Meyhane Kültürü – Bursa’da Meyhaneler

Sponsorlu Bağlantı

Meyhane kültürü liman kültürünün bir parçası olarak süre gelmiştir. Aylarca denizde kalan gemicilere yanaştıkları limanlarda yiyip içecekleri meyhaneler ve kadınlar vardır.

Türkler İstanbul’u ve Galata’yı aldıkları zaman zaten liman olan bu şehrin meyhaneleri de dünya ölçülerindeydi.

Müslüman halka genel olarak içki konusundaki dinsel yasak vardı. Ancak Müslüman olmayanların adetlerine karışılmazdı. Galata başta olmak üzere gayri Müslümlerin yoğun olduğu mahallelerde birçok meyhane vardı ve bu meyhanelerin müşterilerinin bir kısmı kaçamak yaparak gelen Müslümanlar oluşturuyordu. Keyif için içilip yenilen yerler olan meyhaneler de bütün işyerleri gibi lonca düzenine bağlıydı.

Padişah I.Selim’in hükümdarlığı (1512-1520) sırasında meyhaneler daha da fazlalaşmış, sarhoşluk İstanbul’da daha da yaygınlaşmışt. Sultan Süleyman (1520-1566) taht’a çıktıktan sonra içki kullanımını yasakladı. II. Selim zamanında (1566-1574) meyhaneler yeniden açılmış eğlence dönemi yeniden başlamıştır. Nitekim 7 Ekim 1573’de Müslüman mahallelerine dahi meyhane açıldığı bildirimine karşılık bunun durdurulması için ferman çıkartılmıştır.

Saray hamamındaki bir âlemde düşerek yaşamını yitiren II. Selim’den sonra tahta çıkan oğlu III. Murat zamanında (1574-1595) 13 Mart 1576’da çıkartılan ferman ile Müslüman mahallelerinde olmaması kaydı ile meyhaneler faaliyetlerine serbestçe devam ediyorlardı.

III. Murat bu defa Müslümanların Hıristiyan mahallelerindeki meyhanelere dadandığına bizzat şahit olunca, 14 Mart 1583 içki yasağı koydu. Bir süre sonra askerlerin içki içme yasağı, askerlerin dayatmaları sonucunda kaldırılınca asker olmayanlar da içki içmeyi sürdürdüler.

Eremya Çelebi Kömürcüyan 17. Yüzyılda İstanbul Tarihi adlı kitabında Kasımpaşa’yı anlatırken:

“İleride Yahudi evleri ve onların iki tarafında “oda”lar görülür. Bu evler sahildedir ve altlarında dükkânlar vardır. Burada misafirler için balık pişirilir ve onlara turşu ve kurutulmuş mersin ve morina balıkları ikram edilir. Yahudi kasapları ve misket üzümünden yapılmış “Misket Arak”’ının (Rakının) satıldığı koltuklar da oradadır.”

İstanbul meyhaneleri bulundukları yerlere, sahiplerine, dükkânın üzerine asılan tahta veya madeni kayık, kule, hançer gibi alametlerine ya da içinde havuz fıskiye bulundurma özelliklerine göre Hançerli, Kürkçü Hanı, Yahudi, Kandilli gibi adlandırılırlardı. Bu alametlerden bazıları Yeniçeri ocaklarının alametleriydi. Tersanecilerle topçular Kasımpaşa’dan Fındıklı ve Salıpazarı’na kadar uzanan meyhanelerin müşterileriydi. Kayıkçı, hamal, tellak takımı ve İstanbul’un baldırı çıplak külhanileri bu meyhanelere giremezdi. Bu meyhanelere “Gedikli Meyhaneler” denirdi. Abdülaziz döneminin sonlarına doğru bunlara “Selatin Meyhaneler” denmeye başlandı. Meyhane gedikleri kurulduktan sonra ayak takımının gittiği yerler “Koltuk Meyhanesi” denilen kaçak yerler, gizlice içki satan ara sokak bakkalları ve manavlarıydı. Koltuk meyhanelerinin bir kısmı ise “Kibar koltukları“ydı. Buralara evine içki sokmayan memur takımı gelirdi.

Ayak takımı için küçük “koltuk”lardan başka bir de “Ayaklı Meyhaneler” vardı. Ayaklı meyhaneler seyyar içki satıcılarıydı; çoğunluğu Ermeni’ydi. Bellerine ucu musluklu, rakı veya şarapla doldurulmuş gayet uzun bir koyun bağırsağı sararlar, sırtlarında bir cüppe, cüppe’nin iç cebinde de bir kadeh olurdu. Omuzlarına da alamet olarak birer peşkir atarlardı. Müşterilerini gördükleri zaman etrafı kollayacak bir bakkal veya manav dükkânına girer, kuşağının arasından kadehi doldurup peşi sıra gelen müşterisine vücudunun sıcaklığıyla ısınmış içkiyi sunarlardı. Kadehi bir yudumda yuvarlayan ayyaş, bir üzüm tanesini ya da mevsimine göre bir başka meyveyi meze yapardı. Çoğu da elinin tersiyle ağzını silip gider, buna da “yumruk mezesi” denilirdi.

İstanbul’un gedikli meyhaneleri mutfaklarının temizliği ve aşçılarının da özellikle balık ve et yemeklerindeki hünerleri ile meşhurdu. “Gediklilerin sunduğu külbastı ve etli güveçi konak aşçıları yapamaz” denilirdi. Gediklilerin geniş ve yüksek tavanları genelde direklerle tutturulurdu. Orta direğin dibinde bulunan büyük bir tuzlu sardalya fıçısı da bu tür meyhanelerin özelliklerinden biriydi. Tuzlu balıklar fıçılarla Malta veya Ege adalarından getirilirdi.

Temizliğine çok dikkat edilirdi meyhanelerin. Bardaklar ve kadehler temiz bezlerle kurulanıp parlatılırdı. Yerler dikkatle süpürülür, sofralar silinirdi. Sofralara toprak şamdanlar koyulur, mumları dikilip hazırlanır, etrafına da meze tabakları dizilirdi. Bir de kütükten oyma tuzluk bulunurdu her sofrada bereket simgesi olarak. Sandalyeler genellikle kısa, ahşap ayaklı olup, oturma yeri hasırdandı.

Gediklilerin tezgâh başı müşterileri “dört kaşlı” denilen ve akşamcı olan ağaları, ustaları ile karşılaşıp yüz göz olmak istemeyen esnaf kalfaları ve çıraklarıydı. Fasulye piyazı, lahana turşusu ve kırık leblebi gibi meze ve çerezler tezgâh başında sürekli bulunurdu. Rakı ve şarap önce kabaktan, sonraları ise metalden veya camdan yapılmış ibriklerle sunulurdu. Müşteri meyhaneye geldiğinde masa meze tabaklarıyla donatılmış, içki kadehleri yerleştirilmiş olurdu. Meyhanecinin masaya buyur etmesi ile ısınan fakat ancak masadaki mumu yaktıktan sonra başlayan bu demlenme saatler sürerdi. Masaya müşteri oturduğunda hazır bulunan mezeler için para alınmaz, içki ve ayrıca sipariş edilen mezelerin parası alınırdı. Ramazanda meyhaneler kapatılırdı. Bayram arifesinde meyhaneciler gedikli müşterilerinin evlerine midye veya uskumru dolma gönderirlerdi. Buna “unutma bizi dolması” denilirdi.

Meyhane kapanma vakti geldiğinde ise müdavimlerin gönderilmesi ayrı bir meyhanecilik yeteneği gerektirirdi. Masalara eğilerek “yaylanmak vakti” hatırlatılır. “Küfelik” olanlar için dışarıda bekleyen hamallar işe davet edilirdi. Eve gitmek için küfeye ihtiyacı olmak “dut gibi olduğunun” kanıtı olurdu.

Tütün ve kahve yasağıyla birlikte içki yasağının da en şiddetli uygulandığı dönemin IV. Murat dönemi olduğunu biliyoruz. Gariptir ki, bu padişahın kendisi de tarihimizin namlı içkicilerinden biriydi; ayyaşların piri sayılan Bekri Mustafa da aynı dönemde yaşadı.

Müslümanlar daha ziyade bozahanelere giderlerdi. Biraz ekşitilen bozayla sarhoş olurlardı. Kafkasya’da boza milli içkiydi.

*

Gelelim 19. Ve 20. Yüzyılın başındaki İstanbul’daki meyhanelere. Bu meyhaneleri Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’den(1842-1928) dinleyelim. (Bir Zamanlar İstanbul)

“Çaylak Gazetesi muharrirliğini yaptığından dolayı (Çaylak Tevfik) diye şöhret bulan ve hakikaten tatlı dilli ve emsali bulunmaz bir insan olan merhumun (İstanbul’da bir sene) isimli kitabında da yazdığı vechile şerbethanelerin meyhane olduklarına alâmet olarak sokak kapısının üst duvarına bir levha asılırmış. Kapıdan içeri girildiğinde önce tezgâh göze çarpar.  Tezgâhın üzerinde Rakı ve Şarap kadehleri, su kupaları, ufak tabaklar içinde Fasulya ve Lahana haşlamaları, Leblebi, Kabak Çekirdeği gibi mezeler bulunur,  bu mezeler dünya gamını başından atmak ve biraz kendini avutmak hülyası ile ayakta birkaç kadeh atıp gidenler içindir. Bu hale erbabı, tezgâh başı âlemi tabir ederler. Bu âlemle iktifa edenler uzun uzadıya meyhanede oturmaya halleri ve vakitleri müsait olmayanlardır. Hattâ bu takımdan bazıları ağızlarının kokusunu belli etmemek için çiğ nohut ve kuru kahve, günlük kakule, karanfil gibi şeyler yemeye bile kendilerini mecbur tutarlardı.

Meyhanelerin içinde rakılar ve şaraplar, büyük küplerde muhafaza edilir, fıçılardan kovalara aktarmak için meyhane miçoları denilen hizmetçiler fıçının ağzına merdivenle çıkarlardı. Meyhanelerin raflarında birçok şarap ve rakı şişeleri dizilmiş ve duvarlara birtakım kabadayı resimleri asılmıştır. Akşamcılar için meyhanenin münasip yerlerine tahta sofralar konulmuş ve etraflarına dört ayaklı hasır iskemleler dizilmiştir. Yukarı katlarında şirvanlar ve birer ikişer döşeli odalar bulunur, böyle yerler zengin ve sefahat düşkünü kimselerin eğlencelerine mahsustur. Meyhanelerde aşçı ve mezeci tezgâhları da vardır, bunlar kekikli külbastı, sarma, midye-ciğer tavaları, balık ızgarası ve sair deniz mahsülleri salatası gibi mezeleri o kadar lezzetli yaparlardı ki, yemekle doyulmazdı. Meyhanelerin müteaddit hizmetçileri olduğu gibi çubuklara ateş koymak için de ayrıca ikişer çocuk bulunur, kerahat vaktinden evvel, hizmetçiler sofraları siler ve süpürürler. Toprak şamdanlara mumları dikip, sofraların ortasına kor, kökten içleri oyulmuş tuz kutularını, meyhaneci tarafından parasız olarak hazırlanan meze tabaklarını rakı şişe ve kadehlerini sofraya dizer. Meyhane ustası da hususi mevkiinde oturup müşterilerin gelmelerini bekler. Sofraların mumlarını yakmak ve müşterilere hoş geldin de bulunmak bu ustaya aittir. Akşamcılardan bazıları şişeleri, kadehleri, bardakları, tabakları kendi elleriyle yıkayıp, kendi temiz mendilleriyle kurularlar. Hattâ damacanadan şişelere rakı koyarlardı.

