Osmanlı’nın kuruluş yıllarında Bursa’da sağlık

Sponsorlu Bağlantı

Malazgirt zaferinden sonra Anadolu yerleşen Türkler hızla bağımsız beylikler kurdular. Anadolu Selçuklu Devleti ve bu beylikler hızla birer çekim merkezi oldular. Anadolu’ya yerleşen Türkler, medreselerin yanında, darüşşifalar ve tıp okulları açtılar.

Kuruluş tarihi bilinen ilk darüşşifa, Danişmendoğlu Mehmet Bey tarafından 1170 yılında Niksar’da yaptırıldı. Anadolu kısa sürede darüşşifalarla donatıldı.

1206 yılında Kayseri’de Gevher Nesibe Sultan, tarafından bir darüşşifa yapıldı. Anadolu’nun en büyük darüşşifası Selçuklular tarafından Sivas’ta yaptırıldı.

Mengücekoğullarının Divriği kolu tarafından yaptırılan Darüşşifa, taç kapısının ünü tüm dünyaya yayılmıştır. Bu muhteşem yapıyı, 1228–29 yıllarında Mengücek Beyi Ahmet Şah eşi ve Turan Melek tarafından Ahlatlı Muğis oğlu Hürrem Şah adlı bir mimara yaptırılmıştır. Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası 1985 yılında UNESCO Dünya Miras Listesine alınmıştır.

Çankırı, Akşehir, Tokat, Kastamonu, Erzincan ve Amasya’ya darüşşifa yapılmıştır. Bunların dışında Anadolu’da çok sayıda bimarhane, dar-ül rahna (düşkünler evi) hizmet veriyordu.

Orhan Bey’in Bursa’yı fethi sadece Osmanlılar için değil, Bursa içinde bir dönüm noktası olmuştur. Şehir, fetihle beraber büyümeye başlar. Önce Gökdere’nin yatağı değiştirilir. Orhan Bey, hanlar bölgesinde, Orhan Boğazı denilen yerde Cami ve bir külliye kurarak şehirdeki ticari hayatı canlandırır. Şehrin nüfusu hızla artar. Orhan Bey, şehre Yahudileri çağırır. Çok sayıda meslek sahibi ve esnaf kente gelir. Şehirdeki Rum ve Yahudi tabiplere ilaveten çok sayıda tabip şehre geldi.

Orhan Bey, karaciğerinden sancılandığında, dönemin en ünlü doktoru Taranites tedavi için çağrılır. Orhan Bey’i başarıyla tedavi eden Doktor Taranites, Türklerin elinde esir olan piskopos Georges Palamas için Orhan Bey’e ricacı olur ve onun İznik’e gönderilmesini sağlar. Yine o dönemde Katip el-Konstantin adında Müslüman olmuş ünlü bir hekim, 1312 yılında bir tıp kitabı yazmıştır.

Bursa’da birbiri sıra külliyeler kurulur. Şehrin dört bir yanına hamam yapıldı. Medreseler ve sağlık kuruluşları açılır. Orhan Bey, Orhan Boğazı denilen yere bir külliye yaptırır. Bugün yok olan bir hamam külliye içindedir. Hisar içine Alaaddin Bey ve Oruçbey hamamları yapılır.  I.Murat Çekirgeyi şenlendirir. I. Beyazıt ise, şehrin girişindeki bir tepeye büyük bir külliye kurar. 1390-94 yılları arasında yapılan bu külliyeye 1400 yılında bir darüşşifa ekler.

Darüşşifa, 52 metre uzunlukta ve 30 metre genişlikte 1560 metrekarelik bir yapıydı. Vakfiyede burası için “Darüşşifanın yanı sıra “Maristan” deyimi de kullanılıyordu. Vakfiyeye göre, hastanenin kadrosu 1 Baştabip, 2 tabip, 2 eczacı, 2 şerbetçi, 1 ekmekçi ve ı aşçıdan oluşuyordu. Doktorlar ve eczacılar için birer oda, hastalar için iki büyük oda mevcutmuş. 1622 yılında kadro 25’e yükselmiş. Doktorlara 2 cerrah ve bir göz tabibi eklenmiş.

