Adaya ilk 1977 yılında gidiyorum, adı ‘Gökçeada’ olarak değiştirilmiş ama dil hep eski ismine kayıyor, limanda kimlik bırakılarak iniliyor gemiden, çünkü açık cezaevi İmroz… Merkezde mahkumların ürettikleri bal, zeytinyağı satılan dükkân gözüme çarpıyor. Tuhaf, anlatılması zor bir dokusu var buranın…
Kuzulimanı, Gökçeada
Çevreyi tanımak için dolaşırken terk edilmiş, oyulmuş gözler gibi pencereleriyle Dereköy evleri kazınıyor belleğime… Bir zamanlar Türkiye’nin en kalabalık nüfusa sahip köylerinden biriymiş. Arabayla virajlı toprak yoldan devam edip, deniz tarafında ilerliyoruz, bir kulübenin yanından geçince üç kişi ıslıklarla, bağıra çağıra durduruyor bizi, 1965’te yapılan açık cezaevi sınırına girmişiz meğer, mahkûmlar geri döndürüyor. Küçük tabela dikkatimizi bile çekmemiş ne tel örgü var ne barikat ne de jandarma…
Açık Cezaevi’nin bir bölümü
Dereköy/Shinudi
Sonra 1981’de Kaleköy’e yerleşen arkadaşımın evinde misafirim, adada neler olup bittiğini o zaman görmeye, anlamaya başlıyorum. Melih evini ve üzüm bağını göç eden bir Rum’dan almış; şarap yapmayı da öğretmiş, keçi sağıp, peynir mayalamayı da… Doğu’dan getirilip yerleştirilen komşuları, yaşayacakları ortam sağlanamadığı için köyün kilisesini ahıra çevirmişler maalesef… Çift taraflı asimilasyon politikası uygulandığını düşünüyorum. Sayıları gittikçe azalan Rumların ağzını bıçak açmıyor; çünkü azılı mahkumların gaspına, talanına, tecavüzüne maruz kalmışlar. Bizzat bizimkilerin anlattıklarından dinliyorum, sonra da cezaevi kapatıldıktan sonra adada mekân açan cinayetten hükümlü mahkûmlardan…
Viran evlerden biri, fotoğraf: Murat Yaykın
Zeytinliköy’de Fener Rum Patriği’nin babasının kahvehanesine uğruyoruz, içeride bir de berber koltuğu var, müşterisinin usturayla sakalını kesmesini bekliyoruz, sonra ocağa gidip taş havanda dövülerek ezilen dibek kahvelerimizi pişiriyor. Unutamadığım güzel insanlar da tanıyorum; Bademli’de bakkal Atanaş’ın taş evinin bahçesindeyiz. Karısı Anna lezzetli Rum mezeleriyle donatmış masayı. Onlar, Kaleköy’e yerleşen Melih’in yakınlık kurduğu komşu köylü arkadaşları. Adada geçirdiğimiz günlerden birinde, akasya ağacının altındaki dostlar sofrasına Füsun ve ben de dahil oluyoruz. Hoş geldiniz’le başlayan, Rum şiveli Türkçe ile koyulaşan muhabbet, öğle rakısıyla yudum yudum demleniyor. Aynı zamanda sözlerin arasına sazlar karışıyor, Melih ney üflüyor, Selman da uduyla eşlik ediyor alaturkaya; Tanburi Cemil Bey’den, Yorgo Bacanos’a, Acemaşiran’dan, Ferahfeza’ya… O sırada tiyatrocu arkadaşım Füsun çantasından fotoğraf makinasını çıkarıyor, keyifli beraberliğimizi ada hatıralarına eklemek için basıyor deklanşöre…
Anna ve Atanaş Kondoyorgi, ben, Melih, Selman, Bademli/Gliki, 1981
Sonra sundurmanın altında devam ediyor misafirliğimiz, kahvelerimizi yudumlarken, öğle uykusundan uyanan madamın annesi katılıyor aramıza; gençliğinde büyük yolcu gemilerinde şantözmüş, alafranganın yanı sıra Türkçe bilmediği halde hayranı olduğu Zeki Müren şarkılarını ezbere söylermiş. Piyanosu hâlâ baş köşede duruyor. Füsun’la beden diliyle sarmaş dolaş kaynaşıyorlar, o sımsıcak ânı fotoğraf kadrajına sabitliyorum. Sonra da öğrendiğim sözcükle onların dilinde teşekkür ediyorum vedalaşırken, “Efharisto!” Unutulmaz günü hatıralara ekleyen iki fotoğraf karesi, yıllar içindeki yolculuğumun valizlerinde evden eve taşınıyor kaybolmadan…

