Quantcast
Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Metin BELGİN
Metin BELGİN

Sessizliğin Sesi: “N’ayır N’olamaz!”

Şimdi de ‘Sesli Sinema’ süreciyle ilgili bilgiler paylaşıyorum! 1930’ların başında görüntüye ses ekleme, yani sesli çekim icat ediliyor diye başlayayım. Oyuncularla büyük kriz yaşanıyor tabii… Amerika’da sessiz sinemadan sesliye geçiş aşamasında oyuncuların değişimini yönetmen Ernst Lubitch şöyle anlatıyor: …Ve yapımcılar dediler ki: “Sessiz sinemanın büyük yıldızları olan siz bayanlar ve baylar, artık konuşmayı öğrenmelisiniz. Kaşınızı gözünüzü oynatmanız, kameranın sağına soluna bakmanız, yönetmenin buyruklarına boyun eğmeniz yetmez. Konuşmayı, diyalogları ezberleyip rollerinizi oynamayı da öğrenmelisiniz. Bunu başaranlar eskisinden büyük olacaktır. Başaramayanlar ise ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, bir gecede silinip gidecekler.”

Safety Last! Harold Lloyd, 1923 (Sessiz Sinemanın popüler örneği)

Bakın, sessiz sinemadan sesliye geçiş sürecinde dublajın mucidi kimmiş?  Amerika’da, Edwin Hopkins adında bir teknisyen… Bu işi birkaç filmde denemeye kalkmış, sessiz dönemin oyuncularına başka seslerle dublaj yapsa da hevesi kursağında kalmış. Çünkü Oyuncular Sendikası bu cin fikirlinin icadını, oyunculuğun haysiyetini zedelediği için mahkeme kararıyla, jürinin oy birliğiyle yasaklatmış. Sonra Avusturyalı fizikçi aynı tekniği ülkesinde Amerikan filmleri için uygulamış; yine 1930’larda Jacob Karol’un bu buluşu Almanya’da alkışlarla karşılanmış, böylece dublaj dünyaya dalga dalga yayılmış.

Muhsin Ertuğrul, Nâzım Hikmet, 1935

2 Aralık 1931… İpek Film’in yapımcılığında, Muhsin Ertuğrul yönettiği İstanbul Sokaklarında vizyona giren ilk sesli sinema filmimiz; Yunanistan’ın ilk sesli filmi Fena Yol‘u da o yönetiyor, Zante adasında… Uyarlamalar, operetler, tarihi filmler döneminde yine tiyatro ustasının imzası var. 1953’de Halıcı Kız sinemamızın ilk renkli filmi, Muhsin Ertuğrul’un yönettiği son film oluyor. Onun teatral geleneği yıkılıyor yıkılmasına da sesli filmden, tekrar sessiz çekime dönüyoruz, yani dublaj dediğimiz sonradan ses eklemeye… Bu çok tartışılacak mevzuya birazdan girerim, şimdi 1937 yılına gidelim, İpek Film stüdyosuna bir uğrayalım!

İstanbul Sokaklarında, Feriha Tevfik ve Cezmi Ar,1931

Türkiye’de yapılan ilk yabancı film dublajındayız, Gün Batarken bir Alman filmi. Peki, seslendirme yönetmeni koltuğunda kim oturuyor? Evet, Nâzım Hikmet… Bu bilgiyi de ilk kadın seslendirme yönetmeni Sacide Keskin’den öğreniyoruz, başkaları da İ. Galip Arcan’ın o koltuğa oturduğunu söylüyor, ama dublajla ilgili uzun yıllar uygulanacak kuralları şairin yönetmenlik yaptığı zamanlarda koyduğunu biliyoruz; çalışanların hak ettiklerini kazanmalarını, yapımcının da zararsız işini tamamlamasını hesap ederek… Çevirisini yaptığı yabancı filmlerde bazı rolleri de kendisi konuşuyormuş. Tiyatrocularla birlikte başka yeteneklere de dublaj öğretiyormuş, onlardan biri de Ferdi…

Ferdi Tayfur (1904 – 1958)

