Quantcast
Yeşil’e de Deli Gönül Yeşil’e – Belgesel Tarih

Hacı TONAK
Hacı  TONAK
Yeşil’e de Deli Gönül Yeşil’e
  • 23 Mayıs 2019 Perşembe
  • +
  • -
  • Hacı TONAK /

Loading

Yeşil derken, esas olarak Çelebi Sultan Mehmet’in kalıtı Yeşil Camisi ve Külliyesi ile az biraz çevresidir akla gelen.

Cami, medrese, hamam ve bunlara yukardan bakan ünlü türbe…

Tümü de, sonsuzluk uykusunu Pınarbaşı Kabristanı’nda uyuyan efsanevi mimarbaşı, komutan, devlet adamı, kalem ve kılıç sahibi Hacı İvaz Paşa’nın elinden çıkmışlardır.

Yanında, Bursa Ticaret Borsası Başkanı Rıza Bey’in gönlünü de katarak restorasyonu için uğraş verdiği ve dış güzelliğini olsun yavaştan gelip geçene fark ettirmeye başlamış eski konak ve karşı sırada Sümerbank’ın halı satışyeri olarak kullandığı Bursa evi ile büyük bölümü yenilenip işlevsellendirilmiş yapılar dizisi…

Bir de, sayıları azalmış ve görkemleri hayli zarar görmüş olsa bile yaşamayı sürdüren ulu çınarlar…

Caminin doğusunda yer alan kahveler ile aşevi de eklenince Yeşil ziyaretçilerinin Yeşil’e ilişkin algısı tamamlanmış olur.

Göz önünde olanlar bunlardır çünkü.

Oysa göz, her şeyi görmez her zaman, ya da birden görmez.

Akla gelen de, aklın bir anda, bir zamanda, bir durumda alabildiği, raptedebildiğidir çoğunlukla.

Çünkü yetimiz sınırlıdır, bu da eksik kılar bizi, görme ve algılamada yanıltır, denebilir.

İnsan olmaktan, ölümlü olmaktan, yaradılıştan geçerli bir mazeret…

O zaman, başkalarının anılarına, anlatımlarına sığınırız. ‘‘Zahiri’’ oldukları doğrudur bunların, ama maddeye ve zamana ilişkin doğrudur bunların, ama maddeye ve zamana ilişkin dolaysız bilgilenmemizin de başka yolu yoktur.

Olmadı, eksiği ve fazlasıyla duyularımızdan başka bir şey olmayan sezgi işe karışsın ve göremediğimiz aydınlatmaya koyulsun!

Aydınlatır mı gerçekten; yoksa nesneye ilişkin içimize doğduğunu sandığımız yalnızca bir yanılgı mıdır?

Bilemeyiz bunu, ama gizemcinin yanıldığını da bilemeyiz. O, dışında dolaşmaktansa nesnenin ve zamanın kendisi olmuştur.

Elbet söyleyecekleri olacaktır…

Bir ‘‘hikmet’’ vardır

‘‘Şair sözüdür, elbet yalandır’’ denirse de şairler, sezgisi güçlü kişilerdir. Öyle olmazsa şair olmaz, şiir de yazamazlardı.

Hilmi Haşal, bir gece vakti, ayın gökyüzünde asılı kaldığı bir zamanda Hisar’dan bakmış da, Ulucami’nin iki minaresi arasında ve kubbeleri üzerinde Yeşil Türbe’nin zümrüt bir mücevher gibi parıldayarak doğuşunu görmüşçesine, şöyle yazar:

‘‘Çelebi Mehmet duyarlılığıyla bir mekana yaklaşma, içinde yitme arzusu belki… Ne bileyim, kanımca Bursa’ya gelen kalıyor, gelmeyen kalıyor. Ben de kalıyorum işte. Ki kaldıkça ölüme yakınlıklar çoğalıyor, ‘‘ikinci zaman’’ yüceliğinde.’’

İkinci zaman: Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bursa’da yaşadığımızın yanında varsaydığı, işlediğimiz, ekmeğimizi kazandığımız, çoluk çocuğumuz, yakınlarımız, dostlarımızla içinden geçmekten olduğumuz zamandan başka bir zaman; birincisinin yanında, ama ondan ayrı olarak var olan ve onunla yaşanan zaman!

Yeşil’in zamanı; Çelebi Mehmet’in, Hacı İvaz’ın ve şairin zamanı!

