Ana Sayfa Manşet Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün son yolculuğu

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün son yolculuğu

  • Hacı TONAK

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “son yolculuğu” şüphesiz, öteki evren’e yahut ebedi alem’e göçüdür. Milli Kurtuluş ve Milli Kuruluş’un büyük önderi, atfedilen keskin görüşü ve sezişi ile bu “son yolculuğun” pek de uzak olmadığını aylar öncesinden görebilmiştir. Bu öngörüye bağlı olarak, en başından itibaren kuruluşunu çok önemsediği ve yalnızca isim seçmek için bile günler ve geceler harcamayı göze aldığı Merinos ve Sunğipek fabrikalarının açılışını yapmış; dış politika stratejisinin merkezinde yer alan Antakya’nın Türkiye’ye yeniden kazandırılması yolundaki adımları da hızlandırmıştır. Bursa’dan dönüşünde, Serbest Fırka olayının neden olduğu soğukluğu bir yana bırakıp Ege vapurunda kendisine eşlik etmesini istediği eski silah arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’a yolculuk sırasında söyledikleri, önündeki zamanın hızla azaldığının ayrımında olduğunu ortaya koymaktadır.

Antakya sorununda temelli ve geri dönüşsüz adımların atıldığına iyice emin olduktan sonra önce Savarona’ya, ardından Dolmabahçe’ye taşınmış; 5 Eylül günü hasta yatağında vasiyetini yazmış, metin üzerinde çevresindekilerle konuşmuş ve aynı gün son şeklini vererek imzalamıştır. Bundan yaklaşık 20 gün sonra ilk koma hali gelmiş, hekimlerin müdahalesine yanıt vererek bunu aynı gece atlatmıştır. 17 Ekim günü ilkinden daha ciddi, daha ağır ikinci bir komaya girmiş, 19 Ekim günü açılarak bundan da çıkmıştır. Çıkamadığı son koma, ikincisinden de ağır olmak üzere 8 Kasım günü gelmiş ve O‘nu, 10 Kasım günü saat 9’u beş geçe hayattan koparmıştır…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatı ve vefatına sebep hastalık konusunda hekimlerin resmi raporları vardır ve bunlar kamuoyu ile paylaşılmıştır:  Buna göre hastalık, karaciğer büyümesi ve batında su toplanması ile seyreden Sirozdur. Karaciğerin günbegün işlevlerinden kaybederek yetersiz hale gelmesi, öteki organlarda da sorunlara ve yetmezliklere yol açmış ardından koma hali, ardından da ölüm gelmiştir!

Ne var ki Türkiye’de 10 Kasım 1938 günü başlamış olması gereken tartışma, hekimlerin açık saptamalarına ve bunların ilan edilmesine karşın her yıl yeni ekler alarak sürmektedir. Basın yayın organlarının 10 Kasım tarihli nüshalarına göz atıldığında görülen şudur:

Görüş belirtenlerden kimi bu ölümden “Mason” teşkilatını, kimi İttihat ve Terakki örgütü ile uzantılarını, kimi hekimleri, kimi ünlü sofrasında eksik olmayan içkiyi, kimi de on yıldan fazla süren savaş ve cephe ortamının yokluk ve yoksunluklarını sorumlu tutmaktadır.

Bu sonuncusunun, özellikle Birinci Dünya Harbi’nde, örneğin Çanakkale Savaşı’nda, asker içinde düşman mermileri ile süngülerinin sebep olduğundan çok daha fazla kayıplara yol açtığı bilinmektedir. Mustafa Kemal Paşa, askerleriyle aynı siperleri paylaşan komutanlardandı. Dizanteri, tifo, tifüs gibi ölümcül hastalıkların kol gezdiği o siperlere her gün, her saat obüs yağıyordu. Her gün, her saat hücum bekleniyor veya hücuma kalkılıyordu. Bu koşullarda hastaları cephe gerisine göndermek, öteki güçlüklerin yanında tüfek tutan her ele olan büyük gereksinim nedeniyle de mümkün olamıyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın Çanakkale’de ve sonrasında Doğu Cephesi’nde (Diyarbakır, Bitlis), Güney’de Nablus’ta (Filistin), Şam’da, Yıldırım Orduları grubunun çekildiği Halep’in kuzeyinde (Suriye) kaderini eratın kaderinden ayıracak, eratın kaderinden koruyacak özel önlemleri yoktu; kaldı ki bu, düşmanla burun buruna yaşanan, çatışılan, savaşılan koşullarda mümkün de değildi. Osmanlı ordusunda, Erkan-ı Harb-i Umumiye’nin merkez bürokrasisi içinde yer almayan her komutan, eylemli olarak savaş içinde yer alan her asker aynı durumdaydı. Kısacası cephedekiler için Siroz dahil, kanser dahil her hastalığa kapılar ardına kadar açıktı.

