Bu Yazıda - Konu İçi Ara Başlıklar
Fransız Kont Alfred de Moustier, 1861 yılında İstanbul’a Fransa elçisi olarak atanan Lionel de Moister’in akrabası olup, Sultan Abdülaziz’in izniyle 24 Eylül 1862’de İstanbul’daki büyükelçiliğin sekreteri Bay de Vernouillet eşliğinde Yenişehir, İznik, Bursa, Ulubat (Ulubad / Uluabad) Gölü, Mustafakemalpaşa, Harmancık, Tavşanlı, Aizanoi (Çavdarhisar), Gediz, Uşak, Kula, Salihli, Ayasuluk (Selçuk) ve Efes’i kapsayan bir geziye çıkmıştır. Bu seyahatin öyküsü ise 1862’de “Le Tour du Monde” dergisinde yayımlanmıştır.[1]
Moustier’in gezisine Fransız bir hizmetçi ve Yunan bir tercüman (tedarikçi ve aşçı) da eşlik etmiştir. Eşyalar dört sandığa yerleştirilmiş, bunların üzerine de kamp yatakları serilmiştir.
İstanbul’dan yola çıkan Moustier, yanındakilerle beraber Yenişehir ve İznik’ten sonra Bursa’ya gelmiş, ardından da Uludağ’a çıkmıştır. Bursa’da dört gün kalan, şehrin öne çıkan özellikleri hakkında bilgi veren Moustier, Bursa-Gemlik yolunun yapımının tamamlandığını, Mudanya yolunun ise neredeyse bittiğini, Davut Manastırı olarak ifade ettiği Osman Gazi ve Orhan Gazi türbelerinin yeniden inşa edildiğini belirtmiş, fotoğraflar çekip çizimler yapmıştır.[2]
Moustier’in Bursa’dan sonraki ziyaret yerleri Ulubad, Mustafakemalpaşa, Büyükorhan, Harmancık, Tavşanlı ve Çavdarhisar olmuştur. Bu yazının konusu: yazarın seyahatinin Bursa’dan Harmancık’a kadar olan 7. ve 8. bölümlerini içermektedir.[3]
Bursa’dan Ulubad’a
5’inde (5 Ekim 1862) sabah saat dokuzda Brousse’dan (Bursa) ayrıldım ve M. de Vernouillet’in bir gün önce avcılık zevkine dalmak için gittiği Ouloubad’a (Ulubat / Ulubad / Uluabad) doğru yola koyuldum. Bir günümü çizim ve fotoğrafçılığa ayırdım.
Bursa’dan Ulubad’a on saatlik bir yürüyüş mesafesi var. Bir süre Mudania (Mudanya) yolunu takip ediyoruz. İki yolun kesiştiği noktayı biraz geçip, Nilüfer’in bir kolu üzerinde Orta Çağ’dan kalma ve oldukça pitoresk (resmi yapılmaya değer) bir görünüme sahip köprüyü görmekte fayda var. Bursa’dan dört saat uzaklıkta, öğle yemeği için durduk. Karşımızda, ziyaret etmeyi çok istediğim küçük Apollonia kasabası vardı; ancak rotamızda değildi ve bugün Ulubad’a zar zor yetiştik.
Sürücülerden biri, biraz sert ama zeki bir yüze sahip genç bir Türk, “Çelebi” dedi, “bana güvenecek misin? Atlarımız iyidir; senin tercümanın ve benim arkadaşım da öyle.” Onlar bagajlarıyla yolculuklarına devam edecekler; ben sizi Abouliont’a (Apolyont / Gölyazı) götüreceğim ve oradan bildiğim yollardan Ouloubad’a (Ulubad) ulaşacağız. Kabul ediyorum ve çayırlar ile bataklıklardan dörtnala geçmeye başlıyoruz. Saat üçte, Abouliont’un (Apollonia ad Rhyndacum) girişindeki göle ulaşıyoruz.