Bazıları meyhanede pişirtmek üzere Lüfer, Kılıç, Barbunya gibi mevsim balıkları da alıp gelirler. Keyif ehli birer ikişer kapıdan içeri girdikçe hizmetçilerden biri derhal karşılar elinde böyle bir mezelik gördüğü gibi hemen koşup elinden alır soyar, temizler veya ayıklar, pişirilecek olanları ise pişirtir, tabaklara koyar. Meyhane hizmetkârlarının sürat ve maharet ve bilhassa müşterilerin hoşnudiyetlerini celp için mizaca göre hareket etmeleri lâzımdır. Binaenaleyh meyhanelerde hizmet etmek her hizmetkârın harcı değildir.

Kayseri’nin kuşgönü tabir edilen meşhur akik gibi pastırması ve alâ ince doğranmış sucukları, temizlenip ayıklanmış olan Sardalya ve Likornoz gibi tuzlu balıklar, siyah ve beyaz havyarlar ve dumanı tüterek getirilen sıcak ızgara balıkları, envai türlü meyvelerle süslenmiş sofraların etrafında herkes kendi eşi dostu ve ahbabı ile yerini alır ve artık kendi arzu ve gönül isteğine göre hazırlanan Nargileleri fokurdatmaya ve çubukları tellendirmeye ve kadehleri doldurup boşaltmaya bu suretle emeklerinin mükâfatım görmeye başlarlar.  Her şeyi hoş gören meslekleri icabı herkes, birbirine mezelerinden ikram etmek teamülüne riayet ederler. Hatta diğer sofralarda bulunan göz aşinalarına rakı ile meze ısmarlayarak samimiyet ve muhabbetlerini ibraz edenleri de olurdu.

Akşamcılar arasında nükteci, fırkacı ve şair kişiler bulunduğu gibi güzel sesli musikişinaslar, keman çalanlar, neyzenler, güfteciler ve taklit yapan tuhaf kimseler de bulunuyordu. Bu gibi insanların arasında muhtaç kişilerde bulunduğundan böylelerinin meyhane masraflarını da akşamcılar tarafından ödenirdi.

BURSA’NIN MEYHANELERİ

Altmışlı yıllarda Bursa ana arterinde yer alan meyhaneleri gezerek, meyhane kültürünü araştırmaya ne dersiniz. O yıllarda içkili yerlere restoran, içkisiz yerlere lokanta deniliyordu.

Mahfel’in yanındaki sokakta Narin isimli bir meyhane bulunuyordu. Mahfel’in karşısındaki binanın (şimdiki kütüphane) en alt katında Rodop meyhanesi vardı. Setbaşında Saray Sineması’nın altında bulunan Parizyen pavyonun yanında Palmiye Birahanesi yer alıyordu. Ünlü Cadde’de Küçük Numune pavyonunun girişinde İzzet Abi’nin meyhanesi bulunuyordu.

Sönmez İşhanı’nın altında, Eskişehir Bankası’nın Bursa Şubesi ve Mulen Ruj Pavyonu bulunuyordu. Pavyonun karşısında, içe doğru girinti yapan yerde Saray oteli, bir kahve ve fıçı bira satan bir Kale Birahanesi bulunuyordu. Sahibi Baba lakaplı Remzi Kale’ydi. Kardeşi Ersen Kale Edirne’de doktorluk yapıyordu.

Yakın tarihte kaybettiğimiz Sertaç Uzel şunları anlatmıştı. “Yusuf Restoran’da sünnet yemekleri yapılırdı. Benim sünnet yemeğim 1973 yılında burada yapılmıştı. O zaman binalar bu kadar yüksek değildi. Bursa merkezindeki en yüksek binası şimdi kapanan Ticaret Bankası binasıydı. Burası yazın üfül-üfül eserdi, bu yüzden burası tercih edilirdi.”

Akşam saatlerinde Heykel’den bir görüntü solda Yusuf Restoran

Yeşil’de bulunan Cumba ahşap dekorlu güzel bir mekândı. Burada ilk defa vişne şarabı içmiştim.

Cumba’dan Bir Görünüm

Cahit Aka’yla Bursa’nın meyhanelerini dolaşalım. “1968 yılı Temmuz ayında bir günde 1963 model Bedford Kamyona yüklediğimiz eşyalarla Karacabey’den Bursa’ya geldik. Çatalfırın semtinde, Ahmetpaşa mahallesinde iki katlı ahşap, duvarları kerpiç bir evin altında iki göz odalı, bir eve taşındık.

Okul tatilinde bir yerde çalışmak istedim. 16 yaşındaki amcaoğlum Ali İhsan Aka o zamanlar taze ceviz içi satıyordu. Ben de onunla birlikte ceviz satmak istedim. Bunun için Eşrefiler Caddesi’nde Doktor Arif Çilin’in babası, Bakkal İsmail Çilin’in dükkânının yanından yokuş yukarı 50 metre çıkardık. Sokağın solunda Müsladin Amcanın evin bahçesinde ortada yeşil kabuğunla yığılı taze cevizler, etrafında ceviz kırıcı kişiler ellerinde çekiç ve bıçakla cevizi yeşil ve kalın kabuğundan ayırıp içimde temiz su bulunan bir leğenin içine atıyorlardı. Abimle Müsladin Amcaya gitmeden çarşıdan hala satılan ama o zamanlar bakkallarda içine şekerlerin konduğu bombeli kavanozlardan bir tane aldık. İlk aldığım ceviz 100 adet oldu. Alışımız tanesi 7 kuruş satışımız 10 kuruş idi.

Satışa genelde öğleden sonra başlardık. Yolda taze ceviz badem içi diye bağırarak ilk durağımız olan Yeşil Cami yanındaki Osman Kantar’ın çay bahçesi olurdu. Yeşil Caminin duvarında oturur sıra ile çay bahçesine girerdik. Bazen Setbaşı’ndaki Mahfel Çay Bahçesine, oradan Tayyare Sinemasının yanında Romans Çay Bahçesine gider cevizleri bitirmeye çalışırdık.

Akşama kadar bitiremediğimiz cevizleri satmak için hava kararınca Yeşil’den başlayarak teker, teker meyhaneleri dolaşırdım. İlk girdiğim meyhane Setbaşı Köprüsü yanında bulunan Pavyonun yanındaki merdivenden inilen Meyhane idi. Sonra Sönmez İşhanı karşısındaki Pasaj içindeki meyhaneler, Halk Bankası yerinde olan Selçuk Restoran, Kayhan’da bulunan meyhaneler, Dörtyol dediğimiz Cumhuriyet caddesi başlangıcında sol tarafta Ayvalık Zeytin kooperatifi yanındaki binanın en üstünde yarı açık ama küçük meyhaneye… Bunların hepsinde ceviz sattım. Oradan Cumhuriyet Caddesi’nde Tapu Müdürlük girişi karşısında bir ara Adapazarı Islak Köftecisi olan ahşap tek katlı bina uğradığım bir başka meyhaneydi. Hiç durmadan yoluma devam ederdim.

İtfaiye Binasının karşısında bulunan meyhaneler, Misi şarabı satan ve yanında küçük, küçük üç köfte veren meyhane ve karşısında Sıra Dükkânların arkasında ayak kabı imalatlarının arasında küçük bir meyhane bulunuyordu. Oraya da uğrardım. Bu günde açık olan Sıra Dükkânların karşısında Üstü Deniz Restoran olan altındaki meyhaneye ve oradan Arap Şükrü sokağındaki bütün meyhanelere uğradıktan sonra o günlerde girişi para ile olan ama biz cevizleri satmak için park’a tellerin arasından her satıcı gibi kaçak girerdik. Parkın içindeki Özgen Çay Bahçesi, Göl Çay Bahçesi, Yamanlar Çay Bahçesi ve bütün Restoranları dolaşır aldığım cevizi bitirmeye çalışırdım. Üç lira o zaman iyi paraydı.

Heykel Meyhaneleri

Heykel’den aşağıya, İnönü Caddesi’ne doğru inerken küçük çıkmazda Şöhret Birahanesi bulunuyor. Alt geçide varmadan önce solda daracık, iki katlı, sahibinin ve çalışanlarının muhabbetleriyle şenlenen, müşterilerinin kendilerini evlerinde hissettiği küçücük ama sıcacık Topal Basri Meyhanesi yer alıyor.

Bir vakitler hem çevredeki esnafın, yeni sanayicilerin akşam olduğu vakit uğrak yeriydi 1938 yılında açılan Topal Basri Meyhanesi. Heykel’den aşağıya, İnönü Caddesi’ne doğru inip de alt geçide varmadan önce solda daracık, iki katlı, sahibinin ve çalışanlarının muhabbetleriyle şenlenen, müşterilerinin kendilerini evlerinde hissettiği küçücük ama sıcacık bir mekândı. Müdavimleri arasında kimler yoktu ki? İpekçi Osman Arpacıoğlu, Tekstilci Halil Solaklar, Dingilci Nail Yenice, Çorbacı Tacettin Yazıcı, Tekstilci Cavit Çağlar…

Yıllarca Topal Basri’de çalışanı, müdavimlerin Bacaksız lakabı taktığEmin Özen’i dinleyelim:“Ailem 1965 yılında Orhaneli’nden Bursa’ya geldi. 17 yaşındayken, 1971 yılının 11. Ayının beşinci günü olan Cumartesi günü saat 10’da Topal Basri’de bulaşıkçı olarak işe başladım. İş yeri sahibi Hasan Basri Bey’e hep hacı diyorlardı.  Basri beyin bir ayağı aksak olduğu için topal lakabıyla anılıyordu. Sanırım 1971’den önce hacca gitmiş.

Bulaşıkhane üçüncü kattaydı. Bulaşıkları yıkamayı yetiştiremediğim zaman ağlardım. 50 servis tepsisi vardı. Basri Bey, ben bulaşıkları yıkarken kontrole gelirdi. Üçten fazla bardak, tabak kırmışsam beni işten kovardı. Dükkânın iki kapısı vardı. Ön kapıdan çıkar, arka kapıdan tekrar üçüncü kata çıkıp bulaşıkları yıkamaya başlardım.