Melih Özaltıner, Füsun Demirer, Anna’nın annesi ve Anna
Adada kapısı, penceresi kırık evlerin içine girdikçe manzara daha netleşiyor. Göçe zorlanan Rumların çoğu kaçmakta bulmuş çareyi ama ihtiyarlar toprağında ölmeyi bekliyormuş, tüm olumsuzluklara, baskılara karşın… Bu duygunun nasıl bir şey olduğunu şimdi, yaş aldıkça daha iyi algılıyorum. Hayat böyle işte… Andon’u da ilk kez Bademli’nin Ayazma’sında görüyorum, başında şapka, boynunda asılı düdükle suyun başına çömelmiş, adanın kasvetli havasına kafa tutan ikonik bir tasvir sanki…
Andon’un, Patrik Bartholomeos gibi Zeytinliköy’de doğduğunu öğreniyorum. Kahvehanede oturan bir madam gördüğünde kayak taşlarının arasından çıkan çiçekleri koparıp masaya bırakıyor, düdük çalarak uzaklaşıyor. Köyde evi varmış ama hiç kalmıyormuş, dere tepe dolaşıyormuş, içki alemlerinin maskotu haline gelmiş. Adada yaşayanlar için “deli” yahut “sarhoş” bir gâvurdan ibaret, aslında yüzleşemedikleri kendileriyle alay ediyorlar; bence o komedya oynayan bir tragedya kahramanı. Yıllar sonra Andon selamlaştığım Rumlardan biri olacak, tek bildiği Türkçe sözcükle bana “Paşam!” diye hitap edecek, parmağını ağzına götürüp içki işareti yapacak, ben de ona bira ısmarlayacağım.
Ağustos ayında, panayır zamanı dünyanın dört bir yanına dağılmış adalılar Ortodoks geleneklerini yaşamak için doğdukları yeri ziyaret ediyorlar, Avusturalya’dan gelenlere bile rastlıyorum. Büyük kazanlarda etler kaynatılıyor, etin suyunda arpa pişiriliyor, herkese kurkuta dağıtılıyor. Her köy ayrı günlerde kutluyor Meryem Ana panayırını… Kilisede, manastırda ayinleri Patrik düzenliyor, gece eğlencelerinde Yunanistan’dan ünlü şarkıcılar da geliyor konser vermeye… Sirtaki’nin de Zeybekiko’nun da âlâsını yine Andon oynuyor.
Andon, Tepeköy/Agridia
15 yıl sonra, rüzgârlı adanın Kuzulimanı’na indiğimde yine askerler karşılıyor, artık kimlik kontrolü yapmıyorlar; yabani kekik kokuyor yine, viran taş evler yok olan kültürün kalıntıları, merkeze doğru beton yapılar kaplamış tepeleri, yeni köyler, pansiyonlar, otel inşaatları…
Zeytinliköy’de Orhan Karatay’ın kahvesinde tanışıyorum, beni 10 yıl adalı yapacak Kaymakam Hasan Tütün’le… Hemen kolları sıvıyorum, benden önce başlayan Film Festivali’ni devam ettiriyorum. Senaryosunu yazdığım Kayıkçı filmini Rumlarla adaya yerleşenler ilk kez birlikte izliyor; benim için heyecan verici… Ertesi yıl, Belediye başkanı Rüştü Akgün çok amaçlı Açıkhava sahnesi yaptırıyor, sinemacılarla adalıları daha büyük mekânda buluşturuyoruz. Yazarlar, oyuncular, yönetmenler, 1 hafta adada ağırlanıyor, filmleri gösteriliyor. Ünlü şarkıcılardan birinin konseriyle tamamlıyoruz festivali… Unutamadıklarımın arasında Atıf Yılmaz’la Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’u yıllar sonra buluşturmanın mutluluğu… O gece Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin’in oynadığı efsane film Selvi Boylum Al Yazmalım yansıyor adanın beyazperdesine…
