2002 yılında Nâzım Hikmet’in yüzüncü doğum yılı tüm dünyada kutlanırken, İzmir Devlet Tiyatrosu’nda Kurtuluş Savaşı Destanı’nı yönetiyorum, yani Kuvayi Milliye’yi… Şiirlerinin, romanlarının, tiyatro oyunlarının, gazete, dergi yazılarının yanı sıra; başkalarının anılarından, anlattıklarından da okuyorum dünya şairini… Yaşamına iyice yaklaştıkça, daha doğrusu dokundukça onu beyazperdeye taşımak düşüncesi geçiyor aklımdan… Biliyorum, çok zor, çok meşakkatli, çok riskli ama, koşullar ne olursa olsun mutlaka yapılmalı… Niye bu zamana kadar yapıl(a)madığını sorguluyorum utanarak, kimse elini taşın altına koymak istememiş besbelli… Artık bu yola baş koymanın inadındayım.
Elbette biliyorum, herkesin başka başka Nâzım Hikmet’i var; kimisi için kitleleri harekete geçiren bir yumruk, kıpkızıl bir bayrak, kimisi için de komünist bir spiker ya da kartpostal şairi… Yurtseverliğinin bile içini boşaltıp, ulusalcılığa bağlayanlara ne demeli? Hepsinin üstünde sevdanın peşinden koşan kocaman bir yürek var ya; bilgeliği ve zaaflarıyla tepeden tırnağa insan… İşte ben orada görüyorum mavi gözlü devi, benim için orada inançla yaşamaya devam ediyor. Ama kendisinin asla kabul etmeyeceğini bildiğim tabu haline getirme hadisesine isyan ediyorum. Hiç abartmıyor, kuruntu yapmıyor, yaşadıklarımdan gözlemliyorum, inanın! İçten içe sen kim oluyorsun diyenler çoğunlukta, parsellenmiş Nâzım alanının sınırlarını çizmişler, al gülüm, ver gülüm bir takım oluşturmuşlar; şiirlerini de onlar okur, oyunlarını da onlar oynar, kitabını da onlar yazar, dışarıda kalanların şairin adını bile anmaya hakkı yoktur! Niye? İşlerine, güçlerine hariçten gazel okuyarak ortak olduğum için görmezden gelmeye devam edecekler, etsinler bakalım!
Üç yıl boyunca senaryo taslaklarını yazıp silerken sonunda, Ocak 1941’den, 1950’ye kadar onun Bursa Hapishanesi’nde yattığı döneme odaklanmaya karar veriyorum. Bu seçimi sadece yapımın kolaylığı için düşünmüyorum; fikirleri yüzünden ceza çeken bir aydın öznesinde, tutsaklığa mahkûm edilmiş tüm aydınlar adına gerçekleştirmek istiyorum sinema filmini… Benim için hapishane yaşantısının en mühim canlı tanığı İbrahim Balaban. Bursa’nın Osmangazi ilçesine bağlı Seçköy’ünde doğmuş, çocuk yaşında hapse düşmüş, şairin yanında resim yapmayı öğrenmiş. Yıllar sonra Cihangir’deki evinde bir yandan tuvaline fırça sallıyor, bir yandan da şairle yaşadıklarını coşkuyla yeniden gözünde canlandırıyor, durmadan, usanmadan anlatıyor ressam Balaban. O anlar benim için öylesine kıymetli ki! Bu süreçte manevi oğlu Memet Fuat’ın uzun yıllar yakınında olan Atilla Birkiye de her zaman danıştığım yazar arkadaşım. Sonra kitaplarla, belgelerle, görsellerle doldurduğum odama kapanıyorum, şairin ses kayıtlarını dinliyorum, onun duygularını hissetmeye çalışıyorum. Nâzım’ın filmde göründüğü ilk sahnede, ilk sözü, ilk cümlesi ne olacak? Sabahlara kadar volta atıyorum çaresizlik içinde…
“Bulutlar geçiyor: haberlerle yüklü ağır. / Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.” Onun özgürlük hasreti kabus gibi benim de üzerime çöküyor, sahneleri kafamda tasarlarken nerdeyse onunla özdeşleşiyorum, bir gece yorgunluktan bitkin halde koltukta uykuya dalmışım; Varşova’da bir otelin lokantasında, karşılıklı oturuyoruz ustayla, rakı kadehini kaldırınca çok şaşırıyorum, heyecanla “Hani, siz içmiyordunuz…” cümlesi çıkıyor ağzımdan, “Artık başladım!” diyor, gülümsüyor, tokuşturuyoruz kadehleri… Rüyadan uyanır uyanmaz, masanın üzerindeki kağıt ve kaleme uzanıyorum ve senaryodaki ilk sözünü yazma cesaretini buluyorum: “Odayı aynalı çarşıya çevirdin Yusuf!”
