Quantcast
Herodot’la Duru Söylenceden Kanlı Gerçeğe – Belgesel Tarih

Tahsin ŞİMŞEK
Tahsin  ŞİMŞEK
Herodot’la Duru Söylenceden Kanlı Gerçeğe
  • 21 Haziran 2021 Pazartesi
  • +
  • -
  • Tahsin ŞİMŞEK /

Loading

Herodot da hemşerim; Tales, Bias, Heraklit, İsidoros, Antemyus, Aleksandros gibi. O da başımı her kaldırışımda gördüğüm o “en güzel gökyüzü”nün altından! Karya’mdan, şu bizim Bodrum’dan.

Herodot, seçkin bir ailenin çocuğu. Lyxes ile Dryo’nun oğlu. Ünlü şair Panyanis’in yeğeni.

Herodot’un yetişmesinde en büyük etki amcası Panyanis’in. Tiranlar, [tek adamlar da], hiçbir çağda sivrilenleri sevmezler. Herodot ve ailesinin de Halikarnas yönetimiyle başı derttedir. Bu nedenle Herodot, eğitimini Pisagor’un toprağı Sisam’da (Samos) yapmak, yaşamının önemli bir kısmını da Solon’un, Sokrat’ın memleketi Atina’da geçirmek zorunda kalır. Öldüğü yer, İtalya’nın Toronto Körfezi’ndeki Thurium’dur; mezarı da oradadır.

Herodot, iyi bir gözlemci, sabırlı bir derlemeci ve yorulmak bilmez bir gezgindir; Balıkçı’ya göre de “dünyanın ilk büyük turisti.” Ne diyor “Tarihin Babası” o gezgin: “Nil boyunca gidebildiğim kadar giderek kendi gözlerimle görüp edindim… (sayfa 130, 2. Bölüm-29. madde)” İşte bu nedenlerle kitap da arkeoloji, folklor, coğrafya ve tarihi buluşturan eşsiz bir örnektir. Hatta şiirsel ve yazınsal anlatımıyla da…  Kendi çağı içinde başka bir örneği de yoktur.

Herodot, o çağın olanaklarıyla gezilebilecek her yeri gezmiştir. Mısır piramitlerinden ve sfenkslerinden Karadeniz’in dalgalı kıyılarına, Fenike’den Trakya’ya, Pers ülkesinden Libya’daki Kyrene ve Atlas ağzındaki Herakles Direkleri’ne (Cebelitarık)… Ulaşım olanaklarının çok kısıtlı olduğu o dönemde, Herodot’taki bu zengin bir yer, yön, coğrafya bilgisine parmak ısırmamak olası değil! Herodot’un binlerce yıla tuttuğu ışık, işte bu nedenle sönmüyor. Bunu, salt Atina, Yunan övgüsüne bağlamak da akla ziyan bir kıskançlık olsa gerek.

Halikarnas Balıkçısı, Herodot’taki Atina, Helen övgüsünü epeyce abartılı ve yanlış bulur. Bunu, Anadolu’nun Sesi’nde şu cümlelerle açıklar: “Herodot, Barbar saydıklarını çoğu kez uygarlıkta Greklere eşit görür. Kimi yol barbarları hor görürse, nedeni, bir süre Atina’da kaldığındandır. Çünkü Yunanistan hep hor görmüştür Anadolu’yu (s. 33)”[1] Balıkçı, bu yargısını somutlamak için Solon-Krezüs diyaloğunu örnek gösterir. Krezüs, Solon’un Kıbrıs’ta öldüğü yıl Lidya kralı olmuştur. Aynı yıl içinde görüşme olanağı bulmuşlar mıdır, yoksa bu, tamamen bir Atina tevatürü müdür? Balıkçı’ya göre öyledir ve dört dörtlük bir “Atina uydurması”dır.

Peki, buradan yola çıkarak Herodot’u eleştirmek, Tarih’i[2] yargılamak gerekir mi? Elbette hayır! Her olay, her yapıt, her kişi kendi çağının koşulları içinde anlamlandırılır ve değerlendirilir. 2500 yıl önce Tarih’e eş örnek başka bir yapıt var mıdır; daha doğrusu ondan daha yetkini?

Bu gözlem, deneyim ve kazanımlar, Herodot’ta çağını aşan bir tarih bilinci oluşturmuş; kendisine eleştirel ve olabildiğince nesnel bir bakış açısı kazandırmıştır. Hatta inançları sorgulayacak, Homer’i de eleştirecek denli!… Evet, tarih süreklidir; yıkılanın yerini mutlaka yenisi alacaktır. Yaşam da bütün doğallığıyla akacaktır.

İşte bu farklılıktır, Herodot’u, 2500 yıl sonra getirip Nermi Uygur gibi seçkin bir düşünürle buluşturan. Ne diyor Nermi Uygur, “Tarih deyince yalnız tarih bilimi anlaşılmaz. Tarih, aynı zamanda insan dünyasında olup biten olayları insanların değişik zamanlarda neler yapıp ettiğini dile getirmektir.” Özetle, Uygur’un bu saptamasına uygun her şey var Tarih’te. Mitoloji, inancın belirleyiciliği, kadın erkek dünyası, gelenekler…

Herodot, üstten bakmayı bilen üstün, o kral zekâdır. Onun Tarih’i bize bir kez daha kanıtlıyor ki, “Doğu – Batı (Avrupa) Çatışması” binlerce yılın gerçeğidir. [Troya, Çanakkale, Dumlupınar’ı bu olgu bağlamında değerlendirmek gerekir. Suriye ve Irak’ta, bütün Ortadoğu’da, Ermenistan’da yaşananları da…]

***

Artık çevirelim sayfaları. Tarih’in dili İyoncadır. Bu dilin yaşayan en yetkin örneği de bu yapıttır. Önümdeki kitabın çevirisi Fransızcadan. Müntekim Ökmen’in sıra dışı emeğine söylenecek hiçbir söz yok! “Gönül almak” yerine “hoşnutluk vermek”i kullanması o sıra dışılığın en güzel örneklerinden biri kuşkusuz. Bu emeği saygıyla esenliyorum. Elbette bu çeviriyi, Tarih’in anadiliyle karşılaştırarak kontrol eden Azra Erhat’ın emeğini de…

Tarih, 817 sayfalık bir kitap.  Önsözü, dizini ve ötekileri çıkardığınızda tam 745 sayfalık bir metin. Her paragrafı numaralı dokuz kitap.

Tarih, sayfalarını bize “abece”yle açıyor, epik şiirle (destan) kapatıyor. Lidya’da açılan sayfa, benim coğrafyamda, yani o “en güzel gökyüzü”nün altında kapanıyor. Nerede mi? Ruh (Psike) ile canın (Eros) buluştuğu Mikale eteklerinde. Yani Milet’in karşısındaki Doğanbey (Domatia) önlerinde.

Kitabın dokuz bölümünde her biri, aslında ayrı birer kitap. Her biri, belleğin (mnemosine) çocukları olan o dokuz esin perisinin adını taşıyor. Sırasıyla şöyle: Klio (abece-tarih), Euterpe (müzik), Thalia (Pastoral şiir-komedi), Melpomene  (tragedya), Terpsikhore (dans-koro), Erato (lirik şiir), Polyhymnia (ilahi-hitabet), Urania (astronomi), Kalliope (epik şiir). [Biz bu esin perilerini (musalar), bir başka yerde de görüyoruz bir arada. Bir Zeugma mozaiğinde. O mozaiği görüp de büyülenmemek olası değil.]

