Bu Yazıda - Konu İçi Ara Başlıklar
Osmanlı Devleti’ni kuran Osmangazi ve ardılları kendilerini Anadolu Selçuklu Devleti’nin varisi olarak görmüşler ve devlet modelini örnek almışlardır. Ele geçirdikleri kentlerde kısa bir süre de külliyeler ve darüşşifalar kurmuşlardır. Bu bildiride aynı zamanda dönemin ünlü hekimlerinden olan şair Amedi’yi inceleyeceğiz.
Malazgirt zaferinden sonra Anadolu yerleşen Türkler hızla bağımsız beylikler kurdular. Anadolu Selçuklu Devleti ve bu beylikler hızla birer çekim merkezi oldular. Anadolu’ya yerleşen Türkler, medreselerin yanında, darüşşifalar ve tıp okulları kurdular.
Kuruluş tarihi bilinen ilk darüşşifa, Danişmendoğlu Mehmet Bey tarafından 1170 yılında Niksar’da yaptırıldı. Anadolu kısa sürede darüşşifalarla donatıldı.
1206 yılında Kayseri’de Gevher Nesibe Sultan, tarafından bir darüşşifa yapıldı. Anadolu’nun en büyük darüşşifası Selçuklular tarafından Sivas’ta yaptırıldı.
Mengücekoğullarının Divriği kolu tarafından yaptırılan Darüşşifa, taç kapısının ünü tüm dünyaya yayılmıştır. Bu muhteşem yapıyı, 1228–29 yıllarında Mengücek Beyi Ahmet Şah ve eşi Turan Melek tarafından Ahlatlı Muğis oğlu Hürrem Şah adlı bir mimara yaptırılmıştır. Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası 1985 yılında UNESCO Dünya Miras Listesine alınmıştır.
Çankırı, Akşehir, Tokat, Kastamonu, Erzincan ve Amasya’ya darüşşifa yapılmıştır. Bunların dışında Anadolu’da çok sayıda bimarhane, dar-ül rahna (düşkünler evi) hizmet veriyordu.
Orhan Bey’in Bursa’yı fethi sadece Osmanlılar için değil, Bursa içinde bir dönüm noktası olmuştur. Şehir, fetihle beraber büyümeye başlar. Önce Gökdere’nin yatağı değiştirilir. Orhan Bey, hanlar bölgesinde, Orhan Boğazı denilen bir külliye kurarak şehirdeki ticari hayatı canlandırır. Şehrin nüfusu hızla artar. Orhan Bey, şehre Yahudileri çağırır. Çok sayıda meslek sahibi ve esnaf kente gelir. Şehirdeki Rum ve Yahudi tabiplere ilaveten çok sayıda tabip şehre geldi.
Birbiri sıra külliyeler kurulur. Şehrin dört bir yanına hamam yapıldı. Medreseler ve sağlık kuruluşları açılır. Orhan Bey, Orhan Boğazı denilen yere bir külliye yaptırır. Bugün yok olan bir hamam külliye içindedir. Hisar içine Alaaddin Bey ve Oruçbey hamamları yapılır. I.Murat Çekirgeyi şenlendirir. I. Beyazıt ise, şehrin girişindeki bir tepeye büyük bir külliye kurar. 1390-94 yılları arasında yapılan bu külliyeye 1400 yılında bir darüşşifa ekler.
Bu yapıdan önce de Bursa’da hasta ve yaralı bakılan yerler olmalı. Yıldırım Beyazıt bir tepe üzerine bir külliye kurmuşt ve etrafını bir sur ile çevirmiştir. Külliye de cami, medrese, türbe ve hamam yer alır. Darüşşifa, külliyeden yaklaşık 300 metre uzaklıktadır.
Darüşşifa, 52 metre uzunlukta ve 30 metre genişlikte 1560 metrekarelik bir yapıydı. Vakfiyede burası için “Darüşşifanın yanı sıra “Maristan” deyimi de kullanılıyordu. Vakfiyeye göre, hastanenin kadrosu 1 Baştabip, 2 tabip, 2 eczacı, 2 şerbetçi, 1 ekmekçi ve 1 aşçı olmak üzere 9 oluşuyordu. Doktorlar ve eczacılar için birer oda, hastalar için iki büyük oda mevcutmuş. 1622 yılında kadro 25’e yükselmiş. Doktorlara 2 cerrah ve bir göz tabibi eklenmiş.
Bazı kaynaklara göre bu darüşşifada İshak bin Murat, Ahmedi, Şeyhi ve Tebrizli Ali Çelebi’nin hekimlik yaptığı yazılıdır.