1974-1975 yıllarında askere gittim. Askerlik dönüşü tekrar Basri’de çalışmaya başladım. 2012’de ayrıldım.  Arada üç yıl süren bir kahvecilik serüvenim var. Çiftehavuzlar’da açtığım kahvehaneyi başkasına devrettim.

Burada çalışırken 1977 yılında nişanlandım.1978 yılında evlendim. Üç dört kez işten kovulduktan sonra Hasan Bey bana ‘’ Anlaşıldı. Senin çalışmaya ihtiyacın var’’ dedi. Bende onaylayınca ‘’Gel o zaman. Sana işi öğreteyim’’ dedi. Bana işi öğretmeye başladı.

Önce balıktan başladık. Bana balık temizlemeyi öğretti. Balıkların isimlerini bana para vererek öğretti.  Temizlediğimiz balığın ismini soruyor. Biliyorsam söylemek için bir lira istiyordu. Az para değildi. ‘’Niye para istiyorsun?’’ dediğimde bana ‘’ Para verirsen ismini unutmazsın’’ dedi. İlk ismini öğrendiğim balık hamsi oldu. Sonra büyük balıkları palamutu ve lüferi öğrendim.

Bursa’nın ekabirleri müşterimizdi. Gündüz köfte servisimiz vardı. Cavit Bey köfte alır, Koza Han’a götürürdü.  Köfteleri hazırlarken bizle tek mi çift mi oynardı. Biz kazanırsak çay söyler, o kazanırsa 50 gram rakı içerdi. Şansı çoktu. Hep kazanıyordu. Aklıma bir kurnazlık geldi. Cebimdeki beş liranın bir tarafına çift numaralı bir beş lira yapıştırdım. Katladım. Sorduğunda kaybedeceği tarafı gösteriyordum. Sürekli kazanmaya başlayınca bir gün şüphelendi. Elimden parayı aldı. Kontrol etti. Kandırıldığını görünce çok kızdı. Fakat yeniden meyhanemize geldi. Bakan olunca da arkadaşlarıyla geldi.

Hasan Basri Bey 1978’de vefat etti. Oğlu Mehmet Cemil Güç işe devam etti.  Ondan Hasan Bey’in torunu Burhan Güç işi devraldı. 2010 yılında başkasına devredip, ayrıldı.  Meyhane üç kuşak tarafından işletildi. 42 yıl burada çalıştım.

Topal Basri Meyhanesi çalışanları Recep Abi, İzmirli Halil, Emin özen ve Ramazan Çakmak-1986

Meyhaneyle ilgili çok anım var. İlginç olanlardan bir kaçını anlatayım. Saat 22.30 gibi bir müşteri geldi.  Votka söyledi. Yanına leblebi verdim. Arada dışarı bakıyorum. Biri yaşlı biri genç iki kadın meyhanenin önünde bir ileri bir geri dolaşıyorlardı.  Dışarı çıkıp ‘’Ne arıyorsunuz’’ dedim. İçerideki adamı işaret edip ‘’Dışarıya çağırdığımızı söyler misin?’’ dediler. Adamın yanına gittim. ‘’İki kadın seni çağırıyor’’ dedim. O da ‘’Benim karı Eskişehir’e gitti. Benimle işleri yoktur’’ diyip içmeye devam etti.  Bir iki defa dışarıdan çağrıldı, dönüp bakmadı bile. Sonunda genç kadın ‘’İçeri girebilir miyim?’’ diye sordu. Ben ‘’olur’’ diyince kadınlar içeri girip, adamın karşısına dikildiler. Adam kadınları görünce şaşkınlıktan sandalyesinden yere düşecekti. Şaşkın şaşkın ‘’Siz Eskişehir’e gitmeyecek miydiniz?’’ dedi. Genç kadın onun eşi diğeri de annesiymiş. İki kadını Eskişehir’e gitmek için evden santral garaja göndermiş. Kendiside meyhanede almış soluğu. (O zaman şehirlerarası otobüs terminali bugün ki Kent Meydanı’ndaydı.) Kadın ‘’Garajdan telefon ettim, annem başka yere gitmiş, bizde eve döndük’’. Sonra masadaki votkayı gösterdi.  Adam ‘’su’’ diyince bardağı alıp bir yudum içti.  İçtiğini tükürdü. Sonra adama söylenmeye başladı. ‘’Abla dışarıda konuşun’’ dedim. Adam hesabı ödeyip çıktı. Bir daha bizim meyhaneye gelmedi.

Emin Özen’in arkasındaki resim Hasan Bey’in torunu Burhan Güç

Meyhanemizin bir kuralı vardı. İçkili gelene içki vermezdik. Kapatmamıza yakın içkili bir adam içeri girdi ve rakı istedi. Ben vermedim. 5-10 dakika tartıştık. Sonunda içki vermeyeceğimizi anladı. Tam dışarı çıkarken bana dönüp ana avrat sövdü. Bende adama kafayı yapıştırdım. Adam yere devrildi. Ağzı burnu kan içinde. Mehmet Abi ve diğer garsonlar koşup geldiler. Adamı yerden kaldırıp, lavaboya götürdüler. Ağzını, burnunu yıkayıp kanamasını durdurdular. Sonra adamı getirip bir masaya oturttular.

Adamı kanlar içinde görünce elim ayağım titremeye başladı. Mehmet abi bana ‘’Hemen rakı ve peynir getir’’ dedi. Elim titreye titreye servis açtım.  Neyse olay yatıştı. Kafa attığım kabadayılardan Dondurmacı Eyüp’müş. Ben tanımıyordum. Çıkarken ‘’Gel seni alnından öpeyim, küfrettiğim hiçbir adam bana saldırmadı’’ dedi. Neyse öpüştük gitti. Patronum Mehmet Abi ‘’Bu adamlara güvenilmez barıştık derler sonra köşe başında pusu kurarlar. Adamı arkadan bıçaklarlar’’ Dedi. 15 gün meyhane kapandıktan sonra beni arabasıyla evime götürdü. Sabahları dolmuşla meyhanenin önünde iniyordum.

Doğan Çağman adında çok muhterem bir müşterimiz vardı. DSİ’den emekli Cemal Manda ile ortak inşaat demiri satıyordu. Süleyman Demirel’in arkadaşıymış.

Süleyman Demirel Bursa’ya geldiğinde Çelik Palas’ta kalıyordu. Bir ziyaretinde ‘’Arkadaşım Doğan Bursa’da. Bulup getirin’’ demiş. Doğan bey telefonları açmamış. Sonra ortağına ulaşmışlar. Ortağına da gitmem demiş. Sonra korumaları onu alıp Demirel’e götürmüşler. İki arkadaş sohbet etmişler.

Doğan Çağman ve Emin Özen

Bana ‘’Demirel çok sevdiğim bir arkadaşım. Gitsem menfaat bekliyor diyenler olacak. O yüzden gitmedim. Bana işlerimi sordu. İstediğin bir şey var mı dedi. Bende sağlığın yeter’’ diye cevap verdim.

İçip, param yok diyenlerden ceza olarak ayağından ayakkabılarını alırdım. Bir gün bir adamın ayakkabısını aldım. O da boylu boyunca meyhanenin önüne yatmış. Polise haber vermişler. Polis geldi. ‘’Niye aldın adamın ayakkabılarını?’’ diye sordu. Bende sebebini söyledim. Polis adama söylendi. Bana da ayakkabılarını ver dedi. Bende adama ayakkabılarını verdim. Gönderdim. Bir daha kimsenin ayakkabısını almadım.”

Meyhane çalışanları olarak kılık kıyafetimize, temizliğe çok dikkat ederdik. Müşterilerimizle kaba konuşmazdık. Müşterilerimizi kaybetmek istemezdik.

Bir anı da Mehmet Ali Yılmaz’dan: “Geçen gün baktım, masaya ekmek sepeti getirirken dilimlerden birini yere düşürdü; sonra da yerden alıp sepete koyarak sanki hiçbir şey olmamış gibi şaşkın bakışlarımız altında önümüze sürdü!

N’apıyosun sen Emin” dedim, dehşet içerisinde, “hem de gözümüzün önünde o ekmek yerden alınıp da sepete tekrar konur mu hiç”?

“N’apem be ya” diye yanıt verdi, “ben o ekmeği yere düşürdüğüm zaman alıp, üç kere öptükten sonra alnıma götürerek kendim yiyiyom ya? Sen de yiyiversen incilerin mi dökülecek! Hem yeni paspas yatım ben daha oraları.”

*

HEYKEL MEYHANELERİ ve BİR ÖYKÜ

(Anlatan Behzat Çavdar, Berber (28 Ekim 2014))Pala Cemal iki büyük hindiyle Behzat’ın dükkânına gelir; “Bu hindileri Kasap Muhittin istedi, yarın vereceğim, sen muhafaza edebilir misin” der. Behzat; “Tamam, bırak buraya” der. Pala Cemal gidince hemen hindileri kalfasıyla tavuk pazarına gönderir, kestirip, temizletir. Sonra kalfayı hindilerle Atilla Tatveren’in evine gönderir. Hanımına; “Atilla Bey’in misafirleri var. Bu hindileri misafirlerine ikram edecek, bir sürahi ayran da yapacakmışsın” denir.

Berber Behzat, Nalbantoğlu girişindeki Çam Restorana haber gönderir, iki masa hazırlatır. Berber Behzat, pişen hindiyi ve ayranı aldırıp Çam restorana gönderir. Başta Pala Cemal, Atilla Tatveren, Karasorcü Mehdi Miröz, Berber Ahmet Boylu ve bir kaç kişiyi çağırır. Yenilir, içilir. Atilla Bey, Pala’ya “Kendi malın gibi ye” derken, Pala Cemal de yemeği Atilla ısmarlıyor diye; “Sen de kendi malın gibi ye” diye cevap veriri. Atilla; “Bu sürahi bizim sürahiye amma çok benziyor” der. Sürahi önüne gelince bakar, kendi sürahileri. “Bu bizim sürahi, nereden geldi buraya?”. Behzat Bey cevabı yapıştırır, “Hindilerde senin evde pişti”.

Yemeğin sonuna doğru Atilla Tatveren; “Yediğin hindiler senindi” deyince Pala Cemal; “Şimdi yandım” deyip yumruğunu masaya devirir. Masa hemen toplanır. Pala Cemal; “Ben şimdi nereden hindi bulacağım” der. Yemek biter, herkes evine gider.