Gölyazı İzlenimleri
Bu küçük kasaba (Apolyont / Gölyazı), her tarafı suyla çevrili küçük bir tepede yer alıyor; iki veya üç yüz metre uzunluğunda ahşap bir yaya köprüsü onu anakaraya bağlıyor; ancak yılın bu zamanında yürüyerek de ulaşılabilir. Antik kent kıyı boyunca uzanıyordu ve burada hala bazı bina kalıntıları görülebiliyor. Bugün, sadece ada, genellikle temeli suya batmış duvarlar arasına sıkışmış evlerle kaplı. Sayıları yaklaşık üç yüz olan bu evlerin büyük çoğunluğu balıkçılıkla uğraşan Hristiyanlar tarafından iskân ediliyor; göl balıklarla dolu ve özellikle yumurtaları havyar yapımında kullanılan çok sayıda mersin balığı (Turna balığı olmalı) içeriyor. Dar, tepelik sokaklardan geçerek ilerliyoruz, sonra surların etrafındaki sahilde yürüyoruz; harçsız, üst üste büyük bloklardan inşa edilmiş bir bölümü Helenistik döneme ait gibi görünüyor, geri kalanı ise Geç Roma İmparatorluğu’na ait. Bir zamanlar bir tapınağın frizine ait olan güzel bir antik parçanın gömülü olduğu bir duvar bölümünün resmini çiziyorum. Sonra aceleyle ayrılıyorum, çünkü gün sona eriyor.
Uzun süre göl kıyısında yürüdük. Kıyıları zarifçe girintiliydi, su yüzeyinde birkaç ada beliriyordu. Doğuda Olimpos’un (Uludağ) beyaz zirvesi, batıda ise güneşin battığı İda’nın karanlık zirvesi yükseliyordu; bu manzaranın hatırasını asla unutmayacağım. Gece çöküyor; ancak güzel bir ay ışığı, ıssız ovada hızla ilerlememize olanak tanıyor. Yolculuğumuzun üçte ikisine geldiğimizde, büyük bir yıkık binanın yanından geçiyoruz; bu bina ülkede uğursuz bir isimle anılıyor: Keurseuz-Khan / Hırsızlar Hanı (Issız Han).
Vadinin kuzey tarafındaki tepelerde bir orman yanıyor; bu bizim yol göstericimiz oluyor ve saat dokuz civarında Ulubad’ın karşısındaki Rhyndacus (Kocasu) nehrinin kıyısındayız. Birkaç yıl önce nehrin iki yakasını birbirine bağlayan ahşap bir köprü varmış, akıntı onu alıp götürmüş; ancak Bay de Vernouillet bizi beklemek üzere bir kayıkçı tutmuş; orada büyük bir ateşin etrafında kamp kuran diğer gezginlerden daha şanslıyız, suyu geçiyoruz ve kısa süre sonra yol arkadaşımın misafirperverlikle karşılandığı bir Yunan papazın evine yerleşiyoruz. Burası bir çeşit çiftlik ve bir manastırın müştemilatı olup; burada yaşayan rahip, zamanını ibadet ve tarlaların ekimi ile uğraşmakla geçiriyor. Avlusu hayvanlarla dolu. Bizi camları kırılmış pencereleri olan bir odaya yerleştiriyor; gece serin, ancak divanın yastıklarıyla açıkta kalan yerleri elimizden geldiğince kapatıyoruz; sabah M. de Vernouillet’in avladığı sülünlerden biriyle akşam yemeği yiyoruz ve Hôtel de l’Olympe’nin (Bursa’da kalınan otel) rahat odalarını özlemeyi düşünmeden yere uzanıp uyuyakalıyoruz.
6’sında (6 Ekim 1862) günü avlanmaya ayırdık. Kışın Apollonia Gölü kıyılarında su kuşları bolca bulunur; yılın bu zamanında daha az rastlanırlar, ancak sülünler yine de vurulabilir. Sabah, sığır sürülerinin serbestçe dolaştığı uzun sazlıkların arasında birkaç sülün avladık. Yoğun bir sis bizi sarmıştı ve geri dönüş yolunu bulma görevi bizi avdan biraz uzaklaştırdı. Öğleden sonra papaz, Rhyndacus (Kocasu) Nehri’nin ötesine, ufukta beliren ormanlık tepelere gitmeyi önerdi. Kendisi de bize yol göstermek için atlarından birine bindi ve işte orada, Rhyndacus (Kocasu) Nehri’ni geçmeye çalışırken boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kaldık. Hızlı akıntıya karşı mücadele ettik. Av başarılı olmadı; tepelerde av hayvanı bataklıklara göre daha azdı. Ama keyifli bir yürüyüş yaptık. Dönüş yolunda, ekime hazırlanmaya başlayan bazı çiftçileri izlemek için durdum. Pullukları, tekerleklerle donatılmış sağlam bir direkten oluşuyordu; demir uçlu bir ucu, toprağın yüzeyini parçalamak için toprağa doğru yönlendirilmişti. Tırmık yerine, dalları bağlı bir ağaç gövdesi kullanıyorlardı.