1552 yılına ait sicil kayıtlarına göre 6 akçe gündelik ücret alan göz hekiminin gündeliği vakfın geliri azaldığı için mütevelli heyeti tarafından dört akçeye düşürülür. Bunun üzerine Bedreddin adındaki doktor işi bırakır. Bu gündelik ücrete çalışacak hekim bulunmayınca 4 akçelik günlük ücretin yanı sıra 12 mud (832 gr.) buğday verilmesi kararlaştırılmıştır.
Şeri kayıtlarda ilginç bilgiler rastlıyoruz. Darüşşifada göz kapağına cerrahi müdahale sonucu bir gözü kör olan hasta, kehhâl’ı (cerrah) mahkemeye verir. 1487 yılına ait, hasta ve cerrah arasındaki başka imzalanan bir rıza belgesindeyse hekim Seyyit Abdülkadir’den kêhhâllerin ve cerrahların övüncü diye bahsedilir. Bu belge sayesinde bazı cerrahların göz alanında da ihtisas yaptıkları anlaşılmaktadır.
Ekrem Hakkı Ayverdi, 1755’den sonra Darüşşifa’dan bahsedilmediğini yazmıştır. (Osman Çetin, yıldırım Darüşşifası, s. 45)
*
Çelebi Mehmet, Yeşil’e, II. Murat ise Muradiye semtine birer hamam yaptırırlar. Şehrin çarşısı Tahtakale ve kapalı çarşı içinde ve civarında çok sayıda hamam yer alır. Osmanlılar şehri hamamlarla, çeşmelerle donatırlar. Çünkü su ve hamam sadece temizlik değil aynı zamanda sağlık demektir.
1300’lü yıllarda Kahire, Konya, Halep, Şam, Gırnata, Buhara ve Tebriz İslam dünyasının bilim merkezleriydi. Kahire tıp öğreniminde önde geliyordu. Ancak, geleneksel olarak eğim aile içerisinde veriliyordu.
Memlûk Devleti’nin başşehri olan Kahire, o günkü İslam dünyasında tıp öğreniminin merkezidir. 14. Yüzyılda Osmanlı devletinde önemli görevler üstlenen çok sayıda insan Kahire’ye eğitime geldiler. Bunların arasında şair ve tarihçi Ahmedi, Şeyh Bedrettin, Bayburtlu Ekmeleddin Hüseyin ve 1380 yılında gelen Molla Fenari uzun süre burada kaldılar. Ahmedi, Tabip Hacı Paşa ve Molla Fenari Kahire’de Ekmelüddin Baberti’nin öğrencisi oldular.
İbni Batuta, seyahatnamesinde Kahire’de gördüğü büyük bir hastaneyi anlatır. “El-Melikül-Mansur Kalavun’un türbesi civarında, iki kasır arasında bulunan hastaneye gelince… Buranın güzelliklerini tarif etmekle müellefin kalemi aciz kalır. Bu hastanede hazırlanan sağlığa faydalı maddelerin ve ilaçların tam sayısını tespit etmek bir hayli zor. Ama oldukça başarılı bir ilaç üretim düzeni kurduklarına hiç kuşku yok. Yetkililer bana hastanenin günde bin dinar dolayında bir geliri olduğunu ifade ettiler” (İbni Battuta Büyük Dünya Seyahatnamesi, s,44-45)
İbni Batuta, Anadolu’ya da gelir. Misafir olduğu Birgi Sultanı Aydınoğlu Mehmet Bey’in sarayında bulunan yaşlı bir Yahudi tabibin çok büyük itibar gördüğünü yazar. Ünlü seyyah, Bursa’ya Balıkesir üzerinden gelmiştir. Seyahatnamesinde, “Bursa’nın hemen dışında çok ünlü bir sıcak su kaynağı vardır, bu kaynaktan çıkan sular büyükçe bir göle dökülür. Kaynağın üzerine biri erkeklere, diğeri kadınlara ait olmak üzere iki bina yapılmıştır. Hastalar tedavi olmak için bu kaplıcaya gelirler. Hatta bunların arasında çok uzaktan gelmiş olanlar bulunur.”
Şair Ahmedi, Müntahabü’ş-Şifa (Tedavi Derlemesi) başlıklı bir kitap yazmıştır. Adnan Adıvar, Paris’te 1933 yılında yayınladığı “La Science Chez Les Turcs Ottomamas” adlı eserinde bu çağdaki Türk bilim adamlarını tanıtır.