Berber Behzat ve arkadaşları

Berber Behzatı dinleyelim; “Kayhan Çarşısında kelle satılıyordu. Hemen yanında bir şarap evi vardı. İçerde üzerlerinde mermer olan dört masa bulunuyordu. İçeride Birkaç kişi şarap içiyordu. Akşam geleceklere, üç şişe şarap İkram etmek istedim. Şarapların parasını ödeyip, çıkarken, dükkân sahibi; ‘Nereye gidiyorsun, saat kaçta geleceksin? Diye sordu. Ben de, ‘şimdi işim var, gidiyorum. Sen akşam gelenlere ikram edersin’ dedim. Dükkân sahibi; ‘olmaz öyle şey, her şeyin bir usulü var, gelirsin, usulüne göre ikram edersin’,deyip, paramı geri verdi. İçenlerin ısmarlayanı görmesi şartmış. Akşam geldim, üç şarap şişesine fiyong yapmışlar. Hepsini açıp, kadehler koyup, müşterilere dağıttılar. Bana da bir kadeh hazırlamışlardı. Ben ayağa kalkıp,‘Şerefe’ deyip, içince onlar da içtiler. Beni görmüş oldular.

Bir akşam da Misi Şarapçısı’na gittim, bu defa usulü öğrenmiştim. Burada usul, parayı verirsin, şarap dolu bardağını alırsın. ‘İçerdekilere şarap ısmarlamak istiyorum’ dedim. İçerdekilere baktı, ‘Bu içer, bu içmez’ diye saydı. Bana, ‘sekiz bardak’ deyip, parasını aldı. Sarhoş olanlara veya olmak üzere şarap vermedi.

***

Şimdi Sayılgan-Ece pasajının olduğu yerde bulunan eski binanın alt katında bir meyhane olduğunu biliyor musunuz? Ulucami ve Orhan Cami arasındaki Bankalar Cadesi üzerinde bulunan Sayılgan-Ece pasajının olduğu yerde, Fahri Babanın Meyhanesi bulunuyordu. Binanın önünde benzin istasyonu bulunuyordu.

Bursa meyhanelerini 1957 doğumlu Orhan Aksoy’dan dinleyelim;

“Heykel’de Yılmaz İşhanında Rodop Restaurant bulunmaktaydı. 1980’li yıllarda sahibi İzzet Anız’dı. İzzet Bey çok titiz bir işletmeciydi. Masaları tek tek dolaşır, müşterilerin hatırlarını sorardı. Meyhaneye gelenlerin neredeyse yüzde doksanı aynı kişiler olurdu. Buraya Bursa’nın ekabir takımı gelirdi.

İzzet Bey sürekli müşterilerin ne içeceğini, ne kadar içeceğini bilir, ona göre içki getirirdi. Lokantaya gelen müşterileri kazıklamak, bayat mezeleri müşteriye vermek diye bir anlayış yoktu. Müşteri “para” değildi. Parası olmayan müşterilerden hesap alınmaz, üstelik taksiyle evine gönderilirdi.

İzzet Bey daha sonra şu anda Dürümcü Bekir’in bulunduğu Setbaşı postanesinin karşısına taşındı. İzzet Bey vefat edince, oğlu işletmecilikte aynı başarıyı gösteremedi ve bu mekân kapandı.

Doksanlı yıllarda Yılmaz İşhanı’nda Çam Restaurant açıldı. Burayı açan Nail Bey’di. Yeğeni Turgay Bey’le burasını uzun yıllar boyunca çalıştırdılar.

Çam Restaurant’ın yanında emekli astsubay İkbal Bey’in “İkbalin Yeri” adında bir meyhanesi vardı. Şef garson Yaşar ile uzun yıllar burayı işlettiler.

İkbal açıldığında müdavimleri ben dâhil 5-6 kişiydik. Ortada bir soba bulunuyordu. Sobanın üzerindeki tencerede su kaynar, içinde soğuk biralar ısıtılırdı. Sonra burası da büyüdü.

Yeni yoldan aşağıya inerken, İnegöl Çarşısını geçince, Esperasso Birahanesi bulunuyordu

Heykel’de Setbaşı Pastanesi’nin karşısındaki binanın zemin katında Palmiye Birahanesi bulunuyordu. Burasının müdavimlerindendim. Kafayı bulup, yan tarafta bulunan TJK Ganyan bayisini işleten Semih Bey’in orada çıtır tabir edilen kuponlarımızı yapardık.

Setbaşı Köprüsü’nün altında “Yener Kafeterya” bulunuyordu. Burada güzel bir birahane vardı.

Setbaşı’nda DSİ lojman ve misafirhanesinin bulunduğu yerde DSİ’nin çok nezih bir restaurantı bulunurdu. Burasının fiyatları çok ehvendi. Bu lokantaların şef garsonı Zeki Bey CHP’liydi.

*

Sanatçı Güzin Değişmez’i dinleyelim; “Zafer sinemasının altında Ekrem Usta’nın meyhanesi Emek geçmişten günümüze kalan eski meyhanelerdendi. Hoşgör Meyhanesi’nin yerinde şimdi Tavukçuoğlu Çorbacısı bulunuyor.

Sıra dükkânların arkasında Üç Köfte Meyhanesinde Mürefte Şarabı satılırdı. ÜÇ KÖFTE meyhanesinin özelliği,  köfteler ızgaradan çıktıkça konuldukları bakır sahanlardan müşterilere üçer üçer servis edilirdi.

Akşamcı tabir edilen ve evine gidecek nevalesi elinde olan adamlar diğer müşterilerden erkence gelip, geceyi uzun yaşayacaklar gelmeye başlarken de giderlerdi.

Babam, Bursa da pazaryerinden aşağı doğru inerken, bazı öğleden sonraları soldaki meyhaneye gittiğini anlatırdı.

Geçtiğimiz yılın kışıydı bu merakımızı giderdik, ablam Serap’la Canlı Balık Restoran’a gittik. Çok merak ettiğim akşamcılık,     günün yorgunluğundan kurtulup azıcık da çakır keyif olma haliymiş. Kısa koşu tabir edilen saatte gittik,  balık pazarı içinde olduğundan istavrit tava, beyaz peynir ve duble rakı söyledik.

‘Bursa da Yakın Zamanlar’ adlı Sayın Yılmaz Akkılıç’ın yazısında, akşamüstü beş buçuk- altıdan sonrası Sekiz, dokuza kadar aparatif,  bir elma, bir salkım üzüm,  küçük salatalık ve yeteri kadar rakı ‘’ kısa koşu  ‘uzun koşu’ oldu mu, gece yarısı bire ikiye kadar gider… Sonrası maratoncular.

Dükkân sahibi çocukluğumda Arap Şükrü sokağında gördüğüm İbrahim Subaşı’ydı. Eski bir sigorta müfettişiymiş. Bana ‘Bu işler artık çok zorlaştı kızım, her şey çok pahalı, meşgale benimki’ dedi. Meyhaneyi şimdi oğlu Bülent Subaşı işletiyor. Eski meyhaneleri sorduğumda bana onlar Arap Şükrü sokağındaydı diyor. Beni eski garson Faik Avcı’yla tanıştırdı.

Faik Avcı / 1932 de Bursa ya geldim, Yunanistan muhaciriyim. Gündoğdu köyünde zeytincilik yapıyorum, 84 yaşındayım’ diyerek anlatmaya başladı.

“18 yaşımda çalışmaya başladım ve 63 yıl çalıştım. O günkü meyhanelerden ilk hatırladığım 1948 yılında Setbaşı’ndaydı. O zaman köprü dardı, Mahfel’in önünde Rodoplar’ın yeri vardı. Sekiz sene çalıştım orada.1956 senesinde Setbaşı köprüsü genişletildi, Mahfel önündeki ilk Rodop yola gitti. Sonraki meyhaneler,  Yeni yol’un çıkışı (heykel önünden aşağı) Setbaşı’na dönüşte ‘’ Ayaküstü meyhane’’ şarap,  salata, piyaz, köfte, şiş, pirzola servisi yapardı. Mustafa isimli bir arkadaşla Şafak sinemasının (köprünün solunda)olduğu yerde “Bizim Rodop ’’ diye bir meyhane açtık.4-5 sene çalıştırdık,  sonra ayrıldık.

Yeniyol’da,  örtülü çarşı çıkışında solda ‘’ Rast gele /düz git meyhanesi, şimdi Hayat hastanesinin biraz üstünde ‘Topal Basri ’nin meyhaneleri, Eski genelevin oralarda ayaküstü denen, tek tekçi şarapçılar, Kayhan da yine şarapçılar vardı

Cumhuriyet Caddesi’nde, tavuk pazarının yakınında Gökçen İşhanı’nın orada içkili bir köfte salonu açtım 15 yıl çalıştı. Yine şarap, rakı köfte ve et, sonra Tavuk Pazarı’nın iç kısmında aynı meslekle devam ettim. Bu sefer adı, Sizin Rodop’ oldu.1979 dan 2011 e kadar iki oğlumla beraber çalıştık.

Ulucami’nin bulunduğu yerde, şimdiki havuzun tam karşısında Şehir lokantası vardı ve yine aynı düzendi, şarap, rakı ve ızgara ancak daha çok şarap satılırdı. Halil Şensoy’un meyhanesi vardı, Tahtakale’nin girişinde sol tarafta. Onlar da Rodop’tan gelen ailelerdendi ve ismi yine Rodoplu‘ydu.

Çakırhamam’dan aşağıya, İtfaiye, sıra dükkânlar çevresinde çok büyük olmayan meyhaneler vardı ve hep aynı düzen, isim de ‘Rumeli Köftecisi’ydi.

Zafer Plaza karşısında bulunan şimdiki Atlantik Restoran’ın altındaki meyhanede köfte, piyaz satılırdı. Eski Santral Garaj’da, benzincinin bitişiğinde bir meyhane, yine ‘’ Rodop’lu ismiyle hizmet veriyordu.

Gazcılar’da ‘Dalgıç Köfteci’si meyhane olarak hizmet veriyordu. Köfte ve içki satılan bu yerlerde, müşteri bir iki kadehten sonra kalkardı. Uzun saatler oturmak, çeşitli mezeler balık çeşitleri ve çalgılı eğlence sadece Arap Şükrü meyhanelerinde olurdu.

Meyhanelere şarap Misi köyünden, şarapçı Liya (Saban)’dan ve Mişon’dan gelirdi. Yaşlandım, hatırlamakta zorlanıyorum dedi ve bir hatıra fotoğrafı istedi. İyilik, sağlık dilekleriyle ayrıldık.”