GEÇ KALAN TEŞHİS, ÜMİTSİZ TEDAVİ

Kabul etmeli ki Mustafa Kemal Atatürk gibi askeri ve siyasi bir önderin, günümüz tıbbının “yaşlı” kabul etmediği bir yaşta hayata veda etmesi, ister istemez bir takım soruları ve tartışmaları beraberinde getirecekti. Ne var ki 1938’de ne hekimlik ve eczacılığın dolayısıyla tedavi araçlarının ve ne de mikrobiyolojinin bugünkü seviyesinde olmadığını, örneğin kanserin önemli ölçüde gizemini koruduğunu unutmamak gerekir. Nitekim araştırmacıların görüşlerine başvurduğu hekimler, Atatürk’ün vefatına neden olan hastalığı günümüzün tıbbi birikimi içinde tanımlamaları istense “kanser” diyeceklerini belirtmişlerdir (E. Mütercimler).

Günün koşullarında ise hastalığa (Siroz) ilişkin kimi işaretler, Çin’den geldiği öne sürülen bir karınca türüyle ilişkilendirilmiş, önlem olarak da köşkün tepeden tırnağa ilaçlanması yoluna gidilmiştir.
Atatürk’ün yakındığı yorgunluk, iştahsızlık, kilo kaybı ve ödem gibi günümüzde hekimlerce karakteristik sayılan hastalık belirtileri de iyi anlaşılamadığından, reçete olarak Yalova Termal tesislerinde dinlenme ve özel kür uygun görülmüştü.

Termal Otel’de, 22 Ocak 1938 günü Atatürk’ü muayene eden Dr. Nihat Reşat Belger, karınca ısırıkları ve öteki allerjen öykülerini bir yana bırakıp ciddi bir karaciğer rahatsızlığından kuşkulandı ve Atatürk’e Siroz teşhisi koydu. Bu ilk teşhisti ve yazık ki gecikmiş bir teşhisti. Dr. Belger, Atatürk’e hastalıkla başa çıkabilmenin biricik yolunun perhiz olduğunu hatırlattı ve buna “bil’a kaydı-ı şart” (kayıtsız şartsız) uymasını tavsiye etti. Atatürk, Termal Otel’de bir süre sıkı perhize ve özel kür tedavisine boyun eğdiyse de bu uzun sürmedi. Çünkü isim babası olduğu, ayrıca proje aşamasından başlayarak A’dan Z’ye her aşamasıyla yakından ilgilendiği ve faaliyete geçirilmesini sabırsızlıkla beklediği iki önemli sanayi tesisinin açılışı gelip çatmıştı. Dr. Belger’in ve arkadaşlarının şiddetli karşı koyuşlarını dinlemedi; iki tesisin önceden ilan edilmiş açılışını ertelemeyi hiç düşünmemişti, açılış günü orada olmamayı da hiç düşünmedi.

Kaldı ki doktorlar ne derse desin, kendisini hiç olmadık şekilde iyi ve sağlıklı hissediyordu. Bu arada doktorların sıkı perhizi sonuçlarını göstermiş, kilo bile almıştı. Bursa’ya gitmemesi için ortada hiçbir sebep görmüyordu.

Cumhurbaşkanı Gazi Atatürk, 1 Şubat 1938 sabahı beraberinde Başbakan Celal Bayar, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Bayındırlık Bakanı Ali Çetinkaya, Ekonomi Bakanı Şakir Kesebir, Orgeneral Fahrettin Altay ve sınıf arkadaşı Emekli General Ali Fuat Cebesoy olduğu halde, Yalova’dan hareket etti. Önce Orhangazi’ye uğrayarak, burada halkla kısa bir görüşme yaptı. Ardından Gemlik’e geçerek, Sunğipek adını koyduğu fabrikaya geldi. Fabrikanın açılışını yaptı ve yöneticilerinden üretimine ve çalışmasına ilişkin bilgi aldı. Ünitelerin çalışır halini gözlemledi, üretimin çeşitli aşamalarını yakından gördü ve fabrikanın onur defterine şunları yazdı:

