Quantcast
Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Tahsin ŞİMŞEK

Osmanlı Gerçeği ve Mithat Paşa

Tarih, ne güzellemedir, ne koçaklama. Ne de üç beş kuruşluk caizeye avuç açan kaside. Biz, tarih dediğimizde bir övünmeyi biliyoruz, bir de karalamayı. Okuduğumuz da böyle, seyrettiklerimiz de. Yıldırım’la savaştı diye Timur, hâlâ o “aksak” zalimin tekidir, Molla Lütfi ya da Piri Reis’in idamlarını sorgulamak da hâlâ tarihe ve Osmanlı’ya ihanettir.

Ne yazık ki Osmanlı’yı örgütlü devlete dönüştüren Orhan’ı, İmparatorluğa dönüştüren Fatih’i, bilimle buluşturan III. Mustafa’yı, yüz yıl sonrasının taşlarını döşeyen II. Mahmut’u değil de evet; ne yazık ki I. Osman’ı, Yıldırım’ı, Yavuz’u,  Kanuni’yi, IV. Murad’ı ve II. Abdülhamid’i yere göğe koyamayan bir tarih algımız var.

Oysa tarih, gerçeğin ta kendisidir. Eleştirel akla en çok gereksinim duyulan alandır.

Gelin, Mithat Paşa’yla buluşmadan Osmanlı’nın o gerçeğiyle, özellikle de aydın sorunuyla biraz daha yüzleşelim. Bir kez olsun “Kral çıplak!” diyebilelim. Nicesi gibi, Osmanlı da kana doymayan saraylardandır. Nasıl bir gelenek, hadi, çevirelim sayfaları.

Dündar ve Savcı Bey’lerle başlayan, oğul ve baba katline onay veren bir gelenek. Tahtın egemenliği için “kardeş katli vacip” diyen bir hukuk… Şehzade Ahmet boğdurulduğunda daha altı aylıktı!… Evet, Dündar ve Savcı Bey’ler; Yakup, İsa, Musa Çelebi’ler; Cem, Korkut, Mustafa’lar kıyılan onca saraylı ve şehzaden yalnızca birkaçı…

Sultanlar… II. Bayezid, II. Osman (Genç Osman), Deli İbrahim, III. Selim IV. Mustafa o zehirletilen ya da, boğdurulanlardan. Mahpeyker, Kösem, Fatma Sultan’lar da… Tarih, Fatih ile Abdülaziz’in ölümlerine de kuşkuyla bakıyor.

O yetkilerini “güç”le sınayan paşalar… Bayezid Paşa, Çandarlı Halil, Mahmut Paşa, Gedik Ahmet, Karamanî Mehmet, Koca Mustafa, Pargalı İbrahim, Hezarpare Ahmet, Merzifonlu Kara Mustafa, Damat İbrahim Paşa, Mithat Paşa, Mahmut Celalettin Paşa’lar sarayın cellatlara teslim ettiği Osmanlı paşalarının en ünlüleri…

O düşünen ve sorgulayan kafalar… Kadı Burhaneddin, Molla Lütfü, Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa, Torlak Kemal, Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Piri Reis, Lari Mehmet Efendi, Hazerfan Ahmet Çelebi, Figani, Nef’î, Şeyhülislam Hayrullah, Ali Süavi…Onların katliyle de sarayın, düşünen beyinlere de hiç tahammülünün olmadığı bir kez daha kanıtlanıyor.

Ve Resneli Niyazi, Boğazlayan Kaymakamı Mehmet Kemal ve Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’ler…

Hıfzı Topuz, tarihle edebiyatı buluşturan eşsiz yazarlardan biridir. O, “Taif’te Ölüm”den “Paris’te Son Osmanlılar”a, “Hatice Sultan”dan “Elbet Sabah Olacaktır”a Osmanlı’dan nice sayfalar açar önümüze. Eğmeden bükmeden, çarpıtmadan.

Elbet Sabah Olacaktır, bir Tevfik Fikret’in romanıdır; Hıfzı Topuz’un bendeki imzalı kitabıdır, İzmir’de tanışıp söyleşmenin anılarıyla zenginleşen.