ARAP ŞÜKRÜ SOKAĞI

Bardak şarapçısının karşısında tenekeci ve sobacı Mehmet Beyin dükkânı ve Balıkçı Reşat’ın dükkânı bulunuyordu. Tenekeci saha sonra et-balık kurumunun bayisi ve Hasan Usta’nın balık satış yeri oldu. Aktar Nazmi ile Misi Şarabı satan Meyhaneci Mustafa’nın dükkânları arasında küçük bir aralık vardı. Buradan yukarı çıkan sokakta, merdivenlerin yanında bir çeşmenin yanında kaynatam İbrahim Öztürk’ün evi vardı. Arkasındaki evde Madam Hursi (Berkün) oturuyordu. Madam Hursi’nin gelini Liza’ya heyheyleri gelince tabakları-çanakları sokağa  fırlatmaya başlar, onu yatıştırmak ise Kaynatam İbrahim Beye düşerdi. Daha sonra kocası Salvator’la beraber İsrail’e gittiler. Madam Hursi’nin torunları Linda ve Ojeni de aynı yolu izlediler. Sevdiği kızla evlenmesine izin verilmeyen Sabatay Bursa’da kaldı. Annesi Madam Hursi onu bırakıp gitmedi. Sabatay ölene kadar evlenmedi. Madam Hursi, Sabatay’ı toprağa verdikten sonra çocuklarının ısrarıyla İsrail’e gitti. Sadece onlar gitmedi, sevdalar da göç etti. Vedalaşamadan İsrail’e giden sevgilisi Ester’in ardından gözyaşı dökenlerde oldu. Aynı sokakta kınalarda göbek atıp, şarkı söyleyerek kınaya gelenleri eğlendiren Zenne Leyla vardı.

*

Neşe Öztürk (Peker)’le sokağı dolaşalım; “Sokağa girildiğinde solda bardakla Misi Şarabı satan Meyhaneci Mustafa, onu geçince Bakkal Ahmet Arcan, Manav Nuri, sakatat satan Ciğerci Ahmet, Terzi Mustafa’nın dükkânları bulunuyordu. Burası daha sonra bakkal oldu, öldükten sonra  çocukları Ahmet, Mehmet, Yusuf Kulaner dükkânı işlettiler.  Balıkçı Reşat’ın babası Fazlı’nın meyhanesi, kahve ve küçük bir aralığı geçince kırtasiye ve balık malzemeleri satan Tuhafiyeci İbrahim ve bir terzi dükkânı bulunuyordu. Şimdi kapanmış bir süthane, mermer atölyesi, Havra, Havranın üstünde Gazi Akdemir İlk Okulu, okulun altında Yahudi Hamamı diye bilinen bir hamam, okuldan aşağıya inen sokakta bir zamanlar otel olarak kullanılmış büyük bir ahşap konak, biraz ilerde eski trafonun karşısında bugüne kadar yıkılmadan gelebildi. Havranın biraz ilerisinde trafonun karşısında harabe haldeki  Seyyid Usul Tekkesi şimdi restore edilip, ayağa dikildi. Sanat ve kültür faaliyetlerinin yürütüldüğü bir merkez oldu.

*

Bursa’ya özgü Arap Şükrü sokağına girmeden geçmeyelim. Osmangazi Belediye başkanı Erhan Beyin bugünkü şeklini verdiği ve Bursa’nın yerli ve yabancı misafirleri için bir çekim noktası olan sokağın kendisi ’de, öyküsü de ilginçtir.

Osmanlıların Bursa’yı fetihleriyle başlar bu öykü. Osmanlılar Yahudileri bu mahalleye yerleştirirler. Sakarya Caddesi ve Bursa’nın ilk marketlerinden ÜÇEL marketin alt sokaklarında Yahudiler otururdu.

Sokağın girişinde, sağda Köfteci Salih bulunuyordu, sonra dükkânı çalışanı Ahmet devraldı. Bitişiğindeki küçük bir meyhaneyi Arap Şükrüler işletiyordu, balıkçı, Arap Şükrünün Meyhanesi, Marangoz atölyesi, kahve şimdi kapalı olan Mayor Sinagogu ve Saul Markos’un 77 yıl önce yaptırdığı çeşme bugünde faaliyette. Sokaktaki Kahvehaneyi Kahveci Kemal Bey çalıştırıyordu. Havradan sonra simit ve börek pişiren fırın bulunuyordu”.

Yılmaz Değişmez ve Gemlikli balıkçı Karanfil 1967

Misi Şarabı satan Meyhaneci Mustafa’nın dükkânına hemen giremezdiniz. Kapının üstündeki lamba yanarsa girebilirdiniz. Gelen kendi mezesini kendi getirirdi. Ceplerden yumurtalar, domatesler, biberler, erikler, turşular çıkardı. Şaraba bakır tozu katıldığı söylenir.

Berber Behzat’ı dinleyelim, “İçeriye girdiğinizde bir bardak şarap dersin, meyhane sahibi sana dilenci gibi elini uzatır. O şarap parasını alır, bardağı yıkar, sonra bardağa şarap koyar, içersin. İçmek istiyorsan parayı verirsin oda bir bardak daha doldurur.  Bazı müşteriler hava basmak için içerdeki müşterilere şarap ısmarlamak isteyenler çıkar. Meyhaneci müşterilere bakar, kimlerin içebileceğini tespit eder ve ona göre müşterilere şarap verir ve parasını alır. Şarap ısmarlanıyor diye herkese şarap vermezdi.”

Bardak şarapçısının karşısında tenekeci /sobacı Mehmet Beyin dükkânı ve Balıkçı Reşat’ın dükkânı bulunuyordu. Tenekeci saha sonra et-balık kurumunun bayisi ve Hasan Ustanın balık satış yeri oldu.

Sokağa ismini veren Arap Şükrü (Değişmez) Bursa’ya 1924 yılında gelmiş. Arap Şükrü’nün ailesi, Selanik –Vodina’dan kökenli. Bu sokakta meyhane açmış. Bardakçı’dan başka Yahudilerin de bir meyhanesi varmış. Vitali işletiyormuş. Daha sonra oda İsrail’e göç etmiş. Arap şükrü her sabah balık çorbası yapıp dağıtırmış. Sokağın köşesinde o dönemde üç-dört fayton beklermiş. Faytonlardan başka köşede ayaklı taksicilik yapan küfeciler bulunurdu. Şarhoşları sırtlarındaki küfelere koyup, taşıtırlardı. Rahmetli kaynatam, şenlik olsun diye kendini sokağın üzerindeki evine taşıttığını, önce sokakta bir tur attırdığını söylerdi.  Arap Şükrü’nün karşısında Balıkçı Reşat’ın babası Fazlı’nın lokantası vardı.

Sağ başta Yılmaz Değişmez bir arkadaşıyla

Arap şükrünün çocukları Yılmaz, Çetin, Doğan, Ergun ve Ahmet sonraki yıllarda sokakta meyhaneler açtılar. Yılmaz Değişmez’in iki kızı ilerleyen yıllarda farklı alanlarda Bursa’yı başarıyla temsil ettiler. Güzin Değişmez TRT İstanbul Radyosunun Türk Sanat Musikisi alanında kadrolu sanatçısı oldu. Serap Değişmez de ressam olarak Bursa’yı tanıttılar.

İbrahim Öztürk ve esnaf arkadaşları Terzi Mustafa’nın dükkânının önünde

Elbette meyhaneler varsa balıkçı tezgâhları da olacak. Mevsimi geldiğinde iri iri palamutlar, kofanalar tezgâhları süslerlerdi. Sokaktaki simitçi sokaktaki fırında ramazan ayında börekler, pideler; diğer zamanlarda kiremitte palamut yaptırırdık. O nefis balığı yemeye doyamazdık.

Soldan-sağa: Ahmet,Doğan,Çetin,Yılmaz ve Ergun Değişmez

Sabahtan meyhaneler açılır, temizlik yapılır, masalar hazırlanır, aşçılar balıklar, garson ve komiler karidesleri ayıklardı. Geceleri kendi âleminde akardı, Darbuka, keman ve zurnadan oluşan saz takımları gelip çalar ve müşterilerden parayı toplarlardı. Daha sonra topladıkları bahşişleri paylaşırlardı, bazen de paylaşmayıp birbirlerine girerlerdi. Arap Şükrü Sokağında oturan diş teknisyeni Remzi Bey’in küçük oğlu Büyükada’da faytonculuk yapardı. Caddelerde faytonlar dolaşırdı. Altıparmaktaki aralıklarda bekleme yerleri bulunuyordu.

Oturan Ahmet, ayaktakiler: Sol başta Yılmaz ve Ergun Değişmez

Arap Şükrü sokağına gelince; o yıllarda, Sakarya Caddesi trafiğe açıktı. Şimdiki otobüs durağı ortadaydı. Nerdeyse yan yana diyebileceğimiz üç manav vardı. En ünlüleri Arnavut manav Abid ve iri cüssesiyle oğlu Hasan Bükücüler’di. O dönemde naylon poşetler yoktu. Pazar torbaları ve fileler vardı. Satın aldığımız meyve ve sebzeler kese kâğıdına konulurdu. Kese kâğıtları gazetelerden yapılırdı. Satılmayan gazeteler kâğıtçı dükkânlarında satılırdı. Eskiciler eski gazete ve dergileri toplarlar, bakkal, manav ve pazarcılara satardı. Bakkallar aldığımız leblebi tozu, çekirdek ve şekerleri gazete ve dergilerin kâğıtlardan yaptıkları külahlara koyarlardı. Sigara kâğıtları çok pahalı olduğu için, altmışlı yılların başında pazarlarda parlak ince kâğıtlara basılmış gazeteler sarma sigara içenlere satılırdı. Çocuklar harçlıklarını kazanmak için kese kâğıdı yapar ve dükkânlara satardı. Bu işi meslek edinenler çoktu. Kese kâğıdı yapıp, dükkânlara satarlardı.  Hasan Abi boş zamanlarında kese kâğıdı yapardı. Kese kâğıdı dönemi 12 Eylül döneminde cuntanın başı olan Kenan Evren’in yasaklamasıyla sona erdi.

Abid Şen Altıparmak Caddesinde, Manav Dükkânına sebze getirirken

Yunuseli Köyü’nde yaşayan Bahattin Yılmaz’dan Arap şükrü Sokağı’nı öğrenelim (14 Nisan 2014 Cumartesi);  “Köyde ürettiğimiz domatesleri iki atın çektiği at arabasıyla haftada üç gün, pazartesi, çarşamba ve cuma günleri gelip, manavlara ve meyhanecilere satardım. Bursa içinde dolaşan at arabalarından tekerlekleri demir çemberli olan tek araba benimki. Diğer at arabalarının tekerlekleri lastik tekerlekti. Bu sokağa gidiş-gelişimde tanıştığım Sebatay’la dostluğumuz o ölene kadar devam etti. Sokaktaki meyhanelerde beraber çok içtik”.

Yunuseli, Hürriyet Semtine, 3 km, şehir merkezine 9 km uzaklıkta bir yerleşim yeriydi. Köyümüzde ve civar köylerde sebze ve meyve cinsinden her şey yetişirdi.

Bahattin Yılmaz

30 kasaya yüklediğim, yaklaşık 600 kg yük taşıyan bir demir çemberli tekerleği olan bir at arabam vardı. Önceleri Hürriyet semtindeki pazara gider, pazarlara sebze verirdim. Daha sonra iki at koşulu yaylı arabamla kültür Parktaki Yusuf Restoran, Ocakbaşı,  Dörtler et lokantasına domates ve sebze götürmeye başladık. Haftanın üç günü, pazartesi,  çarşamba ve cuma günleri sebze ve domates getirirdim.