Ben de aldığım notları, bölümleyerek aktaracağım. Daha çok da coğrafyamızı ve kendi tarihimizi ilgilendirenleri öne çıkararak. Zaman zaman da bugünün penceresinden görünenlere, küçücük yorumlar ekleyerek. Köşeli değil, ama köşeli ayraçlar içinde.

 

Savaşlar, Yengi ve Yenilgiler: 

Kitabın özeğinde, Persler var. Pers tarihinin yaklaşık elli altmış yıllık bir döneminin öyküsü. Kiros, Kambises, Darius, Kserkses dönemlerinin…

Tarih’in kapısı bize Lidya ve Ege’yle açılıyor. Perslerin Lidya, Med, Babil- Asur, Massaget (Hazar ötesi eski bir Türk halkı), Mısır, Libya, İyonya, iskitya (İstros ‘Tuna’ kuzeyi, Volga batısı), İyonya, Atina’ya seferleri anlatılıyor. İşgallerle, yengilerle, yenilgilerle süren bir Pers tarihi. [Küçük bir anımsama; o İstros, kitaplarıyla büyüdüğüm Tuna’nın çocuğu Istrati’yi düşündürdü bana.]

Asya’nın üçte birinin beş yüz yıllık egemeni Asur İmparatorluğunun dağılmasıyla Ön Asya coğrafyasında tarihin taşları yerinden oynuyor. Dağılanın yerini derlenenler alıyor. Bu imparatorluktan ilk kopan Medlerdir. Medler, Asya ordularına, kolordu düzenini ilk getirenlerdir; okçular, mızraklılar, atlılar birliklerini onlar oluşturmuşlardır. Persler, Med birikimi üzerine kurulmuştur.

Her şeye karşın Persler, ahlaklı, erdemli, ilkeli bir toplum. İran, bu nedenle binlerce yıldır var. Diliyle, kültürüyle, tarihiyle…

***

Kitap, bir kız kaçırma öyküsüyle başlıyor; İo’nun kaçırılmasıyla. Büyük kavganın başlangıcında bu var. “Persler olayları böyle anlatırlar ve İlyon’un düşüşüyle başlar Yunanlılara karşı öfkeleri. (s. 7, 1-5) Bu dünya, kız kaçırma dünyasıdır. Fenikelilerin İo’yu, Giritlilerin Eurupa’yı, Yunanların Media’yı, Troyalıların Helana’yı kaçırdıklarını biliyoruz. [Kız kaçırmalar, bugün de medyanın da baş haberi olmaya devam ediyor.]

O gözü doymaz zaman, Lidya’nın İyonya başta olmak üzere, “İyonya, her zaman tehlikelerle dolu bir ülke (s.481, 6-86)”dir,  bütün Ege’yi egemenliği altına almasını sağladı. Tek direnen Miletlilerdi. Onların da çekmedikleri kalmadı. Beş yıl boyunca yakılmadık tarlaları, talan edilmedik mal varlıkları kalmadı O acıların tanığı Miletli ozan Arion’a, Prieneli bilge Bias’a bin selam.

Lidya’ya Ege yetmemiştir. Ancak doğu umduklarından sert çıkmıştır. Kızılırmak’a kadar ilerleyen Medler, Anadolu’nun doğusunu ele geçirmişlerdir.

Lidyalılar, Medlerle bir kez daha savaşırlar. Savaş, Tales’in çok önceden bildirdiği bir gün ve saatteki güneş tutulmasıyla durur. Kollar kesilir, kanlar karıştırılır; artık kan kardeşidirler. Barış sağlanır ve kutlanır. Lidya kralının kızı, Med kralının oğlu ile evlendirilir.

Bu arada belirtelim, yüz yirmi sekiz yıllık Med tarihi içinde, 28 yıllık bir İskit dönemi vardır. Bu dönemde Asya ve Kuzey Anadolu İskit egemenliğinde yaşamıştır.

Artık Lidya tahtında Krezüs vardır. Krezüs, Anadolu’da Helen hegemonyasına son veren ilk Anadoluludur Isparta’dan Kapadokya’ya her yeri de haraca bağlamıştır. Saldırılarına gerekçe oluşturacak bakıları da rüşvetle sağlamıştır. Artık gözü Hayls’ın (Kızılırmak) ötesindedir.

Krezüs’e Kızılırmak’a kadar egemen olmak yetmemektedir. Dahası Pers-Med kapışmasında kız kardeşinin kocası Astyages’in öldürülmesi de savaş için gerekli nedeni oluşturmuştur. Perslerin gözü de zengin Lidya’da ve Ege’dedir.  Krezüs, önce Pteria (Sorgun-Kerkenez Dağı), sonra da Sardes Savaşı’nı kaybeder. Son anda bağışlanır, Pers sarayının akıl hocasıdır; Sard tahtında da bir Persli oturmaktadır artık.

Perslerin,  Lidya’dan Milet’e, Knidos’tan Ksantos’a saldırmadığı yer yok. MÖ 540’larda artık bütün Anadolu’nun egemenidir. Yaşanan, yaşatılan onca acıyla.

İyonya, Pers komutanı Harpagos’tan çok çekmiştir, “…ilk vurduğu yer, Phokaia olmuştur. (s. 88, 1-162)”; yani Foça. Göç başlamıştır, Trakya kıyılarından Fransa’nın Marsilya kıyılarına… Knidoslular da o beş stadlık (888 m.) kıstağı kazmak zorunda kalmışlardır. Ksantos ve Kaunoslu savaşçılar, tutsak olmamak için kadınlarını ve çocuklarını kaleye kapatıp yaktılar, sonra da birbirlerine bağlanarak düşmana saldırdılar ve öldüler. [Yani “ya istiklal ya ölüm” dediler.]

Perslerin Ege hakimiyetinden sonra, her başı sıkışan, tahtını konumunu kaybeden, soluğu Pers sarayında alır. Lidya, Milet, Teselya, Ispartalı… hepsi ordadır artık! İhanet kapısını açan tek güç vardır: hırs! [Ha dün Perslerle gelecek düşleri kuranlar, ha bugün ABD’yle…]

Massagetler Arax Irmağı (Seyhun) ötesinde yaşayan bir halktır. Hükümdarları Tomris’tir. Giyimleriyle, yaşayışlarıyla İskitlere benzerler. Savaşın kazananı, Massagetlerdir. Kirus’un ömrü, Tomris’in elindeki kan tulumunda sona erer;  kafası, kan tulumuna batırıla bastırıla!

Kambises döneminde Mısır ve Eyitopya Pers İmparatorluğuna katılır, Mag isyanı bastırılır Darius döneminde de önce Ermenistan, İndus Irmağı’na kadar Hindistan, Asya, Arabistan ve Libya… Darius’un Ege’de aldığı ilk yer Samos’tur. Çünkü onlar Polikrates komutasında Mısırlıların bağlaşığıydılar (müttefik). Babil ayaklanmasını da bastırdıktan sonra hedef artık İskitya’dır.

