Quantcast
Benim Tahtakalem – Belgesel Tarih

İsmet Tokgöz
İsmet  Tokgöz
Benim Tahtakalem
  • 20 Ağustos 2020 Perşembe
  • +
  • -
  • İsmet Tokgöz /

Loading

Benim, daha delikanlılığımdan başlayarak, “Sabahın boş aynasında” mahmur yüzümü aramak yerine, karanlıkta sessizce evden çıkıp Tahtakale’nin yolunu tuttuğum çok olmuştur. Tahtakale’den Pınarbaşı’na çıkan yokuşun başındaki ekmek fırınının tam karşısındaki Hacı Sevinç Mescidinin duvarına sırtımı verip, fırının, ortadaki kerevetin pişmiş sımsıcak ekmeklerle dolu olduğu ama kimsenin içeride görünmediği, kapağı açık fırının içindeki yanmış ağaç dallarının kızıl ateşinin geçmeye yüz tuttuğu, içeriye yansıyan kızıl aydınlığın azaldığı loş ve tenha halini görmek isterdim. Fırının bu halini görmek, uzağına düşmek istemediğim hayatın ham bilgisinin tam karşısında olduğumu hissettirirdi bana.

Sonra üst kat merdivenin başında bir hayalet gördüğüm sanısına kapılıverirdim birdenbire. Bir hayalet değil, beyaz pantolonu, beyaz fanilası, beyaz önlüğü, una bulanmış yüzü ve saçlarıyla, ekmeğin, yazının çok öncesine giden uzun tarihinden kendisine bir yorgunluk payı düşmüş gibi merdivenden ağır ağır inen hamurkârdı gördüğüm. Sokak yüzü görmemiş, insanların uykuda geçirdikleri uzun gecelerden sabaha çıktığında dışarıya adım atacak hali kalmamış, suyla unu yoğurarak hamurunu hazırladığı ekmeğin kadim hikâyesine karışmış bir insandır sanki karşınızdaki.

Tenhalığın saatleridir o saatler; yokuşun daha sonrasıysa büsbütün tenhadır. Pınarbaşı Mezarlığı’nın orada karanlık koyulaşır, “kadim ve zalim” rutubetle kalıcı bir karanlıkta kaldığınız duygusu uyandırır sizde.

Hacı Sevinç Mescidinin önünde, fırının karşısında ve şehre nefes verenlerin ayakta olduğunu bildiğiniz bu “rikkatli” saatlerde, Bursa’nın da derinden derine soluk alıp verdiğini hisseder, onun taze sabah havasıyla kokusunu, ekmek kokusuyla birlikte içime çekerdim; vakit şehri koklamanın vaktiydi.

Birden fırında insanların hareket ettiğini görüverirsiniz sonra. Her şey görünmek için sıraya girer; kısa zamanda olur bütün bunlar.  Ekmekleri çabucak raflara dizerler fırındakiler. Raflara dizilen ekmekler, mahallelerin, hane hane sokakların, kısacası şehrin geceden sabaha çıktığını muştular bize. Şehir, ayaklarının ucuna basarak sessizce karanlıklardan sıyrılıp sevdiklerimizi, sevinç ve kederlerimizi, imkânlarımızı, imkânsızlıklarımızı, evimizi barkımızı, sokağımızı, kısacası varoluşumuzun öz mekânını önümüze koyarken ruhu da çocukluk rüyalarımızı koluna takarak sokulur bize. Hava da iyice aydınlanmıştır ki artık Yunus Emre’nin, Yunus diliyle söylediği şu iki dizeyi anarak aşağı doğru yürümenin vakti gelmiş demektir.