Arap şükrü sokağındaki meyhane ve manavlara istedikleri malları verdikten sonra bugün Zafer Plaza’nın karşısındaki, şimdiki Emin meyhanesinin yanında bulunan Haşim ve Kazım Bey’lerin işlettiği Hoşgör Meyhanesi’ne uğrardım. Burası benim için son duraktı.

Solda Yılmaz Değişmez, sağbaşta Çapraz Hüseyin ve TÜRK-İş Başkanı Şevket Yılmaz

Gelelim Arap Şükrü Sokağı’na; önce sokağın ünlü Yahudi Meyhanecisi Vitali’ye uğrardım. Sonra sırasıyla Yılmaz ve Çetin kardeşlere, köftesiyle ünlü Salih Bey’e mal veriyordum.

Balıkçı Reşat’ın babası, kör lakaplı Fazlı Bey’in yeri Yahudilik girişinin hemen solunda,  Arap Şükrü Meyhanesi’nin karşısındaydı.  Fazlı Amca çok babacan adamdı. Sözü geçen bir adamdı. Bana ödeme yapmayanları, geciktirenleri azarlardı. Bana bu konuda yardımcı olurdu.  Esnaf da onu kırmazdı.

*

Ana caddeye bakan manavların tezgâhlarında yok yoktu. O kadar zengin mal çeşidi bulunurdu. Çekirge Semti’nde yaşayanlardan bir kısmı buraya alışverişe gelirdi. Lüks otomobiller manavların önünde dururdu. Çevre meyhaneler de buradaki manavlardan alışveriş ederlerdi.  Girişteki manav

Buradaki manavların en ünlüsüydü. Arnavut Abit Abi ve oğlu Hasan hiç boş durmazlardı. Kışın en soğuk günlerinde bile su dolu varilde bulunan marulları ayıklardı. Elleri nasıl donmaz diye şaşırırdım.

İkinci, Manav Mehmet Dayı’ydı. Uzun boyuyla insanlara, ‘’ Ne almak istiyorsun? ‘’ diye tepeden bakardı.  Ortadaki manav ile rekabette çok zorlandığı için çok sahip değiştirdi, sahiplerini hatırlamıyorum.

Yahudilikte yaşayan Sebatay arkadaşımdı, Kara Balçık köyünden İsmet Acar’la, bugün Fomara’da Kırcılar Plaza’nın olduğu yerde bidon ve varil ticareti yaparlardı. Bursa’nın önde gelen tüm fabrikalarının bu tür atıklarını onlar alıp satarlardı.

Arkadaşları ona Sebatay yerine Şaban diye seslenirlerdi. Sebatay,  iş yerine gelmiş hiçbir müşteriyi, deyim yerindeyse elinden kaçırmazdı. Gelen müşteriler için;  “Adam parasını bize vermek için kendi ayağıyla gelmiş, kaçırmak olmaz.” deyip, ne yapıp eder, satış yapardı.

Şakacı bir insandı. Yahudilik’teki evlerinde annesiyle beraber yaşıyordu. Kendini götürmek isteyen akrabalarına kulak vermedi.  O, sokağın kralıydı. İçme adabını bilirdi, meze konusunda bilmediği yoktu. Her yerden davet gelirdi. Havada görevliydi. Haham da cemaat de onu severdi.

Bursa’nın civar köylerinden birinde yaşayan bir kıza tutulmuştu. Kız da ona âşıktı. Buluşup görüşüyorlardı. Ancak Sebatay’ın ailesi bu aşka karşı çıktı. Evlenmelerine izin vermedi. Kız da evlenmedi, Sebatay da. Sevdaları her ikisi ölene kadar devam etti.

Meyhaneleri anlatırken şu ünlü beyiti aktarmadan geçemeyeceğim.

Meyhane mukassi görünür taşradan amma,
Bir başka hava, başka letafet var içinde

Bugünün Türkçesiyle:

Meyhane dışarıdan kasvetli görünür amma,
bir başka hoşluk, başka güzellik var içinde”

***

Sokakla ilgili iki anıya daha yer verelim, İlyas Şendemir anlatıyor(31 Mayıs 2014);

Arap Şükrü, Allah Rahmet eylesin çok güzel Torik balığından Lekarda yapardı. Ellerinden yeme şansına sahip oldum. Sokakta camekân içinde iri lekarda dilimlerini ince bıçağı ile ustaca ince ince keser,  kesme şeker boyunda kırmızı soğanla servis ederdi. Kışın yarım metre kar yağdığı zamanda da mangal yakar lekardayı şişe takıp biraz pişirerek servis ederdi. Havra’nın yanındaki fırın da Ahmet Ağabeyin fırınıydı. Önlüğü un çuvalından olan koca çüklü Osman lakaplı ateşçi, çok güzel kiremitte palamut pişirirdi. Çifti yirmi beş kuruş olan palamutları rahmetli babam Vitali’nin komşusu ULUS terzisi Raşit Şendemir, kiremitte pişmiş palamut balığını çok sever kırmızıbiber ve domateslerle hazırlayıp, benle karşıya fırına gönderirdi. Şarapçı Liya vardı. Fırının yanındaki evde otururlardı. Balkondaki sucukları kargalar iplerini keser düşürür yerlerdi. Mahalle muhtarımız Ömer Ağabeydi. Vitali yanı Terzi dükkânımız, Üstü de Evimizdi. Çok güzel köfte yapardı Vitali. Karşıdaki çeşme yanında madam her sabah Kahveci Osman Ağabeyin elinden içtiği, büyük fincanda kahve ile bir dilim ekmekle kahvaltı yapardı.  O çeşmeden su içerek büyüdük. Zafer Bayramlarında Muhtarlık ve babamın dükkânı arasına TAK yapılırdı. Tak defne dalları ile süslenir ve davul zurnalar çalınır Musevi Liya, Misi köyündeki şarap evinden siyah ve beyaz iki damacana şarap getirir, içine sifon salarlar sırayla herkes gelir içerdi…

Muhtarlık Yanındaki bakkal Kör Yusuf ve oğlu Orhan Abi çalıştırırlar çok güzel salatalık turşusu yapar, demetle çıra hazırlarlardı. Yahudilerin Hahamı oraya gelir verilen sipariş kadar tavuğu ayakta keskin bıçağı ile keser tenekeye atar ve sonra kuru yolma yapan topal Emine Abla da onları alır temizler getirirdi. Musevilerin TUZSUZ (Hamursuz) Bayramları olurdu sadece KİRDE denen delikli pide boyutlarında mayasız ekmeği yerlerdi. Paketler içinde babama bizlere verirlerdi. Çok şişman oldukları için babam onlara hazır elbise diker ve vücutlarına çok yakıştıkları için severlerdi babamı.

Musevilerle hiçbir problemimiz olmadı muhtaç kimselerinin olmadığını söylerdi babam çok yardımlaşırlardı. Ben o evde damat oldum çok güzel yıllarımız oldu. Evi almamıza Kardeşim Erdoğan’ın Dedesi kıymetli Aziz Amcam sebep olmuştur. Allah Rahmet Eylesin. Bursa’da ve Türkiye’de ilk radyolu Faytonu imal eden Küçük Amcam Remzi Şendemir’i rahmetle hasretle yad eder, Cennet mekânları olsun derim.

***

İbrahim Şendemir’in Sakarya Caddesini şöyle anlatıyor;

“Girişte, Manav Hasan’ın babası Abit amca vardı. Onun üstünde boza ve dondurma satan Emrullah Abi, onun altında bardak şarapçısı bulunuyordu. Sokağa girince Bakkal Ahmet Abi’nin dükkânı vardı.  Manav Nuri Amca, yanında ciğerci Ahmet, onun altında işkembe çorbacısı Şükrü amca, yanında Misili Meyhanesi ve onlardan sonra balık malzemesi ve 1001 çeşit tuhafiye satan İbrahim Amca’nın dükkânları bulunuyordu. Tuhafiyeci İbrahim’in dükkânı, Marangoz Remzi Amca, diğer alt köşede Terzi Mustafa, kahve, sonra babam, Terzi Raşit Şendemir, hemen altında Köfteci Vitali, diğer alt köşede Berber Hasan, onun altında yoğurtçu Akif, onu yanında da Tenekeci İsak’ın dükkânı bulunuyordu.

Tenekeciden sonra sırasıyla Kahveci Abdullah Amca, Manav Ahmet Abi ve Havra vardı.

Sokağa sağdan girdiğimizde; Köfteci Salih Abi’nin dükkânı, onun yanında Kör Fazıl’ın meyhanesi, onu geçince yanında Arap Şükrü’nün Meyhanesi bulunuyordu. Onlardan iki dükkân altında Kambur’un meyhanesi, altında marangoz atölyesi, onun altında kahvehane, yanında Havra, Havra’dan sonra Ahmet Amca ve oğlu Burhan Amca’nın işlettikleri fırın, fırından sonra şarapçı Liya’nın meyhanesi, onu geçince köşede Kör Bakkal, altında Muhtarlık ve çeşme bulunuyordu. Çeşmenin yanında Yaşlı Madam Ester otururdu. Su atıp, onu kızdırırlardı. Oda su atanlara bağırırdı.

Balıkçı Reşat’ın dükkânının yanında,   cadde üzerinde ortasından çınar ağacı olan bir kahve bulunuyordu. Şimdi yıkılıp küçük bir havuz yapıldı ve banklar kuruldu. Kahvenin bitişiğindeki Mehtap işkembecisini Arap Şükrü ailesinden Doğan Değişmez işletirdi. İşkembeciden sonra bir kısmı bugün de açık olan bir sıra ayakkabıcı dükkânları vardı.

***

Güzin Değişmezden Arap Sükrü Sokağını dinleyelim;

“Çocukluğuma ait ailede anlatılanlar şöyleydi; “1934 senesinde Sakarya caddesinde dedemin (Şükrü Değişmez) açtığı meyhane toprak zeminli, tahta masa, sandalye ve peykelerin ortasında bir maltızın üstünde her zaman çorba ve kuru fasulye tenceresi olurmuş. Kelle, paça, işkembe çorbası yapılırmış, daha sonra tavuk suyu, çok sonraları balık çorbası da ilave edilmiş. Bütün erzak eve gider ve babaannem ve halalarım malzemeyi temizledikten sonra dükkânda pişirilirmiş. Bazı müşteriler civar köylerden atlarla gelirmiş ve şarap satılırmış. Bir kilo şarap, beş çeşit meze 25 kuruş. İçip, atlarına binip, evlerinin yolunu tutarlarmış. Atlar evlerin yolunu bildiği için problem olmazmış. O yıllardaki rakı çeşitleri Bahçe, Fertek, Kulüp, Yeni Rakı. Bunlar karafaki denilen küçük sürahilerle verilir.