“1.2.1938
Sümerbank Sunğipek fabrikasının ziyaretinden duyduğum bahtiyarlık büyüktür. Bu değerli kurumun millet için kutlu olmasını dilerim.
K.ATATÜRK”


MERİNOS’UN AÇILIŞINDA

Gazi Atatürk ve beraberindekiler, Sunğipek’in açılışından sonra saat 16.00’yı geçe Bursa’ya, Cumhuriyet alanına geldiler ve burada halkın coşkun sevgi gösterisiyle karşılandılar. Cumhurbaşkanı Gazi Atatürk, Tayyare sineması önünde otomobilinden inerek bir süre halkın arasında yürüdü. Durumundan memnundu, ama hekimlerin sıkı sıkıya uyardığı Başbakan Bayar ve öteki yetkililer bir an önce köşke gitmesi ve dinlenmesi gerektiği konusunda ısrar edip durmaktaydılar. Uyarılara kulak verdiğinden mi, yoksa yorulduğundan mı bilinmez; Ulucami önünde yeniden otomobiline binerek Çekirge yolundaki köşküne gitti.

Gece olunca Bursalılar gençlik dolu, tutkulu, coşkulu bir fener alayı düzenledi. Cumhuriyet alanından marşlar ve türkülerle hareket eden alay, Altıparmak üzerinden bugünkü Atatürk Köşkü Müzesi önüne geldi ve Gazi için tezahürata başladı. Gazi, köşkün balkonuna çıkarak fener alayına katılan halkı selamladı.

Ertesi gün (2 Şubat), saat 16.00’da Atatürk ve beraberindekiler
Merinos fabrikasına geldiler. Konferans salonunda kısa bir dinlenmenin ardından belediye Başkanı Neşet Kiper, Bursa’nın ve Bursalıların Atatürk’e ve devrimlere bağlılığını belirten bir konuşma yaptı. Başbakan Celal Bayar da, Merinos fabrikasının Bursa’ya sağlayacağı yararları vurgulayan bir söylev verdi.

Bayar’ın söylevinin ardından Atatürk ve beraberindekiler otomobillerine binerek fabrikanın bahçesindeki bir yolu izleyerek ana giriş kapısına geldi. Burada Sümerbank Genel Müdürü Nurullah Esat Sümer, Atatürk’e, pamuk bir yastık üzerinde, “SB” harflerinin (Sümer ve Bank’ın ilk harfleri) şekli verilmiş Merinos’un “altın anahtar”ını sundu. Atatürk kapının içeri doğru açılması gerektiğini söyleyerek anahtarı kilide soktu ve çevirdi. Aynı anda fabrika çalışmaya başladı. Gezi ve incelemelerin ardından Atatürk, fabrikanın onur defterine şunları yazdı:

“Sümerbank Merinos fabrikası, çok kıymetli bir eser olarak milli
sevinci artıracaktır. Bu eser yurdun, hususiyle Bursa bölgesinin endüstri inkişafına (gelişimine) ve büyük milli ihtiyacın giderilmesine yardım edecektir. Eserin başarılmasından Ekonomi bakanlığını tebrik ederim. Sümerbank direktörlüğüne teşekkür ve fabrikayı, gördüğüm gibi yüksek bilgi ve tam düzenli idarede direktörüne başarılar temenni ederim.
K. ATATÜRK”

Onur defterinin imzalanmasının ardından Atatürk ve yanındakiler fabrikadan ayrılırken, Anafartalar’da emir erliğini yapan Güllüce Köyü Muhtarı Ali, aracın yolunu keserek kendini tanıttı. Atatürk, bir süre Muhtar Ali ile sohbet etti ve bu karşılaşmadan çok memnun olduğunu söyledi.

Son Balo (Bursa) —Canlandırma—

SON BALO VE ZEYBEK
O gece Bursa belediyesi salonunda, Cumhurbaşkanı Gazi Atatürk onuruna bir balo düzenlenmişti. Atatürk, rahatsızlığının artmış olmasına karşın 22.30 sularında baloya katıldı.