Bazı kaynaklara göre bu darüşşifada İshak bin Murat, Ahmedi, Şeyhi ve Tebrizli Ali Çelebi’nin çalıştığı yazılıdır.

1552 yılına ait sicil kayıtlarına göre 6 akçe gündelik ücret alan göz hekiminin gündeliği vakfın geliri azaldığı için mütevelli heyeti tarafından dört akçeye düşürülür. Bunun üzerine Bedreddin adındaki doktor işi bırakır. Bu gündelik ücrete çalışacak hekim bulunmayınca 4 akçelik günlük ücretin yanı sıra 12 mud (832 gr)buğday verilmesi kararlaştırılmıştır.

Şeri kayıtlarda ilginç bilgiler rastlıyoruz. Darüşşifada göz kapağına cerrahi müdahale sonucu bir gözü kör olan hasta, kehhâl’ı (cerrah) mahkemeye verir. 1487 yılına ait, hasta ve cerrah arasındaki başka imzalanan bir rıza belgesindeyse hekim Seyyit Abdülkadir’den kêhhâllerin ve cerrahların övüncü diye bahsedilir. Bu belge sayesinde bazı cerrahların göz alanında da ihtisas yaptıkları anlaşılmaktadır.

Çelebi Mehmet, Yeşil’e, II. Murat ise Muradiye semtine birer hamam yaptırırlar. Şehrin çarşısı Tahtakale ve kapalı çarşı içinde ve civarında çok sayıda hamam yer alır. Osmanlılar şehri hamamlarla, çeşmelerle donatırlar. Çünkü su ve hamam temizlik demektir.

1300’lü yıllarda Kahire, Konya, Halep, Şam, Gırnata, Buhara ve Tebriz İslam dünyasının bilim merkezleriydi. Kahire tıp öğreniminde önde geliyordu. Ancak,  geleneksel olarak eğim aile içerisinde veriliyordu.

Memlük Devleti’nin başşehri olan Kahire, tıp öğreniminin merkezidir. 14. Yüzyılda Osmanlı devletinde önemli görevler üstlenen çok sayıda insan Kahire’ye eğitime geldiler. Bunların arasında şair ve tarihçi Ahmedi, Şeyh Bedrettin, Bayburtlu Ekmeleddin Hüseyin ve 1380 yılında gelen Molla Fenari uzun süre burada kaldılar. Ahmedi, Tabip Hacı Paşa ve Molla Fenari Kahire’de Ekmelüddin Baberti’nin öğrencisi oldular.

İbni Batuta, seyahatnamesinde Kahire’de gördüğü büyük bir hastaneyi anlatır. “El-Melikül-Mansur Kalavun’un türbesi civarında, iki kasır arasında bulunan hastaneye gelince… Buranın güzelliklerini tarif etmekle müellefin kalemi aciz kalır. Bu hastanede hazırlanan sağlığa faydalı maddelerin ve ilaçların tam sayısını tespit etmek bir hayli zor. Ama oldukça başarılı bir ilaç üretim düzeni kurduklarına hiç kuşku yok. Yetkililer bana hastanenin günde bin dinar dolayında bir geliri olduğunu ifade ettiler”(İbni Battuta Büyük Dünya Seyahatnamesi, s,44-45)

İbni Batuta, misafir olduğu Birgi Sultanı Aydınoğlu Mehmet Bey’in sarayında bulunan yaşlı bir Yahudi tabibin çok büyük itibar gördüğünü yazar. Ünlü seyyah, Bursa’ya Balıkesir üzerinden gelmiştir. Seyahatnamesinde, “Bursa’nın hemen dışında çok ünlü bir sıcak su kaynağı vardır, bu kaynaktan çıkan sular büyükçe bir göle dökülür. Kaynağın üzerine biri erkeklere, diğeri kadınlara ait olmak üzere iki bina yapılmıştır.  Hastalar tedavi olmak için bu kaplıcaya gelirler. Hatta bunların arasında çok uzaktan gelmiş olanlar bulunur.”