İskitler, Asyalıdır. Massagetlerle yaptıkları savaştan yenik çıkıp Tuna kuzeyine göçen, Kimmerleri yerinden yurdundan eden bir halktır. İskitlerin dikili bir ağaçları, kentleri kasabaları yoktur. Atalarının mezarlarına zarar vermeyen kimseyle savaşa tutuşmazlar. Her yerden zaferle dönen Darisus, bu seferden, İskitya’yı fethedemeden, eli boş döner.  Bu, Persler’in Massagetlerden sonraki ikinci yıkımıdır. [Massagetler de İskitler de eski Türk halklarıdır. Tomris de ilk kadın imparatordur. Cumhurbaşkanlığı forsunda onlar yer almasalar da!…]

Darius, komutanları Megabazos’u Trakya’da, Histiaios’u Sardes’te bırakır. Kıyıların komutanı Otanes’tir. Bizans ve Khalkedon’u (Kadıköy) İşgal eden Persli odur

Persler, bu kez de gözlerini Hellespontos (Çanakkale), Trakya, Yunan ülkesine göz dikmiştir. İlk talan ve büyük yıkım, Ege kıyılarında olmuştur. Karya’nın Çine Çayı, Labranda, Pedasos direnişleri kalıcı olmadığı gibi Milet’in onca direnişi de bir sonuç vermemiştir. Milet’in kendine fazla güvenmesi, Aristagoras’ın Sardes’e saldırması, Aristagoras ile Histiaios’un öngörüsüzlükleri ve ikili oynamaları da bunda etkili olmuştur kuşkusuz.

Milet, o zamanlar bir liman kentidir. Lade Adası da batı yönündeki ilk adadır. Burada Miletliler, öteki bağdaşıklarıyla (İyonlar, Midilliler, Sakızlılar ve öteki adalılar) topluca bir kez daha direnirler. Lade Savaşı’nı da kaybederler. Bu savaş, İyonya’nın ve Milet’in büyük yıkımıdır; Miletliler, topluca Susa’ya sürülmüşlerdir. Persler, ne kent bırakmışlardır, ne tapınak! Milet’te, Didim’de… Perslere koşut hareket eden bir başka işgalci de Fenikelilerdir.

Perslerin gözü artık Milet’in bağlaşığı Atina’dadır.

Persler, MÖ 490’daki Maraton Savaşı’nı kaybetmişti. Bu kez ordunun başında Kral Kserkses vardır. [Gelinine bile sahip olmaya kalkan o dizginsiz hırs!]  Dinar, Menderes, Sarıgöl üzerinden ilk durak Sardes’e gelir. Sonra da Çanakkale Boğazı’na kurulan köprü üzerinden Trakya’ya geçer. Orduların boğazdan geçişi tam yedi gün sürer. Pers kara ve deniz ordusunda, egemenliği altındaki her halktan asker vardır; Asur, Med, Hind, Mısır, İskitlisinden Makedon, Fenike, Kıbrıs, Lidya, İyonya, Karya, Likyalısına kadar… Yüzme bilmeyen Asyalı deniz askerleri bile! “Sonuç olarak Dareios oğlu Kserkses, Sepias Burnu’na kadar ve Tgermopylai’ye kadar, toplam beş milyon iki yüz seksen bin iki yüz yirmi kişi getirmiş olmaktadır. (s. 593, 7/-86)” Yurtlarını savunanların cephesini, Atina, Isparta, Argos, Korent, Tegea, Aigialılar ve bağdaşıkları Sicilyalılar oluşturmaktadır. Ne var ki Atinalılar bu zor günde, komutayı bir Ispartalıya bırakmak zorunda kalsalar bile kibirlerinden ödün vermezler, “biz ki Yunanlılar içinde bir tek yurt değiştirmeyen kimleriz (s.581, 7-161)” deyip kendilerini yere göğe koymazlar. [Görünen o ki bu da ilkçağın dünya savaşlarından biridir. Atina, o kibrinin bedelini, Peloponez Savaşlarında Isparta’ya boyun eğerek ödemiştir.]

İlk zafer, bir fırtına sayesinde denizde, Sepias Burnu’nda kazanılır. [Ve bu olay bana şu dizeleri düşürür: “Her güvey bir bora mıdır / Ey kaynana / Fırtınalarla zafer getiren” O Bora (Boreas), hem bir rüzgârdır, hem bir Attikalının damadıdır.] Persler, sonrakileri de kaybettiler. 480’deki Thermopylai, Artemesion, Salamis (deniz savaşı), 479’daki Plataia ve Mikale Savaşlarını…  [Elle olacak olan bu kadardır!] Kserkses de felaketin gelmekte olduğunu görmüş, Salamis Savaşı’ndan sonra Mordonios’u Teselya’da bırakıp geri dönmüştür. Çünkü boğazdaki köprü yıkılırsa asıl büyük felaket o zaman olacaktır. Dönen ordunun çoğu yolda hastalık ve açlıktan kırılmıştır. Mordonios da savaş meydanında can vermiştir.

Bu savaşlarda kuşkusuz kazanan da kaybetmiştir. Atina, akropolü dahil, bütünüyle yakılıp yıkılmıştır.

Savaşın kahramanları, Leonidas, Eurybiades, Temistokles, Pausanias özellikle anımsanmalıdır.

[Temistokles, sürgünde, Menderes Magnesya’sında can vermiştir. Doyurulamayan gurur, başa beladır böyle her zaman. Bu savaşlara Perslerin yanında katılan Halikarnaslı I. Artemisia’yı ve onun bir deniz kuvvetlerini yöneten bir komutan olarak başarılarını, Çine-Alabandalı Aridoles’i coğrafyamız hatırına bir yere not edelim.]

 

 

Mitolojik Öyküler ve Simgeler:

Tarih’in ilk mitolojik öyküsü, Kandelas – Giges öyküsüdür. Kandelas, karısının duru çıplak güzelliğini Giges’e göstermek ister. Gösterir de. Ancak karısı bunu fark eder ve Kandelas’ı affetmez. Buyruk kesindir; Giges, Kandelas’ı öldürür. Ne can kalır ne taht!… [Görünen o ki, o gün bugündür, ne çıplaklığından utandı zaman ne de çıplaklığı şantaj giyotinine yatırmaktan.]