2005 yılında, Gökçeada üzerine senaryosunu yazdığım Ayın Karanlık Yüzü filmini çekiyoruz. Hikâye şöyle; 4 mahkûm tedavi için gittikleri hastanede yangın çıkararak kaçıyor, elebaşları olan tarihi eser kaçakçısı tabutla mezara gömdüğü poseidon heykeline ulaşıyor, niyetleri kiraladıkları tekneyle heykeli Yunan adasına götürüp satmak, ama fırtına onları Gökçeada’ya sürüklüyor, tekne batıyor, karaya çıktıktan çok sonra vaziyete uyanıyorlar, adanın eski açık cezaevine sığınıyorlar, maceraya adada yaşayan kaçık diye bilinen bir kadın da dahil oluyor. Aslında Maria tecavüze uğrayan, hamile kalıp doğuran, sonra olayı örtbas etmek için evi kundaklanarak bebeği yakılan Rum kadınlardan biri. O talihsiz kadını Sanem Çelik’le tanıştırıyorum, yaşadığı travmaları anlatıyor. Ama ben Maria’yı ‘Meryem’ adıyla başka bir aşk hikâyesinin içine yerleştiriyorum. Filmde Ali Poyrazoğlu, Sanem Çelik, Memet Ali Alabora, Eser Ali, Mustafa Alabora ve ben oynuyoruz, ertesi yıl yine amfi tiyatroda hep birlikte izliyoruz Ayın Karanlık Yüzü’nü…
Uzun süre uğramıyorum adaya, arkadaşlarımdan Atanaş’ın hayatını kaybettiğini, Anna’nın da Yunanistan’da yaşayan kızının yanına göç ettiği haberini alıyorum. Yine aradan yıllar daha geçiyor. Bu kez kızım Nihan’la adaya tatile gidiyoruz, Kefaloz’da deniz keyfinden sonra Zeytinliköy’de kahvehanedeyiz, Rum garsonla muhabbet ediyoruz, madam Anna’yı tanıyor, hayatta olduğunu, kızının yanında kaldığını müjdeliyor. Hemen bu güzel rastlantının peşine takılıyoruz, arabaya atlayıp, tırmanıyoruz Bademli’nin virajlı yolunu.
Bakkal dükkânından dönüştürülen Stenada kafe, Bademli/Gliki
Köyün meydanında çınar ağacının gölgesindeki peykelerde oturan ihtiyar Rumların arasından geçip, kafeye dönüştürülen eski bakkal dükkanını buluyoruz. Madam Anna’nın kızına fotoğrafı gösteriyorum, Andrula çok heyecanlanıyor ertesi gün annesini evden getireceğini, mutlaka görüşmemizi istiyor, ben de heyecanlanıyorum tabii… Bir sonraki gün batımının ardından yaşlı madamla tam 35 yıl sonra buluşuyoruz, cep telefonuma kaydettiğim fotoğrafa baktığında yorgun kırışık yüzünü hüzün kaplıyor. Ölen kocasını hatırlıyor, “Atanaş!” adı dökülüyor dudaklarından, gözleri buğulanıyor, öteki karede de annesini görüyor, gidip gelen hafızası bir anda ışıl ışıl aydınlanıyor; geçmişin izlerinde geziniyor artık, ilkokulda ezberletilen Onuncu Yıl Marşı’na kadar…
Ben ve Anna Kondoyorgi, yeniden buluşma, Bademli/Gliki, 2016
Bu arada yaşadığı acı gerçeği kızından öğreniyorum; madamın adadan gittiğini fark eden birileri kapısını kırıp, köydeki evini talan etmişler. Zavallı kadın bir süre sonra köyünü özleyip, Meryem Ana panayırına katılmak için adaya dönmüş, eşyalarını didik didik halde görünce cinnet geçirmiş, bahçedeki fırını yakmış, çaresizliğinin öfkesiyle evde kalan ne varsa ateşe atmış, geçmişiyle birlikte aile albümünün fotoğrafları da yanıp kül olmuş…
Hayatın kesişen yollarının, bizi ummadığımız zamanda tekrar buluşturmasına şaşırıyorum. Üstelik, madamın torunu, onun da adı Anna, kaybolmayan iki fotoğraf karesi sayesinde yüzünü hiç görmediği ninesinin siyah-beyaz suretine bakıyor, bizim yaşadığımız eski zamanlardan kalan hatıralara… Aile albümlerindeki kayıp boşlukları doldurabilmenin huzuruyla son kez vedalaşıyorum; “Eksik olmayın, Madam Anna!”
Nihan Belgin, ben, torun Anna, madam Anna, 2016
Zeytinli Köyün Muhtarı Vasil’de has adamdı, eşeğine yan otururdu, zeytinliğine gidip gelirken. Her baharda karşılaştığımızda tanığım köylüleri sorardım; ölenler için, “Bu kışı çıkaramadı.” derdi. Yıllar içinde, Hasan Bey de çıkaramadı kışı; Vasil’de, kahveci Orhan’da, Andon’da, Melih’de ve nihayet madam Anna’da… Toprağı bol olsun hepsinin…
Muhtar Vasil, Zeytinliköy/Aya Todori, 2005