El-Ömeri, Bursa için şunları yazar: “bu memlekette 300 sıcak su fışkıran kaplıca vardır. Soğuk balgam tüküren hasta ve felçliler bu kaplıcalarda yıkanıp şifa bulmaya giderler. Allahın izniyle pek çoğu sıhhatine kavuşur. Bu kaplıcalar dünyanın birçok ülkesinde vardır, ama hiçbir yerde bu şehirdeki gibi hepsi bir arada değildir. Sanırım bunun sebebi arazinin kükürtlü ve bataklık olmasıdır. Allah en doğrusunu bilir.”(Türkler Hakkındaki Duyduklarım ve Gördüklerim, s.165, İstanbul-2014)

Şair Ahmedi, Müntahabü’ş-Şifa (Tedavi Derlemesi) başlıklı bir kitap yazmıştır.  Adnan Adıvar, Paris’te 1933 yılında yayınladığı “La Science Chez Les Turcs Ottomamas” adlı eserinde bu çağdaki Türk bilim adamlarını tanıtır.

16.yüzyılda yaşayan Osmanlı tercüme-i hal (yaşam öyküsü) yazarı Taşköprülüzade, “Âlim ve değerli molla Hacı Paşa öğrenim için Kahire’ye gitti (…) Bu ilimden kemale erene kadar tıp okudu ve Kahire Kalavun Darüşşifası’nın hekimbaşılığına atandı. Bu görevi çok iyi şekilde yerine getirdi. Kitabû’ş şifa Fi’t Tıbbi (Tıp Yoluyla Şifa) yazdı ve Aydınoğlu Mehmet Bey’e ithaf etti. Sonra onun bir Türkçe özetini hazırladı”. (Taşköprülüzade, eş Şaikû’n Nu’maniyye, İstanbul, 1985)

Bursa, kısa zamanda İranlı ve Yahudi doktorlarla doldu. I. Beyazıt, Bursa’nın Anadolu kapısı sayılacak bir noktaya kurduğu külliyeye bir darüşşifa kurdu. Burada üç hekim görevlendirildi. Neşri’nin vekayinamesine göre Sultan I. Murat ve I. Beyazıt döneminde saraydaki hekimlerin başında İranlı bir hekim olan Gerdran’ın bulunuyordu.

Sultan I.(Çelebi) Mehmet, Anadolu’da bir sefer sırasında ağır hastalanır. Tedavi için usta bir hekim aranır. Tıbbi yeteneği ile ünlenmiş Şeyhi, tedavi için getirilir. Şeyhi, gelir gelmez hükümdarın nabzını tutar ve gözlerini muayene eder. Hükümdar’ın bir depresyon geçirdiğini teşhis eden hekim, onu psikolojik bir şokun iyileştireceğini söyler. Kısa bir süre sonra bir ulak gelir ve alınmaz denilen bir kalenin zapt edildiği haberini getirirdi.  Bu haber üzerine hükümdar hızla iyileşir. Sultan, bu tanısı üzerine hekime büyük ihsanlarda bulunur.

14.yüzyılda ilk defa 1331’de Çin’de başlayan veba salgını kervanlarla ve gemilerle yayılmıştır. Veba, 1338’de Baykal Gölü civarında, 1345’te Aşağı Volga Nehri civarında görülmüştür. 1345’te Kırım’ı, 1347 Ocağında İstanbul’u, 1347 ilkbaharında İskenderiye’yi vurmuş, Haziranda Kıbrıs, Kasım ayında Sicilya’ya ulaşmış, oradan da Afrika’ya yayılmıştır.1429’da Bursa’da baş gösteren veba salgınında çok sayıda insan ölmüştür. Ölenler arasında Emir Sultan, Şemsettin Fenari, Hacı İvaz Paşa, Emir Süleyman’ın oğlu Orhan, Sadrazam Çandarlı İbrahim Paşa, Sultan II. Murat’ın gözlerine mil çekilen Mahmut ve Yusuf çelebi ‘de bulunuyordu.