Mavi Gözlü Dev, Sinan Tuzcu, Selehattin Geçgel, Ferit Kaya, Yetkin Dikinciler
Peki Nâzım Hikmet’i kim oynayacak? Oyuncu seçimi için kafa patlatıyoruz, Devlet Tiyatrosu’ndan meslektaşım Yetkin en güçlü aday, benzerliği kadar hayata karşı duruşu da onu ötekilerden ayırıyor, evet, en doğrusu o, Yetkin Dikinciler’den başkası olamaz! Seçildiğini öğrenince çok heyecanlanıyor, hemen aramıza katılıyor; evindeki yatağı yere atıp, somyayı duvara dayamış, demirparmaklık yapmış, dört duvar arasındaki şairi içselleştirmeye uğraşıyor yalnız kaldığı zamanlar, kameraya çekip, bana izletiyor. Tam da arzuladığım bir çalışmanın ortasındayım artık, yazdıklarımı birlikte okuyoruz, tartışıyoruz; etkiler ve tepkilerle ilerliyorum, ilmek ilmek örüyorum sahneleri…
Şairin İpek Film’de seslendirme yönetmenliği yaptığını biliyoruz, edebiyatın yanında sinemayla da sıkı bir ilişkisi var, kısa filmler çekiyor, hapiste Muhsin Ertuğrul’a takma isimlerle senaryolar yazıyor, hapisten kurtulduğu dönemde 1937’de senaryosunu yazdığı Güneşe Doğru filminin rejisörlüğünü üstleniyor, üstelik kamerayı ilk kez platonun dışına çıkarıyor, sokakta ve gerçek mekanlarda çekim yapıyor, zamanın eğiliminin aksine tiyatrocu olmayanları oynatıyor. Kısa bir süre sonra yeniden hapse atılmasa, belki sinemada Yeni Gerçekçilik akımını başlatan da Nâzım Hikmet olacaktı. O nedenle flashback yani geriye dönüş sahnelerini onun sinemasına bir gönderme olarak ve siyah-beyaz tasarlıyorum.
Mavi Gözlü Dev, Yetkin Dikinciler, Dolunay Soysert, Uğur Polat
Yola çıkarken insan ister istemez beklenti içine giriyor, her şeye rağmen bi destek, bi mucize bekliyor, bütün bunların ödün vererek olduğunu bildiği halde… Tavizden kesinlikle kaçındığımdan uzlaşarak aşamıyorum mesafeleri, kendi desteğimi kendim sağlamak için hayalimi ertelemek zorunda kalıyorum. Daha önce çektiğimiz Ayın Karanlık Yüzü filminden medet umuyorum, ama gişede çakılıyor, elde avuçtaki üç kuruş da uçup gidiyor, umutlar da, hayaller de… Bursalı arkadaşlarım, tanıdıklarım da şairle yan yana anılmak istemiyormuş. Nâzım Hikmet’in adının Bursa’nın hiçbir yerinde geçmediğini bilmezmiş gibi şaşırıyorum nedense? Telefonlar birer birer yüzüme kapanıyor. Başka kapıları çalmıyor değilim, ama nafile… “Beni bağışla Nazım usta!” diyorum, “Çok istedim, çok çabaladım, hiçbir şeyi beceremedim.” Zaman geçiyor, önceki filmden kalan borçları ödemenin derdine düşüyorum, içimde bir sızı olarak kalıyor şairin sinema filmi…

Ah be usta, sen dememiş miydin, “Ben ölen babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim” diye, karmaşık ruh halimin bunalımındayken bu kez kızım Nihan isyan ediyor bana, “Açlığın ne demek olduğunu biliyorum, Nâzım Hikmet’in filmini yapmak için açlığa razıyım!” Gözümden yaşlar dökülmez mi, dökülür, inada bindirilir mi yeniden, bindirilir! Hadi bakalım! Tekrar kaldırdığım raftan indiriyorum senaryoyu, tekrar hevesleniyoruz, tekrar kapıları çalmaya başlıyoruz; Kültür Bakanlığı’ndan sağlanan geri ödemeli 175 bin lirayla hazırlıkları hızlandırıyoruz.
2006 Haziran’ında Biket, Nihan, ben ve Yetkin’den oluşan çekirdek ekip büyümeye, dallanıp budaklanmaya başlıyor. Meslektaşlarım, yakın arkadaşlarım ya da uzak tanıdıklarım, maddi karşılık beklemeden, büyük küçük demeden oyuncu dayanışmasıyla rolleri paylaşıyorlar, bunları yazarken duygulanıyorum ister istemez, hepsinin adını yazının sonuna eklerim, hepsi de benim gibi şairi beyazperdeye taşımanın sorumluğuyla aramıza katılıyor. Sanat yönetmeni Mustafa Ziya Ülkenciler Beykoz kundura fabrikasını Bursa hapishanesine dönüştürüyor, o zehirli ortama aldırmadan, inatla, gece gündüz 41 gün delicesine bir tempoyla çalışıyoruz. İkinci Dünya Savaşı’nın korku ve sefaletini de demirparmaklıklar arasındaki Nazım’la birlikte yeniden hissediyoruz.