“Miskin adem oğlanını benzetmişler ekinciğe
Kimi biter, kimi yiter, yere tohum saçmış gibi”

O tenha saatlerden hemen sonra, Tahtakale’de;  insanların hayatın yeni ve aydınlık bir gününe yine yaşama azmiyle işin, aşın, rızkın peşine düşerek  erkenden başladıkları, birbirleriyle selamlaşıp konuştukları, nalbantların körüklü ocaklarında imal ettikleri nal ve çivilerle atları, eşekleri nalladıkları, sıra sıra semerci dükkânında çalışmanın başladığı, zahirecilerin müşterilerine hizmet verdiği, çayla simiti tercih edenler olsa da çorbacı dükkânlarında taze ekmeklerin konduğu masalarda çorbalarını kaşıklayanların da olduğu, dolu dolu, hareketli bir Bursa sabahının içinde soluk alırdım. Bir sabah çayı içmek için oturduğum kahvehanelerde, konuşulanlara kulak verip çayımı yudumlarken, beyaz gömleğinin en üst düğmesini her zaman ilikli tutan Faik Kâhya’nın da orada olabileceğini bilmezdim; Bursa üzerine de şiirleri olan Niyazi Özsan, dedesinin İnebey Caddesi’ndeki evinden sık sık Tahtakale’ye inip oradaki kahvehanelerde iş görüşmeleri yaptığını söylemişti yıllar sonra.

Buğday tanelerinin toprağa saçılmasıyla başlayan ekmeğin serüveninde insanoğlunun emeği, çabası, bir karıncanın taşıyabildiği tohumu koynunda taşıyan toprakta verdiği uğraş vardır. Bu emeğinin karşılığını alan insanoğlunun sofrasındaki ekmek de ona can verir.  Ahmet Hamdi Tanpınar, bu uğraşı verenleri, “…insanoğlunun sadece toprakla temas ederek yaptığı bir arınmanın muzaffer, ilahi mahsulleri gibi” görür. Ne var ki, buğday tanesi ile insanoğlu arasındaki birbirini var eden bu yaşamsal ilişkiyi bozan kötü hasat, kuraklık, kıtlık ve açlık yılları da kendini göstermiştir. Kitabı Mukaddes’te yedi yıl süren açlık döneminden söz edilir.

Özellikle XVII. Yüzyılın başlarında, Celâli İsyanları ve kuraklık nedeniyle buğday sıkıntısının çekildiği, Bursa’da hassa simithanesinin de bundan etkilendiği, hassa harç emininin bu durumu İstanbul’a bildirdiği ve Bursa kadısına gönderilen fermanda simithanenin ihtiyacının karşılanmasının istendiği bilinmektedir.

Celâli isyancılarının 1607 yılındaki Bursa’ya saldırıları sırasında, şehrin diğer semtlerinde olduğu gibi Tahtakale’de de birçok dükkân zarar görmüştür. IV. Mehmet (1648 – 1687) döneminde de Bursa bu isyancıların saldırısına uğramış, yine şehirde birçok işyeri tahrip edilmiştir.

Daha sonra hazırlatılmış olan bir risalede, şehrimizle ilgili olarak aşağıdaki ifadelere yer verilmiştir:

“(…) Hatta payitahtı kadim Bursa dahi yağmalanıp nice mahallatı (mahallesi) ihrakı binnar olundu (yakıldı).”

Celâli İsyanlarının Bursa üzerindeki etkilerinin, Tokat ve Amasya gibi korunaksız şehirlere nazaran daha az yıkıcı olduğu ileri sürülmektedir. Bu isyanlardan sonra, padişah hassı olması nedeniyle özel bir statü atfedilen ve idari yapılanmasında “hassa harç eminliği” de yer alan şehirlerden olan Bursa’nın ekonomisi çabuk toparlanmış ve vakıf gelirlerindeki kayıplar kısa denilebilecek bir zamanda giderilmiştir.

Ahşabın, insanoğlunun kıpırtılı yüreğini avucunun içine alan sıcak dokusunun yüksek tavanlı, birbirine yakın uzun pencereli, üst katlarındaki çıkma odalarıyla cephelerine hareketlilik kazandırılmış, her iki cepheye de kollarını uzatmış bir yapı ölçeğinde nasıl kullanıldığını görmek için Tahtakale’nin en güzel köşesini tutmuş olan Çağlayan Oteli’ne durup bakmak gerekir.