16. yüzyılda yaşayan Osmanlı tercüme-i hal (yaşam öyküsü) yazarı Taşköprülüzade, “Âlim ve değerli molla Hacı Paşa öğrenim için Kahire’ye gitti (…) Bu ilimden kemale erene kadar tıp okudu ve Kahire Kalavun Darüşşifası’nın hekimbaşılığına atandı. Bu görevi çok iyi şekilde yerine getirdi. Kitabû’ş şifa Fi’t Tıbbi (Tıp Yoluyla Şifa) yazdı ve Aydınoğlu Mehmet Bey’e ithaf etti. Sonra onun bir Türkçe özetini hazırladı”. (Taşköprülüzade, eş Şaikû’n Nu’maniyye, İstanbul, 1985)
Bursa, kısa zamanda İranlı ve Yahudi doktorlarla doldu. Neşri’nin vakayinamesine göre Sultan I. Murat ve I. Beyazıt döneminde saraydaki hekimlerin başında İranlı bir hekim olan Gerdran bulunuyordu.
14.yüzyılda ilk defa 1331’de Çin’de başlayan veba salgını kervanlarla ve gemilerle yayılmıştır. Veba, 1338’de Baykal Gölü civarında, 1345’te Aşağı Volga Nehri civarında görülmüştür. 1345’te Kırım’ı, 1347 Ocağında İstanbul’u, 1347 ilkbaharında İskenderiye’yi vurmuş, Haziran’da Kıbrıs, Kasım ayında Sicilya’ya ulaşmış, oradan da Afrika’ya yayılmıştır.
1429’da Bursa’da baş gösteren veba salgınında çok sayıda insan ölmüştür. Ölenler arasında Emir Sultan, Şemsettin Fenari, Hacı İvaz Paşa, Emir Süleyman’ın oğlu Orhan, Sadrazam Çandarlı İbrahim Paşa, gözlerine mil çekilen şehzadeler Mahmut ve Yusuf çelebi ‘de bulunuyordu.
Çelebi Mehmet ve II. Murat döneminde Yahudi hekimlerden ön plana çıkan sultanı ve İshak Paşa’nın doktoru olan ve Yakup Paşa olarak tanınan İtalyan Yahudisi olan Geata’lı İocopo öne çıkar. Papa V. Nicolaus, Yahudilere hekimleri meslekten men edince İocopo Osmanlı Devleti’ne kaçar. Otuz yıl boyunca hekimlik yapar. Önce, İshak Paşa’nın, sonra Sultan II. Murat’ın hekimi olur. Kendisine verilen bir belgeyle vergiden muaf tutulur.
Fatih dönemini yazan Rum vakanivüs Kritovulos şöyle yazar, “Hekim Yakubes bilge bir adamdı (…) sanatının hem nazariyesinde hem ameliyesinde uzmandı.”
Yakup Paşa, Batı’daki gelişmeleri yakından takip ediyordu. 1468 yılında Ragusa Cumhuriyeti vasıtasıyla tıp kitapları getirtmişti. Sadrazam Mahmut Paşa, bu konuda Yakup Paşa’ya yardımcı olmuştur.
Yakup Paşa, ilerleyen yıllarda Fatih Sultan Mehmet’in, sırdaşı ve politik danışmanı olarak saraydaki en önemli şahıslardan birisi olarak öne çıktı. Sultanın ölümünden sonra, “Padişahı zehirlediği iddiasıyla” yeniçeriler tarafından öldürülmüştür.
Oysa sultan gut hastalığından muzdariptii ve uzun süredir ata binemiyordu. Sultanın tedavisini İranlı hekim yapıyordu.
Padişahın son yıllarındaki hekimi İranlı Hamidettin el-Lari’ydi. Osmanlı kaynakları sultanın ölümünü Lari’nin yanlış teşhisine bağlarlar. Yakup Paşa, saraya çağrılır ama çok geç kalınmıştır. Üstelik padişahın ölümünün hesabı ondan sorulur.
Fatih Sultan Mehmet’in sarayında çeşitli milletlerden tabipler bulunuyordu. Saltanatın ilk dönemlerinde, İranlı hekimler ön plandaydı. 1460 yılında ölen Şükrullah Şirvani, padişahın özel hekimiydi. Kutbeddin Ahmet Kirmani 1468-1497 yılları arasında İstanbul’un tanınmış bir hekimiydi. Öldüğünde Eyüp’e gömülmüştü.