Ressam Balaban seti ziyarete geliyor, Yetkin’i görür görmez, “Şair baba!” diye sarılıyor gözyaşları dökerek, bütün ekibe bambaşka bir moral aşılıyor, kendi gençliğini oynayan Ferit’e duygularını, yaşadıklarını anlatıyor, heyecanla, coşkuyla… En çok etkilendiği sahne hapishane müdürü değiştikten sonra yeni gelenin bitlenme bahanesiyle şairin saçlarını kestirdiği, bu işi de Balaban’ın yaptığı sahne… Yemek molasında hapishanenin kantinine dönüştürdüğümüz mekânda buluyor kendini, tek farkı patates yerine, en önemli destekçimiz Sardunya’nın leziz yemekleriyle karnımızı doyuruyoruz, bunu söylemesem yediklerim boğazımda kalır.
Ressam İbrahim Balaban’ın set ziyareti, Beykoz, 2006
Filmin müziğini de İzmir’de çalıştığım besteci arkadaşım Cem İdiz’e teslim ediyorum. Fazla ayrıntıya boğmayacağım sizi, Say yayınlarından çıkan senaryo kitabında hepsini anlatmıştım. 2007’de vizyona giren filmi herkes beklentisi doğrultusunda eleştiriyor, efsane bekleyenler yanılıyorlar tabii, Pablo Neruda’nın tanımladığı gibi, “cesaret ve duygusallığın bedenselleştiği” bir insanla karşılaşıyorlar, filmin galasına bile ‘Nâzım takımı’ katılmıyor, görmeden kötü film diye atıp tuttuklarını işitiyorum sağdan soldan… Ha, bu arada solcu bir gencin babasıyla Nâzım üzerine tartışması geliyor şimdi aklıma, Bursa’da yaşayan baba merak ederek gizlice Mavi Gözlü Dev’i izlemiş, gözyaşlarını tutamamış, yıllardır kavga ettiği çocuğunu aramış, şair hakkında önyargılarından dolayı özür dilemiş oğlundan… 5 yaşından ölümüne kadar şairi yakından tanıyan Yıldız Sertel, hapishane yıllarındaki ruh halinin tam da filmdeki gibi olduğunu vurguluyor. Buraya bir de Hakkı Devrim’in eleştirisinden bir bölümü alıntılamalıyım: “Senaryo yazarından, filmin yapımcısından ve oyuncularından emin olabilirsiniz. Sinemaya, biz seyircilerine ve Nâzım’a karşı olağanüstü saygılı davranmışlar.”
Zorluklar, sıkıntılar, hayâl kırıklıkları geçmiş zamanların anılarına karıştı işte ustam, cesareti ve inadı senden öğrendiğim, kendime verdiğim sözü yerine getirdiğim için mutluyum, Anadolu’da bir köy mezarlığına gömemedik seni ama biyografi filmini yaptık hiç değilse, seni beyazperdeden selamlamanın onurunu hep taşıyacağım, düşüncenin suç olmadığı bir dünyayı hiçbirimiz göremedik, belki hiç kimse göremeyecek ama umuda sarılmayı da sen öğrettin bana… “bu cehennem, bu cennet bizim.”
Mavi Gözlü Dev Nâzım Hikmet oyuncu kadrosu: Yetkin Dikinciler, Dolunay Soysert, Uğur Polat, Özge Özberk, Ferit Kaya, Suna Keskin, Rıza Sönmez, Ahmet Mümtaz Taylan, Sinan Tuzcu, Murat Karasu, Turan Özdemir, Metin Belgin, Turgay Tanülkü, Hakan Gerçek, Devrim Nas, Nihat İleri, Okan Yalabık, Cevdet Arıcılar, Ziya Kürküt, Mahmut Gökgöz, Sadık Gürbüz, Ergun Taş, Nil Günal, Abdül Süsler, Zühtü Erkan, Mutlu Güney, Ufuk Aşar, Nihan Belgin, Buğra Üçel, Yaşar Karakulak, Çetin Yeltekin, Öner Ateş, Derviş Tezcan, Berkay Ateş, Ömer Faruk Yıldırım, Nihat Alptekin, Ercüment Serpil, Özgür Atkın, Bülent Emrah Parlak, Yağmur Coşkun, Eylül Beste Uğurlu, Beşir Hızarcı, Selehattin Geçgel.
…
* Aradan 58 yıl geçtikten sonra, , Bakanlar Kurulu’nun Nâzım Hikmet’in vatandaşlığının iadesini öngören kararı, 5 Ocak 2009’da Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
* Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından ‘2024 Bursa Nâzım Hikmet Yılı’ etkinlikleri kapsamında Mavi Gözlü Dev Nâzım Hikmet filmi 25 Aralık 2024 Tayyare Kültür Merkezi’nde tekrar gösterildi.