Gelin, şimdi de Taif’te Ölüm’ün sayfalarını çevirelim. Osmanlı’nın Mithat Paşa gerçeğiyle yüzleşelim. Taif, Cidde – Mekke arasında, Mekke’ye 70 km uzaklıkta bir şehir.

Mithat Paşa, nice devlet deneyimine sahiptir. Osmanlı’nın Tuna, Suriye, Bağdat, Aydın valiliklerinde bulunmuştur. 1864 Vilayet Nizamnâmesi’ni hataya geçiren örnek bir valiydi. Şûrayı Devlet’in (Danıştay) ilk başkanıdır. İlk anayasamız Kanun-i Esasi’nin (1876) hazırlayıcılarındandır, Ziraat Bankası’nın da kurucusu… Dahası iki kez de Osmanlı’nın sadrazamlığını yapmıştır.

Çocukluğumda her TC Ziraat Bankası şubesinin duvarında Mithat Paşa’nın fotoğrafını görürdüm. Şimdilerde o fotoğraf artık yerinde değil. Kimlerin, niçin kaldırdığını çoğu kişi biliyor elbet. Necip Fazıl’ın izinden gidenlerin o politik tercihleri ve dayatmalarını. Ancak şu da bir gerçek, toplumun hafızasından her şeyi silmek elbette olası değil.

En kıvanç duyduğu anımdır, 1968 Nisan’ında Necati Eğitim Enstitüsü Öğrenci derneği adına, Necati Hasçağan’la “Bursa Olayları Üzerine” başlıklı bir bildiri kaleme almıştık. O bildirinin gerekçesi, Necip Fazıl’ın 1968 Bursa Mukaddesatçılar Kurultayı’nda ve pek çok konferansında dillendirdiği şu sözler ile nice yazısında gördüğümüz şu tümcelerindedir:

“… Sultan Hamit’i koca bir dağ ve Kanuni’yi de bu dağın üzerinde bir çöp olarak kabul eden tarihin gerçek tarih” olarak benimsenmesi gerektiğini söylemekle kalmamış, şu tümceleri de kusar: “Tanzimat devri, sahte kahramanların ve din düşmanlarının açtığı bir devirdir; Ali Paşa’lar, Mithat Paşa’lar, Fuat Paşa’lar birer bela, bayrağımıza haç taktıran birer düşman, Hıristiyan olarak ölmüş, ama Müslüman olarak gömülmüş birer kâfirdirler.”, “Hürriyet gaye ise eşek’te de vardır, İslamiyet’te hürriyet yoktur.”, “…Bu züppeler çoğala çoğala Kemal’e eriştiler.”

Bilen bilir, o Mukaddesatçılar Kurultayı, Milli Nizam Partisi’ni doğurmuştu. Ardılları, Milli Selamet, Fazilet, Refah ve bugünün AKP’sidir. Necip Fazıl ideolojisinin günümüzde geldiği yer, ülkemize dayatılan onun o korkunç “Baş Yüce”lik rejimidir.

Dönelim biz, Taif’te Ölüm’den önümüze düşen notlara. Osmanlı’da kötü gidişi görenlerin başında Abdülaziz’in annesi de vardır. Valide Sultan olarak Mithat Paşa’dan bir rapor ister. O rapor, valide sultana sunulur, ancak oğlunun üzüleceğini düşünen valide sultan, o raporu, Abdülaziz’e iletmez. Bu rapora karşın, hiçbir adım atılmadığı gören ve Osmanlının geleceğinden kaygı duyan paşalar, o Mithat, Hüseyin Avni, Kayserili Ahmet Paşa’lar, Sadrazam Rüştü Paşa’yı ikna edip Şeyhülislam Hayrullah Efendi’den aldıkları fetvayla Abdülaziz’i tahtan indirmeyi kararlaştırırlar.

Bu paşaların en donanımlıları Ahmet Vefik Paşa ile Mithat Paşa’dır kuşkusuz. Mithat Paşa’nın “Türkiye, Geçmişi ve Geleceği” adını taşıyan bir kitabı vardır. O, Osmanlı’yı olabildiği kadarıyla demokrasiyle buluşturmaya çalışan bir aydındır. Bugünkü aydın tanımına göre açısı, biraz dar olsa da…

Görevden alınan Sultan Abdülaziz, Feriye Sarayı’na götürülür. Evet, Mithat Paşa, siyasal nedenlerle adam öldürülmesine karşıdır. Ne var ki tarih, kendi yolunu çizer; iki gün sonra Abdülaziz, bileklerini keserek intihar eder.