Dönemin ünlü hekimleri
Osmanlı’nın büyüme ve imparatorluğa dönüştüğü yıllarda adı öne çıkan birkaç hekimden söz edelim. 1390 yılında Müntahab-ı Şifa adlı tıp kitabını yazan ve Bursa Darüşşifası’nda hasta bakan Geredeli İshak bin Murat, Tarvih-al Ervan adlı tıp kitabını yazan, Yıldırım Beyazıt, Emir Süleyman ve Çelebi Mehmet’e hekimlik yapan Kütahyalı şair Ahmedi, yine şair ve Çelebi Mehmet’in sinir krizlerini tedavi eden hekim Şeyhi, Yadigar adlı tıp kitabı olan Yadigar, Ağazade Tabip Mehmet, Kemankeş Musli, Ağazade Nakşi, Vefa Çelebi…
1.Mehmet’in sarayında hizmet veren Türk hekimleri İran ve Yahudi hekimlerin pozisyonu kıyaslandığında daha aşağıdaydı. Bu dönemde Necmettin Altıncızade (1386-1436) ünlüydü. Bu hekim “Mum” adı verilen bazı sondaları ilk kullananlardan biriydi. Üretral kateterizmi (İdrar kesesine sonda sokulması) ilk kez onun uyguladığı sanılıyor.
Osmanlı Kaynakları Sultan II. Mehmet’in hocası Akşemsettin’i “Kitabü’t tıp” adlı kitabından dolayı hekim olarak gösterirler. Bu kitabında ateşli hastalıkların tedavisini anlatır: “Tüm hastalıkların türlerine göre, tıpkı bitkilerdeki ve bitki köklerindeki gibi, kendi tohumlarına ve özlerine sahiptir. Bu hastalıklardan, sara, gut veya cüzam gibi bazıları kalıtım yoluyla babadan veya anadan geçerler. Ve kimi zaman geçtikten 7 yıl sonra kendilerini gösterirler. Yiyecekler ve içeceklerle geçen hastalık tohumları ise daha hızlı gelişip büyür.”
Bazı modern Türk hekimler bu paragrafta patojen bakteri kavramının ilk betimini görürler. Akşemsettin, mutasavvıf olarak, maneviyat alanında takdiri ilahi kavramına bağlı kalmakla birlikte, tıp alanında hastalık nedenlerinin kötü ruhlara ve ayın çeşitli haletline bağlayan hekimlere de karşı çıkar.”
Fatih Sultan Mehmet’in hocası, Anadolu’da Beypazarı, Amasya, İskilip ve Göynük’te hekimlik yapmıştı. 1447 yılında Edirne’de ikinci Murat’ın kazaskeri Süleyman Çelebi gibi Osmanlı ileri gelenlerini ve 1451 yılında II. Mehmet’in bir kızını tedavi etmiştir.
Dönemin bazı tıp kitapları ve müellifleri
Yazılış tarihi kesin olarak bilinen telif tıp eseri 1390 yılında İshak bin Murat tarafından yazılan Edviye-i Müfrede adlı kitaptır. İshak bin Murat, ilk Osmanlı devrinin meşhur (müderris/profesör) doktorlarındandır. İshak Efendi, din bilimlerine de vakıf bir hekim olduğundan halk arasında “hoca tabib” diye nam salmıştır. Doğum ve ölüm tarihleri bilinmemektedir. Edviye-i Müfrede nüshaları genellikle Hacı Paşa’nın ‘Müntehabü’ş-Şifa’sı ile birlikte istinsah edilerek (çoğaltılarak) tek kitap halinde kullanıldığından adı bazı kütüphanelerde “Müntehabü’ş-Şifa et-Tıb” şeklinde geçmiştir
Asıl adı Taceddin İbrahim bin Hızır olan Ahmedi, aruz vezniyle mesnevi tarzında Tarvihü’l Ervah adlı bir eser yazmıştır. Eserinin birinci cildinde tıbbın teori ve eczacılıkla ilgili bilgiler vermiş, ikinci cildindeyse hastalıkların tedavisini yazmıştır. Kütahyalı şair ve hekim, Yıldırım Beyazıt, Emir Süleyman ve Çelebi Mehmet hekimlik yapmıştır.
Hekim Şeyhi de Ahmedi gibi Germiyanlı, şair ve hekimdir. Osmanlı sarayında hekimlik yapmış ve Çelebi Sultan Mehmet’in sinir krizlerini tedavi etmiştir. Bazı kaynaklara göre Osmanlının ilk hekimbaşısıdır.
