Ana Sayfa Genel Tarih Kültürel Tarih Faik Acar: “Benim özlemini çektiğim eğitim yok”

Faik Acar: “Benim özlemini çektiğim eğitim yok”

  • Nazmi KARATAŞ [1]

Faik Acar öğretmenim, öncelikle böyle bir söyleşiyi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Yaşamınızın başlangıcına dönebilir miyiz? Kaç yılında, nerede, nasıl bir ortamda doğdunuz?

Benim doğum yerim Selanik Vodina. O zaman ilçeymiş, şimdi il durumunda. 1924’te çıkan Mübadele Yasası gereğince ailem oradan Orhangazi’nin Gürle Köyü’ne gelmiş. Dört yüz elli hanelik Ermeni köyü yeni boşaltılmıştı, biz hazıra geldik. Gürle Köyü’nde dört katlı evimiz vardı. 1922 (Eski takvimle 1338) doğumluyum. Temmuz da doğmuşum. Onu da şöyle saptadım. Anneme soruyorum;

“Anne ben ne zaman doğdum?”

“Valla oğlum ne bileyim ben. Orak biçmeye başladık. Üç dört gün sonra sen doğdun.”

“Tarih?”

“Bilemem çocuğum. Yalnız sen günü gününe iki aylıktın, Mustafa Kemal Paşa’nın düşmanı denize döktüğünü duyduk.”

Ben bu hesaptan yola çıkarak 9 Temmuz 1922 doğumluyum diyorum. Üç aşağı beş yukarı o kadar önemli değil. Dolayısıyla şu anda doksan iki yaşın dokuzuncu ayındayım. İlkokula on yaşında başladım.

Köyde okul olmaması kaynaklı mı?

Köyde okul var. Babamın adı Molla Murtaza… Dolayısıyla ilkokulu 1934- 1935 ders yılında bitirdim. Raşit Egel adında ortaokul mezunu, bakkaliyesi olan uyanık bir zat vardı. O beni askeri okul sınavlarına soktu. Kazandığım halde babam beni göndermedi, Raşit Egel’e; “Ben bu sarı öküzleri ona aldım. Bir yere gidemez.” dedi.

Yaklaşık beş yıl boyunca köyümde; günde iki buçuk dönüm tarla süren, arpa, yulaf, buğday tohumlarını atan, altı buçuk dönüm kadar da çeltik yani pirinç eken bir aileydik. Çeltikleri de su dolu tavalara yalın ayak, dizlerime kadar çamur içinde atan bendim. Tam çiftçi yani… Çeltik ektiğimize göre; pazartesi günü Orhangazi pazarında, salı günü Gemlik’te, cuma günü de belde olan Yukarı Sölöz Köyü’nde pirinç satıyordum. Otuz dokuzun Kasım ortaları Orhangazi’de zamanın minyon tipli maarif memuru yani ilköğretim müdürü benim pirincime el atınca;

“Buyurun Hocam!”

O “Buyurun hocam!” benim yaşamımın kurtulmasına neden oldu. Şöyle bir suratıma baktı.

“Nerelisin? Beni nereden tanıyorsun?”

“Efendim, ben Gürle’liyim. Siz otuz beş yılında bizim imtihanlara gelmiştiniz.”

Şöyle bir gözlerini açtı, daha dikkatli baktı.

“Kaç yaşındasın?”

“On yedi.”

“Öğretmen olmak ister misin?”

“İsterim tabii!”

“Öğleden sonra mektebe gel!”

Çok orijinal bir şey… Yanımda da Raşit Egel’in kardeşi Süleyman pul biber satıyordu. Pirinç çuvallarını ona bıraktım. Okul tepedeydi, bastım çıktım yukarıya. Dört işlem üzerine üç tane matematik sormuştu. Bir de; ‘Öğretmen olmak istediğinize göre düşünceniz nedir?’ sorusunu yanıtlamam gerekiyordu. Aradan beş yıl geçmiş, soğuk bir ter çıkardım dersem yeridir. Şöyle bir tümce kurdum;

‘Ben okur da öğretmen olursam,…’ (araya bir de virgül taktım) ‘…Türk çocuklarını Türk milletine yakışır bir şekilde okutacağım.’ nokta. Maarif memuru Şeref Önenç benim cevabımı görünce, bütün parmakları yukarıya bakacak şekilde elini uzattı.

“Çok mükemmel!”  dediğinde gözlerinin içi gülüyordu ve ekledi;

“Ben şimdi bunun altına not düşeceğim. Seni yirmi günde isterler. Git hazırlığını yap.”