Bu yapının, üst kattakilerden daha büyük ve onlardan farklı olarak üst köşeleri eğimli olan alt kat pencereleri içeride oturanların geniş bir açıyla dışarıya bakabilmelerini sağlarken, önlerinden geçenlere de bir bakışla içerisini görebilmelerine imkân tanır. Güneş vurduğunda bu pencereler, bu defa dışarıdaki hareketliliği ayna gibi yansıtırlar. Zamanı ima eden gölgenin sanki hiç uğramadığı yapımız, birbirine yakın büyük pencereleriyle kendisini gün ışığına açarken aynı zamanda insanların hep birlikte oluşturduğu hareketliliği kesintiye uğratmamayı amaç edinmiş gibidir. Tahtakale’ye de böylesi yakışır.

Sonra da ahşaba bağlılığı, hafifliği, serbestliği temsil eden büyük evin karşısına geçerdim. Avlularını kaybetmiş evleri de düşünürdüm, daha sonraları otel (Uğur Otel) olarak kullanılmış olan bu büyük eve bakarken.

Bunca hareketliliğin içindeyken bir an başınızı kaldırdığınızda Uludağ’ın yamaçlarını görüverirsiniz; her zaman sizi şaşırtacak yakınlıktadır dağ. Bu Bursa’nın en sevdiğim özelliklerindendir. Bu yapının üst katından Uludağ’a bakamamış olmak bende eksiklik duygusu oluşturmuştur. Akşam olur bu hareketlilik biter, kısa akşam vaktinden sonra zaman geceyle yol alır. Şehir de gecenin koynuna girer, ama   bu ulu dağ, yamaçlarında dervişlerin, keşişlerin, kaçkınların ışıkları yanıp sönmüş olan bu büyük dağ, ağırlığı ve ezeli sükûnetiyle, her şeyi yerli yerinde tuttuğunu fısıldar bize.

Niyazi Özsan da ona seslenmiştir:

“Ey Keşiş
ey koca dağ
buluyorum seni menzilde
kekik kokuları içinde
sensin bu şehrin sahibi
tavşanlarla
sincapların koruyucusu”           

Tahtakale’den çıkmadan önce İnebey Medresesi’ne gider ve karşısında dururdum.    Duvarları moloz taşı ve tuğlayla örülmüş olan bu çift merdivenli yapı bende yatıştırıcı bir serinlik duygusu yaratırdı. Kendimi bildim bileli bu yapılara baktım, “temaşa” eyledim. Sonraları, Osmanlıda, eşyaların, yapıların sadece işlevleriyle öne çıkmadıklarına, işlevin temaşadan duyulan hazzın öteki yüzü olduğuna dikkat çeken yazılar okurken bu sabah gezintilerimi anımsadım hep. Bu yapılar, kendi geçmişimizin kronolojisinde yer alan bir tarihsel dönemi temsil ederken, o dönemin duyarlılığını da yansıtıyorlardı.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Bursa’da bütün sabah saatlerini âbide âbide dolaşarak geçirdiğini yazan büyük yazarımızın, şehirdeki herkesin temaşa edebildiği ve zaman içinde yığılarak oluşan kültürel birikimin önde gelen ögelerinden olan mimari eserlerden biri olduğu için bu medresenin de önüne geldiğini ve güzel şeyler görmenin verdiği hazla ona baktığını hayal ederdim.

Günümüzde Yazma ve Eski Basma Eserler Kütüphanesi olarak hizmet vermekte olan İnebey Medresesi, genç yaşta kaybettiğimiz Yücel Balku’nun özgün öykülerinden biri olan Sisten Sonra başlıklı öyküsünde de anlatıcının müdavimi olduğu kütüphane olarak geçer.

“(…) Ama kütüphanede geçirdiğim zamandan haberdar değilim. Orada uzayan, genleşen, çarpılan, zaman olmayan bir zaman vardı. Geçmezdi, akmazdı. Geçtiğinde yüzyıllar küçük bir arpa tarlasına dönerdi. Öncesiz ve sonrasızdı. An’sız ve ölçüsüzdü. Zaman dışıydı. Zaman dışında bir yerde, zamanın içinde olup bitmiş vakaları okumak, bu vakaları hem hiçbir rüyada mümkün olamayacak kadar hayali ve beyhude hikâyeler ve hem de bu dünyayı acınası bir yer haline getiren yalın gerçekler olarak kabullenmek çok az bahtsıza nasip olmuştur (…).”