Böyle bir zaman var mı? Varsa, yaşadığımız nedir ve ötekiyle yolu nerede, nasıl kesişmektedir?

Yoksa bu ayırım geçmiş üzerindeki hükümsüzlüğümüzün düşüncede yol verdiği tamamen pratik bir gereksinimden mi doğmaktadır?

Çünkü geçmişi etkileyemeyiz; olmuş ve bitmiştir. Geçen zamanın üzerinde iktidarımız yoktur.

Ama gelecek üzerinde vardır. Geleceği tasarlayabiliriz, etkileyebiliriz ya da diyelim ki edilgence, oluş ve geçişini izleyebiliriz.

Ali Cengizkan, Yeşil’den salt ‘‘madde’’ olarak söz ederken bile bu soruyu takılmaktan ve yanıtını aramaktan kendini alamaz:

‘‘Bursa’nın Yeşil Külliyesi’ni dikkatle incelemekten geliyorduk. Yıldırım Külliyesi’ni bir gün önce görmüş ve hayran kalmıştık oranlara, kütle etkisine, anonimliğin onuruna, yapı kültürünün doygunluğuna. Yeşil Camisi’nin pencere ayrıntılarını ve onlardaki çarpıklıkları saptamış, çok acemi gözüken çözümlerin gizemini çözmüş, çok ustaca gözüken çözümlerdeki çocuksuluğa gülememiştik; mutlaka ardında bir ‘hikmet’ vardır, vardı da… Ahmet Hamdi Tanpınar da yanı başımızdaydı. (…)’’

Andre Gide’e ne demeli

Türkler, yalnızca Türkleri değil de Türk’ü, Rum’u, Ermeni’si ile Osmanlı’yı hiç sevmemiş, ‘‘çirkin’’ bulmuş, küçümsemiş, dahası aşağılamış ve bunu da açık açık yazmış Andre Gide, Yeşil’de gizemli bir aydınlanmayla şöyle konuşur:

‘‘Dinlence, aydınlık ve dengenin buluştuğunu yer. Kutsal mavi, kırışıksız mavi gökyüzü, kusursuz sağlıklı düşünce…

Ey cami, doyulmaz bir tanrı yaşıyor içinde.’’

Ali Özçelebi, Gide’nin bu satırları için, ‘‘Yazar, caminin, yer yer betimlediği mimarisiyle orada yaşanan ruhsal dinginlik arasında bir neden sonuç ilişkisi kurar’’ der ve şu satırlarını aktarır:

‘‘Bu aziz yerde uzun süre derin derin düşündüm ve ibadetlerimizi bekleyen yargılayıcı tanrının burada olduğunu ve bizi saflığa davet ettiğini anladım sonunda.’’

Gide, Yeşil’den önce Selimiye’yi, Süleymaniye’yi ve Sultan Ahmet’i görmüştü kuşkusuz; Fransa’nın ve dünyanın en büyük, en muhteşem kiliselerini de.

Bu kutsal mekanlarda dile gelen, ‘‘saflığa davet’’ değil miydi?

Gide’in, bu çağrıyı tüm güzelliklerden, tüm doğadan algılama eğiliminde olduğu biliniyor.

Ama, ‘‘Ey cami, doyulmaz bir tanrı yaşıyor içinde’’ diyebildiği tek mekan Yeşil Cami olsa gerek.

Ne diyordu: Cengizkan’ın, Yeşil’i gözlemler ya da incelerken ‘‘Ahmet Hamdi Tanpınar da yanı başımızdaydı’’ dediği Ahmet Hamdi Tanpınar:

‘‘Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu. Duvar, kubbe, kemer, mihrap, çini hepsi Yeşil’de dua eder. Muradiye’de düşünür. Yıldırım’da harekete hazır, göklerin derinliğine susamış bir kartal hamlesiyle ovanın üstünde bekler.’’

Tanpınar’a, ruhun madde ile bu türden alışverişini görüp kavramayı, biraz da hocası ve arkadaşı Yahya Kemal’in ve gezginlerin şairi saymamız gereken Evliya Çelebi’nin esinlendiği aynı yazıdan öğreniriz.

‘‘Ruhaniyet mimaridir’’ demiştir Yahya Kemal.

Evliya Çelebi de, ‘‘Bursa, ruhaniyetli şehirdir’’ der.