Abdülaziz, benim imgelemimde, Dolmabahçe’nin üst odalarından üryan cariyeleri gözetleyen kişidir. Bir de o Paris gezimde peşimi hiç bırakmayan iri kıyım Osmanlı’dır.

Evet, Necip Fazıl Kısakürek, Tanzimat paşaları için durup durup “Onlar, bayrağımıza haç taktıran kâfirlerdir.” der. O “Kürek” kısa değil de uzun olsa, sanırım, önünde kürümediği kimseyi bırakmayacaktı. O “haç”ın da bir hikâyesi vardır elbette. Karadağ, Sırbistan ve Bulgaristan’daki ayaklanmaları bastırmak bir komisyon kurulur. Komisyonun başkanlığını, Şûrayı Devlet başkanı olarak Mithat Paşa yapmaktadır. Komisyon, salt Hıristiyan gençlerden oluşan bir tabur oluşturur. Bu taburun sancağındaki “ay yıldız”ının yanına da bir haç eklenir. Amaç, Osmanlı’nın hem Müslümanların hem Hıristiyanların devleti olduğunu kanıtlamak, bunu Rumeli halkına göstermektir.

Mithat Paşa’nın başını yakan bir başka şey de halktan gördüğü ilgi ve sevgidir. Osmanlı’da padişahtan başkasına “Yaşa!…” tezahüratında bulunulamaz. Halk onu her gördüğünde “Yaşa Mithat Paşa!…” tezahüratında bulunduğu için başına gelmeyen kalmamıştır.

Mithat Paşa en büyük kötülüğü, en yakınlarından, koruyup kolladıklarından görür. Onların başında Cevdet Paşa gelir. Adliye Nazırı olarak soruşturmaya ve mahkemeye yön veren kişidir. Ne yazık ki 12 ciltlik Osmanlı Tarihi’ni yazmış ve Mecelle’yi kazandırmış olması, ona yeterli gelmemiş, intikam duygularını köreltmeye yetmemiştir.

Mithat Paşa – Ahmet Cevdet Paşa ilişkisine İlber Ortaylı da şu notları düşer “İstanbul’dan Sayfalar” adlı o kırkambar yapıtında: Osmanlı Vilayet Nizamnamesi Cevdet ve Mithat paşalar gibi iki zekânın ürünüdür. (…) Bu iki seçkin vezirin bir noksanları vardı: birbirlerine saygı ve tahammül. Hırçın bir mücadeleye giriştiler ve çekişme 1876 Anayasası hazırlanırken ölçüsüz bir münakaşa biçiminde patlak verdi. (…) Ahmet Vefik Paşa’yı hatırlayalım; Meclis-i Mebusan’ın dağıtılmasında Sultan Abdülhamid’in sağ kolu olmuştu. (…) Ahmet Cevdet Paşa ve Mithat Paşa arasındaki nefret söze, sözden yazıya ve nihayet fiile döküldü. Yıldız Mahkemesi’nde Cevdet Paşa yargılayıcıydı. Ma’ruzât adlı eserine Mithat Paşa için şu sözleri yazmaktan çekinmedi: “Farfara, savruk, bir şeyin sonunu kestiremez ve bitiremez, din ve devlete muzır mahluk…”

 Yeri gelmişken bir paragraf da Ahmet Vefik Paşa’ya açalım. Büyükelçilik topraklarının temsil ettiği ülkenin mülkü sayılması, ondan hatıradır; onun Tahran büyükelçiliği günlerinden. 15.000 kitaba sahip bu kültür abidesi paşanın yönü, hep halka dönüktür; sokak kadınları için Fasulyeciyan’a tiyatro gösterisi yaptırması da bunun en somut örneğidir. O da nice ünlümüz gibi Aşiyan’da yatmaktadır.

Ahmet Vefik Paşa ile Ahmet Cevdet Paşa; hatta Mithat Paşa ile Namık Kemal örnekleri bize neyi somutluyor; çok ilginçtir ki Osmanlı da “aydın kimliği”nin henüz oluşmadığını. Gerçek şu ki bir değer olmak; şair, tarihçi, bürokrat olmak aydın olmaya yetmiyor. Bu olguyu somutlamak için, biz sözümüze Hıfzı Topuz’la, Taif’te Ölüm’den notlarla devam edelim.