Yücel Balku’nun bu satırları bana, geçmişi, pek de farkında olmadan şimdiki zamanın zihniyet ve kodlarıyla tasarladığımızda, bizi bekleyenin, karşımızdaki mekâna bağlı olarak gittiğimiz dönemin koşullarında oluşmuş farklı zihniyet, zaman ve mekân algısının olacağını ima eder. Kaldıki zaman içinde değişiklikler geçirmiş, 1674yılında onarım görmüş, yakın zamanlarda özel mülkiyete geçerek uzun yıllar konserve fabrikası olarak kullanılmış bir yapıdır karşımızdaki.  Kütüphanedeki metinleri okuyabilmek, gerçekten de çok az kişiye nasip olmaktadır.

Bu durum, mimari kalıtın üzerine eğilmemizi, kesintisiz süreklilik ve değişkenliğin içinde değişmeden kalan özün izinin sürülmesini imkânsız kılmaz. Günlük hayatın içinde dahi, bu yapılarla göz göze gelerek, Bursa’da, kubbe altında biriken zamanı fark eder, “taşta mahfuz rüya”yı görebiliriz.

Medresenin önünden ayrılıp Atatürk Caddesi’ne çıkmadan, zaman ve mekân üzerine düşünmenin, geçmişi duyumsamanın, suyun yüzeyine çıkan balıklar gibi kıpırdanan anıların doyurup doldurduğu sabah vaktinin yeni gün için iyi bir başlangıç olduğunu düşünürdüm.

Kuvvetli bir hayat dalgasının üzerinde gider gibi, kimi ekmeklerini yanlarında getirmiş dağ köylüleri, birçok meslekten zanaatkârla semtin insanları arasında bütün sokaklarına sokulduğum, evlerine, dükkânlarına, hanlarına, hamamlarına, çeşmelerine, camilerine, hazirelerine baktığım Tahtakale, erkenden ritmini bulmuş hayatın içinde bulunmanın hazzını vermişti bana. Dağ köylerinden sebzeleri ve meyveleriyle şehrin doğrudan kalbine inmiş yanık yüzlü köylülerin çehrelerine belleğimde yer etsinler diye dikkatle bakmış, renkler kokular, atlar, eşekler arasında dolaşmıştım.

Osmanlının erken dönemlerinden beri tam anlamıyla kapalı bir ekonomi söz konusu olmadığı için pazarlar kurulmuş, köylüler ürününü bir kısmını, diğer ihtiyaçlarını karşılamak için satmaya pazara getirmişlerdir. O pazarlar beni ekmek kokusu gibi kendine çekmiştir. Bizim dağ köylülerini Ulucami’nin çok yakınındaki Tahtakale’de görmekle hayatın sahih tarafıyla yüz yüze geldiğimi hissederdim.

Tahtakale’den Atatürk Caddesi’ne çıktığımda duraksayıp ne yapacağımı, nereye gideceğimi düşünürken bir yürüyüş tutturup Emirsultan’a gitmeye karar verdiğim de olmuştur, hanlar bölgesine yöneldiğim de. Emirsultan’a yürümemişsem, Cemal Süreya’nın Emir Sultan için yazdığı dizeleri mırıldanırdım yürürken:

“Bursa’da otlar ağaçlar arasında
Kim yazdı günün aydınlığın
O diri o insan yüzlü beratını
Başka kim yazdı Emir Sultan’dan”

Çok sevdiği Bursa üzerine yazıları da olan Hamdulah Suphi Tanrıöver yolunu Tahtakale’ye düşürmüş olan yazarlarımızdandır. Tanrıöver, Tahtakale’ye Leylek Hastanesi’ni görmek için gitmiştir.  Orada ne gördüğünü, 1954 yılında Türk Yurdu dergisinde yayımlanan “Ne İstiyoruz” başlıklı yazısında okuyalım:

“Ben Bursa’daki Leylek Hastanesi’ni ziyaret ettim. Ne yazık ki geç kalmışım. O hastane yıkılmış, fakat ortada Tahtakale’deki eski hayır müessesesinin bulunduğu yerde yalnız birkaç leylek, birkaç akbaba kalmıştı. Köpekler, kediler ve ismini saydığım büyük kuşlar ortada avare ve emin dolaşıyorlardı.”