Ferdi Tayfur ikinci Türkçe konuşturulan Frank Borzage’nin Silahlara Veda filminde Adolphe Menjou’yu seslendiriyor; sonrasında Laurel ve Hardy adlı komedyenlerin ikisini birden konuşarak dönemin ünlenen sesi olacak… Hadi, o yıllardan birkaç meşhur dublajcıyı da hatırlayalım;  Adalet Cimcoz, Talat Artemel, Şaziye Moral, Hâdi Hün, Nevin Akkaya ilk akla gelenler… Farklı ses renkleri ve abartılı tonlamalarıyla çoğu zaman oyuncuların önüne geçen bu ünlü sesler, melodram türünün gereklerini mikrofona yansıtıyor, seyirciyi mest ediyorlar.

Adalet Cimcoz (1910 – 1970)

Şimdi, Yeşilçam efsanesine toz kondurmayanlar kızacak biliyorum, ama gerçekleri niye görmezden geldiğimizi hiç anlamıyorum. Amerika’da yaşananların aksine, bizde okullu olmak küçümseniyor; eğitim lüzumsuz bi kere, deneye yanıla, alaylı alaylı takılıyoruz işte… Film oynatan makinist çok film izlediğine göre neden yönetmen olmasın? Olabilir, ama sadece böyle mi olmalı? Oyuncu dediğin de yakışıklı olsun, seksi olsun, fiziğiyle seyirciyi etkilesin yeter! İyi de ses eğitimleri yok, bazılarının sesi cılız ya da cırlak, n’apıcaz şimdi? Kolayı var, bu işin erbâbı tiyatrocuları, dublajcıları kullanırız olur, biter!

Böyle bir kurnazlık benimseniyor! Seslendirme filmin kreması, sosu gibi adeta… İyi oynayamayan oyuncunun açığının seslendirmede giderileceğine, etkili sesin her türlü eksikliği örteceğine inanılıyor. Yapımcılar tarafından; onların talepleri doğrultusunda yönetmenler tarafından. Daha da vahimi sinema salonu işletmecileri tarafından seçilen dublajcılar oyuncuyu sesleriyle oynatıyor işte…

İlk kadın seslendirme yönetmeni Sacide Keskin’in bu konuya ilişkin söyledikleri ilginç: “Valla bu (dublaj) sınırlı kimselerin elindeydi. Çünkü işletmeciler öyle istiyordu. Halkın düşüncesini dinliyorlar, işletmeciler ona göre adeta empoze ediyorlardı. Filmin iş yapması için işletmeciler sesleri de söylüyorlardı.”

1950’lerde çok partili döneme geçişle palazlanan ticari sinema almış başını gidiyor, büyük bir piyasa oluşuyor Yeşilçam sokağında… Açılan yeni salonlara, yazlık sinemalar ekleniyor; seyircinin ağladığı yahut güldüğü, en büyülü, en vazgeçilmez tek eğlence sinema… E, böyle olunca, gelişime ihtiyaç duyulmadan kurulu düzen devam ediyor. Parayı bastıran yapımcı ve işletmeci karar veriyor neyin ne olacağına… “N’ayır, N’olamaz…!” Ayhan Işık da aynı sesle, “N’ayır!” diyor; Clark Gable’da, Ediz Hun’da, Gary Cooper da Yılmaz Güney de… Son yönettiği Duvar filmine kadar çirkin kralın sesini hiç duyan oldu mu? “N’asla!” Hepsi de Abdurrahman Palay çünkü…

Zafer Önen, Abdurrahman Palay (1923 – 2002) ve Tunç Okan

Sacide Keskin o döneme şöyle açıklık getiriyor: “Bizdeki mevcut personaja göre ayarlanıyor. (Dublajcılar) Biz de çok sınırlı. Örneğin dünyada milyonlar var, pazarları ona göre geniş. Bizim zaten mevcut sinemamız kaç taneyse, pazarımız da o kadar. Avrupa filmlerinde olduğu gibi bir artist yalnız bir kişiyi konuşsun, bizde o yok.”