Kalktım, akşamüzeri köyüme döndüm, eve geldim. O gün annem büyük tavada akıtmalar yapıyordu.

“Anne, ben bugün mektebe yazıldım. Babama söyle artık izin versin, gideyim. Ben okumak istiyorum.”

Suratını astı.

“Niye suratını astın anne?” Cahillik işte…

“Oğlum, gurbet?!!”

“Anne, on yedi yaşındayım. İki yıl sonra asker olacağım. Gurbet diye askere de mi göndermeyeceksiniz? Bak! Babama söyle. Eğer izin vermezse kaçacağım. Kaçarsam da bir daha bu eve gelmem.”

Babamdan o izin çıktı. Yirmi ikinci gün Jandarma onbaşısı yanında bir jandarmayla birlikte köye geldi, benim evrakımı getirdi. İmzaladım, aldım. Köyümüzün altından İznik yolu geçer. O yola kadar bütün aile olduğu gibi geldi beni uğurladı. Babamın orada ettiği sözleri halen hatırlarım.

“Oğlum, her tuttuğun altın olsun, derslerine iyi çalış”

Duygulandım. Onlar geriye döndü. Ben kestirmeden Orhangazi’ye yaya olarak bir buçuk saatte yürüdüm. Hem ağladım hem yürüdüm, ama neticede arzu ettiğim okula da kavuşacaktım. Orhangazi’ye geldim, sülüs almak için ilköğretime çıktım. Vapur ve trende yarım bilet olması için… O tarihlerde Bursa’dan Yalova’ya tek bir otobüs vardı. Adı da ‘Posta’ idi. Sülüsü almak için gittiğimden o günkü postayı kaçırdım. Köye geri dönmedim, “Ya babam bırakmazsa?” diye korktum. Bakırdanların Han diye kahvesi de olan bir yer vardı. Köyümden de, sonradan orman bakım memuru olan, Mehmet adında bir arkadaşımı gördüm. Onunla birlikte o gece ben o kahvede kaldım. Sandalyeleri birleştirdik. Yatak attık. Ben sevinçten uyuyamadım. Köylüm, arkadaşım pat diye uyuyuverdi. Ertesi gün Yalova’ya, Yalova’dan vapurla İstanbul’a Haydarpaşa’ya geçtik. Trene bindim. Arifiye İstasyonunda indim. 1 Aralık 1939’da Arifiye Köy Enstitüsü’ne teslim oldum. Belgeleri verdim.

O tarihlerde İkinci Dünya Savaşı başladığı için yoksullukla birlikte her türlü eksiklikler de vardı. Ben ve benim gibi tüm yeni gelenleri hemen banyoya aldılar. Bütün üstümdekileri çıkarıp etüv denilen fırınlara koydular, mikrop, bit, şu bu ne varsa gitsin diye. Yeni şayak bir elbise, yeni bir postal ayakkabı verdiler. İç çamaşırları ve çorapları da. Bir de kasketimiz vardı bizim buğday başaklı. O kasketi de giyince ben kendimi adeta yeni doğmuş gibi hissettim. Bu suretle öğrenciliğim başlamış oldu.

Arifiye’nin ilk dönemlerinin tanığısınız. İlk dönemlerini yaşamış, görmüş bir insan olarak oradaki düzen ve yaşamla ilgili biraz daha ayrıntılı bilgi almak istesek…

Köy Enstitüleri’ni genel olarak ele aldığımızda içeriğinde bir öz var. Hasan Âli Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un ortak paydası; yazgıya bel bağlamayan, dinsel düşüncelerden umut beklemeyen; buna karşın iş yapma gücüne ve kudretine güvenen, göğsünün altında her zaman vicdan denilen olguyu taşıyan, laik insan tipini ve toplumunu yaratmaktı.

Benim yan mesleğim demircilikti. Bir hafta demircilik, bir hafta çağdaş eğitim, ertesi haftada ise tarımla ilgili eğitim alırdık.

Yani siz gittiğiniz ilk andan itibaren bu tür faaliyetler var mıydı?

Hepsi vardı, tam teşkilattı. Bizim dönemimizde bize bir buçuk kilometre mesafede Kalaycı Köyü vardı. Beş yıl içerisinde köy sınırları içinde ayrıca gelecek olan yüz elli kişilik öğrenci kümesi için salonu, dershanesi, duşu tuvaleti olan binalar da yaptık. El ele vererek bir buçuk kilometre mesafedeki Arifiye İstasyonundan tuğla kiremit aktarmıştık yeni binalar için.