Mahmut Nedim Paşa ile eski dost Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa da idamı onaylayan divandaki öteki bir önemli kişiler arasında yer almaktadır. Saraya yaranma çabasını engellemeye, Plevne’nin gururu da yetmiyor demek ki!  Marko Paşa da o ikiyüzlüler kafilesindendir.

Suphi Paşa, Yıldız Mahkemesinin kararını onaylamaz, ama Abdülhamid’den de korktuğu için, karşı çıkmayı da göze alamaz. Mahkemede yargı kurallarına uyulmadığını, ama üst kurulun da mahkeme kararını bozma yetkisinin bulunmadığını belirtmekle yetinir.

Hele o Ahmet Mithat Efendi! O, Mithat adını veren, Mithat Paşa’dır. “Adın benimki gibi Ahmet Mithat olacak.” diyen kişidir Mithat Paşa. Gördüğü onca iyiliğe, Ruscuk’tan Bağdat’a hep yanında taşımasına karşın, Ahmet Mithat nankörlükte sınır tanımaz, dahası Mithat Paşa aleyhinde nice yazı döşer.

Paşa, o “Oğluma ekmek ver, tuz verme (ağız tadı hiç olmasın)” sözü, o nankörlükleri yapanlar için söylemiş olmalıdır. O nankörlüklerin başka bir ifadesi, mezar taşında bulunmasını istediği şu tümcedir: “Aşırı gayretine fedâ olan Mithat Paşa’nın mezarıdır.”

Dr. Naşit Efendi, Taif zindanında Boğdurulan Mithat Paşa için  “tifodan öldü” diye bir rapor düzenlemiş olsa da Mithat Paşa’dan başka Taif’te can veren yedi kişi daha vardır; hepsinin de suçu, Sultan Abdülaziz’e suikast düzenlemektir. Evet anımsayalım, Taif’te Abdülhamit’in emriyle boğdurulanlar arasında Mahmut Celaleddin Paşa da vardır (1884).

Batı’daki tepkiler üzerine, Mithat Paşa’nın Taif’teki mezarı açılmış, kesilen başı, bir tahta sandıkla Abdülhamit’e getirilmiştir. Abdülhamit, o kafatasını ne yapmıştır / yaptırmıştır bir bilen yok. Ama kendisine iletilen evrak-ı metrukesini, yirmi dört yıl sarayında saklamıştır.

Evet, dinmeyen tepkiler üzerine açılan kabirde bulunan, kafasız bir cesettir. 1951’de Taif’ten Hürriyet-i Ebediye’ye taşınıp oraya gömülen de o kafatasından yoksun kemik yığınıdır.

Bugünkü cumhuriyetimizin, bir süredir hasretini duyduğumuz parlamenter demokrasimizin temellerinde hiç kuşkusuz Mithat Paşa’nın o inatçı savaşımının katkıları vardır. “Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir.” tümcesinde ifadesini bulan o ruhun…

Evet, ne Kanun-i Esasi’nin o 113. Maddesini unutmak olası, ne de Ahmet Cevdet Paşa’nın Mithat Paşa ölüme mahkûm edilirken takındığı o tutum ile Ahmet Mithat Efendi’nin nankörlüğünü?

Osmanlı’nın anlı şanlı Ahmet Vefik Paşa’sının Meclis’i Mebusan’ın dağıtılmasında, o “Zoraki Nikâh’ın(!) bozulmasında, Abdülhamit’e en büyük desteği vermesi ve Mithat Paşa’ya yaşatılanlar, öncelikle şu olguyu somutlar kuşkusuz; aydın, iyi niyetin değerini bilir; ancak hiçbir zaman, iyi niyet bağışçısı değildir, olmamalıdır. Tutkusu ve heyecanı ne denli yüksek olursa olsun, aydının tek kılavuzu, ufuk ötesini de gören o “eleştirel akıl”dır. Başka hiçbir şey değil.

* Şehir, 180. Sayı, Eylül-Ekim 2026

Yazar Hakkında

YAZARLAR
TÜMÜ
SON YAZILAR