Engin Ayça’yla söyleşi yapan ilk kadın seslendirme yönetmenini böyle düşündüren kemikleşmiş ve kimsenin kırmaya cesaret edemediği çarpık yapılanma. 80’li yıllarda beni yerli film dublajına çağırmıyorlar, nedenini merak ediyorum, doğal konuşmak Türk filmine yakışmazmış! Jönlerin sesleri abartılı tonlamalarla kulaklarımızda yankılanmalıymış! Televizyon sayesinde, starların gerçek seslerini programlarda duyunca şaşkınlığa uğradığımızı hatırlayın! Tarık Akan mı ayazda kalmış, yoksa Kamran Usluer’in mi sesi kısılmış? Türkan Şoray’ın mı sesi titriyor, yoksa Jeyan Mahfi mi nodül olmuş? Halbuki Batıda birçok oyuncunun çok özel bir sese sahip olmadığını, ama doğal olduğunu duyuyoruz orijinal filmlerde, keşke bizde de öyle olsa, olmaaz, biz onlara bile güzel Türkçe konuşturmasını biliriz…

Nevin Akkaya, Sacide Keskin (Necip Sarıcı arşivi)

Üstelik dublaj sektöründe o kadar ilerlemişiz ki, kimse yarışamaz bizimle… Ne ses konusunda ne çeviri konusunda, ne de içeriğini beğenmediğimiz filmlere kafamıza göre konu uydurma konusunda… Örnek mi? Günümüzden çok örnek anımsıyorum, ama bütün bunları gururla ve geçmişten miras alarak yaptığımıza da yürekten katılıyorum. Okumaya devam edelim bakalım, söyleşinin en can alıcı kısmına geldik!

 

Sacide Keskin: “…Bazen Türk aleyhtarı filmler olurdu, onları Türk lehine çevirirdim. Örneğin o sıralar Çanlar Kimin İçin Çalıyor diye bir film gelmişti, komünist propagandasıydı. Onu değiştirmek gerekti. Ben tamamen konuyu değiştirdim. Yani komünistlik propagandasını bertaraf ettik. O zamanlar çok sıkıydı ortalık. Bir film gelmişti, Bulgar filmiydi hatırladığım kadarıyla, kahrolsun Türkler diye bağırılıyordu içinde, biz onu yaşasın Türkler yaptık. Bizim seslendirme konusunda dünyada sayılı bir yerimiz var. Yani bu anlamda tam yeteneğimizi kanıtlamış durumdayız.”

Engin Ayça: “Peki siz başka ülkelerdeki seslendirmeleri izlediniz mi hiç?”

Sacide Keskin: “Hayır izlemedim. Ama izlediğim filmlere bakınca bizim yeteneğimiz fazla.”

Engin Ayça: “Bunu nasıl söyleyebilirsiniz?”

Sacide Keskin: “Öyle. Öyle diyorlar. Bir yerde de okudum. Yani bizim büyük bir yerimiz var. Bunda dilimizin mi, dikkatimizin mi rol oynadığını bilmiyorum.”

Sacide Keskin (1916 – 1995)

Ben de bilmiyorum, patlamış mısır ve frigo buzzz diyorum sadece… Paylaştığım bilgileri ve belgeleri burada noktalarken; Yeşilçam adının nerden geldiğini merak edenler için aydınlatayım, yapımcılar Beyoğlu’ndaki hiç ağaç olmayan ama adı Yeşilçam olan sokakta açıyorlar şirketlerini, böylece ulusal sinemanın hor görülen ya da baştacı edilen hem adı, hem de sıfatı oluyor Yeşilçam… Son jenerik; unutulmaz filmlere, usta yönetmenlere, emektar oyunculara, sinema emekçilerine ve alıntı kaynaklarına teşekkür ederim.

Alıntılar:

  • Ülkü Tamer SİNEMA DEDİ Kİ… Afa, 1989
  • Alev Demirbilek, Dünya Sinema Tarihi 1. Bölüm, Mimar Sinan Üniversitesi, 1994
  • VİDEOSİNEMA, 1985, Sayı 11
  • RENKLİ- TÜRKÇE SİNE’MASAL, Literatür Yayınları, 2021

Yazar Hakkında

YAZARLAR
TÜMÜ