Köy Enstitüleri’nin içeriğinde yani özünde; köy güzelleşmedikçe, köylü bilinçlenecek şekilde okutulmadıkça ve köylü kalkınmadıkça devrimler yaşayamaz düşüncesi egemendi. Bu nedenle Köy Enstitüleri’ni kapatanlar, hem köylümüze, hem de Atatürk Türkiye’sine ihanet etmişlerdir.

Gittiğinizde eğitim yapabilecek durumda olan hazır binalar var mıydı?

Hepsi vardı. Dershanemiz de vardı. A, B, C ve D şubeleri vardı. Yatakhanemiz ve yemekhanemiz de hazırdı. Tarım alanımızı biz yetiştirdik. Yetmiş dekar meyve bahçesi yaptık. On yedi yaşımda gittiğim için rahmetli ziraat şefimiz İsmail Hakkı Tanberk bir yere gittiği zaman -evinde kız kardeşi Huban Abla vardı- beni evine nöbetçi bırakırdı. Hepsi rahmetlik oldu. Enine boyuna başka bir insandır. Nöbetçi olduğu gün bana da görevler verirdi.

Konumuza dönersek; ziraatte günde altı tane kuyu açtığımı bilirim. Yüz santim derinlik, yüz yirmi santim genişlik, kare şeklinde kirizma… İsmail Hakkı Tanberk hocamız biraz da kekemeydi. (Hocasını taklit ederek NK)

“Senin çook hi-iizmetin var bu-buurada.”

Bana altı dönümlük bir yer gösterdi.

“Buraya patates tohumu bul ve ek. Ben senin patateslerini o-okula aldırırım.”

Dayım Adapazarı- Söğütlü’de yaşıyordu. Gittim, patates tohumunu dayımdan temin ettim. Arkadaşlarıma günde yirmi beş kuruş yevmiye verdim, patatesleri ektik, çapaladık.

O yevmiyeyi okul mu ödüyordu?

Hayır, ben kendi cebimden ödedim. Parayı dayımdan aldım. Adapazarı’nda toprak zengindi, Sonbaharda patatesler oldu. İsmail Hakkı Tanberk benim patateslerimi okula aldırdı. İnanır mısınız, çok güzel paralar kazandım. Hemen Adapazarı’na gidip çift köseleli, küt burunlu, gıcırdaklı ayakkabı ısmarladım. O tarihlerde gıcırdaklı ayakkabı modası vardı. Kahverengi pantolonlar, gömlekler… Giyinmem bile değişti. Diyeceğim, o çalışmamın ürünüdür tüm bunlar.

Çevre köylülerin pulluk demirini, araba tekerinin şınasını, belini, çapasını ücretsiz olarak kaynaklar verirdik. Köylü bize -bizimkiler daha o zaman yetişmemişti- sandıklar dolusu meyve getirirdi.

Verilen yemekler yeterli miydi?

Bizim okullarımızda yemekler çok kaliteliydi. Hele hele İkinci Dünya Savaşı sürecinde kişi başına üç yüz gram ekmek veriliyordu. Bu miktar kas gücüyle de çalışan bir gence yeter mi? Ama buna karşılık örneğin bir tencere nohudun yanında bir büyük tencere de pilav yapılır, hoşafla birlikte verilirdi. Yani mideler doyuyordu da göz doymuyordu.

Okul döneminde yaşadığınız ilginç olaylar var mı?

Hüseyin ve Mehmet Emin adında arkadaşlar vardı. İstasyonda nöbetçiydim. Baktım bunlar vagonlar arasında dolaşıyorlar. Kaçacaklarını anladım. Arkalarından yaklaşarak yakaladım. Hüseyin Gürsuluydu, sordum;

“Hüseyin, niye kaçmaya çalışıyorsunuz?”

“Faik Abi, iş yaptırıyorlar. Ben dayanamıyorum.”

“İyi, ama Hüseyin! Burada bize bir hafta iş yaptıracaklar. Bir hafta ders, bir hafta iş… Bunun yanında bize görev verecekler. O zaman da maaş verecekler. Sen Gürsu’ya gidersen senin anne baban seni bağa bahçeye çapa yapmaya, bellemeye götürmeyecek mi?”

“Götürecekler.”

“Eee, orada da iş, burada da iş. Burada bir de aydınlanma var, okuyoruz.”