Gide’in, Yeşil’de görüp sezdiğinin ve önyargı yüklü olmasına karşılık beyni ve yüreğiyle derinden etkilendiğinin bu ruhaniyet hali olduğunu düşünebiliriz…

Nitekim, Yeşil’i, ‘‘Zekanın kemal halinde sıhhati’’ olarak tanımlayan Gide’i, Tanpınar ‘‘Yeşil’i en iyi anlayan muharrir o olmuştur’’ diyerek selamlar.

Ali Aksoy, ‘‘Bursa’da Zaman, Ağlamasın Aman’’ başlıklı doyumsuz denemesinde, tehlikeli sınıra Üstad’ın şu alıntısıyla müdahale eder:

‘‘Niçin Bursa’yı bu kadar seviyoruz? Bu sevgi hayatın dışında bir oyun mudur? Kendimize bir güzellik dini, geçmiş zaman kokulu bir alem, çinilerden, su seslerinden, kemer ve oymalardan, eski kumaşlardan ve geçmiş modalardan, isim ve hatıralarından bir dünya yaratıp onun içinde, o yapma cennette bir takım zihni uyuşturucular veya coşturucularla yaşadığımız zamandan uzakta sarhoş olmak mı istiyoruz? Böyle bir şüpheyi taşıyanlar elbette yanılırlar. Ne Bursa, ne de eski zevkimiz ve sanatlarımız bizim için bu cinsten bir afyon hokkası değildir.’’

Hayat aşkı ve sanat

Ali Aksoy’un söz konusu denemesini bulup okursanız, Bursa’nın tarihsel ve kültürel kalıtı için ‘‘pürsilah’’ (Ali Aksoy ‘‘yalınkılıç’’ der) savaşmış Tanpınar’ın, o kalıtı çok farklı bir boyutuyla kavrayan ve Bursa’nın mapushanesinde Kuvayi Milliye Destanı’nı ve Şeyh Bedrettin Destanı’nı yaratan Nazım Hikmet’le birden gönüldeş olup el sıkıştıklarını görürsünüz.

Bu mucizenin sezgiyle, zaman dışı zamanla veya şiirler bir ilişkisini olduğu düşünülmesin.

Ama Yeşil’, Bursa’yı, Türkiye’yi sevmeyle; Türkiye’nin ve Türk insanının yaptığı ve yarattığına saygıyla ve madde ve ruh olarak yoğrulagelinen kültürü özümsemekle yakın ilişkisi var.

O bahçede, bakarsınız ki demir parmaklığın önündekiyle ardındaki;  ‘‘karşı saftaki’’ ile ‘‘bu saftaki’’ ve yargıçla sanık, kul ile hükümdar bir potada eriyivermiş!

Kültür yapılmaz çünkü.

Kavimler, milliyetler, devletler, örgütler, siyasetler, dinler de tek başlarına yapamaz onu.

Oluşur, dönüşür, yeniden ve yeniden oluşur bir yaratıştır; tarih öncesinden günümüze her çabada, her tasarımda, her düşünüşte ve yaratışta izini bırakır ve onlarla beslenir.

Başka kültürlerle yan yana, onları etkileyip onlardan etkilenerek, karışıp ayrışarak süregider…

Yeşil, külliyen erken dönem Osmanlı mimarisini ifade eder diyorsak, sonu ve başı olan tarihsel bir dönemden bahsediyoruz ve bu dönemin kendisinden önceki dönemlere bağlanıp kendisinden sonrakilere dayanak olduğunu, olacağını da söylüyoruz demektir.

Demek ki, bizimle ve zamanımızla Yeşil ve zamanı arasındaki bağlar, daha öncesine ve daha da öncesine uzanıyor. Bilinen zamanlardan da öncesine…

Yeşil’de ‘‘ibadet eder gibi yapı yapan ceddimiz’’, taa ilk köklerimizden aldığını bir zaman ruh verip Yeşil’de canlandırıp maddeleştiriyor, bize geçiriyor; bizim üzerimizden, yani belli bir tarihsel ya da eylemsel zamanın üzerinden de nasıl olacağından hiçbir zaman emin olamayacağız bir geleceğe uzatıyor…

Bu akış içinde, bu akışın fakrında olarak Yeşil’e dikilen bakışlarımızın Tanpınar’la olduğu kadar, Nazım’la da buluşması doğal olmalı.