Mısır’a yetişen ünlü tabip Hacı Paşa (Celaleddin Hızır) eserlerini Türkçe ve Arapça yazmıştır. Kitabü’t-Teskil Fi’t-Tıbb ve Müntahab-ı Şifa adlı kitaplarında dönemin tıp bilgilerinin yanısıra hastalıktan korunmayı ve ilaç yapımı konularını işlemiştir.
Ahi Çelebi bin Şerif, Yâdigâr-ı İbni Şerif adlı eserini Timurtaş Paşa’nın oğlu Umur Bey’e ithaf etmiştir. Bu kitapta hijyen, hastalık belirtileri, farmokoloji ve hastalıkların tedavisini anlatıyordu.
Abdulvahhab Maidri, Çelebi Mehmet Bey’e ithafen 1420’de Kitâbu’l Müntehâb fi’t-Tıbb adıyla bir kitap yazmıştır. Bu dönem yazılan tıp kitaplarının bazıları İnebey’deki kütüphanede saklanmaktadır
Fatih döneminde Tıp
Tebrizli Ahi Çelebi, Fatih’in isteğiyle 1470’da Ayas Ağa tarafından inşa edilen Fatih Külliyesi’nde bir darüşşifa kurar. Ahi Çelebi, mesane taşları üzerine 10 bölümlük bir kitap kaleme almıştır. Bu eserin Türkçe olarak yazılması bu dönemde Arapça ve Farsça’nın yanında bilim dili olarak kullanıldığının bir göstergesidir.
Yakup Paşa’nın burada ilk kez Addison hastalığını (Böbreküstü bezleri iltihabı) başarıyla tedavi ettiği düşünülüyor. Darüşşifa’da hastalar için 70 koğuş ve iki hekimbaşı bulunuyordu. Darüşşifanın vakıf senedine göre her milletler hasta tedavi olacaktı.
Fatih külliyesinde kurduğu Sahn-ı Seman (Sekiz medrese meydanı)’da müderrisler sultanın başkanlık ettiği bir jüri tarafından seçilirlerdi.
Fatih, kütüphanesi için çok sayıda klasik tıp kitabı alır. Amasya Darüşşifası’nın hekimbaşısı Sabuncuoğlu 1465 yılında Fatih için kaleme aldığı398 sayfalık cerrahi risalesi bugün Paris’te, Bibliothéque bulunuyor.
Bu dönemde İstanbul dışında Bursa, Edirne, Manisa ve Amasya darüşşifaları gözdeydi. Edirne Darüşşifası’nda hastalar müzikle tedavi ediliyorlardı.
Tıp alanında gelişme ve rekabet, 15. Yüzyılın sonlarında İspanya’dan Seferad Yahudilerinin gelmesiyle hız kazanır. Gelenlerin en tanınmışı Gırnata kökenli Hamon ailesidir. Kısa sürede saray hekimleri arasına girerler. Aileden Moşe Hamon 1536-1554 yılları arasında Kanuni Sultan Süleyman’ın hekimi oldu. Kendisine “İsrailoğlu Musa Galenus” dedirtiyordu.
16.yüzyılın ortalarında İstanbul’a gelen Fransız seyyah Nicolas de Nicolay onun hakkında şöyle yazar: “Sultanın özel ve olağan (hekimleri vardır). Bunlar çok yüksek ücretlerle tutulur ve ihtiyaçları karşılanır. Bir kısmı Türk, bir kısmı Yahudidir… Hekimlerin en önde geleni ve otorite sahibi olan Yahudi milletindendi ve Hamon adındaydı. Altmışını geçen bu adam, mal varlığı, bilgi, nam açısından olduğu kadar, şan, şöhret ve bilgelik açısından da çok değer verilen bir şahsiyetti.” (Nicolas de Nicolay, Dans l’Empire de Solimon le Magnificent, Paris, Orient, 1989, Ortaçağda Türkler, s:181)
III. Murad’ın saltanatında sarayda 8’i paşa unvanı taşıyan 41 Yahudi hekim bulunmaktaydı.
Kanuni Sultan Süleyman, Süleymaniye Camii külliyesinde bir darüttıp kurar. Burada uzman hekimler, göz hekimleri, eczacılar, kalfalar görevlendirilir. Buna rağmen tıp alanında gerileme bu dönem başlar. Hekimlerdeki gerilemeyi gören II. Selim’in (1566-1574) hekimbaşısı, 1574 yılında tababetin icrası için zor bir devlet sınavı koyar. XVI. yüzyılda saray hekimlerinin sayısı 116’ya çıkar.