Çelebi Mehmet ve II. Murat döneminde Yahudi hekimlerden ön plana çıkan sultanı ve İshak Paşa’nın doktoru olan ve Yakup Paşa olarak tanınan İtalyan Yahudisi olan Geata’lı İocopo öne çıkar.  Papa V. Nicolaus, Yahudilere hekimleri meslekten men edince İocopo Osmanlı Devletine kaçar. Otuz yıl boyunca hekimlik yapar. Önce, İshak Paşa’nın, sonra Sultan II. Murat’ın hekimi olur. Kendisine verilen bir belgeyle vergiden muaf tutulur.

Fatih dönemini yazan Rum vakanivüs Kritovulos şöyle yazar, “Hekim Yakubes bilge bir adamdı (…) sanatının hem nazariyesinde hem ameliyesinde uzmandı.”

Yakup Paşa, Batı’daki gelişmeleri yakından takip ediyordu. 1468 yılında Ragusa Cumhuriyeti vasıtasıyla tıp kitapları getirtmişti. Sadrazam Mahmut Paşa, bu konuda Yakup Paşa’ya yardımcı oluyordu.

Yakup Paşa, ilerleyen yıllarda Fatih Sultan Mehmet’in, sırdaşı ve politik danışmanı olarak saraydaki en önemli şahıslardan birisi olarak öne çıktı.  Sultanın ölümünden sonra, “Padişahı zehirlediği iddiasıyla” yeniçeriler tarafından öldürülmüştür.

Fatih Sultan Mehmet’in sarayında çeşitli milletlerden tabipler bulunuyordu. Saltanatın ilk dönemlerinde, İranlı hekimler ön plandaydı. 1460 yılında ölen Şükrullah Şirvani, padişahın özel hekimiydi. Kutbeddin Ahmet Kirmani 1468-1497 yılları arasında İstanbul’un tanınmış bir hekimiydi. Öldüğünde Eyüp’e gömülmüştü.

Padişahın son yıllarındaki hekimi İranlı Hamidettin el-Lari’ydi. Osmanlı kaynakları sultanın ölümünü Lari’nin yanlış teşhisine bağlarlar. Yakup Paşa, saraya çağrılır ama çok geç kalınmıştır. Üstelik padişahın ölümünün hesabı ondan sorulur.

Dönemin ünlü hekimleri

Osmanlı’nın büyüme ve imparatorluğa dönüştüğü yıllarda adı öne çıkan birkaç hekimden söz edelim. 1390 yılında Müntahab-ı Şifa adlı tıp kitabını yazan ve Bursa Darüşşifası’nda hasta bakan Geredeli İshak bin Murat, Tarvih-al Ervan adlı tıp kitabını yazan, Yıldırım Beyazıt, Emir Süleyman ve Çelebi Mehmet’e hekimlik yapan Kütahyalı şair Ahmedi, yine şair ve Çelebi Mehmet’in sinir krizlerini tedavi eden hekim Şeyhi, Yadigâr adlı tıp kitabı olan Yadigâr, Ağazade Tabip Mehmet, Kemankeş Musli, Ağazade Nakşi, Vefa Çelebi…

Birkaç Türk hekim II. Mehmet’in sarayında hizmet veren Türk hekimleri İran ve Yahudi hekimlerin pozisyonu kıyaslandığında daha aşağıdaydı. Bu dönemde Necmettin Altıncızade (1386-1436) ünlüydü. Bu hekim “Mum” adı verilen bazı sondaları ilk kullananlardan biriydi. Üretral kateterizmi (İdrar kesesine sonda sokulması) ilk kez onun uyguladığı sanılıyor.