  • Kirus’un annesi, Pers sarayının gelini Mandane, Lidyalı Astyages’in kızıdır. Rüya yorumcuları, tarafından doğuracağı çocuğun Astyates’in yerini alacağı yorumu yapılır. Astyates, doğan çocuğu öldürmesi için komutanı Harpagos’a teslim eder. Harpagos, değişik gerekçelerle bu işi kendi yapmak istemez, Astyates’in sığırtmaçlarından birinin yapmasını ister. Adamları, çocuğun ölüsünü gelip alacaklardır. Sığırtmaç, özellikle karısı Kino’nun (Yunanca karşılığı kancık köpek) ısrarı üzerine, söylenen yere, o sırada ölü doğan kendi çocuğunu bırakır. Çocuk, Karadeniz taraflarında gözlerden uzak büyür. Her şeyiyle farklıdır. Gerçek bir gün ortaya çıkar. Astyates, çocuğun yaşadığını öğrenince Harpagos’u cezalandırır; hem de bir şölende, kendi oğlunun etini kendine yedirerek. Astyates’in gördüğü bir başka rüya, farklı yorumlanınca çocuk, Pers sarayına teslim edilir. Gerçeğin Pers sarayı tarafından öğrenilmesi, hem Astyages’in hem yüz yirmi sekiz yıllık Med İmparatorluğunun sonunu getirir. Kiros, sığırtmacın büyüttüğü o çocuktur. Pers tahtının Büyük Kirus’u. Harpagos da Pers sarayının namlı şanlı zalim komutanıdır artık…
  • Halikarnas Balıkçısı’na göre Krezüs-Solon diyaloğu bir tevatürdür sadece. O diyaloğun öyküsü kısaca şöyledir: Krezüs sorar Solon’a: “… acaba mutlulukta herkesi geride bırakan bir kimseye rastladın mı? (s. 18, 1/30” Hazinesiyle, altınlarıyla övünen Krezüs’e, Solon’un yanıtı şudur: “Kesin olarak tek bir olay yoktur ki, bugünkü yarına benzesin. (s. 20, 1-32) / Her şeyin sonuna bakmalıdır; tanrı çok insana mutluluğu yem olarak sunar, sonra da çeker alır elinden. (s. 21, 1-32”
  • Kadın iradesinin gücünü, Karya soyluluğunu somutlayan şu tümceler için, Herodot’u nasıl esenlesem bilemiyorum: “… Atina Prytaneion’undan gelmiş olan ve kendilerini İonların en soylusu sananlar, kadınlarını koloniye götürmemişlerdir. Ana babalarını öldürdükleri Karialı kadınları almışlardır. Bu cinayetten ötürü kadınlar, kendi aralarında yeminle berkittikleri bir yasa koymuşlar ve bu yasayı anadan kıza sürdürmüşlerdir. Bu yasa, erkeklerle birlikte yemeğe oturmamak, kocalarının adını anmamaktır; böyle yapmakla babalarının, ilk kocalarının ve oğullarının ölümünü ödetmek istemişlerdir, bir cinayeti işledikten sonra kendileriyle beraber olmaya kalkışanlara. Bu olayların geçmiş olduğu yer Miletos’dur. (s. 81-82, 1-146)” Evet, o kadınlar, o yeminlerini hiç bozmadılar; ne kocalarının adını andılar, ne sofralarına oturup iki lokma ekmeklerini paylaştılar. O günden kalma bir alışkanlık mıdır bilmem, bu coğrafyada kadınlar, kocalarından söz ederlerken hâlâ “bizim herif” derler. [Prytaneion, meclis demektir; Atinalılar ona “halkevi” derler. Prytaneio’a gelenler Atina’nın soylularıdır. Soyluluk, yetmiyor gönül kazanmaya. Adam yerine konmaktır aslolan! Biz, halkevlerinde koymaya çalıştık, halktan korkanlar çareyi kapatmakta buldular.]
  • Firavun Psammetikos, insanoğlunun kullanma gereksinimi duyduğu ilk sözcüğü merak eder. Böylece yeryüzünün en kadim halkını, ilk insanını saptayacaktır. İki çocuk doğar doğmaz bir odaya bırakılır. Amaç, hiçbir insanla iletişimi, bağı olmadan büyüyen bu iki çocuğun ağızlarından çıkacak ilk sözcüğü saptamaktır. O sözcüğün “bekos” olduğu görülür. Bekos, Phrygia (Frigya) dilinde “ekmek” anlamını taşır. Böylece insanın, hem gereksinim duyduğu ilk sözcük hem en kadim halkı saptanmış olur. [Yeryüzünün ilk insanı Frigyalıdır, en eski dili de. Yazılıkaya’daki “mater” sözcüğü de “anne”dir; yeryüzünün anası. Anadolu’nun sesini duymayanın duyması gerekir artık!]
  • Firavun Pheron’un gözleri zamanla görmez olmuştur. On yıl sonra bir bilici (orakl), gözlerinin açılacağını kendisine muştular. Ancak gözlerini, kocasından başka biriyle ilişkiye girmemiş kadının sidiğiyle yıkaması gerekmektedir. Önce kendi karısınınkiyle yıkar, açılmaz. Epeyce denemeden sonra birisinin sidiği, gözlerinin açılmasını sağlar. Onu kendine eş alır. Ötekilerin hepsini bir kente toplar, içindekilerle birlikte kenti ateşe verir. Bu olayı da yükseklikleri 44.4 m.’yi bulan iki dikilitaş anıtlaştırır. [Yaralı parmağa işeyin, işetin de aman gözlerinizi uzak tutun o sidikten!]
  • Kambises öldükten sonra, Pers tahtına kimin çıkacağı sorunu yaşanır. Tahtın altı adayı vardır. Kendi aralarında anlaşırlar. Güneş çıktığında, kimin atı erken kişnerse onun tahta çıkması konusunda anlaşırlar. Darius’un açıkgöz seyisi gizlice, “Darius’un atını alıp çıktı, uzun süre kısrağın yakınlarında dolaştırdı, dişinin kokusunu aldırdı, sonra koyverdi, at gidip kısrağı aştı. (s. 257, 3-85)” Darius da Pers tahtını… [At, her zaman sahibine göre kişnemez, önce kısrağına göre kişner.]
  • Sakızlı Panionios, köle pazarından Pedasoslu (Troya yakınlarında bir yer) Hermotimos’u satın alır, iğdiş ettirip Sardes’te satar. Hermotimos’un yolu zamanla Kral Kserkses’in sarayına çıkar. [Çoğu hadımın yolu da Osmanlı sarayına çıkmıştır.] Hermotimos, zamanla yeteneği ve zekâsıyla kralın gözüne girmeyi başarır. Perslerin Yunanistan seferi sırasında kral onu Mysia’ya (Erdek yöresi) gönderir. Hermotimos burada Panionios’a rastlar. Sonrasını Herodot şöyle anlatır: “… çocuklarını karşısına getirtti ve Panionios’a kendi elleriyle iğdiş ettirdi; baba, zor altında denileni yaptı ve bu iş bitince çocukları da babalarını iğdiş etmeye zorladı; Panionios kefaretini böyle ödedi ... (s.661, 8-1016)”
  • Libya, adını Libye adlı yerli bir kadından alır. Asya, Promete’nin karısıdır. Europa, Fenikelidir; yolu Avrupa’ya hiç düşmemiştir. Fenike’den Girit’e, oradan da Likya’ya geçmiştir anca. Ammon, Mısır’da Zeus’un karşılığıdır; Osiris Diyonisos’un, Horos, Apollon’un, Bubastis, Artemis’in, İsis de Demeter’in… nsanlar yeryüzüne aittir. Yeryüzü tektir. Başka başka adlarla da olsa insanlar, belli çağlarda benzer şeylere inanacaklardır. Dün birden çok tanrı vardı, bugün tek tanrının günüdür.]
  • Persler, kendileri için“… biz Perses’in çocuklarıyız. Onu Danae oğlu Perseus’a Kepheus kızı Andromeda doğurmuştu. 575, 7-150” derler. [Persler de Doğu – Batı buluşmasının çocukları olmayı yeğlerler. Nemrut’un başındaki Antiokhos’da da görürüz bu buluşmayı; onun da anası Helen, babası Pers’tir. Adana adının “Danae”den geldiğini unutmayalım.]
  • Ağaçlar içerisinde yalnız çam ağacı, bir defa kesildi mi ölür, bir daha sürmezdi. (s. 457, 6-37)”

 

Halklar ve Kültür, Gelenek Görenekler:

Herodot, gelenek ve göreneklerin gücünü, toplum üzerindeki etkisi şöyle somutlar: “Bu görenekler o kadar köklüdür ve Pindaros’un şu dizesi ne kadar doğrudur: ‘Yasa, dünyanın kraliçesi(s.231, 3-38)” İşte onlardan en çok dikkatimi çekenler:

  • Lidyalı kızlar, kendilerini satarak çeyizlerini hazırlarlar. Lidya’nın en görkemli anıtı, Alyattes’in tümülüsüdür. Alyattes, Krezüs’ün babasıdır. Bu tümülüse en büyük katkıyı, o kendini satan kızlar vermiştir.
  • Pers sarayından Atina’daki halk meclisine, Mısır’dan Lidya’ya geleceğin belirleyicisi, önce bakıdır (fal). Sefere mi çıkılacak, geleceğe dönük bir karar mı alınacak, ilk başvurulacak kişi, o ülkenin en ünlü bakıcısıdır. [O bakıların her biri, şiirsel bir metindir. Her çağın kutsal metinleri gibi. Bakıdaki düğümü çözmek de ayrı bir iş, oldukça ince bir sanat. Yani “hikmet” sahibi olmak herkesin işi değildir. Askerlerimiz Kanal’da boğulup şehit olurken, Sultan Vadettin de baktırdığı yıldıznameden medet ummaktaydı; oldukça da huzurluydu!]