XVII. yüzyılda İtalya’nın Padova şehrinde tıp öğrenimi yapan Panagiotis Nikussias ve Aleksandr Mavrokordato sarayda hekimlik ve drogmanlık (tercümanlık) yaparlar. Bu dönemin ünlü hekimbaşıları arasında Sakızlı İsa Efendi ve ihtida ederek Müslüman olan Giritli Nuh Efendi ön plana çıkar.
Ancak gerileme devam eder. Bu dönemde tıp eserleri özgünlüğünü yitirir. Manzum yazılmış derlemelere, Orta Çağ’daki uygulamaların ve bilgilerin tekrarlandığı eserlere dönüşür. Yahudi hekimlerin Avrupa’daki meslektaşlarıyla olan ilişkileri tıp alanındaki gelişmeleri Osmanlı topraklarına aktarmakta yetersiz olur.
Baltacı Mehmet Paşa’nın doktorunun Yahudi Naftali Mansur olduğunu Avram Galante’den öğreniyoruz.
18.yüzyılda Bursalı bir hekim bu kısır döngüyü kırmak ister. Ömer Şifa, tıbbi tedavilerde kimyaya başvurulmasını önerir. 1742 yılında Bursa’da ölünce mezarı Avrupalı bir hekim tarafından yaptırılır. İstanbul’da yaşayan Siyahi bir derviş olan Hazarfen Efendi, tıp alanına yönelik Arapça-Farsça-İbranice-Yunanca ve Berberice bir sözlük hazırlar.
Bu dönemde Batı’da büyük bir problem olan Çiçek hastalığına karşı aşı kullandıklarını Lady Monteagu’nun İstanbul’dan Londra’daki bir arkadaşına yazdığı mektuplardan öğreniyoruz.
YILDIRIMIN VE TİMUR’UN ŞAİRİ AHMEDİ
Anadolu’nun Orta Asya’yla bağı tarih boyunca kesilmeden süregelmiştir. Mesafelerin uzunluğu, aşılmaz dağlar, çöller, yağmurlar, kar-buz, kum fırtınaları yolcuları yıldırmamış. Kimisi Kadızade-i Rumi gibi Bursa’dan bilime gitmiş,
Bazıları da mecbur olduğu için bu yolculuğa çıkmış. Kader onları Türkistan’a sürüklemiş, mecburiyet bitince de Anadolu’ya dönmüşler. Bunlardan birisi de şair Ahmedi’dir.
Asıl adı Tâceddîn İbrâhîm bin Hızîr’dır. Şiirlerinde Ahmedî mahlasını kullanmıştır. 1334 yılında doğduğu tahmin ediliyor. Kütahya’da doğan şair, burada aldığı öğrenimini yetersiz bulur. Mısır’da giderek Şeyh Ekmeleddîn’in öğrencisi oldu. Aydınlı Hacı Paşa ve Molla Fenârî ile arkadaşlık etmiş, Mısır’da tıp öğrenimi görmüştür.
Anadolu’ya döndükten sonra Aydınoğulları, Germiyanoğulları ve Osmanoğulları’nın hizmetinde bulunmuştur. Ahmedî, Aydınoğlu Îsâ Bey’in oğlu Hamza için ders kitapları yazmış; Germiyanoğlu Süleyman Şah’a şiirler sunmuştur.
Edebiyat tarihçileri 14. yüzyılın en büyük şairi olduğunu söylerler.
Mısır’da öğrenimini tamamladıktan sonra Kütahya’ya dönüp ve Germiyanoğlu Beyliği’ni yöneten Süleyman Şah’ın hizmetine girmiş. Bir zamanların güçlü ve Batı Anadolu’nun tek hâkimi olan bu beyliğin yıldızı sönmekte, Osmanoğulları’nın yıldızı parlamaktadır. Osmanoğulları Karesi Beyliğini ortadan kaldırmış, Balkanlar’a çıkmış; Bizans’ı sıkıştırmaya başlamıştır. Osmanoğulları’nın yöneticileri beylikten sultanlığa terfi etmişlerdir. İki gücün kapışması kaçınılmaz gözükmektedir. Germiyanoğulları çatışma yerine akrabalığı tercih ederler.
Sultan I. Murad’ın oğlu sonraki yıllarda Yıldırım unvanını alacak olan Şehzade Beyazıt, Germiyan Beyi Süleyman Şah’ın kızı Sultan Hatun’la evlendirilir. Kütahya ve civarı gelinin çeyizi olarak Şehzade Beyazıt’a dolayısıyla Osmanlı Sultanlığına verilir.