Osmanlı Kaynakları Sultan II. Mehmet’in hocası Akşemsettin’i “Kitabü’t tıp” adlı kitabından dolayı hekim olarak gösterirler. Bu kitabında ateşli hastalıkların tedavisini anlatır: “Tüm hastalıkların türlerine göre, tıpkı bitkilerdeki ve bitki köklerindeki gibi, kendi tohumlarına ve özlerine sahiptir. Bu hastalıklardan, sara, gut veya cüzam gibi bazıları kalıtım yoluyla babadan veya anadan geçerler. Ve kimi zaman geçtikten 7 yıl sonra kendilerini gösterirler. Yiyecekler ve içeceklerle geçen hastalık tohumları ise daha hızlı gelişip büyür.”

Bazı modern Türk hekimler bu paragrafta patojen bakteri kavramının ilk betimini görürler. Akşemsettin, mutasavvıf olarak,  maneviyat alanında takdiri ilahi kavramına bağlı kalmakla birlikte, tıp alanında hastalık nedenlerinin kötü ruhlara ve ayın çeşitli haletline bağlayan hekimlere de karşı çıkar.”

Fatih Sultan Mehmet’in hocası, Anadolu’da Beypazarı, Amasya, İskilip ve Göynük’te hekimlik yapmıştı. 1447 yılında Edirne’de ikinci Murat’ın kazaskeri Süleyman Çelebi gibi Osmanlı ileri gelenlerini ve 1451 yılında II. Mehmet’in bir kızını tedavi etmiştir.

Dönemin bazı tıp kitapları ve müellifleri

Yazılış tarihi kesin olarak bilinen telif tıp eseri 1390 yılında İshak bin Murat tarafından yazılan Edviye-i Müfrede adlı kitaptır. İshak bin Murat, ilk Osmanlı devrinin meşhur (müderris/profesör) doktorlarındandır. İshak Efendi, din bilimlerine de vakıf bir hekim olduğundan halk arasında “hoca tabib” diye nam salmıştır. Doğum ve ölüm tarihleri bilinmemektedir. Edviye-i Müfrede nüshaları genellikle Hacı Paşa’nın ‘Müntehabü’ş-Şifa’sı ile birlikte istinsah edilerek (çoğaltılarak) tek kitap halinde kullanıldığından adı bazı kütüphanelerde “Müntehabü’ş-Şifa et-Tıb” şeklinde geçmiştir

Asıl adı Taceddin İbrahim bin Hızır olan Ahmedi, aruz vezniyle mesnevi tarzında yazdığı Tarvihü’l Ervah adlı bir eser yazmıştır. Eserinin birinci cildinde tıbbın teori ve eczacılıkla ilgili bilgiler vermiş, ikinci cildindeyse hastalıkların tedavisini yazmıştır. Kütahyalı şair ve hekim, Yıldırım Beyazıt, Emir Süleyman ve Çelebi Mehmet hekimlik yapmıştır.

Hekim Şeyhi, Ahmedi gibi Germiyanlı, şair ve hekimdir. Osmanlı sarayında hekimlik yapmış ve Çelebi Sultan Mehmet’in sinir krizlerini tedavi etmiştir. Bazı kaynaklara göre Osmanlının ilk hekimbaşısıdır.

Mısır’a yetişen ünlü tabip Hacı Paşa (Celaleddin Hızır) eserlerini Türkçe ve Arapça yazmıştır. Sonraki yüzyıllarda Türk İbni Sina’sı olarak anılan Hacı Paşa, Kitabü’t-Teskil Fi’t-Tıbb ve Müntahab-ı Şifa adlı kitaplarında dönemin tıp bilgilerini, hastalıktan korunmayı ve ilaç yapımı konularını işlemiştir. Hacı Paşa, 1370 yılında Kahire’de bulunmuştu.

Ahi Çelebi bin Şerif, Yâdigâr-ı İbni Şerif adlı eserini Timurtaş Paşa’nın oğlu Umur Bey’e ithaf etmiştir. Bu kitapta hijyen, hastalık belirtileri, farmokoloji ve hastalıkların tedavisini anlatıyordu.