Ulubad’a dönmeden önce, önceki günümü geçirdiğim harabe halindeki Han’ı ziyaret ettik; göl sularına bakan, görkemli bir şekilde tek başına duruyor. Büyük bir plan üzerine inşa edilmiş; içeride, iki katlı kemerli geçitler onu üç nefe ayırıyor; merkezde, yolcuların etrafında durabileceği şekilde fenerler gibi düzenlenmiş iki büyük baca var. Işık sadece tonozlardan giriyor. Bana kalırsa, birçok gezginin inandığı gibi bu yapının bir Bizans kilisesi olduğuna inanmak neredeyse imkânsız.
7 Ekim-(7 Ekim 1862) Sabah birkaç sülün daha avladıktan sonra, Ulubad surlarını inceledik ve ben de bir taslağını çizdim. Bu surlar, İmparator Alexius Comnenus tarafından Rhyndacus ve Macestus nehirlerinin akışını korumak için inşa edilmişti. Lupadium’un kökenleri daha eskiye dayanmaz; on dördüncü yüzyılda etrafında birçok savaşın yaşandığı bir kaleydi; 1330 yılında Sultan Orhan’ın eline geçti.
Ulubad surları (Lopadium Antik Kenti)
Saat iki buçukta bize çok ilgili davranan Papaz Spiridion’dan ayrıldık. Onu iki büyük endişeyle meşgul bırakmaktan üzüntü duyduk: Köy kilisesi, güzel ve yepyeni bir kilise, 1856 depreminde tamamen yıkılmıştı ve bize kalıntılarını üzüntüyle gösterdi; ve bahçesi, oraya gelişigüzel çadırlarını kurmuş bir grup Çerkes tarafından işgal edilmişti. Şamil’in teslim olmasından sonra, Rusya’nın boyunduruğundan kaçmak isteyen birçok Çerkes, Sultan’dan sığınma talebinde bulundu. Onlar geri çevrilmeyecekti, çünkü bu güçlü ve savaşçı adamların bağlılığını sağlamak değerli bir kazanımdı; dahası, Türkiye tüm sürgünlere cömert bir misafirperverlik sunuyordu; bu nedenle devletin çeşitli yerlerinde kamplar kuruldu. Ulubad, bu şekilde, büyük kürklü başlıkları onlara vahşi bir görünüm veren bu yakışıklı atlıları tanıdı. Onları Komnenos kalesinin eteğinde mızraklarla donanmış halde dörtnala koşarken görüyoruz; Kamuya ait arazilere yerleştirilmeleri ve yoksul reayanın (vergi veren halkın) bahçelerine kurulmamaları şartıyla, bundan daha iyisi olamaz.
Sağımızda, ovanın kenarında görebildiğimiz Mouhalitch / Miletopolis (Karacabey) şehrini ve birkaç saat ötede bulunan Cysique (Kizikos) kalıntılarını bırakıyoruz. Cysique, tarihte büyük bir rol oynamış; muhteşem anıtlara sahipti. Depremler her şeyi yok etti ve tapınaklarının sütunları Konstantinopolis (İstanbul) camilerini süslemek için kullanıldı. Ancak, daha fazla zamanımız olsaydı, Mithridates’in çabalarının başarısız olduğu granit duvarlarının kalıntılarına hayran kalmak isterdik. Doğuya doğru yola koyulduk, amacımız Rhyndacus (Kocasu) Nehri’ni kaynağına kadar takip etmekti. Yol boyunca, kasabaya malzeme taşıyan bir grup köylü, bir önceki gün aynı yerde soyulan arkadaşlarının başına gelenlerden kaçınmak için bize katılmak istedi.
Mustafakemalpaşa İzlenimleri
Saat beşte, dört bin nüfuslu küçük bir kasaba olan Kirmaslı-Kassaba’ya (Kasaba / Kirmastı / Mustafakemalpaşa) ulaştık ve Rhyndacus (buradaki adı Mustafakemalpaşa Çayı) Nehri’ni derme çatma bir tahta köprüden geçtik. Bu köprünün ötesinde, misafirperver bir konak vardı. Müdür yoktu, ancak haremindeki hanımlar bize mükemmel bir akşam yemeği gönderdiler. Kasabada çok sayıda Yunanlı vardı. Aralarında önde gelen bazı kişiler bizi ziyarete geldiler ve bizi içinde eski kabartma parçaları ve pek de ilgi çekici olmayan yazıtların bulunduğu birkaç eve götürdüler.