O bakıcıların en ünlüsü de Delfoi Tapınağı’nn Pithya’sıdır.  Pithya, Delfoy’daki falcıların genel adıdır. Medlerde Mag, Mısırlılarda Ammon…

Pithya, ne söyleyecekse buhara oturarak söyler. O dilberin kapısı, eli dolu gelen herkese açıktır. Her şeye de; özellikle rüşvete. [Bu gerçeğe karşın dine yapılan saygısızlık hiç affedilmez; tarihin her döneminde olduğu gibi! Her çağ kendi yalvacını bulup çıkarmaktadır. O çağın yalvaçlarından biri de Atinalı Lysistratos’dur. O varsa, Sokrat’a, Aristo’ya dönülüp bakılacak değildir elbet(!). Sokrat baldıranla ölüme, Aristo da Helke sürgününe yazgılı olacaktır elbet(!).]

  • Babil’de, kadın ya da erkek “gusül abdesti” almadan hiçbir kap kacağa el süremez,

sofraya oturamaz. Mısır’da da kadın erkek yıkanmadan kutsal hiçbir yere girilmez.

Babil’de, evlenecek kızlar, en güzellerinden başlanarak açık artırmayla satılır. Babil, “tanrının kapısı” demektir; o kapıda her kadın, ömründe bir kez, Afrodit (Mylitta) tapınağında, kendine ilk parayı atan bir yabancı erkekle yatmakla yükümlüdür. Bir beğeneni çıkmayıp da günlerce aylarca bekleyenlerin vah haline! Tapınakta bu işin düzenli yürümesini sağlamakla görevli, başları kurdele çatılı  (örtülü) hizmetçi kadınlar vardır.  [Demek ki başörtüsünün işlevi, çağlara göre değişmektedir. Bazen dinin işlevi ağır basmaktadır, ama daha çok da siyasal erkin…]

  • Perslerde, savaşta vurulup düşen komutanın bedeni düşman eline geçmeden bir biçimde hemen yok edilir. Kafa, gövdeden ayrılıp kaçırılır. Plataia Savaşı’ında, bir gün sonra, Pers orduları komutanı Mordonios’a yapılan da budur. [İki bin beş yüz yıl sonra Karıncalı Dağ’da Çakıcı Mehmet Efe’ye yapılan da… Bu, tarihin “tekerrür”ünü değil sürekliliğini kanıtlar kuşkusuz.]

Persler, toplumsal konumu pek önemserler. En üsttekilerin ağızdan öpülür, sonrakilerin yanağından. Aşağı kattansa diz kırıp secde edilir. Tek değişmeyen, adlarının aynı harfle son bulmasıdır.

  • Savaşı kazananın, ne insana saygısı vardır, ne başkasının inancına. Cezalandırmanın en bilinen yöntemi, canlı canlı kazığa oturtmak ya da derisini yüzdürmektir. Mısırlının kutsalı Apis öküzünü öldürmek, bir Persli için sadece eğlencedir.
  • Mısırlılar, temizliği güzelliğe yeğleler. Sünnet, bütün Ortadoğu’ya Mısır’dan yayılmıştır. Arap ve Fenike coğrafyasına. Dahası Mısır’da “Kadınlar ayakta işerler, erkekler çömelirler. /…/ Dişi, erkek, hiçbir tanrı sunak taşına bir kadının hizmet etmesini istemez… (s.135, 2-35)  [Ayaktaki Kleopartra’yı, biraz da böyle bir imgeyle düşünmeniz gerekir; hele bir de serde şairlik varsa.]

Domuz da yemezler. [Demek ki Müslümanlığı ve kadının yaşamdan dışlanmışlığının tarihini coğrafyanın kültüründen soyutlamak olası değil.]

Gençler yaşlılarla karşılaştıkları zaman kenara çekilir, yol verirler; bir ihtiyar içeriye girdiği zaman yerlerinden kalkarlar. (s.155, 2-80)” [İstanbul sokaklarında ve otobüslerinde de görmek istersiniz değil mi böyle bir saygıyı? Şu uygarlık, bilim ve teknolojiden daha başka bir şeymiş değil mi?]

  • Babil’den Mısır’a genelev, bütün coğrafyanın kültüründe vardır. Örneğin, bir Mısır Firavunu, tapınağı soyan birinin kim olduğunu öğrenmek için, kızını genelevde görevlendirir. Keops da “…kızını geneleve kapatıp belli bir para getirmesini istemiş… (s. 179, 2-126)” Niçin mi, yaptıracağı piramide gelir sağlaması için. [Bütün zamanlar içinde, tartısı en çok değişen, kuşkusuz ahlaktır!]
  • Garamantlar, mağaralarda yaşayan Ethiopialıları dört atlı arabalarla kovalarlar; zira bu mağara Ethiopialıları koşudan yana … ayağına en çabuk insanlarıdırlar. (s. 370, 4-183)” [Etiyopyalılar, niye hep olimpiyatların maraton şampiyonlarıdır diyorsanız, yanıtını Herodot’un bu cümlelerinde görmelisiniz. Abebe Bikila’ya da Elvan Abeylegesse’ye de bin selam.]
  • Hazar ötesinde yaşayanlar, herkesin önünde çiftleşirler(miş). [Acaba?] Ve dahası Masagetlerde, “Her erkek bir kadınla evlenir; ama ortak yararlanırlar. (s. 115, 1-216)” Ok torbasını, kadının arabasının önüne asmak buna yeter. İskit boyu Agathyrsler’de de kadın herkesindir. Masagetler ve İskitler, tanrılarına at kurban ederler, “Ölümlülerin en hızlısı, tanrıların en hızlısına adanmıştır. (s. 115, 1-216)”
  • İskitler, gövdelerine hiç su değdirmezler. Buharla ya da gövdelerine yapıştırdıkları sedir hamurlarıyla temizlenirler. İskitlerin bir kolu olan Budinliler, bit yerler. [Bugünün Budapeştelileri bu işe ne derler bilmem!]
  • Troya Savaşı’nın sonlarına doğru, savaş alanına zıpkın gibi girenler Amazonlardır. Aşil’le amansız dövüşen de komutanları Penteseliya’dır. Herodot da söz eder Amazonlardan. İskitler, Kuzey Anadolu’yu ele geçirdiklerinde, Thermodon Savaşı’ında (Terme Çayı) tutsak aldıkları Amazonları bir gemiye bindirip götürmek isterler. Amazonlar, gemideki erkeklerin hepsini öldürürler. Mürettebatsız kalan gemi, rüzgârda savrula savrula onları Kuzey Karadeniz kıyılarına sürükler. Çıktıkları topraklar, yine İskit topraklarıdır. İskitler, Amazonlardan çocukları olsun isterler. Amazonlar, kendi koşullarına uymak ve Tanais Irmağı’nın (Don) ötesine göçmek koşuluyla kabul ederler. Bu bölgede yaşayan Sauromatlar (Sarmat) işte o Amazonlardır. Amazonların Greklerle savaşları dillere destandır.
  • Traklar, “Çocuklarını köle olarak yabancılara satarlar; kızlarını kapamazlar, istedikleri adama gitmekte serbest bırakırlar; … Dövme yaptırmak soyluluk işaretidir. … Hiçbir iş görmemek kibarlıktır; toprakta çalışmak şerefsizliğin en aşağısıdır; soylu yaşamak demek, savaşa gitmek ve başkalarını soymaktır. (s. 363, 6-6)” [Bir coğrafyadan, İskender kendiliğinden çıkmıyor demek ki.]