Bursa Belediye Başkanı Neşet Kiper, Gazi’nin Bursa’ya geldiğinde çoğunlukla misafir olduğu köşküyle birlikte Çelik Palas’taki hisselerini Bursa Belediyesi’ne devrettiğine ilişkin şu bağış mektubunu okudu:

“Bursa, 2 Şubat 1938
Bay Neşet Kiper
Bursa Belediyesi Reisi

Bu defa Bursa’yı ziyaretim münasebetiyle Bursa’nın resmi ve hususi bütün teşekkülleri ve güzel şehrinizin bütün vatandaşları tarafından hakkımda izhar edilen sevgi ve saygıdan çok duygulandım. Modern bir zihniyetle ve temiz bir konforla vücuda getirilen Çelik Palas’ta beni konuklayan Bursalıların yüksek misafirperverliklerinden çok mütehassısoldum. Burada Türk milletinin siyasi ve medeni yüksekliğini gösterenparlak deliller gördüm. Bundan mütevellit tahassüs ve teşekkürlerimin Bursalılara iblağını rica ederim.
Bursa kaplıcalarının büyük ve medeni ihtiyaçlarından birini karşılayan Çelik Palas Oteli’nin, Bursa Belediyesi’nin de himmet ve muavenetiyle daha fazla inkişaf edebilmesini temin için, bu otelin ait olduğu şirketteki (34 840) Türk liralık hissemi Belediye’ye terk ediyorum.
Aynı zamanda vaktiyle Bursa Belediyesi’nin (1923) tarihinde bana hediye etmiş olduğu otel bahçesine muttasıl köşkü de, bütün müştemilâtı ile Belediye’ye hibe ettim. Bu köşk, otelin bir aneksi olarak kullanılacak ve Bursa Belediyesi bu köşkün bedelini takdir ettirerek şirketten o miktar hisse senedi mübayaa edecektir.
K. ATATÜRK”

Mektubun okunması, balo salonunda coşkun gösterilere neden oldu. Alkışlar sürmekte iken Av. Hulusi Köymen, ortaya çıkarak Atatürk’e hitaben övücü coşkulu bir konuşma yaptı.

BURSA’YI SEVEN İLK TÜRK DEĞİLİM

Gazi Atatürk, Kiper ve Köymen’in içten konuşmalarına şöyle yanıt verdi:

“Değerli hatip arkadaşlarımızın sözleri, benim üzerimde çok büyük
hassasiyet uyandırdı. Bunun derecesini ifade etmek bence mümkün
değildir.
Fakat Bursa’yı ve Bursalıları seven ilk Türk ben değilim. Tarihte ve cihanda en büyük imparatorluk kurmuş olan Türkler de, evvela dikkat nazarlarını Bursa’ya, bu değerli şehre çevirmişlerdir. Onun için değerini anlamış ve ifade etmişsem çok bahtiyarım.
Bursa, inkılap hayatımızda nice müşkül anlar geçirmiştir. Fakat Bursalılar, yetenek ve güçleriyle bu zor zamanları kolaylıkla atlatmışlar, biz de kendilerine kavuşmak bahtiyarlığına nâil olduk.
Bugün o bahtiyarlığın safhalarından birini idrak etmekle mutlu olduğumu ifade edebilirim.”

Bu, Bursalılara son seslenişi olacaktı.
Atatürk, katıldığı son balo olan Bursa’daki bu baloda ölüme meydan okurcasına canlı ve umursamaz bir tutum sergiledi. Dans etti, bir ara orkestradan “Sarı zeybek” çalınmasını istedi ve dizlerini yere vura vura coşkuyla zeybek oynadı.

BURSA’YA VE BURSALILARA VEDA
Atatürk geceyi köşkünde geçirdi. 3 Şubat sabahı, Mümtaz Sokullu, Dr. Edip Rüştü Akyürek ve Nurettin Öğünç’ten oluşan ve Bursa Belediyesi adına teşekkür ziyaretinde bulunan bir kurulu kabul etti. Öğleden sonra saat 15.00’te İstanbul’a gitmek üzere Çelik Palas’tan ayrıldı.
Mudanya yoluna dizilmiş yurttaşlar onu son kez gördüklerini biliyormuş gibi sevgiyle selamlıyordu. Mudanya’ya ulaştığında aracından indi, bir süre Mudanyalılarla sohbet etti ve onlarla birlikte İskeledeki Ege vapuruna kadar yürüdü. O gece vapurda, saat 23.00 sularında hastalandı. Kamarasına çekildi, sınıf arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’u yanına çağırdı, onun elini tutarak, belki de yaşamı boyunca ilk kez umutsuzluk içinde şöyle konuştu:

“Yatakta uzun zaman kalacak olursam çok sıkılacağım, ancak sizin gibi arkadaşlığımız mektep hayatından başlayan eski dostlarımla oyalanabileceğim. Beni yalnız bırakmayınız Fuat Paşa…”

Ali Fuat Paşa, böyle durumlarda arkadaşlardan beklenen yanıtlar verdi:
“Bundan daha mühim hastalıklardan kurtulmuştunuz. Maşallah bünyeniz sağlamdır, bunu da atlatacaksınız .”