8’inde, (8 Ekim 1862) saat altı buçukta yola çıkıyoruz. Zor bir gündü. İşte yine Olimpos’un (Uludağ) eteğindeyiz; güney yamacı, ortasında Rhyndacus’un binlerce yol çizdiği çok sayıda ormanlık tepeye ayrılıyor. -Dik yamaçlara tırmanmak, dar vadilere inmek, dereleri geçmek-zamanımızı böyle geçiriyoruz. Bazı kalıntıların bulunduğu Adrenas’ta / Adriani (Hadrianoi-Orhaneli) geceyi geçirmek isterdik; ancak Kestelek’ten sonra yollarımız bizi yanlış yöne götürdü. Muhteşem ağaçlıkların gölgesinde kalan bu tepeler labirentinde bütün gün dolaştık. Saat dört civarında, oduncuların yaşadığı Karakeuï (Karaköy) köyünden geçtik ve orada bir rehber tuttuk. Ancak Adriani’ye (Orhaneli) giden yolu kaybetmiştik ve gece çökerken, bir kayanın yamacına tutunmuş Baloukeuï (Balıköy/Aşağı Balı-Yukarı Balı) köyünün yirmi beş evini bulduğumuza sevindik. Orada yaşayan yoksul insanların her aile için sadece dar birer tahta kulübesi vardı; uzaktan bakıldığında bir odun yığınına benziyordu; hiçbiri bize misafirperverlik gösteremedi. Ama köyün merkezinde küçük bir cami vardı; camiye ait üç metrekarelik, sıvasız dört duvar ve çıplak zemini örten bir çatısı olan küçük bir oda bulunuyordu. Yatakları oraya yerleştirdik ve hizmetçilerimiz de odamıza açılan bir kapının bulunduğu caminin galerisine yerleştiler. Philippe, pirinç ve yumurta temin etti. Biz yemek kaplarımızdan akşam yemeği yerken, bazı adamlar yaklaştı ve tarlalarını tahrip eden yaban domuzlarını avlamak için geceyi onlarla birlikte geçirmemizi istediler.
İki bin beş yüz yıl önce, Kroisos zamanında, Olimpos’un dağ sakinleri zaten bu baş belası komşularından şikâyet ediyorlardı: “O zamanlar Misya’da devasa bir yaban domuzu belirdi; Olimpos’tan indi ve tarlaları harap etti… Kroisos’a haberciler gönderildi ve ona şöyle bildirildi: ‘Ey kral, topraklarımızda devasa bir yaban domuzu belirdi ve ekinlerimizi mahvediyor; Oğlunuzu ve en iyi genç adamlarınızı köpekleriyle birlikte bize göndermenizi rica ediyoruz. Kroisos, başlangıçta oğlu Atis’i göndermeyi reddetti. Çünkü bir rüya onun şiddetli bir ölümle öleceğini önceden bildirmişti; fakat genç prensin yalvarışlarına dayanamayarak onu Frigya kralı Gordius’un oğlu Adrastus’un himayesine verdi. Ona, ‘Adrastus,’ dedi, ‘seni evime kabul ettim, tüm masraflarını karşılıyorum; şimdi (iyiliğime bağlılıkla karşılık vermen gerektiği için), oğlum avlanmaya giderken ona göz kulak olmanı, yolda ona saldırabilecek kötü niyetli kişilerden korumanı istiyorum. Ayrıca, atalarının üstün olduğu alanlarda kendini gösterme fırsatını araman da doğru olur. Adrastus da “İstediklerinizi yapmaya, oğlunuza emrettiğiniz gibi göz kulak olmaya hazırım; bu nedenle, koruyucusunun sağ salim geri döneceğini bekleyebilirsiniz,” diye yanıtladı. Bunu söyledikten sonra Atys ve o, seçkin genç adamlar ve köpeklerle birlikte, iyi donanımlı bir şekilde yola çıktılar. Olimpos (Uludağ) Dağı’na vardıklarında vahşi hayvanı aramaya koyuldular. Onu buldular, etrafını çemberle çevirdiler ve mızraklarını fırlattılar. Adrastus, okunu yaban domuzuna nişan aldı, ancak ıskaladı ve Kroisos’un oğluna isabet etti. Demir uçla vurulan Atys, rüyanın kehanetini yerine getirdi. (Hérodote, Histoires, 1, XXXVI-XLV)
Ev sahiplerimizin (domuz avı) teklifini kabul etmedik; aralarında bir Adrastus’un bulunabileceği korkusuyla değil, dinlenmeye ihtiyacımız olduğu için. Ancak onlara barut vererek karşılığını ödedik ve burada, barutu bize karşı kullanmayı planladıklarından anlık olarak şüphelendiğim için özür dilemeliyim. Gerçekten de, saat dokuz civarında (yazar akşam namazı vakti olduğunu belirtiyor), tüm köylülerin derin uykuda olduğuna ve biz de uykuya dalmış olduğumuza inanıyorduk ki, caminin kapısı aniden açıldı ve bazıları meşale taşıyan bir grup adam içeri girdi. Birden irkilerek uyandık, silahlarımızı kapmak üzereydik ki, hemen ardından kalabalığın secdeye kapandığını ve ardından hüzünlü bir ilahinin (ezan olmalı) başladığını gördük. Yanımızda haydutlar yerine, dua eden köylüler vardı.