Traklar, şimşeği ve yıldırımı korkutmak için gökyüzüne ok atarlar. [Biz de hâlâ, Anadolu’nun birçok yerinde ay ve güneş tutulmalarında silah atmıyor muyuz?]

  • Yunanlara bakarsanız, kendileri dışındaki herkes barbardır: Trakyalılar, Makedonlar, Anadolu halkları, Persler, İskitler… Olimpiyatlara “…yalnız Yunan atletleri katılabilir, barbarlara yasaktır, (s.390, 5-22)”

Herodot’un yaşadığı dönemlerde, Yunanistan’da itilip kakılanlar, bedel ödettirilenler kadınlardır.  Yaşlılar dışında, Atina sokaklarına kadınlar çıkamaz.

Oğlancılık da Yunanlara özgüdür ve de pek makbuldür; Perslere de onlardan geçmiştir. [Hatta Osmanlı sarayına… İnanmak için de öyle onca hubanname, bahname ya da şehrengiz karıştırmaya hiç gerek yok.]

 

Tarihsel ve Kültürel Kalıt:

Güneşin yolculuğu gibi, her şeyin yola çıktığı yerdir Doğu. Zaman zaman yadsınsa ya da küçümsense de “Işık doğudan yükselir (Ex Oriente Lux).”

Tanrılar da Doğu’dan yola çıkıyor, abece de

  • Yazının yolculuğu Fenike’den başlamış, İyonya üzerinden Yunanistan’a ulaşmıştır. [Herodot başka türlü söylese de abeceye, sesli harfin ilk kez katıldığı yer, Asi ağzındaki o Anadolu kenti Almina’dır. Diyeceğim o ki 1928 Harfe Devrimi ile coğrafyamıza bir kez daha döndük.]
  • Yazının yolculuğu gibi tanrıların yolculuğu da doğudan batıyadır. ’“Zaten hemen hemen bütün tanrı adları Yunanistan’a Mısır’dan gelmiştir. /…/ …tanrı adları Poseidon dışında, sanırım Pelasgların koydukları adlardır… (s. 143, 2-50)”

Toplumlar, birbirlerini etkiye etkileye, sara sarmalaya tarihte yol alıyorlar. Bu etkilenmenin somut bir örneği de şu tümcede: “Aphrodite’ye, Asurlular Mylitta, Araplar Alilat, Persler Mitra derler. (s. 75, 1-131)” İskitler de Argimpasa.

  • Her toplumun başkasından öğrendiği, başkasına öğrettiği bir şeyler var. Örneğin abece ve ticaretin odağında Fenikelileri görüyoruz. Güneş saati ile zamanı 12 saate dilimleme ise Babil’e aittir. Bilimin ve geometrinin odağında Milet vardır. İpek Yolu’ndan önce bir uygarlık rotası vardır bu yeryüzünde; Fenike –Milet, Fenike – Foça… [Rotasını belirlerken çıkacağı limanı bilemeyenlerden biri de ne yazık ki hâlâ biziz!]
  • Perslerin Anadolu’da bıraktığı en önemli tarihi kalıt (miras), Kral Yolu’dur. Sardes’ten Susa’ya uzanan bu yol, önce savaşın hizmetindedir, sonra binlerce yıl ticaretin. Lidya, Frigya, Klikya, Ermenistan, Matien (Med) topraklarını aşan, yüz on bir konaklamalı, doksan günlük bir yol. Sonradan batıda Efes’e, Milet’e de uzanan. Yaklaşık 2600 km… [Çin’in ipeğiyle tanışma daha sonranın işi.]
  • Mısırlılar, bana kalırsa, yılı Yunanlılardan daha bilimsel olarak hesaplamışlardır. Yunanlılar mevsimleri denkleştirmek için, yıla iki yılda bir, bir artık ay katarlar; Mısırlılar ise on iki ayın her birini otuz gün sayarlar ve sadece yıla açıktan beş gün katarak mevsimlerin periyodik çemberini tamamlamış olurlar. (s. 119, 2-4)” [Uygarlığın Fenike, Anadolu, Mısır, Girit yolculuğunu görmeden tarihin eşiğine Yunanları koymak bir Batı saplantısıdır. Herodot’u da görmezlikten gelmektir.]

Mısır’da, “Bir hekim yalnız bir hastalığa bakar, birden fazlasına bakmaz. (s. 155, 2-83)” [20 yüzyıla kadar Mısır’dan ne kadar da uzaklara düşmüşüz. Hatta Efesli Soranus’tan!…]

Mısır kıralı Nekos, “Nil’den Arap Körfezi’ne akacak kanalın kazılmasını durdurduktan sonra, Fenikelilerden ayrılan keşif kurulunu gemilere bindirip gönderdi. (s. 310, 4-42)” [Görülen o ki insanoğlu düşlerinden hiç vazgeçmiyor. Süveyş Kanalı’nın başındaki deniz feneri, hâlâ bu düşle ışıldamaktadır.]