Şairimiz Kütahya’yı terk etmez. Şehzade Beyazıt’ın meclisine girer. Beyazıt padişah olunca onu yanından ayırmaz. Sultan, sözünü sakınmayan şairimizi sever. Beyazıt Osmanlı’yı Balkanlar’dan atmak isteyen haçlı ordularını ardı ardına yener ve Yıldırım lakabını alır.
Yıldırım Beyazıt, Bursa’nın girişindeki bir tepeye büyük bir külliye kurdu.
Yıldırım Beyazıt barışta yanında ayırmadığı şairi savaşta da yanından ayırmaz. Ankara’nın Çubuk Ovası’nda Emir Timur’la 1402 yılında yaptığı savaşa da şairi götürür. Yıldırım Beyazıt’ın talihi bu savaşta döner
Yıldırım, Timur’un elinde yaklaşık sekiz ay esir kalır ve Akşehir’de ölür. Cenazesini oğlu Musa Çelebi Bursa’ya götürür ve defneder. Timur Anadolu beylerine topraklarını geri verir.
Timur, Yıldırım’ın topraklarını dört şehzadeye; Süleyman, İsa, Musa ve Mehmet çelebilere böler. Diğerlerini Şehzade Mustafa Çelebi, şair Ahmedi’yi ve Lami Çelebi’nin dedesi Ali Bin İlyas’ın içinde bulunduğu bir grup zanaatkar ve sanatçıyı yanına alarak göz bebeği Semerkant’a götürür.
Timur sadece değerli gördüğü bu insanları götürmekle kalmaz, Bursa’daki kütüphanelerdeki değerli kitapları da yanında götürür. Bir kısmı Grekçe olan bu kitaplar 19. yüzyıla kadar Buhara’daki Han’ın sarayında muhafaza edilir. Şehre gelen seyyahlara “Sarayda anlaşılmayan dillerde yazılmış kitaplar var” diye anlatırlar. (E. Schuyler Türkistan, s 433)
Ahmedi, Timur’un meclisindedir. Şairimizin dili sivridir, sözünü esirgemez. Timur şairimizin açık sözlülüğünü takdir eder. Timur’un askeri gücünden etkilenen Ahmedi şu beyti yazar.
“Var anda bin tümen Türk-i kemankeş
ki çıkar ok, peykanından ateş.”
“Onun bin tümen (bir milyon) okçu Türk askeri var
Ok yuvasından ateş gibi çıkar” diye yazar.
Şair bu, yeri gelir över yeri gelir yerer. Emir Timur öldüğünde ise şunları yazar;
“Felek yere gövürüben Temur’u
Konukladı et ilen mar-müru”
“Felek yere vurdu Timur’u
Yılan ve böcekler ağırlar onu”
Timur ölünce şair Anadolu’ya döner. Önce Edirne’ye gider, Süleyman Çelebi’nin sarayına yerleşir. Süleyman Çelebi’nin öldürülmesinden sonra Mehmet Çelebi’ye hizmet eder. 1414 yılında Amasya’da vefat etmiştir.
Edebi çalışmaları
Ahmedi, dönemindeki şairleri çok etkilemiştir. Eserlerinde Fars şiir formunu uygulamaya çalışmıştır. Şiirlerinde genellikle yüksek zümreye (padişahlara, beylere) hitap etmiştir. Divanın dışında “Cemşid-i Hurşit ve Büyük İskender’in hayatını anlattığı “İskendername” ve “Esrarname” adlı eserleri vardır.
İskendernâme adllı mesneviyi Germiyanoğlu Süleyman Şah adına yazdı. Devrin tüm ilimleri hakkında ansiklopedik bilgiler vermesi nedeniyle Türk dili ve edebiyatı açısından olduğu kadar bilim tarihi bakımından da önem taşıyan bu eserinin sonuna “Dasitan-ı Tevarih-i Müluk-ı Al-i Osman” adlı bölümü ekleyerek Emir Süleyman’a sundu.
İskendernâme’ye ilâve edilmiş bu bölüm, ilk Türkçe Osmanlı vekāyi‘nâmelerindendir. Ahmedî, ömrünün sonuna kadar İskendernâme üzerinde çalışıp onu zenginleştirmeyi sürdürmüştür. 1407-1408’de esere ilave edilen Mevlid, Türk edebiyatının bilinen ilk mevlididir,
Emir Süleyman’ın isteği üzerine Selmân-ı Sâvecî’nin “Cemşîd ü Hurşîd” adlı mesnevisini Türkçe’ye çeviren ve eklediği yeni kısımlarla âdeta yepyeni bir eser yaratan şair bu çalışmayı 1403’te tamamladı. Arapça-Farsça manzum bir lugat olan Mirķātü’l-edeb adlı eserini Aydınoğulları’ndan Îsâ Bey’in oğlu Hamza Bey için yazdı. Ayrıca Mirķātü’l-edeb’e bağlı olarak bir ders kitabı olarak Mîzânü’l-edeb ve Mi’yârü’l-edeb adlı risaleleri yazdı.