Atatürk, bu son Bursa gezisinin ardından bir süre dinlendi. Doktor  Berger’in uyguladığı rejime uydu, kaplıca kürlerini de devam ettirdi.
Sağlık durumundaki ciddiyet hükümeti de telaşlandırdı. Başbakan Celâl Bayar, Avrupa’dan iki hekim getirilmesini önerse de Atatürk o günlerdeki Hatay Sorunu yüzünden hastalığının dışarıda duyulmasının iyi olmayacağını düşündüğünü belirtti ve bunu reddetti. Türk doktorların kapsamlı bir muayene yapmasını kabul etti. Nihayet 6 Mart 1938 günü beş doktor Çankaya Köşkü’nde Atatürk’e bir konsültasyon yaptılar ve siroz hastalığı teşhisini yenilediler. Atatürk’ün kesinlikle alkolü kesmesi gerektiğini ve yoğun çalışma temposunu biraz düşürmesini istediler. Atatürk bu önerilere olumlu yanıt verdi. Bu muayeneden bir süre sonra Başbakan Celâl Bayar’ın tavsiyesi üzerine Paris Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Noel Fissenger Ankara’ya davet edildi. Fransız doktor, Atatürk’ü muayene etti ve diğer doktorların tanı ve önermelerine uyan saptamalarda bulundu. Vardığı sonuçları iletirken, sevimli bir ifade ile şöyle konuştu:

“Efendim, büyük savaşlar kazanmış olabilirsiniz ancak bu olayda vaka sizsiniz ve ben de sizin komutanınızım, lütfen bu hususu unutmayınız.”

Gazi Atatürk, Fissenger’in muayenesinden memnun olmuştu, daha önce hiç olmadığı şekilde tavsiyelerini ciddi şekilde uyguladı.

BURSALILARA SON MESAJLARI

Gazi Atatürk Bursa’ya bu son gezisini tamamlarken Başbakan Celal Bayar ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya aracılığıyla iki demeç yayınlatarak Bursa’ya ve Bursalılara son mesajlarını iletti. Başbakan Celal Bayar’ın kaleme aldığı ilk mesaj şöyleydi (Yılmaz Akkılıç, Atatürk ve Bursa):
“Cumhurbaşkanı Atatürk’ün Bursa’yı onurlandırmaları dolayısıyla resmi ve özel bütün kurumlar ve Bursa’nın bütün değerli vatandaşları tarafından Ulu Önder’e yapılan minnet ve şükran, bağlılık ve inan gösterileri, Büyük Liderimizi pek çok duygulandırmış ve Türk ulusunun siyasal yüksekliğinin parlak kanıtı olan bu sevgi ve saygı gösterileri, hükümeti de özellikle müteşekkir bırakmıştır
Liderimiz Atatürk, derin sevgi ve duygularının Bursalılara ulaştırılmasına beni görevli kıldılar. Bu onurlu görevi yerine getirirken, kendimin ve hükümet arkadaşlarımın takdir ve teşekkürlerini de eklerim.
Başbakan
Celal Bayar”

İçişleri Bakanı Şükrü Kaya aracılığıyla Bursa Valisi Şefik Soyer’e
gönderilen mesaj ise şöyleydi:

“Bay Şefik Soyer
Bursa Valisi

Cumhurbaşkanı Atatürk ve Başbakan Bursa’ya varışlarında yapılan karşılamada ve bugün Merinos Fabrikası’nın açılış töreninde gördükleri düzen ve olgunluğu takdir buyurmuşlardır.
Bu takdirlerinin size ulaştırılmasıyla beni görevlendirdiler. Bursa’daki yöneticilerin böylelikle takdir edilmelerinden büyük bir haz duydum. Kişiliğinizde arkadaşlarımı kutlar, daha büyük başarılar dilerim.
İçişleri Bakanı
Şükrü Kaya”

HATAY VE SON YOLCULUK
Gazi Atatürk’ün hastalığı, özellikle de Fransa’dan ünlü bir hekimin davet edilmesi nedeniyle dünya basınında yankı buldu. Hastalığının ağır olduğuna dair haberler ve ölümü halinde Türkiye’nin siyasi rotasının ne olacağı, cumhurbaşkanının kim olacağı üzerine yorumlar yapılıyordu. Atatürk ne kadar sağlıklı olduğunu kanıtlamak ister gibi 19 Mayıs 1938 günü Ankara Stadyumu’nda halkın karşısına çıktı. O gün son defa Ankaralıların karşısındaydı. Kutlamalar çok parlak geçti hatta o günün anısına Ankara Stadyumu’nun adı 19 Mayıs Stadyumu olarak değiştirildi.