  • Aristeas, İskit destanının yaratıcısıdır. Marmara Adası’ndandır. Anakarsis de bilgeleri. [Şu Destanı, Herodot’tan çok sonraki yıllara ait olayları anlatır.]
  • Türkçemizin “Karun gibi zengin” deyimi Krezüs’ten kalma bir anıdır. [Çoğu kişi ne yazık ki o Karun’u, hâlâ Harun Reşit sanır. Krezüs’ten bugüne her çağın en etkin silahıdır para. Dahası insanları ve toplumları en çok azdıranı.]
  • Sara (epilepsi), Herodot’a göre de “kutsal hastalık”tır. [Sokrat, Aristo, Büyük İskender, Sezar örneklerini gören insanoğlundan başka türlü düşünmesi de beklenemezdi herhalde. Dante, Leonardo Da Vinci, Michelangelo, Tolstoy, Dostoyevski de belleğin kapısını çalan öteki ünlüler. O çağlarda otizmin henüz tanısı yoktu. Tanılasalardı; Kafka, Beethoven, Mozart, Edison, Tesla, Van Gogh ile tanışsalardı; ona da “mucize hastalık” derler miydi bilmem! Pithya, Kafka’nın bokböceği, Van Gogh’un sarı-kırmızı takıntısını hayra yorar mıydı ona da bir şey diyemem! Yoksa bu bir hastalık değil, düpedüz şeytanlık deyip de hepsini taşa tutmaya kalkarlar; cenazelerini de Mozart’ın Türk Marşı’yla ya da Chopin”in Opus 35’iyle mi kaldırırlardı? Yanıtlamam zor. Çok mu içedönüğüm?]
  • Benim coğrafyam Karya’dan da tarihe, “sorguç, kalkan sapı, kalkan arması” kalmıştır bir anı olarak. Bir de bütün Ege müzelerinde, özellikle Afrodisyas’ta tanık olduğumuz o çatal iğnesiz, fibulasız, agrafsız o kadın giyimi.
  • Fırat, Dicle (Gyndes), Arax (Seyhun), Nil örnekleriyle bir ırmağın savunmada, tarımda, ulaşımda nasıl yararlı kullanılabileceğini görüyoruz.
  • [Boğazlara ilk köprüyü biz yapmıyoruz. Bugünkü üç köprüden yaklaşık 2500 yıl önce.] Pers orduları, milyonlarca askeriyle İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını, kurulan köprülerle geçmişlilerdir. Tuna’yı da… [O çağda kurulan bu köprülerin bilgisi ve teknolojisi Ege’dendir; bin yıl sonra Ayasofya’yı da yapanlar da… Köprülerin mimarı Samoslu Mandrokles ile Ayasofya’nın mimarı Miletli İsidoros’a bin selam… Trallesli Antemyus’a da…]
  • Epidauroslular bu sefer de ‘Heykel bronz mu olsun, yoksa mermer mi?’ diye sordular; Pythia ‘İkis de olmaz,’ dedi, aşılı zeytin olsun istiyordu. (s.420-421, 5-82)” [İnancın da böylesine can kurban! Demek ki zeytinleri korumak için yasalar değil, inanç ve kültür gerekiyor.]
  • Pers İmparatoru Kserkses, Troya’ya uğradığında, “… tepeye çıktı, çevreyi seyretmek istiyordu. Seyretti, orada geçen ünlü olayları dinledi ve İlion Athene’si için doğurmamış bir inek kurban etti. (s.532, 7-43). [Fatih de İstanbul’u fethettikten sonra, Çanakkale’ye uğramış kurbanlar kestirmiş, dualar ettirmişti. Mustafa Kemal’in Dumlupınar’da söylediği o “Troyalı Hektor’un öcünü aldım!” cümlesi de tarihin belleğindedir.]
  • Savaş ahlakına sahip olan ve erdemli davranan kazanır her zaman. Düşmanını kazığa oturtan, kıskandığının gözüne mil çektiren, yenilgiye uğrattığı halkın bayrağını çiğneyen değil. İşte iki örnek:

Kserkses, Leonidas’ın kafasını kestirip kazığa çaktırmıştı. Aynı şeyin Mordonios’un cesedine Pausanias’tan yapması istendiğinde o şu yanıtı verir: “… bunlar onur yolundan sapa düşen şeylerdir. Adımı, yurdumu ve yaptığım işi bu kadar yücelttikten sonra, herkes beni daha çok beğensin diye bir kadavraya sataşmayı önermekle, adıma, yurduma ve yaptığım işe leke sürmek istiyorsun. (s. 725, 9-79)” [Mustafa Kemal’in önüne serilen o Yunanistan bayrağını çiğnemeyi reddetmesine benzemiyor mu?]

Thebaili “Attaginos kentten gizlice kaçtı; Pausanias’a çocuklarını teslim ettiler, o onları bütün suçlamalardan uzak tuttu, Medlere hizmet etmekten suçlu olan bir babanın sorumluluğunu çocuklarına yüklemeyeceğini bildirdi. (s. 729, 9-88)” [Bu da Ali Kemal’in oğlunu Türkiye’nin dışişlerini emanet eden Cumhuriyet’in o soylu duruşuna benzemiyor mu? İnönü’ye saygı duymamak olası mı?]

  • Herodot, bize Tarih’in yanında bir de duyarlı bir yürek, şiirsel bir metin bırakır. Yer yer ironiyle buluşan, buluşturan… İşte birkaç örnek:

Dilsizin sözünü anlarım, konuşmayanı dinlerim .(s. 27)”

Ağlar atıldı ayaydın gecede (s. 35)”

Olmaz. Orada meşe palamuduyla beslenen (…) Ve ayaklar yere vurularak oyunlar oynanan (s. 37)”

İhanet anadır, doğurur bir kız (s. 481)”

insan için kulak yüreğin kapısıdır, eğer yürek erdemli sözler duyarsa, baştan aşağı sevinç duyar; (s. 530)”

Pelops’un yarımadasından gelen dört bin er / Burada üç yüz kere on bine karşı dayandı. (s. 610)”

Barbarların “sayıları o kadar çok ki, ok attıkları zaman güneşi karatıyorlar. (…) biz de güneşin altında değil gölgede dövüşeceğiz demektir. (s. 609)” [Nicesi gibi bu holiganlar çağında “barbar” da vır vır bir ironi artık! Tum tum tum Trump! Heil H-itler!]

  • Zaman zaman bakılardakiler bir yana, başka şiirsel ifadeler de çıkıyor karşımıza. Beni en çok mutlu edeni Mısır için kullanılan “güneş sofrası” imgesi. Bir şiirimdeki o imgeyle Tarih’te karşılaşmak elbette farklı bir coşku: “Aşkın güneş sofrası Afrodisyas’tan[Demek ki şair duyarlığında zaman aşımı yok.]

Kitap, beni başka birçok şaşırtıyla (sürpriz) da yüz yüze getiriyor. Şaşırtıyor, sarsıyor. Afrodisyas’la yatıp kalkan, Afrodisyas’ı yazan biri olmama karşın Libya önlerindeki o adayla, Aphrodisias’la ilk kez karşılaşıyorum. Tales’in kenti Milet’in, İyonya’ya aykırılığı, o ikiyüzlü fırsatçılığı iyice ürküttü beni… Tales’in Fenike kökenli olduğunu öğrenince epeyce afalladım. [Acaba dememem olası mı? Balıkçı da diyor.]

Helena ve Paris’in Mısır’a kabul edilmeyişlerini de yeni öğrendim. [Böyle bir bilginin yaygınlığı sınırım Yunanların Troya gerekçelerine zarar verirdi.]

  • Herodot, her şeye karşın Tarih’te anlattıklarıyla ilgili en büyük onuru, gurur payını hiç kuşkusuz Yunanlara bırakıyor; yani önce Atina, sonra da Isparta, Aigia, Korentlilere… Övgüyü de… [Batı, işte bu kalıta sahip çıkmakta; bu onuru, kendi kültürüne temel yapmaktadır.]
  • Mikale Savaşı (27 Ağustos 479), Anadolu’nun ilk kurtuluş savaşlarından biridir. O da Anadolu’nun onurudur. [Dumlupınar’dan 2401 yıl önce, yine bir ağustos günü. O zaman bu ülkeden kovulan Perslerdir. Tarih, unutmaya gelmez.]

 

Sonsöz:

Anadolu’nun dününde yüreğin sesi Homeros, aklın sesi Herodot’tur. Şu tümceler de bunu örnekler:

Okaneos ırmağının varlığından hiç haberim yoktur ve bu adı uydurup şiire sokan Homeros’tur sanırım ya da ondan sonra gelenlerden birisidir. (s. 128, 2-23)”

Ve gene kendi dediklerine göre, bir ölümlü olan Herakles, nasıl olur da bir başına binlerce düşmanı öldürür. (s.141, 2-45)”

“… rüyalarımıza giren görüntüler, genellikle, gündüz kafamızı yormuş olan konularla ilgilidir… (s. 520, 7-16)”

İnsanların ancak akla uygun olan tasarıları gerçekleşebilir; eğer tasarı akıllıca olmazsa, tanrı da onun gerçekleşmesine yardım etmez. (s. 640, 8-60)” [O çağda Zeus, Poseydon, Athena’nın gücünü sorgulamak az şey midir? Bugün bile her şeyi “kader”e bağlayanların iktidar olduğuna tanık olmuyor muyuz?]