“…”

“Eğer ikna olduysanız kol kola girelim, birlikte okula gidelim. Ben hiçbir şey bilmiyorum. Yok, kaçacaksanız ben usulcacık giderim. Siz yine kaçın. Ama yaşamınız boyunca pişman olursunuz.”

“Ben sana inandım Faik Abi. Yürü Mehmet!” dedi arkadaşına.

Okula birlikte döndük. Hüseyin beni her görüşünde; “Yaşamımı sen kurtardın.” derdi.

Süleyman Edip Balkır’ın “Dipten Gelen Ses- Arifiye Köy Enstitüsü 1940-1946” adlı kitabını okudum. İlk dönemlerde dışarıdan Âşık Veysel gibi, Demirci Efe gibi zamanın kendi konusunda uzmanları gelip dersler verirmiş.  Olan biteni, dönemin öğrencisi olarak, sizden dinleyebilir miyiz?

Köy Enstitüleri’nde halk türkülerine bir de milli oyunlara büyük önem verilir, ayrıca uygulanırdı. Sabahları altı buçukta kalkardık. Kahvaltıdan sonra ilk yarım saat içerisinde milli oyunlar oynanırdı. Ondan sonra kırk beş dakika etüd saati, serbest kitap okuma… Dersler daha sonra başlıyordu.  Milli oyunlar için bir zeybeğimiz vardı. Zeybek elbiselerinden ben de giydim. Ben kendi gurubumuzda milli oyunların ekip şefiydim. İsmet Paşa kırk iki yılında okulumuza geldi. Okulu gezdirdiler, sonra meydanda toplandık. Kendisine zeybek elbiseleriyle altı milli oyun oynadık. Denizkısığı, Harmandalı, Sepetçioğlu gibi oyunlar… İsmet Paşa oyunlar bittikten sonra yanımıza geldi, bizi öperek kutladı. Yirmi altı çeşit oyun biliyorduk. Hepsi de ritimli; başlangıç var, bitiş var. Zeybek, Allah rahmet eylesin, çok iyi bir insandı. Hatırımda kaldığı kadarıyla İzmirliydi.

Arifiye Köy Enstitüsü’nde aldığınız eğitimi nasıl değerlendirirsiniz?

İsmail Hakkı Tonguç’un bir deyişi vardır; ‘İnsan halka hizmet etmeden ölmeye utanmalıdır.’ Onun ülküsü; insan ve vatandır. ‘Ülke ve ulus kitaplardan öğrenilmez. Aydın olarak; Anadolu’ya gidecek, köylerde çalışacak, dertlerine ortak olacaksın. Bu toprak bize o zaman vatan olur. Biz yarınların insanıyız. Emeklerimizi bilgi ve duygularımızı, yaptığımız bütün işleri bizden sonra geleceklere bir kalıt değil, bir vasiyet olarak terk ediyoruz.’ der.

Hasan Âli Yücel de; ‘Bir kişinin atacağı dev adımın değil, bin kişinin atacağı insan adımları önemlidir.’ der. Hasan Âli Yücel’in bir başka felsefesi de şudur; ‘Okumak, yaşamak demektir. Okuyan bir adam durmayan bir adamdır. Fikri ve manevi varlığı katılaşmamış, kemikleşmemiş taze ve dinç adamdır.’  Hasan Âli Yücel’in gerçekten özel bir karakteri vardı. 1942 yılının Haziran ayında TBMM’de yaptığı konuşmada; ‘Türkiye’nin dağlarında ve en ücra köylerinde kendi kendine açıp solan tek bir çiçek bırakmayacağız.’ demiştir.

Bu iki eğitimcinin ortak paydası, toprağı emebilecek, çeşme başında felsefe üretebilecek bir nesil yetiştirmekti. Biz tarım ülkesiyiz. Toprağı işleyebilecek bilgide, yetenekte bir nesil yetiştirebilirseniz hem köy güzelleşir, hem de köylü bilinçlenir.

Köy Enstitüleri’ndeki eğitimin temel amacı; el ve beyin gücü erdeminin yanında okuduğunu anlamak, anladığını olgunlaştırmak, kendi kendine tartışmak, sonra da başkalarıyla paylaşmaktır.

Hiç sınıfta kalmadan 1 Ekim 1945 tarihinde mezun olup köyüme başöğretmen olarak geldim. Bizim okulumuz tam kadroydu. Komşu Karsak ve Gemiç köylerinde eğitmen vardı. Üçüncü sınıfa kadar kendi köylerinde okuyup dördüncü ve beşinci sınıfları okumaya bizim köye geliyorlardı.

