Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler, İstanbul-1999
  • Hammer, Osmanlı Tarihi, Sabah Kitapları
  • İnalcık, Halil, Devlet-i Aliyye-I, İstanbul-2010
  • İnalcık, Halil, Devlet-i Aliyye-IV, İstanbul-2016
  • İnalcık, Halil Osmanlılar, İstanbul-2010
  • İnalcık, Halil, Osmanlı ve Modern Türkiye, İstanbul-2013, Timaş
  • İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, İstanbul-2000
  • İpek, Nedim, Rumeli’nden Anadolu’ya Türk Göçleri, Ankara-1999
  • Karpat H.Kemal, Etnik Yapılanma ve Göçler, İstanbul-2010
  • Kaplanoğlu, Raif, Osmanlı’nın Kuruluş Döneminde Bizans Köylerinin Kültürel Etkileri, Osman Gazi ve Bursa Sempozyumu Bursa-2006
  • Kaplanoğlu, Raif, İstanbul’da nüfus ve Kentsel Gelişme 1826-1935, Orhangazi-2015, Avrasya Etnografya Vakfı yayınları
  • Keskinoğlu, Osman, Bulgaristan Türkleri, Ankara-1985
  • Kocacık, Faruk, Balkanlardan Anadolu’ya göçler (1878-1890), İstanbul-1980
  • Komnena, Anna, Alexiad, İstanbul-1996, İnkilap Kitabevi
  • Köymen, Mehmet Altay, Neşri Tarihi-I, Ankara-1983
  • Köymen, Mehmet Altay, Neşri Tarihi-II, Ankara-1984
  • Kritovulos Tarihi (1451-1467), İstanbul,2012
  • Mantran, Robert, Osmanlı Tarihi, İstanbul-1995
  • Sultan Murad Hüdavendigar ve Balkanlarda Türk Osmanlı Medeniyet İzleri, Bursa-2016, Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayını
  • Ortaylı, İlber, (2016), İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul-Timaş Yayınevi
  • Ostrogorski, Georg Bizans Devleti Tarihi Ankara-2011, Selenge Yayınları
  • Özden, Hilmi, Turan Balkan Albanyası, “Turan İlim, Fikir ve Medeniyet Dergisi, sayı 17, 2012, s.61-81
  • Peker, Ekrem Hayri, Bir Kelime İki Kültür Doğu Roma Döneminde Güney Marmara’ya Yerleştirilen Türkler, Tarihten Günümüze Yenişehir Sempozyumu, s, 79-81,Bursa-2013
  • Saydam, Abdullah, Kırım ve Kafkas Göçleri (1856-1876), Ankara-2010
  • Şikari, Karamanname (Haz. Metin Sözen-Necdet Sakaoğlu)
  • Şimşir. B.N, Osmanlı Ermenileri, Ankara-2011
  • Togan, Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihine Giriş I, İstanbul-1946
  • Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul-1996
  • Uluslararası Göç Sempozyumu Bildirileri, İstanbul-2006
  • Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Anadolu Beylikleri, Ankara-1988, TTK
  • Vernadsky, George Moğollar ve Ruslar, İstanbul-2007, Selenge Yayınları
  • Yıldırım, Fahri, 14. Yüzyıldan Cumhuriyet Dönemine Kadar Yabancı Seyyahların Gözünden Bursa İlindeki Mimari Eserler, Bursa-2014
  • Zinkeisen, Johann Wilhem, İstanbul-2011, Yeditepe

964 Toplam, 1 okuma bugün

Ekrem Hayri PEKER

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar, STK yöneticisi. Bursa Mustafa Kemal Paşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı - Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya'dan Anadolu'ya - Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: [email protected]

Sosyal Medyada Paylaşın:
Etiketler:
Ekrem Hayri Peker
Sponsorlu Bağlantılar
  • YENİ
1914… Osmanlı için savaş tam tamları çalarken!

1914… Osmanlı için savaş tam tamları çalarken!

21 Ekim 2019, 1914… Osmanlı için savaş tam tamları çalarken! için yorumlar kapalı
Nostalji… İnegöl Sinemaları…

Nostalji… İnegöl Sinemaları…

20 Ekim 2019, Nostalji… İnegöl Sinemaları… için yorumlar kapalı
Kızılbaş ayrımı Bursa’da başladı: Kızıl börk-Ak börk ayrılığı

Kızılbaş ayrımı Bursa’da başladı: Kızıl börk-Ak börk ayrılığı

20 Ekim 2019, Kızılbaş ayrımı Bursa’da başladı: Kızıl börk-Ak börk ayrılığı için yorumlar kapalı
İçli, Hassas ve Şen Bir Bestekâr: Bimen Şen

İçli, Hassas ve Şen Bir Bestekâr: Bimen Şen

20 Ekim 2019, İçli, Hassas ve Şen Bir Bestekâr: Bimen Şen için yorumlar kapalı
Son yüzyılın tanığı bir öğretmen: Meşkure (Göze) Yuca

Son yüzyılın tanığı bir öğretmen: Meşkure (Göze) Yuca

20 Ekim 2019, Son yüzyılın tanığı bir öğretmen: Meşkure (Göze) Yuca için yorumlar kapalı
Sponsorlu Bağlantılar