Büyükorhan İzlenimleri
9 Ekim- (9 Ekim 1862) saat yedide yola çıkıyoruz. Geçip gittiğimiz ve kalıntıları zaten pek ilgi çekici olmayan Adriani’yi (Adranos kentini) ziyaret etmekten vazgeçerek, rehberimizi geceyi geçirmeyi planladığımız Harmandjick’e (Harmancık) doğru gitmeye davet ediyoruz. Bir önceki gün olduğu gibi, tepelik ve gölgeli bir araziden geçtikten sonra, öğlen saatlerinde ormandan çıktık. Önümüzde geniş bir vadi açıldı; Rhyndacus (Kocasu) Nehri, ekili tarlaların ortasında ayaklarımızın dibinden akıyordu; solumuzda, Olimpos Dağı’nın (Uludağ) güney yamacı, devasa bir beyaz mermer duvar gibi görünüyordu. Bu manzarayı seyrederken, Oranna (Orhanlar / Büyükorhan) adında yüz evden oluşan bir köye girdik ve bir çeşmenin yanında atlarımızdan indik. Yerli halk kısa sürede bizi çevreledi: iyi giyimli, yakışıklı köylüler bize yumurta ve üzüm getirmek için acele ettiler.
Vadinin diğer tarafında, Olimpos Dağı’nın (Uludağ) üst platosuna benzeyen granit kayalarla kaplı tepeler buluyoruz. Bu kayaların arasında, uzun yapraklı, derin loblu meşe ağaçları (Quercus aegylops) yetişiyor; bu ağaç türü Doğu’ya özgü olup, çok büyük meşe palamutları, yün demetine benzeyen tüylü bir çanak içinde bulunur. Bu meşe palamutları deri tabaklamada kullanılır; ticari olarak “vallonée” veya “gallon du Levant” olarak bilinirler. Vallonée meşesi, Küçük Asya’da geniş alanları kaplar ve ülkenin zenginliklerinden biri olarak kabul edilir.
Yörükler
Dağlara ve ormanlara tekrar giriyoruz. Bir Yörük kampından geçiyoruz. Türklerin Tatar bozkırlarını terk etmesinden bu yana altı yüzyıldır, en soylu kabilelerinden bazılarının [Türk ailesi, Kara Koyun kabilesi ve Beyaz Koyun kabilesi olmak üzere iki ana koldan gelir. Osmanlılar bundan, Selçuklular ise birincisinden gelir ve göçebeler de bunlarla bağlantılı olduklarını iddia ederler.] göçebe yaşamdan vazgeçmek istemedikleri ve aynı topraklarda yerleşik bir nüfus ile göçebe bir nüfusun bir arada yaşaması ilginç bir gerçektir.
Türkmenler ağırlıklı olarak Anadolu’nun güney kesiminde, Toros Dağları yakınlarında yaşarlar; köyleri vardır, topraklarını işlerler ve sürülerini sadece yaz mevsiminde dağlara çıkarırlar. Yörükler ise keçi kılından yapılmış çadırlarından başka barınakları yoktur ve uzun süre tek bir yerde kalmazlar; Toros Nehri ile Karadeniz arasında dağınık halde yaşarlar; Olimpos Dağı (Uludağ) onların karargâhı ve etrafında döndükleri merkezdir.