Tanpınar, Yeşil Türbe’den söz ederken şöyle yazar:

‘‘Bütün ömrü boyunca didişen, yabancı şöyle dursun, kardeş kanı dökmekten çekinmeyen insanlar, usta mimarların ve sanatkarların ellerinden sızan hüner ve rahmaniyet sayesinde bir evliya talihini paylaşıyorlar.’’

Evliya değiller, ama evliyaların talihini paylaşıyorlar!

‘‘Mimar ve sanatkarın ellerinden sızan hüner ve rahmaniyet’’in kazandırdığı yalnızca ‘‘bir evliya talihi’’ değildir aslında, belki daha fazla olmak üzere bırakılan kalıta ve şöhrete kamunun saygı ve sevgisini, derin muhabbetini devam ettirmesi, bir akıma ölümsüzleştirmesidir.

Dizginlenir, dondurulur, sabitlenir bir şey olmayan sanatsal yaratışın böyle bir hüneri var.

Bursa’da yeşilin anlamı

Yeşil’in manevi tarafından dünyevi tarafına geçerken de, doğru olan Tanpınar’a başvurmaktadır:

‘‘…Fakat Bursa’da yeşilin manası çok başkadır; o, edebiyetin rahmani yüzü, bir mükafata çok benzeyen bir sükunun fani bir saate sinmiş manasıdır. Yeşil Türbe, Yeşil Cami der demez, ölüm muhayyilemizdeki çehresini değiştirir, ‘‘ben hayatın susan ve değişmiyen kardeşiyim. Vazifesini hakkıyla yapan faninin alnına bir sükunet çelengi gibi uzanırım’’ diye konuşur.

Ölüm böyle konuşurken, hayat konuşmasın!.. Olur mu?..

Neşe Karel’in Bursa Edebiyat Günleri’nde dinleyicilere aktardığı anılarında şöyle konuşur hayat: ‘‘…Akşamüstü gezintilerinin adı piyasaydı. Ailece çıkılan bu yürüyüşler gece de yapılırdır. Kentin ana caddesinde, Ulucami’den Yeşil Camii’ne kadar yürünür, muhallebicilere, dondurmacılara girilerek mola verilirdi.

Yeşil’deki bahçesi havuzlu, fıskiyeli kır kahvesini kim unutabilir? Tirşe tüller içinde sanki sonsuza kadar uzanır Bursa Ovası. Sağında Emir Sultan Camii, beyaz mermerin en görkemlisi. Şapkaları elmas broşlarla süslenmiş, kınalanmış sünnet çocukları, faytonlara bindirilerek Emir Sultan Hazretlerine ziyaret götürülmeden sünnet edilmezdi. Biraz yukarda Piremir Camii vardı. Kısmeti kapalı olan kızların, bu caminin minaresine çıkarak kilotlarını aşağıya attıklarında kısmetlerinin açıldığı söylenirdi. Cuma günleri Piremir, kısmetinin açılması için gelen genç dullarla, evde kalmış kızlarla dolup taşardı.

Yeşil’e giderken, bahçesinde heykellerin sergilendiği etnografya müzesi bir başka etkilerdi beni. Bu taştan adamlarla kadınların kim olduğunu çok merak ederdim. Büyük sözü dinlemedikleri, her şeye hayır dedikleri için taş olduklarını söylerlerdi, üzülürdüm.’’ (Yazarın anlatımı, belirtilen yapıttan olduğu gibi alınmıştır. H.T.)

Piremir Camisi ile ilişkili o eski ve gülümseten, ama yaşamın bir parçası olduğu kuşku götürmez tuhaf geleneği Raif Kaplanoğlu da aktarmıştır kimi değişik amaçlı yazılarında.

Yeşil kahveleri: çeek yüüüz!..

Melif Elal, Bursa Defteri’nin Yıldırım, Yeşil, Muradiye eksenli kültür gezisinde, öndeki kahvenin ortasında dikilii gezgin dostlarına ‘‘Yeşil kahvelerinin’’ anhasını minhasını şöyle anlatmıştı.

‘‘Yeşil’in vazgeçilmez parçasını oluşturan bu kahveler Yeşil Cami’nin kuzeydoğusundadır. Bunlar, yan yana iki kahvedir. 1960’lı yıllarda iki kahveyi birbirinden basık bir duvar ayırırdı. Bir tarafta oturanlar diğer taraftakileri görürlerdi. O yıllarda, Bursalıların uğrak yeriydi. Yaz gecelerinde, misafirlikten dönülürken veya şöyle bir dolaşılmışken mutlaka oraya uğranır, ön sıradaki masalardan birine oturulur, koruk suyu içilirdi. Kentin en iyi, tadı ev kıvamında koruk suyu bu kahvelerde bulunurdu.