Dedem, Arap Şükrü Kurtuluş Savaşında gazi olup, malulen emekli olunca ilk meyhaneyi Ayvalık ta açmış,  Sokaktaki ilk meyhaneden önce de şimdiki Tayyare sinemasının olduğu yerde Şar Kulübü’nü işletmiş.  Zamanın bürokratları,  Bursa’nın kalburüstü insanları,  gazetecileri ve yazarları buranın müdavimiymiş. Orada yeme içme işi sokağa göre daha kibar sayılacak türdenmiş. Erkekler takım elbise veya smokin, kadınlar ise uzun tuvaletlerle buraya gelirlermiş.  Zamanın taksileri ise faytonlarmış.

Çetin amcamın Yılmaz Akkılıç’la olan söyleşisini okuduğumda (Bursa da Yakın Zamanlar) dedem Şar Kulübü’nü işlettiği zaman, işinin başında hiç içki içmediğinden işten çıktığında faytonla Yahudilik’teki meyhanelere gider orada içermiş.   Arkadaşları “Madem her gece bu sokağa geliyorsun bari buraya bir meyhane aç da gidip gelmekten kurtul ‘’demişler.  O da sokakta,  kömürlük gibi kullanılan bir yeri,  muhtemelen bir depoyu kiralamış ve kendince düzenlemiş (Bugünkü Çetin Değişmez Restoran’ın olduğu yer).   Babam Yılmaz Değişmez, bana okuldan çıktığında meyhaneye gidip, tahta çantasının üstüne basarak mutfakta bulaşık yıkadığını,  13 yaşında kuru fasulye pişirmekte usta olduğunu anlatırdı.

Dükkân erken açılır ve nerdeyse çorba sebil gibi dağıtılırmış,  zengin fakir, Müslüman-  Yahudi sokakta bulunan herkes kazan bitene kadar çorbadan içermiş.  Yahudi Mahallesi olması ve merkezi bir yerde bulunması sebebiyle burada içki satmak kolay olacağından meyhane açmak için burayı seçmiş. O zaman Bursa’da şarap imalatçıları da bu sokakta yaşayan Yahudi ailelerdi.

Arap Şükrü 1960 yılında rahmetli olur. Beş erkek çocuğu  (Doğan, Yılmaz, Ergun, Çetin, Ahmet) değişen şartlara ayak uydurarak sokaktaki işletmelerini sürdürürler. 1965’li yıllarda piyasaya çıkar-çıkmaz aldıkları vitrinli buzdolabında çeşitli zeytinyağlılar,  yoğurtlu mezeler, yaprak sarma, biber dolma, pilaki, ,çeşit-çeşit turşular, beyin salatası bulunurdu.

Meyvenin en iyisi,  sakatatın en tazesi sokaktaki manav ve sakatatçı esnafından temin edilirdi. Sokakta üç manav vardı. Civar köylerden eşeklerinin sırtına yüklenmiş küfelerle sebze getirenler de olurdu. Bildiklerimizden, malına güvendiklerimizden getirdiklerini satın alırdık. Babam Yılmaz Değişmez balık işini Yahudi komşulardan öğrendiğini anlatırdı.

Sakarya caddesinde uskumrular ipe dizilirdi. Kapı önlerinde sardalyeler tuzlanır, palamutlar, torikler takoz kesilip lakerda olmaya hazırlanırdı. Dükkânların kapısında büyük leğenlerde bekletilirdi ki kanlı olursa lakerda pek makbul olmazmış.  Küçük kamyonetlerle sazan ve yayın balığı satıcıları gelirdi.  Özel müşterilere   ‘’Papaz yahnisi ‘’ yapılırdı. Bizim evlerimizde de pişerdi.

Balıkların yanı sıra bugünün pahalı yiyeceklerinden ıstakozlar da tezgâhları süslerdi.  1960’lı yıllarda annem ve babaannem evde midye dolması ve zeytinyağlı yaprak sarmalarını hazırlarmış. Babam gençliğinde İstanbul’a sık gidip geldiğinden,  oradaki meyhanelerin yeme içme kültürü yavaş yavaş Bursa’ya taşınmış. Kırmızı havyardan tarama ve Rus salatasını kendi hazırlardı. Sayesinde biz de genç yaşlarımızda bunları yapmayı öğrenmiştik. Balık havyarlarını yumurtaya bulayıp kızgın yağda kızartıp sıcak servis yapardı. Sigara böreği her gün taze sarılırdı. Haşlanmış karidesler öğle saatlerinde büyük bir emaye tepsinin etrafında toplanan personel tarafından ayıklanırdı. Soğuk olarak zeytinyağıyla servis edilirdi, tereyağında kızartılır, güveç yapılırdı ancak bugünkü meyhanelerde olduğu gibi pul bibere boğulmazdı. Kırlangıç çorbası,  dört beş saatte hazır olan hamsi turşusu, hardallı hamsi buğulama meyhanelerin vazgeçilmeziydi.

Bizim meyhanelerimizden başka sokakta sayılı birkaç meyhane vardı. Sokağın başında Misili şarapçı,  Ömer Amcanın yeri ‘’Ayakçı’’ dedikleri türdendi.  Upuzun,  yüksekçe bir masanın etrafında tabureler, tavandan sarkan bir iki ampulle aydınlanırdı. Meze,  gelen müşteriye göre hazırlanıyordu. Sebze-meyve manav Abit’ten,  et ürünleri sakatçı Ahmet ten tedarik edilirdi. Bazen de müşteri elinde ekmeğiyle gelir,  şarabını içerdi.

Karşısında Köfteci Salih’in dükkânı bulunuyordu. Orada da piyaz, salata, köfte olurdu.

Sakatçı bütün meyhanelere gün boyu satış yapardı. Öğleden sonra ise mahalle fırınında pişmiş kuzu kellelerini satardı.

Şimdi Çetin Amca’mın restorantının yanında Zeki Küçükavcı’nın meyhanesi vardı.  Orada da genelde şarap satılırdı.  Müşterisi sabah erken saatlerde gelmeye başlardı. Biraz daha çeşit bulunurdu. Ancak bizim meyhaneler kadar olmazdı. Ciğer,  böbrek, köfte, nadiren yayın ve sazan balığı satardı. Onun meyhanesinin karşısında Fazlı’nın meyhanesi (Fazlı Kayapalıoğlu) bulunuyordu. Şimdi yerinde Çetin Değişmez Restorant var.

Sokağın ilk sinagogu Mayor un devamında Vitali İçiren’in meyhanesi vardı. Vitali köfte ve içki satardı. Bursa’ya gelen Yahudi tüccarlar için ( koşer et )geleneğe uygun tek yer burası olduğundan müşterileri daha çok kendi cemaatlerinden olurdu.

Emin Efe, Misi Köyü’nde şarapçılık yapan bir aileydi, aşçıları Acar Sporlu Emrullah Keskiner’di. Ona ‘’Krom’’ diye seslenirdi çarşı esnafı, ön dişleri krom kaplamaydı, zamanın iyi futbolcularındanmış.  Bazı günler hanımı Sabriye Efe evden meze takviyesi yapardı. Burada da et ve balık çeşitleri satılırdı.

                                                  *

İbrahim Öztürk arkadaşlarıyla

Kayınpederim İbrahim Öztürk neşeli bir insandı. Kırklı yılların sonunda Batı Trakya’dan kaçmıştı. 1945-1949 yılları arasında Yunanistan’da süren iç savaş Bastı Trakya’da yaşayan Türklere büyük zarar vermişti. Atatürk’ü çok seven kayınpederim bu yüzden, her kesimin düşmanlığını kazanmıştı. Ölene kadar Atatürk’e laf söyletmedi. Vatandaşlık hakkını aldıktan sonra CHP’ye üye olmuştu. Arap Şükrü Sokağı’nda sarhoş taşıyan küfecilerden birisini çağırır, küfeye girip kendini taşıtırdı. Bir gün bana, “Baktım, bir sarhoş kapalı dükkânların önünde durup, bir şeyler söylüyor. Usulca yaklaştım, dinledim. Adam, “Karıcığım istediklerini alacaktım, ama dükkân kapalı” diyordu.

Altıparmak’taki esman Necdet’in birahanesi de çok meşhurdu.

Hasan Çokran bir yılbaşı akşamı Esman Necdet Birahanesi’nde

KÜLTÜRPARK

Seksenli yıllara doğru Kültürpark meyhaneleri çekim merkezi oldu. Heykel’deki Yusuf, Selçuk Restoranlar buraya geldi. Akarsu Restoran açıldı.

Kültürpark’ta Altın Ceylan bünyesinde açılan meyhane tavernaya geçişin öncüsü olmuştur.

Akarsu Meyhane’de Zeki ve Hayriye Uysal Arkadaşlarıyla
İlyas Maden Arkadaşlarıyla Yusuf Restoran’da

BURSA’DA MEYHANE KÜLTÜRÜ

Meyhaneler şimdiki birahane veya barlar gibi büyük mekânlara açılmazlardı. Birkaç masalık insanların yan yana oturdukları yerlerdi.  İçeride 4-5 tahta masa, tahta sandalyeler, birkaç tabure olurdu. Bazı meyhanelerde masaların üzerinde mermer konulurdu. Vitrin buzdolapları dışarıdan görülecek şekilde yerleştirilirdi.

Genellikle mutfak dip tarafta olurdu. Yetecek kadar tabak-bardak olurdu. Mecbur kalınmadıkça bulaşık yıkamasıyla zaman kaybedilmezdi,

Mezeler klasikti. Beyaz peynir, kavun, yoğurt, cacık, yoğurt, ezme, fava, söğüş domates-salatalık, patlıcan,  tahin. Bazen karpuz erik eklenirdi.  Yemek olarak köfte, et ve sakatat ağırlıklıydı.

Müşteriler genelde aynı kişiler olurdu. Şefler daimi müşterilerin ne yiyeceğini, ne kadar içeceğini ve en önemlisi ne ödeyeceklerini bilirlerdi. Bazen müdavimin parası çıkışmaz, hesap başka zamana ertelenir, evi uzaktaysa taksi çağırılır ve evine gönderilirdi. Taksi parasını meyhaneci öderdi. Müşteri kazıklama anlayışı yoktu.

Eski meyhanelerden son kalanlar Basri Restaurant ve Emek Lokantası kaldı. Emek Lokantası’nın yanındaki Hoşgör Lokantası (Meyhanesi) yıllar önce kapandı. Bu üç meyhane ilginç bir müşteri profiline sahipti. Bursa’nın en renkli simaları, ünlü kişileri bu meyhanelere gelirlerdi.

Emek Lokantası Cemal Tuncer tarafından 1949 yılında açılmıştır.  Şimdi oğlu Cengiz Tuncer tarafından işletiliyor.