Yaz aylarında yüksek yerlerde kalırlar ve develeri, öküzleri, koyunları ve keçileri otlaklarda ve ormanlarda dolaşırken, çam ağaçlarıyla çalışırlar ve onları vadilerin tabanına olabildiğince devirirler. Ağaçları yerden bir metre yükseklikten keserek kütüğün yüzeyine çıkan reçineyi toplarlar ve sürüleri için yiyecek sağlayan otlak alanlarının sınırlarını genişletmek için deviremedikleri ağaçları sık sık yakarlar. Kış gelince vadilere inerler ve özellikle kilim yapımı olmak üzere bazı mesleklerle uğraşırlar. Bunlar, yüz, iki yüz ve bazen bin aileden oluşan aşiretlere bölünmüştür. Otuz altı olduğu söylenen her aşiretin başında, kabileyi yöneten ve Osmanlı Devleti ile ilişkilerinde temsil eden, her şeye gücü yeten bir lider olan bir bey bulunur. Bu durum, Sultan Mahmud tarafından yıkılan eski feodal sistemin son kalıntısını temsil etmektedir. İstanbul’da, Yörüklerin durumunu kademeli olarak düzenlemek ve onları mümkün olduğunca sultanın diğer tebaasına entegre etmek için çabalar sarf edilmektedir; bu şekilde, zorluklarla da olsa, askerlik kanunu onlara uygulanmıştır. Her aşiret, hem vergi hem de kamu arazisini kendi yararlarına kullanma hakları için hazineye ödenmesi gereken tazminatı temsil eden yıllık bir ücretle vergilendirilir.
Yörüklerin gelenekleri ataerkildir ve yabancılar, ülkenin sakinleri gibi, genellikle onlardan korkacak bir şey bulmazlar; ancak, ancak kendilerini suçlayacak bir yanlışları olduğunda, beylerinden başkasının adalet dağıtmasına kolay kolay izin vermezler.
Bir Yunan tüccar bana birkaç yıl önce, kendisini beklenmedik bir şekilde kuşatan ve büyük miktarda para çalan suçlular tarafından şaşırtıldığını anlattı. Birkaç gün sonra, saldırganları pazarda tanıdı: Yörüklerdi. Onları müdüre gösterdi; müdür, onları meydanda tutuklatmakla uğraşmadan, kurnazca onları evine çekip esir aldı. Kabilede büyük bir karışıklık çıktı. O gece bey, tüccarın evine girdi, ne kadar para kaybettiğini sordu ve ertesi gün parayı iade edeceğine söz verdi; eğer suçluların serbest bırakılmasını sağlamazsa, büyük bir intikamla tehdit etti. Tüccar da geri adım atmadı. Gerekli adımlar atıldı ve müdürden sorun çıkaran mahkûmları serbest bırakması için fazla bir şey istenmedi; böylece mesele aile içinde çözüldü.
Bir dereyi geçerken, yük hayvanlarından biri tökezledi, bavullarımız gevşedi ve suya düştüler: utanç, boşa harcanan zaman; gece çöktü ve rehberlerimiz yolu bulmakta zorlandılar. Karanlık çöktü ve bizi ormanda yakaladı. Neyse ki, ay yükseldi ve ormanın kenarına yaklaştığımızı fark etmemizi sağladı. Önümüzde, Yörüklerin yaktığı ateşlerle aydınlanan Rhyndacus (Kocasu) Vadisi açıldı; saat yedi buçukta Harmancık konağına girdik.

Harmancık İzlenimleri ve Harmancık Müdür Konağı
Karşılaştığımız türünün en dikkat çekici binası ve iyi korunmuş bir Türk evinin gerçek bir örneği. Dış cephesinin zarafetinden bahsetmeye gerek bile yok, içinde oyma ahşap işçiliği ve kalın halılarla döşenmiş birçok büyük oda bulunuyor. Müdür, giyim tarzından ve tavırlarından kolayca anlaşıldığı üzere, yeni ekolün bir yetkilisi. Aceleyle hazırlanan akşam yemeğinden sonra usulca odadan çıktı ve bizi uykunun tadını çıkarmaya bıraktı.
10 Ekim’de (10 Ekim 1862) günün bir bölümünü dağlar ve ormanlar arasından geçerek yolculuk yaptık; Rhyndacus’un (Kocasu) kolları olan çeşitli dereleri geçtik. Bu vadilerin dibinde biriken çakıllar ve onları çevreleyen kayalar, Olimpos Dağı’nın (Uludağ) oluşumuyla eş zamanlı olarak meydana gelen yer değiştirmelerle bir araya gelen ve karışan çeşitli unsurların ilginç örneklerini sunuyor: gnays, serpantin, mermer, silisli kuvars ve akik benzeri taşlar sırasıyla orada karşımıza çıkıyor.