Köy Enstitüleri’nin ikinci dönem mezunlarındansınız. Kitaplardan okumuştum; mezunlara görev yerlerine giderken araba, at, sığır, öküz ve işle ilgili takımlar veriliyormuş. Size de verildi mi?

Bana bir çift öküz verildi. Ayrıca demirci takımları da verildi. İlk mezunlara Orhangazi’nin köylerinde yüz elli ağaç zeytin verilmişti. Bana on dönüm tarla ancak verilebildi. Onu da 1946- 1947 ders yılında geri aldılar.  Kırk altı seçimlerinden sonra ne yazık ki Köy Enstitüleri’nin içeriği boşaltıldı. İçeriği derken; el ve beyin gücü erdemiyle yetişen nesil gitti, yalnızca eğitim süreci yani öğretmenlik kaldı.

Orhangazi’nin Yukarı Sölöz Köyü’nden Tahsin adında bir arkadaşım, Uludağ’da tek başına beş katlı bir hotel yapmıştır. Yan mesleği inşaatçıydı, duvar ustasıydı yani. Bizler; demirciliğinden dülgerliğine, marangozluğuna, zootekni yani hayvan bakım uzmanlığına, sağlık memurluğuna kadar; sebzecilikten meyveciliğe her türlü bilgiyle donatıldığımız için, köylü hem bilinçlenecek şekilde eğitim alıyordu hem de köyün güzelleşmesi yani kalkınması kendiliğinden sağlanıyordu.

Çok güzel ideallerle yola çıkıldı, ama sonrasında iş değişti. Sizce değişen neydi?

Kırk altı seçimlerinde kendi köyümde sandık başkanıydım. İki seçim hilesi yaşadım ben sandık başkanı olarak. Birisi kırk altı seçimlerinde kendi köyümde, ikincisi yedek subaydan döndükten sonra görev yaptığım İnegöl’ün Bedre Köyü’nde…  Kırk altı seçimlerinde Kaymakamlık öğle paydosunda; “Sandıklar Jandarmaya teslim edilecektir!” diye talimat verdi. Ben teslim etmedim. Okula yiyecek getirmişlerdi. Teslim etmeyince yarım saat, kırk dakika sonra kaymakam jiple kapıya damladı.

“Faik Bey, sandığı jandarmaya teslim edeceksin.”

“Kaymakam Bey, bu sandık bana ait. Bu benim namusum. Ben buradayken jandarmaya niye teslim edeyim. ”

Bu yanıtı verdiğimde yaşım yirmi üçtü. Kaymakam;

“Bu bir emirdir!”

“Efendim, o zaman beni görevden alın. Ben bu sandığı teslim etmem.”

Cebinden öfkeyle bir defter çıkarışı vardı. Görülmeye değerdi. Bir kâğıt yırttı ve şunları yazdı;

Görülen lüzum üzerine Sandık Başkanı Faik Acar görevden alınmıştır.

Aldım kâğıdı, soktum cebime. O zamanlar benim köyümde dört yüz seksen üç seçmen vardı. Katılanı var, katılmayanı var. Ben o kâğıdı alıp köy kahvesine gidip oturdum. Saat beşten sonra okula gittim, baktım. Yazmışlar; Cumhuriyet Halk Partisi beş yüz kırk oy, Demokrat Parti seksen altı oy aldı. Bal gibi seçim hilesi…

Elli yedi seçimlerinde de Menderes; “Hüviyeti üzerinde olan seçmen dilediği sandıkta oy kullanır.” şeklinde bir kararname çıkardı. Ne yaptılar biliyor musun? Bindirilmiş kıtalar oluşturdular. Bu mahalleden o mahalleye, o mahalleden ötekine… Her yere gittiler ve oy kullandılar. Ben bunların tanığıyım.

Adnan Menderes; ‘Ben odunu koysam bu millete seçtiririm.’ diyen adamdır.  Öğretim üyelerine, rektörlere ilk kez ‘Kara Cübbeli’ diyen Menderes’tir.  Atatürk Türkiyesinin Said-i Nursi’nin elini öpen ilk başbakanıdır. Aynı bugünkü iktidar gibi, ne özgürlük bıraktı, ne bir şey… Gazeteler boş çıkmıştır, boş… Tepki olarak; sadece başlık var gerisi bomboş… Bir not daha ekleyeyim; hile yapıldığı halde Demokrat Parti dört yüz on beş milletvekilinden iki yüz altmış sekize düşmüştü.