Emek Lokantası’nın dıştan görünümü
Cemal Tuncer müşterileriyle
Emek Lokantası’nın içi

Çelikpalas Oteli’nin barı Bursalı iş adamlarının ve renkli simalarının buluşma yeriydi. Ticaret ve Sanayi Odası seçimleri, Bursaspor kongresi, siyasi parti ön seçimlerinde kulis yeriydi. Barmeni Osman’dı. Müdavimlerin içkileri ayrı bir dolaptaydı.

Çekirge’de Yıldız Otel’de bulunan Kilim Restoran’ı Babur işletiyordu.

Çekirge’de Kemalin Yeri ve Dilmen Oteli’nin altında Papağan ve ada Palas karşısında Çardak Restoranları bulunuyordu. Hepsi yıkıldı.

BURSA’NIN ŞARAPHANELERİ

Bursa’da dokuz şaraphane varmış, Emniyet Sandığı’nın bitişiğindeki Rumlardan kalan şaraphane otuzlu yıllarda da faaliyetini sürdürmüş. Son şaraphanenin sahibi Kaya Ali Bey 2015 yılında vefat etti.

Bize bu bilgiyi veren Kapalıçarşı’nın Şinasi Çelikkol eski esnaflarından antikacı ve karagöz oyunlarının duayeni Şinasi Çelikkol’un ataları Yunanistan’ın Serez bölgesinin Menlik kazasından gelmişler. Kaza Sturuma Vadisi’nde olduğu için üzüm iklim ılıman ve burada bağcılık yapılıyor ve şaraplık üzüm yetiştiriliyormuş.

“Rumlar gidince şaraphaneler ve şarapçılık Misi Köylülerine kaldı. Rumlar Misi Köyü’nde yetişen üzümlerden şarap yapıyorlarmış. Rumlar, giderken şarabın formülünü de yanlarında götürmüşler”. Bursa’da benim bildiğim kadarıyla 9 şaraphane bulunuyordu. Kayhan’da, Cumhuriyet Caddesi’ndeki Perşembe Hamamı’nın sokağında, Zafer Meydanı’ndaki Zafer Oteli’nin arkasındaki ahşap binanın üçüncü katında şaraphane vardı. Ayrıca buradaki üç Köfte Lokantası’nda isteyene şarap veriliyordu. Arap Şükrü Sokağı girişinde ilginç bir şaraphane bulunuyordu, “Misi Şarapçısı”.

Burada meze yoktu, herkes kendi mezesini kendi getirirdi. Kapıdaki ampul yanınca içeri girerdin. İçenler kafayı çabuk bulsun diye şaraba bakır tozu katılırmış.”

Bir şarapçı babama gelip, 2.5 lira şarap parası ister. Babamda o an para yok. Git, Yaşua’dan iste der. Adam,”Nasıl isteyeyim” diye sorar. Babam, “Sen bilirsin der”. Adam kabadayı ses tonu ve hareketiyle Yaşua’nın dükkânına gider ve istediği parayı alır. Aradan birkaç gün geçince adam bizim dükkâna gelip, babamla konuşurken Yaşua gelir. Adamı görünce oyunu anlar ve babama küser. Üç ay sonra bin bir rica ve özürle barıştılar.”

*

Cumhuriyet Caddesi’nde, İnci Sinemasının karşısında üç şarapçı vardı. Sıra dükkânlarda bulunan Gold ayakkabıcının arkasındaki ahşap binanın ikinci katı da şarapçıydı.

MİSİ KÖYÜ VE ŞARAPLARI

Meyhaneciler diyince Misi’yi ve şaraplarını anmadan geçemeyeceğim. Altmışlı yıllarda şarapçılık çok yaygındı. Bağcılık yaygındı. Köylerde pekmez, şıra ve şarap yapılırdı. Çocukluğumda Yenişehir’in Subaşı köyünde bağ bozumuna şahit olmuştum. Toplanan üzümler ayaklarla eziliyordu.

İnegöl’de Doma köyde (Şehitler köyü) şarap yapılırdı. Misi Köyü’nün şarapları çok farklıydı. Öncelikle köyde yüzlerce yıldır bağcılık ve şarapçılık yapılıyordu. Anadolu’da binlerce yıldır bağcılık yapılıyordu.

Misi’de yapılan pekmez ve şaraplar çok tutuluyordu. Ona farklı tadı veren, köyün kıraç topraklarında yetişen sarı renkli üzümleri ve siyah küçük taneli misket üzümünün aroması Misi şarabını bölgenin en tanınan şarabı yapmıştı. Mudanya iskelesinden yüklenen şarap ve pekmez Avrupa’ya giderdi. Bu ticaret Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra sona erer. Misi’de yapılan şaraplar Bursa’da Kayhan’da Cumhuriyet Caddesi’nde itfaiyenin karşısındaki Üç Köfte’de Arap Şükrü Sokağı girişindeki şarap evinde satılırdı.

Köyde şarap üretimi için 1937 yılında bir kooperatif kurulmuş ve Tekel’in desteği ve kontrolüyle şarap üretilmiştir. O yıllarda köyde şarapçılıkta marka olan isimler Emin Deveci, Halit, Bardakçı, Haldun diye anlatılmaktadır.

Köydeki eski şarap imalathanelerden bir görüntü

O yıllarda Beşevler’de yaşayan Yahudiler köye gelip şarap alırlarmış. Köydeki 7-8 üretici yılda 100-150 ton şarap üretirmiş. Misi Köyü’nde yetişen üzümün tat derecesi 17 boğmaymış. Diğer üretimlerde bu oran 8-12 arasındaymış. Şarapta tat oranı yükseldikçe alkol oranı yükseliyor ve şarabında kalitesini arttırıyor. Köyde yetişen misket üzümü de köyde yapılan şaraplara ayrı bir aroma katıyordu.

Köydeki şarapçılık alkollü iş yerlerine gelen kısıtlamalardan sonra Bursa’da şaraphaneler hızla azalmaya başladı. 2000 yılına doğru köydeki şarapçılık bitti. Köyde 7 adet şarap imalathanesi ve 3-4 şarap içilen meyhane bulunur.

Üzümler üzüm teknesine konulurdu. Teknenin bir deliği olurdu. Ezilen üzümler bu delikten aşağı akardı. Toplanan üzüm suyuna pekmez toprağı konulur ve kaynatılır. Toprak alta çöker, pekmez ayrılırdı. Üzümler köfünlerle taşınırdı. Toprağın bölünmesi de bağcılığı öldürmüştü. Köyde bazı soyadları o günleri anlatıyor. Bardakçı, Özbağcı….

Bağ bozumu zamanı köye Orhaneli’nden, Kastamonu’ndan çalışmaya gelenler olurmuş. Köydeki hamamın arkasındaki handa kalırlarmış. O yıllarda köyde iki tane han varmış. Orhaneli’ne gidenler handa kalırlarmış. Toplanan üzümler İstanbul’a gönderiliyormuş.

Şarap bardakta satıldığı için şarap satılan yerlere ve şaraphanelere bardakçı denilirmiş. Antikacı ve Karagöz ustası Şinasi Çelikkol. “Misi’de biri köyün girişinde, diğeri köyün içinde iki şarapçı kaldı. Bunların en meşhuru yakın tarihte kaybettiğimiz Kaya Ali’ydi. Ayıca Ömer Bardakçı vardı.  Şarap genelde bardakla satıldığı için “Bardakçı” denilirdi. Bursa’ya gelen turistleri Misi köyüne götürdüğümde mutlaka şaraphaneye uğrardık. Ömer Bardakçı kola şişelerine doldurduğu şarapları turistler hediye eder ve parasını almazdı. Köyden İstanbul’a üzüm satılırdı. Şimdi üzüm de, şarapta üretilmiyor.

Köy girişindeki şaraphaneden geride kalan fıçı, o da çürüyüp gitti.

Misi

Misi köyü muhtarı 1958 doğumlu Yakup Dülger köydeki şarapçılığı ve nasıl sona erdiğini anlattı (08/05/2017).

Köydeki üzüm yetiştiriciliğinin ve şarapçılığının geçmişinin iki bin yıl öncesine kadar uzandığına ait kayıtların olduğunu, köydeki Rumların mübadeleye kadar şarapçılık yaptığını, ellili yıllara kadar İstanbul’a üzüm gönderildiğini söyledi.

Köyde seksenli yıllara kadar şarapçılığın yapıldığını, köyde yedi imalathane ve 4 şarapevi bulunuyordu.

Köyde yetişen siyah misket üzümünden yapılan şarapların tadına doyulmazmış. Bursa’da Misi üzümlerinden yapılan şarapları satan 7-8 şarapçı vardı.

Köyde o yıllarda çok sayıda insanın şarap içtiğini dört şarapçının yanı sıra şaraphanelerde şarap satarmış.

Bağcıların yetiştirdikleri sofralık üzümleri Bursa dışında Karacabey ve Mustafakemalpaşa’da satarlarmış. Bursa’ya her gün 5 minibüs üzüm gönderilmiş. Üzümleri satmak için Tahtakale’ye giderlermiş. Üzümler daha ziyade Ağustos-Ekim ayları arasında toplanıp satılırmış. Bağcılar römorklara yükledikleri üzümleri askeri levazım amirliğine götürürlermiş. Ellili yıllarda Köyde yetişen sebze ve meyve Bursa’yı beslermiş.

Yakup Bey, 1965-1967 yıllarında okula giderken şaraphanelerin önündeki küfelerden sızan şıranın dere gibi aktığını, arılardan o sokaklara giremediğini anlattı. O yıllarda üzümlerin konduğu köfünlerin eşeklerle taşındığını anlattı.

Şarapçılığı sona erdiren sebeplerin başında Bursa’da açılan otomobil fabrikaları geliyor. Tarımsal uğraşlar, bağcılık yoğun insan gücü geliyordu. Miras yoluyla bağların bölünmesi, gençlerin çalışmak için fabrikaları tercih etmeleri, şehre göç eden damatların toprakları satması bağcılığı zayıflatmış, en son sanayiden gelen kirli hava akımları bağlardaki üzüm verimini düşürmüş, çiy halinde düşen kirlilik bağları kurutmuş, şarapçılığın sonunu getirmiştir.

Köyde yapılan pekmezin kokusu, pekmezden yapılan cevizli sucuğun ve köfterin tadını unutamadığını söyledi.

Şarapçılığı ve bağcılığı olumsuz etkileyen başka bir faktör de şaraphane sahiplerinin şaraplık üzüm üreticilerine ürün bedellerini çok uzun vadeye yayarak ödemeleri olmuştur.

Köydeki şaraphaneler yetmişli yılların başında kapanmaya başlamış. 1980’de köyün girişindeki şaraphane de kapanmış.

En meşhur şarapçılar Ömer Gümüş ve Kayaali’ymiş.

9,872 Toplam, 7 okuma bugün

Ekrem Hayri PEKER: Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar, STK yöneticisi. Bursa Mustafa Kemal Paşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı - Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya'dan Anadolu'ya - Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker@gmail.com