Frig Anıt Mezarı
Öğle vakti, Rhyndacus’a (Kocasu) doğru tekrar aşağı indik; üst platoyu vadiye bağlayan yamaç, volkanik bir püskürmenin sonucu olarak ortaya çıkmış, tuhaf şekilli kayalarla doluydu. Bu tüfün ince bir bloğu, zirvesinde bir alınlık oluşturacak şekilde şekillendirilmiş ve yanlarına, bir lentoyu destekleyen iki payanda ile hatları belirlenmiş bir girinti oyulmuştu. Bu süslemeler ve alınlık arasında, cesetlerin iç odaya indirildiği bir açıklık vardı. Bu anıt, aslında Frig dönemine ait ve Küçük Asya’nın çeşitli vadilerinde, özellikle Uşak ve Kara-Hissar civarında bulunan türden eski bir mezardır.

Moymul ve Tavşanlı İzlenimleri
Mahimoul (Moymul) kasabası yakınlarındaki Rhyndacus nehrinin (Kocasu) kıyılarına varıyoruz. Bir saat sonra, saat beşte, Taouchanly’ (Tavşanlı) dayız. Bu küçük kasabada altı yüz ev var; Ermenilerin yaşadığı yaklaşık yirmi ev, Türklerin evlerinden ayırt edilemiyor; kadınlar sıkıca demir parmaklıklı pencerelerin ardında kalıyor ve sadece başlarını örterek dışarı çıkıyorlar. Hristiyanların sayısının az olduğu kasabalarda, ihtiyat gereği mümkün olduğunca dikkat çekmemeye çalışıyorlar.
Taouchanly’nın (Tavşanlı’nın) müdürü, konağının küçük ve harap halini gerekçe göstererek bizi kabul edemediği için özür diliyor; bizi, etrafı derin bir saygı ifadesiyle çevrili büyük bir aileyle birlikte, saygıdeğer bir yüze sahip yaşlı, seksen yaşındaki bir Ermeni bankacıya götürüyor; bu ataerkil evde en dokunaklı nezaketlere maruz kalıyoruz.
Anadolu’nun her yerinde, Müslümanlar kadar Hristiyanlar arasında da, çocukların anne babalarına duydukları saygı bize çok dikkat çekici geldi; onların yanında ayakta duruyorlar, oturmaya davet edilmeyi bekliyorlar.
Dahası, Türkler aile hayatına çok değer veriyor ve genel olarak inanıldığından çok daha ölçülü gelenekleri koruyorlar. Kur’an’da hoş görülen çok eşlilik, yalnızca istisnai durumlarda gerçekleşir ve haremdeki kadınların hepsi efendilerinin insafına kalmış köleler değildir; aksine, eşlerinin hizmetkârları ve refakatçileridir ve eşleri onları kıskanç bir şekilde gözetirler.
11’inde (11 Ekim 1862) sabah saat onda yola çıktık. Bursa’dan beri aynı atları kullanıyoruz; yorgunlar ve biniciler isteksizce iki gün daha bize kiralamayı kabul ediyorlar.
Tavşanlı’dan Çavdarhisar’a
Kermian (Germiyan) sancağının başkenti Kioutaya’yı (Kütahya) ziyaret etme fikrinden vazgeçtik, çünkü orada da ilgi çekici bir şey bulamadığımız için, Taouchanly’den (Tavşanlı) ayrıldıktan sonra Aizani (Çavdarhisar) harabeleri yönüne doğru yola koyulduk. Taouchanly (Tavşanlı) vadisi verimli ve şimdiye kadar geçtiğimiz vadilerin herhangi birinden daha iyi işlenmiş görünüyor. İki saatlik yürüyüşün ardından, Rhyndacus’u (Kocasu) tahta bir köprüden geçerek, gri ve beyaz kül yığınlarından oluşan bir dizi tepenin yanından geçiyoruz; ardından, tabanı bir nehir tarafından yıkanan dik kayalıklara oyulmuş volkanik püskürmeler geliyor. Orada, bir çeşmenin yanında öğle yemeği yediğimiz Ak-şeer (Akşehir / Akçaşehir) köyü bulunuyor.