1945’ten sonra tersine esen yelin sebebi neydi sizce?

Kırk altı seçimlerinden önce bir toprak reformu yasası çıkarıldı mecliste. Askerlik yaptığım Van’ın Başkale’sinden örnek vereyim. Yıl elli dört, Başkale’nin yüz yedi muhtarlığı var. Bütün bu köyler Mahmut Ağa ile Cafer Ağa’nın emrinde. Seçimlerde köylere gidiyorlar; ‘Yabancı rey çıkarsa yakarım köyünüzü.’ diyorlar.

Köylüye soruyorum;

“Sandıkta kim görecek?”

“Begim, bizim köyden üç tane yabancı rey çıksın, ağanın adamları anında onları bulur. Ondan sonra koyunumuzu, keçimizi satamayız. Peynirimizi, yoğurdumuzu satamayız.  Açlıktan ölürüz.”

Türkiye Cumhuriyetiyle yaşıtsınız. Çocukluğunuzdan bugüne Türkiye’nin bir fotoğrafını çekmenizi istesem…

Kurtuluş savaşı bitmiş, Cumhuriyet kurulmuş. Türkiye geneline baktığımız zaman; tarım ilkel, sanayi yok, ülke Bangladeş kadar yoksul. Yeni hükümetin bütçesi yok. Osmanlı İstanbul’dan hazinesini de almış gitmiş. Kefen bezi bile dışarıdan geliyor. Okuma yazma yok. Köy çocukları tabiat ananın veya köy cahilinin insafına teslim edilmiş durumdadır.

Köy Enstitüleri ilk mezunlarını kırk dörtte verir.  Bu sürecin devam etmesi gerekirken; kız erkek bir arada olmazmış, yok zina ocaklarıymış, yok sosyalist yetiştiriyormuş diye 1954’ün Şubat ayında Demokrat Parti tarafından kapatılmıştır ne yazık ki… Köy Enstitüleri on, on beş yıl daha devam etseydi bugün Türkiye ne cemaatleşirdi, ne de tarikatların elinde kendi kendini harcayan tipik insanlar yetişmezdi.

Köy enstitülüler kuşağı olarak biz insanımız adına dertli öleceğiz. Benim özlemini çektiğim Atatürkçülük yok. Benim özlemini çektiğim eğitim yok. Prof. Dr. Ahmet İnam; ‘İnsanların iyi ya da kötü yazgılarına benzer; düşüncelerin de yazgıları vardır, uygun toprağa düşerlerse çiçek açarlar, yoz toprağa düşerlerse solarlar.’  diyor Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde. İşte biz o uygun toprağa düşen çocuklarız. Bizim kişiliğimizi bütünleştiren aldığımız eğitimdir. Mevlana da şöyle der:

‘Sen bir düşüncesin kardeşim,

Geri kalan et ve kemik,

Gül düşünürsen gülistan olursun,

Diken düşünürsen dikenlik.’

Çok geniş kapsamlı, bilgi yüklü bir söyleşi oldu. Çok teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim. Okuyanlara selam olsun. Herkesin kitap sevdalısı olmasını diliyorum. İnsan kitap okuyarak çoğalır, bilgeliğe erişebilir. Her şey azimle, istekle elde edilebilir. ■

– Görükle / Bursa, Mart 2014 –

 

[1] Söyleşinin tamamı için; ‘Nadir Öğretmen, Nazmi Karataş, Alp Yayınları, Şubat 2013’…

 

428 Toplam Okuma, 1 Bugün

Nazmi KARATAŞ

Nazmi KARATAŞ

Elmalı(Biga/Çanakkale) Köyü’nde doğdu. Öğreniminin ilk üç yılını köyünde; kalan kısmını Biga’da tamamladı. Uludağ Üniversitesi Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği Bölümü 1989 mezunudur. Halen Elektronik Mühendisi olarak özel sektörde çalışmaya devam etmektedir. Evli ve bir çocuk babasıdır. Yakın tarihle ilgili bilgi, belge toplamak, yakın tarihi bizzat yaşayanlarla söyleşiler yapmak, notlar tutmak ilgi alanlarından biridir. Nadir Öğretmen, Evcek Selamlar, Kobilyane Panayırı, Bozkır Bilgeleri, Tuz Kokmuşsa ve Kutup Yıldızı adlı yapıtları yayınlandı.

Comments

Comments