Atatürk bu törenden sonra Mersin’e ve Adana’ya gitti. Askeri geçit törenleri yaptırdı ve hem sağlıklı olduğunu, hem de askeri konularla yakından ilgilenmeye devam ettiğini gösterdi. Bu arada Fransa, Hatay konusunda Gazi’nin istediği doğrultudaki kararını açıkladı, yaklaşık bir ay sonra da Türk askeri Hatay’a girdi.

Hastalığın her aşamasında yönetim sorunlarıyla ilgilenmekten geri kalmayan Atatürk’ü bu gezi iyice yormuştu; 26 Mayıs 1938 günü Ankara’dan ayrılarak İstanbul’a geldi ve 1 Haziran’dan itibaren artık  bir hastane kabul ettiği Savarona’da kalmaya başladı. 25 Temmuz’da Dolmabahçe Sarayı’na geçti. 5 Eylül günü vasiyetnamesini yazdı, imzaladı. Doktor Fissenger ve Türk doktorlar su alma işlemi uyguladı, karından 6 litre su aldılar. 26 Eylül günü ilk komaya girdi. İkinci gün yakınlarına uzun bir rüya gördüğünü ifade ederek “Demek ki ölüm böyle olacak” dedi (Afet İnan). 18 Eylül’de Başbakan Bayar’dan “İkinci Beş Yıllık İktisadi Kalkınma Programı”a ilişkin sunum aldı.
Yorulmaması gerektiği uyarıları, “Memleketin en mühim ve esaslı işlerini konuşuyoruz. Bunlar beni yormuyor. Bilakis hayat veriyor” sözleriyle yanıtladı. Ekim ayında bir kez daha su alındı, ardından da  18 Ekim 1938 günü ağır bir koma geldi, bunu 22 Ekim günü atlattı.
Ancak çok yorgun ve halsizdi. Artık tamamen yatağa bağlanmıştı. Çok sevdiği denizi (Atatürk denizi ve ağacı severdi) bile görmek istemiyor, odasının pancurları genellikle kapalı kalıyordu.
Cumhuriyetin on beşinci yıldönümü kutlamalarına katılamadı. Bayram konuşmasını Başbakan Bayar okudu. TBMM beşinci dönem dördüncü yasama yılını açış konuşmasını da 1 Kasım 1938’de gene Bayar okudu. 7 Kasım 1938 günü son defa Atatürk’ün karnından su alınma işlemi yapıldı. 8 Kasım 1938 akşamı saat 19.00’da son komaya girdi. 9 Kasım günü ve gecesi bu ağır koma devam etti. Atatürk, 10 Kasım 1938 perşembe sabahı saat 9’u 5 geçe, İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda hayatını kaybetti.

Naaşı 16 Kasım 1938 günü Dolmabahçe Sarayı tören salonunda katafalka konuldu. İstanbul halkı Büyük Önder’in önünden saygıyla geçti.
Atatürk’ün cenaze namazı 19 Kasım 1938 günü Dolmabahçe Sarayı’nda kıldırıldı. Aynı gün çok büyük bir kalabalıkla cenaze Yavuz Zırhlısı ile İzmit’e oradan da aynı günün akşamı 20.30’da Ankara’ya uğurlandı. Ertesi gün (20 Kasım 1938) Ankara’da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından karşılanan cenaze TBMM önünde hazırlanan katafalka konuldu.

Ankara halkı Atatürk’ün önünden saygı geçişlerini yaptı. 21 Kasım 1938 günü yabancı devletlerden gelenlerin de katıldığı çok büyük bir cenaze töreni ile Atatürk’ün cenazesi Ankara Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrine konuldu. Atatürk’ün ebedi istirahatgahı Anıtkabir’in yapımına 1944 yılında başlandı, 1953 yılında tamamlanabildi. Ölümünden 15 yıl sonra 10 Kasım 1953’te Gazi Atatürk’ün cenazesi Ankara Etnografya Müzesi’nden alınarak törenle Anıtkabir’e getirildi.

460 Toplam Okuma, 1 Bugün

Comments

Comments