Ön sıradaki dedim. O zamanlar açık hava bölümlerinde iki masa bulunurdu zaten. Kahveleri taştan yapılmış bir setin üstündeydi. Setin önünde, kargı başına benzeyen uçları olan demir parmaklık vardı…

Elal, belliği çocukluk anılarının baskısına uğramış olmalı ki, biraz durup şöyle sürdürdü hikayeyi:

‘‘Set ve parmaklık yaklaşık üç metre yüksekliğindeydi. Setin altında, aşağıda bir arsa vardı. Buradan mahallenin çocukları, oyun oynamak için, yukardan atılan gazoz kapaklarını toplarlardı. Tebeşir niyetine kiremit kırıkları kullanılarak yere bir daire çizilir, kaydırak adı verilen enli ince taşlarla dairenin içine konulan gazoz kapakları, çizginin dışına çıkarılmaya çalışılırdır. Her gazoz kapağının bir değeri vardı. Örneğin üzeri kırmızı boyalı, az bulunur gazoz kapaklarına ‘‘binlik’’ derdik. Bu kapakların hangi içecek şişesine veya markasına ait olduğunu anımsayamıyorum şimdi. Tek anımsadığım az bulunmalarıydı. Kimi arkadaşlarımız gazyağı kullanarak kapakların üzerindeki boyayı çıkartıp kendilerince değerleri olan kapaklar elde ederdi…

‘‘O zamanlar, hatta 1970’lere kadar, kahvelerin ufku alabildiğince açıktı. O güzelim görüntüyü kapatan mimarlık ucubesi yapılar -bu deyimi, yazık ki bu kahveler için de kullanabilirim- yoktu. Bursa ovası yemyeşil, gözlerimizin önünde uzanırdı. Doğuya baktığınızda Yıldırım ve Emirsultan yeşilliklerin içinde göz kamaştırırdı.

Kahvelerinin her ikisinin de ahşap, küçük, sevimli birer kapalı yeri vardı. Bu bölümler yağışlı havalarda ve kışın kullanılırdı. Yazın pek oturan olmazdı bu bölümlerde. Yeşil Türbe ile Cami’nin arasından geçip de sola kıvrılınca, sağda önce sizi mahalle muhtarı İsmail Akpınar’ın, sonra da Ali Osman Kantar’ın kahvesi karşılardı. 1970’li yıllarda her ikisi de müşterilerine lezzetli içecekler sunmak için birbirleriyle yarışırdı. O dönemde, bu iki kahvenin çayı ve kahvesi çok meşhurdu.

Buradaki garson, ocakçıya ‘‘Çeek yüz çay’’ diye bağırır, yandaki kahvenin garsonu ‘‘Çeek üçyüüüz’’ diye yansılardı onu. Böyle bir rekabet vardı aralarında…

‘‘Bu kahveler ne zamandan beri var burada? Kanımca Yeşil Cami’nin ibadete açıldığı günden beri varlar. Cami’ye gelenler namaz vaktini, burada bu cana can katan manzarayı izleyerek bekliyordu. 17. Yüzyılda Evliya Çelebi Bursa’yı, Yeşil Cami’yi gezerken bir an için burada soluklanmış. Buradan, şu an oturduğumuz yerden ovayı izlerken -çay elbette değil ama- bir şeyler içmiş olmalı.

  1. yüzyılın sonlarına doğru buraya gelen Pierre Loti, Yeşil’i şöyle anlatıyor:

 

‘… Şehir nihayet geçildikten sonra, arabamız Yeşil Cami’nin yanında, çınarların arasında durmuştu ve biz daha o andan itibaren büyülenmiş, hatta biraz da vecde dalmış bir haldi kutsal avluya girmek üzere küçük kapıdan geçmiştik’

Büyük ihtimalle sözü edilen çınarlar, kahvelerin içinde gördüğünüz şu çınarlar. Çünkü, caminin avlusuna açılan küçük kapı, bu tarafta bulunan kapı…’’

Kimesneler bakmaz idi

Yeşil’i, sonuncusu 24 Mayıs 2005 Salı günü olmak üzere birçok kez ziyaret ettim.