Herodot’tan alacağımız en önemli ders, onun şu tümcelerindedir: “… özgürlüğün ve eşitliğin değerli şeyler olduğu, bir kez için değil, her zaman için ne kadar doğrudur! … bir efendinin buyruğu altında yurttaşlar istekli davranmazlar, çünkü bir efendi için çalışmaktadırlar, oysa özgür oldukları zaman, artık kendi öz çıkarları haline gelmiş olan şeyi canla başla savunurlar. (s. 419, 5-78)”

Herodot’un yüreğinde İyonya’nın ve Anadolu’nun yeri bir başkadır. “… Giritliler Menelos’u savunmak için az çaba harcamadılar. Bunun cezası olarak, Troya dönüşü açlık ve salgın hastalık başladı, hem kendileri hem sürü hayvanları kırıldılar, o kadar ki Girit ikinci bir sefer boşaldı, … (s. 586, 7-171)” [Onun da yüreği, Homeros gibi Troya için çarpar.]

İyonya’da dört dil konuşulur. Yunan sözcüğünün İon’dan geldiği savlansa da Atinanlılar kendilerine İon denmesini asla istemezler: “… özellikle Atinalılar bu adı kabul etmiyorlar, kendilerine İon denilmesini istemiyorlardı; bugün bile bana öyle gelir ki, bundan çoğunun yüzü kızarmaktadır. (s. 80, 1-143)”

Herodot da söyler İyonyalılarının atasının Helenler değil, Pelasglar olduğunu: “Pelasglar ki onlar da barbardırlar. (s. 32, 1-58” [Herodot’un İyonya ile övünmesini, “Anadolu’nun Sesi” olmakla değerlendirmek gerekir kuşkusuz.]

Aydınlılar, coğrafyalarını Herodot’un o sözüyle nitelerler: En güzel gökyüzü altı. Ne abartılıdır ne haksızlardır. “Panionion’da toplanan İonlar, kentlerini bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü altında ve en güzel iklimde kurmuşlardır. (s. 79, 1-142)” Panionion, on iki kentten oluşan İyon birliğidir. “Panionion, Mikale Burnu’ndaki kutsal yerdir. (s. 82, 1-148)”

Bir halk neye inanıyorsa doğru olan odur. Karyalıların adalardan geldiği söyleniyorsa da “Karialıların kendileri buna kabul etmezler; onlar anakaranın yerlisi olduklarını ve hep şimdiki adlarını taşıdıklarını söylerler. (s. 93 1-171)” Herodot’un da Karyalı olduğunu bir kez daha anımsayalım. Zaten Herodot, Yunanlı Karyalı ayrımını hep yapar. Mısır ordusundaki ücretli askerlerden söz ederken şöyle der: “-ki bunlar, Yunanlı ve Karialıydılar– (s. 215, 3-10)”

***

Düşümdür. Bodrum sokaklarından birinde, Uffizi Galerisi gibi bir galeriyle karşılaşmak.

Herodot, Panyanis, Tymnes, Briyakis; Ada, Artemesia; Neyzen Tevfik, Halikarnas Balıkçısı, Müntekim Ökmen, Azra Erhat’ın büstlerini yan yana konulmuş görmek. Hatta İlhan Berk, Ülkü Tamer, küçük İskender’inkileri de… Elbette Bodrum’u, İskandil ve Paramparça’yla romanlaştıran dostum Mehmet Atilla’yı unutmadan… Zeki Müren’e gösterilen duyarlığı kıskanmadan…

Arkalarında da onları kucaklayan Apollon, Artemis,  Afrodit ve Diyonisos’un heykelleri… Troya’da Anadolu’nun yanında olanlardır onlar. Didim, Efes, Nisa, Afrodisyas ile özdeşleştirdiklerimiz…

Hera, Athena, Poseydon, Ares hiç ama hiç düşünülmemelidir; Hera inek gözlüdür, Athena gök gözlü. Anadolu’nun uğursuzudur onlar. Didim Altınkum’da Apollon’u değil de Pseydon’u gördükçe üzülürüm. Kimdir bu belediyelerin kültürde akıl hocaları!…

Özetle onca zafer övgüsüne, kahraman yüceltmesine karşın, askerin, sanatkârdan üstün tutulduğu bir çağın yapıtı olan Tarih’in temel iletisi, bize, hiç de yabancı değil. Gelip Mustafa Kemal’le buluşan, hiç unutmamamız, baş tacı etmemiz gereken o savsöz:  “Yurtta barış, dünyada barış!

* Turnalar, Sayı 81, Ocak-Şubat-Mart 2021

 

[1]  Halikarnas Balıkçısı, Anadolu’nun Sesi, Bilgi Yayınevi 8. Basım 2017

[2]  Herodot, Tarih, Türkiye İş Bankası Yayınları XV. Basım 2019

Tahsin ŞİMŞEK

1948’de Karacasu’ya bağlı Işıklar köyünde doğdu. İlkokulu köyünde bitirdi. Ortaöğretimini Ortaklar İlköğretmen Okulu’nda; yükseköğrenimini Necati Eğitim Enstitüsü ve Anadolu Üniversitesi’nde tamamladı. Afrodisyas Sanat’ın Sorumlu Yazı İşleri Müdürlüğünü yaptı (2007-215, 54 sayı). Karacasu “Afrodisyas Sanat” Edebiyat Günleri’ni (2009-2012) düzenledi. ŞİİR KİTAPLARI: Külaltı Söz (Etki Yay. İzmir, 1995) Yarını Tanelemek (Toplum Yay. Ankara, 2003), Geçmişi Kınalı (Ürün Yay. Ankara, 2005), Sevgilim Şiir (Afrodisyas Sanat Yay. 2007), Bir Gökyüzü Sohbetinden (Afrodisyas Sanat Yay. 2012), Hep Gençtir Mitoloji (Arkeoloji ve Sanat Yayınları 2017), Mitolojide Tanrıçalar Akşamı (Arkeoloji ve Sanat Yayınları 2019) DENEME-GEZİ: Afrodisyas’tan “Günaydın Yeryüzü”ne (Afrodisyas Sanat Yay. 2008); DERLEME: Şiire “Yüklü” Halk Bahçesi – Dikinesözler Kitabı (Afrodisyas Sanat Yay. 2010) ARAŞTIRMA-DENEME: Afrodisyas O Beyaz Merhaba (Arkeoloji ve Sanat Yayınları 2013), Mustafa Kemal Sınavı (Afrodisyas Sanat Yay. 2015). “Sevgilim Şiir” adlı yapıtıyla “2006 Ş. Avni Ölez Şiir Emeği Ödülü”nü aldı. “Sevgilim Şiir” adlı şiiriyle “2006 Mustafa Kemal Yılmaz Şiir Ödülü”nün, “Irak’ta Ana Olmak” adlı şiiriyle de “2006 Aykırı Sanat Şiir Ödülü” birincisi oldu. “Japonya Gezi Notları” başlıklı yazıları, “2007 Behzat Ay Yazın Ödülü”nde övgüye değer bulundu. Email: [email protected]

FACEBOOK - YORUM YAZ

Sosyal Medyada Paylaşın:
Etiketler:
Tahsin Şimşek
  • YENİ