Abdulvahhab Maidri, Çelebi Mehmet Bey’e ithafen 1420’de Kitâbu’l Müntehâb fi’t-Tıbb adıyla bir kitap yazmıştır. Bu dönem yazılan tıp kitaplarının bazıları İnebey’deki kütüphanede saklanmaktadır

Fatih döneminde Tıp

Altıncızade’nin müridi Tebrizli Ahi Çelebi, Fatih’in isteğiyle 1470’da Ayas Ağa tarafından inşa edilen Fatih Külliyesi’nde bir darüşşifa kurar. Ahi Çelebi, mesane taşları üzerine 10 bölümlük bir kitap kaleme almıştır. Bu eserin Türkçe olarak yazılması bu dönemde Arapça ve Farsça’nın yanında bilim dili olarak kullanıldığının bir göstergesidir.

Yakup Paşa’nın burada ilk kez Addison hastalığını (Böbreküstü bezleri iltihabı) başarıyla tedavi ettiği düşünülüyor. Darüşşifa’da hastalar için 70 koğuş ve iki hekimbaşı bulunuyordu. Darüşşifanın vakıf senedine göre her milletler hasta tedavi olacaktı.

Fatih külliyesinde kurduğu Sahn-ı Seman (Sekiz medrese meydanı)’da müderrisler sultanın başkanlık ettiği bir jüri tarafından seçilirlerdi.

Fatih, birçok klasik tıp kitabı alır. Amasya Darüşşifası’nın hekimbaşısı Sabuncuoğlu 1465 yılında Fatih için kaleme aldığı398 sayfalık cerrahi risalesi bugün Paris’te, Bibliothéque bulunuyor.

Bu dönemde İstanbul dışında Bursa, Edirne, Manisa ve Amasya darüşşifaları gözdeydi. Edirne Darüşşifası’nda müzikle tedavi ediliyorlardı.

Tıp alanında gelişme ve rekabet, 15. Yüzyılın sonlarında İspanya’dan Seferad Yahudilerinin gelmesiyle gelişme ve rekabet kazanır. Gelenlerin en tanınmışı Gırnata kökenli Hamon ailesidir. Kısa sürede saray hekimleri arasına girerler. Aileden Moşe Hamon 1536-1554 yılları arasında Kanuni Sultan Süleyman’ın hekimi oldu. Kendisine “İsrailoğlu Musa Galenus” dedirtiyordu.

16.yüzyılın ortalarında İstanbul’a gelen Fransız seyyah Nicolas de Nicolay onun hakkında şöyle yazar: “Sultanın özel ve olağan (hekimleri vardır). Bunlar çok yüksek ücretlerle tutulur ve ihtiyaçları karşılanır. Bir kısmı Türk, bir kısmı Yahudidir… Hekimlerin en önde geleni ve otorite sahibi olan Yahudi milletindendi ve Hamon adındaydı. Altmışını geçen bu adam, mal varlığı, bilgi, nam açısından olduğu kadar, şan, şöhret ve bilgelik açısından da çok değer verilen bir şahsiyetti.”(Nicolas de Nicolay, Dans l’Empire de Solimon le Magnificent, Paris, Orient, 1989,s.181, aktaran Ortaçağda Türkler,

III. Murat’ın saltanatında sarayda 8’i paşa unvanı taşıyan 41 Yahudi hekim bulunmaktaydı.

Kanuni Sultan Süleyman, Süleymaniye Camii külliyesinde bir darüttıp kurar. Burada uzman hekimler, göz hekimleri, eczacılar, kalfalar görevlendirilir. Buna rağmen tıp alanında gerileme bu dönem başlar.  Hekimlerdeki gerilemeyi gören II. Selim’in (1566-1574) hekimbaşısı, 1574 yılında tababetin icrası için zor bir devlet sınavı koyar. XVI. yüzyılda saray hekimlerinin sayısı 116’ya çıkar.