Ahmet Haşim’in Gurabahâne-i Laklakan (Düşkün Leylekler Evi) başlıklı yazısında anlattığı ve “deha”dan mahrum bir nevi Pierre Loti olarak nitelediği Greguvar Bay da Setbaşı’ndaki evinde baktığı iki sakat ve yaşlı leyleği Haffaflar Çarşısı’ndaki bu hayvanlar darülacezesinden almıştır. Haşim, aynı yazısında orasını şöyle anlatır:

“Bursa’da Haffaflar Çarşısı’nın ortasında bir meydan var. Bu meydan malûl hayvanların düşkünler yurdudur. Kanadı, bacağı kırık leylekler, bunamış kargalar, halkın sadakası ile yaşarlar. Haffaf esnafının aylıkla tuttuğu belki yüz yaşında, baktığı leylekler kadar amelimanda bir ihtiyar, toplanan sadaka parasıyla her gün işkembeler alır, onları bu zavallı kuşlara dağıtırdı.”

Bu hastanenin, II. Dünya Savaşı’nın öncesinde leyleklerle kartalların Karacabey Ovası’ndaki büyük kapışmasında yaralanan ve sakat kalan leyleklerin tedavi ve bakımı için kurulduğu söylenegelmiştir.

Tahtakale üzerine yapılmış sözlü tarih çalışmalarını gözden geçirirken, mahallelerini anlatan Tahtakalelilerin, mahallenin delilerini unutmadıklarını, Nalbant Hasip’in yanında çalışan Deli Ali’yi, Deli Ayten’i, Deli Azize’yi, Deli Hafız’ı da andıklarını görmüştüm. Kendileriyle söyleşi yapılan Tahtakaleliler, o zamanlar mahallelilerin delilerin feveran etmesinden korktuklarını ve onları kolladıklarını belirterek,  sonradan taşlandıklarını gördükleri bu insanların eksikliğinde kıyametin kopacağı yönünde bir inanışın da olduğunu dile getirmişlerdir. Raif Kaplanoğlu’na göre, Türkler, tanrısal bir kut olarak görülen delilerden hep korkmuşlardır.

Tahtakale’yle ilgili bu yazıyı Bahtiyar Ağa’yı anmadan bitirmeye gönlüm elvermedi. Bahtiyar Ağa, esnaftan topladığı zeytin, peynir, helva ve ekmekle mahalleye iş aramaya gelmiş işsizlerin karınlarını doyurmayı, evsiz barksızlara hanlarda parasız yatacak yer bulmayı kendisine görev edinmiş bekçisiydi mahallenin.

Kimi zaman düşlerimde, çocukluğumda koşar adım bayramyerine giderken içinden geçtiğim, İnebey Caddesi’nden, Pınarbaşı Mezarlığı’ndan gelen yoldan yağmur sularının şehrin canevine yol bulmuş gibi aktığı, nispeten düz, avuç içi kadar küçük, ama insanların bir vahada buluşmuş gibi kaynaştığı o yeri görüyorum.

Sen de oradaydın Bahtiyar Ağa, beni duyuyor musun?

İsmet Tokgöz

21 Kasım 1948 Bursa doğumludur. İsmet Tokgöz ilk ve orta öğrenimini Bursa'da tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. Uzun süre özel bir sigorta şirketinde genel müdür yardımcılığı yaptıktan sonra iki sigorta şirketinde genel müdür danışmanlığı görevinde bulundu. Öyküleri Soyut, Oluşum,Dost, Kitaplık ve Yazı dergilerinde yayımlandı. "Bir Kadırga için Yaz Resmi", "Arkadaşım", "Zekai-Çoklar Sokağında bir Yalnız" isimli kitapları kaleme aldı. E-posta: [email protected]

FACEBOOK - YORUM YAZ

Sosyal Medyada Paylaşın:
Etiketler:
İsmet Tokgöz

BU MAKALELER İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR!

  • YENİ