Şanslıyım ki, ziyaretlerimin bir kısmı üstelik ayrı ayrı zamanlarda Mustafa Kara ve Mefail Hızlı hocaların, Yılmaz Akkılıç Ağabey’in, dergimizin Genel Yayın Yönetmeni Raif Kaplanoğlu’nun, Mimar Mithat Kırayoğlu ve Mimar Zafer Ünver’in ve Serpil Tonak’ın rehberliğinde oldu.

Böylece Yeşil Cami’nin, Yeşil Türbe’nin, Yeşil Medrese’nin Türk ve İslam sanatı ve tarihi içindeki yeri ile anlamını, mühendisliğine ilişkin özelliklerini, ayrıntılardaki ‘‘hikmet’’ini, mekanlardaki işlevselliğini ve bütünsel estetiğini yetkin olduklarına inandığım isimlerden dinleme mutluluğum oldu.

Bursa, tarih ve kültür kenti ise, bu özelliğini önemli ölçüde Yeşil ve yakın çevresindeki anıtsal eserlerine ve bu eserlerin çevresinde yüzlerce yıldır sürüp giden hayata borçludur.

Mefail Hızlı ve Mustafa Kara hocalar, o hayatı şekillendiren kimi isimleri ve zaman zaman da onların mütevazı mekanların ile yaşamlarını eserlerine, sohbetlerine ve dergimizin sayfalarına taşıyarak, padişah, sultan ve vezir olup anıtlar dikememiş, ama ruhsal ve düşünsel geçmişimiz üzerinde padişah olmuş kişilere gönül borcumuzu ödüyorlar.

Ali Aksoy, ibadet eder gibi yapı yapan ceddimizin aynı zamanda dünyayı zevkli hale getirme, yaşamın düveyi nimetlerinden yararlanma ve onlardan lezzet alma üzerine uğraşlarına işaret ediyor sık sık.

Yılmaz Akkılıç da, Raif Kaplanoğlu da yapıyor bunu.

Ahmet Erdönmez’in ve Esat Uluumay’ın samanlıkta iğne ararcasına zaman, emek ve birikimlerini harcayarak Bursa’ya sundukları pek çok obje de, hayatın bu köyünde ihmal edilmediğini apaçık gösteriyor.

Bu bakımdan, eski Yeşil’in yeni alışveriş mekanları, aşevleri, kahveler, eğlence yerleri ile kuşatılması çok anlaşılır bir durum.

Setbaşı’ndan Yeşil’e yürürken pek çoğu ile karşılaşılıyor bunların.

Gönül isterdi ki, isimleri Türkçe olsun.

Ama unutmamalı ki, yeni değil bu sorun.

Etkileşim ve değişim oldukça, onun kimi durumda abartılı, kimi durumda incelikten yoksun, kimi durumda da çağın ruhuna tam olarak uyan ya da tam olarak karşıt örnekleri olacak.

Aşıkpaşazade, yüzlerce yıl öncesinden kamunun olsun, erk sahiplerinin olsun Türkçe’ye ilgisizliğinden şu sözlerle yakınmıştı.

‘‘Türkçe’ye, Türk diline kimesneler bakmaz idi!’’

Şundan emin olabiliriz: ‘‘Yeşil’’ gibi, bir anda hem zamanın ve ruhun derinliğine, hem de tabiatın en güzel hallerine kapı açan, ötesinde de derin ve sonsuz bir ufka yolculuk başlatan sözcükleri olan bir dil ölümsüzdür.

Yeşil de, kuşkusuz o dil gibi ölümsüz kalmayı sürdürecektir.

Yeşil’e aykırı düşmek

Geçerken de olsa belirtmek zorundayım: Yeşil’e aykırı düşen yalnızca Türkçe olmayan tabelalar, eşya ve dükkan isimleri değil.

Kaplanoğlu, Yeşil Türbe’yi son ziyaretimizde, türbenin dış cephesinin güneybatı tarafını işaret ederek – biraz da öfkeyle-, ‘‘işte, restorasyon yapıyoruz diye şu tuvalet fayanslarını getirip döşediler’’ dedi. Birkaç dakika önce de, cami içindeki havuzun ortasında bir örtüyle sıkıya sarılıp sarmalanmış fıskiyeyi gösterip ‘‘yürüttü tıynetsizler!’’ demişti.

Kaplanoğlu, burada istiflenen çinilerin çıkarıldığına ve sayılıp başka bir mekana taşındığında ilişkin bir bilgiye ulaştığını, ancak ötesini izleyemediğini ve o çinilerin akıbetinin kendisi için de meçhul kaldığını söyledi..