Emir Süleyman’ın 1411 yılında ölümünden sonra kendisine yeni bir hami arayan Ahmedî, Mehmed Çelebi’nin çevresine girmeye çalıştı.
Tıp konusunda bir mesnevi olan ve 1403-1410 arasında kaleme aldığı “Tervîhu’l-ervâh” adlı eserini bazı eklerle Çelebi Mehmet’e sunmuştur.
Ahmedî ayrıca, dönemin ünlü tabibi Şeyhî Sinan’ı Ahmedî yetiştirmiştir.
Ahmedi, 1413 yılında 80’li yaşlarda iken kimi kaynaklara Kütahya’da, kimi kaynaklara göre Amasya’da hayatını kaybetti.
SONUÇ
Anadolu’da Osmanlı öncesinde çok sayıda Darüşşifa vardı. Bunların en önemlileri Kayseri’de Kayseri Gevher Nesibe Şifahanesi, Sivas İzzettin Keykavus Darüşşifası, Divriği Turan Melek Darüşşifası, Mardin Necmeddin Ilgazi Maristan, Çankırı Cemaleddin Ferruh Darüşşifası’dır.
Osmanlı’nın başşehri olan Bursa’da Osmanlı’nın dördüncü padişahı olan I. Beyazıt döneminde büyük bir hastane kurulmuştur. Öncesinde de bir hastane olmalı.
Dönemin tıp alanında en ünlü yerin Mısır’daki Kahire olduğunu, Anadolu’dan çok sayıda medrese öğrencisinin tahsil için buraya geldiğini kayıtlardan öğreniyoruz.
KAYNAKÇA
–Abdüllatif Efendi, Gazzizade Seyyid, Hülasatü’l Vefeyât (Bursa’da Medfun Meşayihin Kısa Hayatı), Bursa-2015
-Altıntaş, Samet, Evliyâ Çelebi’nin İlk Seyahati, İstanbul-Eylül 2024
-Balivet, Michele, Ortaçağ’da Türkler, İstanbul-2005, Alkım
-Bursa Sağlık Ansiklopedisi, Dr. Ceyhun İrgil, Dr. Tor, Deniz Dalkılınç, Dr. Can Başaran, Bursa-2017
-Çetin, Osman, Yıldırım Darüşşifası, Bursa-2017
-Evliya Çelebi, Seyahatname, Ankara-1984
-Evliya Çelebi, Seyahatnamesi: Bursa-Bolu-Trabzon-Erzurum-Azerbaycan-Kafkasya-Kırım-Girit, İstanbul-2014, YKB
-Galante, Avram, Türkler ve Yahudiler, İstanbul-1995
-Hızlı, Mefail. Molla Fenari, Bursa-2009
-Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, İstanbul, Sabah Kitapları
-İbni Battuta, büyük dünya seyahatnamesi, İstanbul, (Yeni Şafak Kültür Yayınları)
-İbni Tangrıberdi, En- nücûmu’z-Zâhre Parlayan Yıldızlar, İstanbul- Selenge
-İnalcık, Halil, Devlet-i Aliyye-I, İstanbul-2010, İş Kültür
-İnalcık, Halil, Devlet-i Aliyye-II, İstanbul-2015, İş Kültür
-İnalcık, Halil Osmanlı İdare ve Ekonomi Tarihi, İstanbul-2011
-İnalcık, Halil Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, İstanbul-2000
-Makdisi, Türk Memlüklerin Faziletleri, İstanbul-2019, Yeditepe
-Mantran, Robert, Osmanlı Tarihi, İstanbul-1995, Cem
-Mesudi, Muruc Ez Zeheb (Altın Bozkırlar), İstanbul-2014, Selenge
-Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, Başlangıçtan 1566’ya Kadar, Hazırlayan: Şiar Yalçın, İstanbul-2000, Nokta
-Roux, Jean Paul, Bozkır İmparatorlukları, İstanbul-2020, Ötüken
-Zafername, Şerafüddin Ali Yezdi, İstanbul-2013, Selenge
-Zinkeisen, Johann Wilhelm, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, cilt: II-III, İstanbul-2019, Yeditepe