Rehber aramak için durduğumuz küçük bir köy olan Doudesch’te (Dudaş köyü), yerliler bizi şüpheyle karşıladı ve köy sakinlerinden birini bize eşlik etmeye ikna etmekte zorlandılar. Sonunda, vaatlerimize kanan uzun boylu, güçlü yüz hatları Kabyle (kabile) tipini andıran bir adam ikna oldu. Uzun bir tüfekle silahlandı ve bizden önce, yük atlarımızı bile geride bırakacak kadar hızlı bir tempoyla yola koyuldu; önceki günlerde bu dağ insanlarının ne kadar hızlı hareket ettiklerini zaten gözlemlemiştik. Kireçtaşı tepelerini geçiyoruz; yamaçlarında köylüler kereste hasadı ile meşgul. Bazen oyulmuş basit bir ağaç gövdesinden yapılmış arabaları, tabanına yakın yerlerden kesilmiş büyük bir meşe ağacından oyulmuş silindirik platformlar olan iki devasa tekerlek üzerine monte edilmiş. Ahşap bir dingile kötü bir şekilde takılmış bu tekerlekler, dönerken, sıkıntı içindeki bir yaratığın iniltilerine benzeyen ve çok uzaklardan duyulabilen garip bir ses çıkarıyor. Vahşi bir vadide yer alan Gueuk-Keuï (Gökköy / Gökler) köyünde, bir çeşmenin cephesini oluşturan, aslan figürlü eski bir kabartma görüyoruz; aynı türden birkaç mermer daha tarlalara dağılmış halde duruyor. Bunların şüphesiz Aizani (Aizanoi) tiyatrosundan geldiği düşünülüyor; benzer örnekler orada da bulunuyor. Tırmanıyoruz, iniyoruz, Aizani gizli kalıyor. Güneş ateşli bir gökyüzünde batıyor ve kısa süre sonra sadece yıldızlar yolumuzu aydınlatıyor; ancak berrak atmosferden geçen parıltıları o kadar canlı ki, rehberimizin hemen arkasında kalarak iyi bir ilerleme kaydediyoruz. Neyse ki ormanlık bölgeyi geçtik ve soluk gece ışığını yansıtan beyazımsı bir arazide Rhyndacus Vadisi’nin (Kocasu) kenarından geçiyoruz. Saat sekizde ay ufukta beliriyor ve ilk ışınları, kısa bir mesafede, Jüpiter Tapınağı’nın sütunlu avlusunu ve Rhyndacus’un mermer köprüsünü ortaya çıkarıyor. Aizani kalıntılarını geçerek Chavdir-Hissar (Çavdarhisar) adlı küçük köye giriyoruz. Zaptiyeler, Muhtar’ı bulmakta zorlanıyorlar, çünkü Türkiye’de akşam karanlığı çöktüğünde herkes evde oluyor. Ancak saat dokuz civarında, mütevazı ama özgünlükten yoksun olmayan bir konağa alındık; orada çok mütevazı bir atıştırmalık yedik ve geceyi geçirmek için yerleştik.
Seyyah, Çavdarhisar’da Aizanoi antik kentini gezdikten sonra sırasıyla Gediz, Uşak, Kula, Salihli, Sard harabeleri, Ayasuluk, Efes’i gezmiş ve izlenimlerini yazmıştır.
Dipnot / Kaynakça
[1] Le Tour Du Monde, Nouveau Journal Des Voyages; Edouard Charton, Paris: Librairie de L. Hachette,1864-Premeier Semestre. Bu eserinde içinde Moustier’in seyahati şu başlık altında bulunur: A.de Moustier, “Voyage De Constantinople A Ephese, Par L’Interieur De L’Asie Mıneure Bithynia, Phrygie, Lydie, Ionie 1862”, sf. 225-272; Dijital erişim: https://gallica.bnf.fr/ark:/12148/bpt6k343847
[2] Alfred de Moustier’in seyahatinin Bursa ve Uludağ bölümleri, Bursa Günlüğü Dergisi’nin 23. Sayısında Agah Enes Yasa tarafından yayımlanmıştır. Bkz. Agah Enes Yasa, Alfred De Moustier’in Bursa Cevelanı, Bursa Günlüğü, sayı 23, Ocak-Şubat-Mart 2024, s.24-31.
[3] Alfred de Moustier, a.g.e. sf. 250-255; https://www.turquie-culture.fr/pages/histoire/relations-franco-turques/voyage-de-constantinople-a-ephese-bithynie-phrygie-lydie-ionie-par-le-comte-de-moustier-1862.html?showall=1; https://fr.wikisource.org/wiki/Voyage_de_Constantinople_%C3%A0_%C3%89ph%C3%A8se,_par_l%E2%80%99int%C3%A9rieur_de_l%E2%80%99Asie_Mineure,_Bithynie,_Phrygie,_Lydie,_Ionie

Bursa’dan Ulubad’a
Mustafakemalpaşa İzlenimleri
Büyükorhan İzlenimleri