Mefail Hızlı, dergimizin yayın kurulu üyelerinden bazılarının katıldığı bir gezide, türbenin sekizgeninin göze çarpan ‘‘kulp’’ şeklindeki işarete dikkati çekerek, bunun sandukalarının hayli altında yer alan gerçek kabirlere giden yolu gösterdiğini söylemişti.

Yeşil Türbe’nin bu özelliğini –ya da gizemini diyelim-, çoğumuz biliyorduk da kabirlere ulaşan geçitin giriş ve çıkışını, şimdiki halde ne durumda olduğunu bilmiyorduk.

Mefail Hoca, geçiti görmüş ve çıkışından kabir odasına kadar giderek incelemişti, bize de anlattı.

‘‘Nasıldı peki?’’ sorusu yöneltilince, yüzünün üzüntüyle buruştuğu dikkatimi çekti.

‘‘Felaket!’’ dedi.

‘‘Çok bakımsız. Yer yer erimiş, dökülmüş. Acilen bir şeyler yapılması gerekiyor… Korkarım, bir zaman sonra, yalnızca varolduğuna ilişkin bilgi kalacak elimizde ama nasıl bir şey olduğunu hiçbir zaman göremeyeceğiz…’’

Demek ki, Yeşil Türbe’nin benzersiz çinilerinin ‘‘fayans’’la yer değiştirmesinden çok, o mekanın ‘‘fayans’’ sözcüğüyle yan yana gelmesinden irkilmem, yalnızca kişisel bir şey değil.

Sabah saatlerinde, Yeşil’e yürümeyi içiniz kaldırmaz.

Çöp yığınları kaldırımlardan caddeye taşmıştır. Her oturma yeri çitlenmiş çekirdek öbeklerinin, sigara izmaritlerinin, buruşturulup atılmış envai tür kağıdın istilasındadır.

Kimimiz, o saatte, hacetini görsün diye köpeğimizi gezdiriyoruzdur üstelik.

Doğan güneşin caminin içinde, kubbelerinde, türbede yarattığı rengahengi; orada, burada yüzünde çiyden inciler ışıldayan gülleri; mor gömleğini boyamaya duran menekşeleri ve az önce geçen bulutun gözyaşlarını bıraktığı çimenleri görmez gözünü.

O güzelliğe bakmak, onu duymak ve görmektense, yersiz sözler edip günaha girersiniz…

Neyse ki,  çok gezme temizlik işçileri gelir, çöpleri toplar, gezi yerini, sıra altlarını, caddeleri süpürür temizler de, Yeşil yeniden Yeşilk olur.

Oysa, görünümü kurtarmış oluruz yalnızca

Kaplanoğlu’nu kızdıran, Mefail Hoca’yı üzen Yeşil’e aykırı o haller yerli yerinde kalmaya devam eder.

İrkildiğimi söylemeliyim.

İşin özü, özdeki ahlaksızlık değil dostumun, ‘‘tuvalet fayansı’’ yakıştırmasıydı beni irkilten.

Tuhaf, ama hilebazlığın kendisine değil, onun dile getirilmesine incinmiştim.

Kaplanoğlu, yıllar önce Bursa Hakimiyet gazetesinde uzun uzadıya yazmıştı o restorasyonun hikayesini.

Ahmet Vefik Paşa’nın, döneminde yapılan başka bir restorasyon için türbeye gerekenin iki katı çini ısmarladığını ve bunların yarısını da gelecekte ihtiyaç olduğunda kullanılmaz üzere türbenin giriş altına depoladığına ilişkin bir ayrıntı kalmış aklımda; sordum.

Doğruladı Kaplanoğlu.

Türbenin girişine götürüp olası depo yerini gösterdi ve kendisine aktarıldığı kadarıyla tanımladı.

Ahmet Vefik Paşa’nın, düşenin, ziyan olanın yerine yerleştirilsin ve aynı zamanda, aynı fırında, aynı ustanın elinden çıktığı için uyumu da bozmasın diye aldığı tedbir nasıl boşa çıkarılmıştı?

  • Hacı TONAK

Bursa Araştırmaları Dergisi / Bahar 2005 – Sayı: 9

FACEBOOK - YORUM YAZ

Sosyal Medyada Paylaşın:

BU MAKALELER İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR!

  • YENİ