XVII. yüzyılda İtalya’nın Padova şehrinde tıp öğrenimi yapan Panagiotis Nikussias ve Aleksandr Mavrokordato sarayda hekimlik ve drogmanlık (tercümanlık) yaparlar. Bu dönemin ünlü hekimbaşıları arasında Sakızlı İsa Efendi ve ihtida ederek Müslüman olan Giritli Nuh Efendi ön plana çıkar.

Ancak gerileme devam eder. Bu dönemde tıp eserleri özgünlüğünü yitirir. Manzum yazılmış derlemelere, ortaçağdaki uygulamaların ve bilgilerin tekrarlandığı eserlere dönüşür. Yahudi hekimlerin Avrupa’daki meslektaşlarıyla olan ilişkileri tıp alanındaki gelişmeleri Osmanlı topraklarına aktarmakta yetersiz olur.

Baltacı Mehmet Paşa’nın doktorunun Yahudi Naftali Mansur olduğunu Avram Galante’den öğreniyoruz.

18.yüzyılda Bursalı bir hekim bu kısır döngüyü kırmak ister. Ömer Şifa, tıbbi tedavilerde kimyaya başvurulmasını önerir. 1742 yılında Bursa’da ölünce mezarı Avrupalı bir hekim tarafından yaptırılır. İstanbul’da yaşayan Siyahi bir derviş olan Hazarfen Efendi, tıp alanına yönelik Arapça-Farsça-İbranice-Yunanca ve Berberice bir sözlük hazırlar.

Bu dönemde Batı’da büyük bir problem olan Çiçek hastalığına karşı aşı kullandıklarını Lady Monteagu’nun İstanbul’dan Londra’daki bir arkadaşına yazdığı mektuplardan öğreniyoruz.

KAYNAKÇA

Abdüllatif Efendi, Gazzizade Seyyid, HÜLASATÜ’L VEFEYÂT (Bursa’da Medfun Meşayihin Kısa Hayatı), Bursa-2015

-Bursa Sağlık Ansiklopedisi, Dr.Ceyhun İrgil, Dr.Çetin Tor, Deniz Dalkılınç, Dr. Can Başaran, Bursa-2017

-El-Ömeri, Türkler Hakkındaki Duyduklarim ve Gördüklerim, İstanbul-2014

-Evliya Çelebi, Seyahatname, Ankara-1984
-Galante, Avram, Türkler ve Yahudiler, İstanbul-1995
– Halil, İnalcık, Devlet-i Aliyye I, İstanbul-2010
-Hızlı, Mefail. Molla Fenari, Buras-2009

-İbni Battuta, büyük dünya seyahatnamesi, İstanbul, (Yeni Şafak Kültür Yayınları)

-İnalcık, Halil, Osmanlı İdare ve Ekonomi Tarihi, İstanbul-2011

-İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, İstanbul-2000

-Kaplanoğlu, Raif Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, İstanbul-2000

– Köymen, Mehmet Altay, Neşri Tarihi-I, Ankara-1983

-Köymen, Mehmet Altay, Neşri Tarihi-I, Ankara-1984
– Mantran, Robert, Osmanlı Tarihi, İstanbul-1995

Bursa Osmangazi Belediyesinin kuruluş dönemi padişahlarıyla ilgili olarak düzenlediği sempozyum yayınları:

-Osman Gazi ve Bursa Sempozyumu, Bursa-2005

-Osman Gazi ve Dönemi, Bursa-2010

-Orhan Gazi Ve Dönemi, Bursa-2011

-Sultan I. Murad Hüdavendigâr ve Dönemi, Bursa-2012

-Sultan Yıldırım Beyazıd Han ve Dönemi-2013

-Sultan II. Murad ve Dönemi, Bursa-2015

-Fatih Sultan Mehmet Han ve Dönemi-2016

1,057 Toplam, 4 okuma bugün

Ekrem Hayri PEKER: Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar, STK yöneticisi. Bursa Mustafa Kemal Paşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı - Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya'dan Anadolu'ya - Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker@gmail.com