Ana Sayfa Manşet Enver Paşa’nın gerçekleşmeyen hayali: Resne’ye dönüş

Enver Paşa’nın gerçekleşmeyen hayali: Resne’ye dönüş

  • Ekrem Hayri PEKER

Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarını büyütmek ve İslam halklarını Osmanlı çatısı altına toplamak isteyen Enver Paşa’nın Resne’ye dönüş hayali gerçekleşmedi.

Her şey 1908 yılında başladı. Ravel’de Rus Çarı ve İngiliz Kralı buluşup, Osmanlı İmparatorluğunun akıbetine karar verdiler. Paylaşımda Fırat nehrinin güneyi, Irak, İran, Kıbrıs ve Mısır İngiliz kontrolünde olacaktı. İngilizler bu bölgeleri Hint İmparatorluğunun ön sınırı olarak görüyorlardı.1877-1878 (Halk arasında 93 harbi) olarak bilinen savaş, Osmanlı imparatorluğunun sonu olmuştu.

Gelişmeleri takip edemeyen, güçlü bir haber alma teşkilatına sahip olamayan imparatorluk yönetimi yeni bir Kırım Savaşı umuyordu. Oysa Bulgaristan’da yapılan bazı katliamlar Osmanlının geleneksel destekleyicisi İngiltere yöneticilerini tarafsız konuma itmişti. Osmanlı kara ordusunun durumunu Arif Bey “Başımıza Gelenler’’ kitabında anlatmıştı. Doğu cephesindeki süvariler çok azdı. Ayrıca bölgenin düzgün haritaları yoktu. Bunlar yetmezmiş gibi eğitimsiz, insiyatif kullanamayan komutanlar orduyu yönetiyordu.

Sultan Abdülaziz’i tahttan indiren meşrutiyetçi yöneticiler, sultan Murat’ın rahatsızlanması üzerine sultan olarak Abdülhamit’i tahta çıkardılar. İstanbul’da toplanan Tersane Konferansı sonuçsuz kaldı. Tersane Konferansına alelacele yetiştirilen bir anayasa ve meşrutiyetin ilanı. İdealist, romantik meşrutiyetçiler, meşruti yönetim; toplanacak meclisin, anayasal idarenin çözüm olduğunu düşünüyorlardı. Belki çözüm olabilirdi ama Osmanlı Devleti güçlü bir ordunun yanı sıra güçlü bir maliyeye sahip olabilseydi.

Sultan ikinci Abdülaziz’in yeni saraylar ve donanma kurmak için yaptığı harcamalar için alınan borçlarımız ödenemez hale gelmişti. Siyasi kriz üzerine dış borçların ödenemeyeceğini ilan eden Osmanlı imparatorluğu, Kırım savaşında ilk defa borçlanmıştı.

Daha sonra, Mahmut Nedim Paşa’nın Sadrazamlığı sürerken ilan edilen moratoryum deyim yerindeyse gelişmelere tüy dikmiştir. Meşrutiyetin ilanından sonra bu işin mimarı sayılan sadrazam Mithat Paşa’nın azli ve sürülmesi gidişatı olumsuz etkilemişti.

93 harbi, imparatorluk için felaket oldu. Rus orduları yaka, yıka; katliamlar yaparak, Yeşilköy’e kadar geldiler. İngilizler İstanbul’u korumak için bir savaş filosunu İstanbul’a gönderdiler. İngiltere, Fransa ve Almanya’nın araya girmesiyle; Osmanlı’nın Rus Çarlığı ile ve büyük Bulgaristan’ın kurulduğu barış antlaşması Berlin’de yenilendi. Bulgaristan Prensliği tekrar Osmanlı imparatorluğuna bağlandı. Romanya, Sırbistan bağımsız oldu. Yunanistan’a toprak verildi.

Hint imparatorluğu Osmanlıların korumasından ümidi kesen İngiltere, Mısır ve Kıbrıs’a el koydu. Doğu Anadolu’da Kars, Batum ve Ardahan Rus Çarlığına bırakıldı. Bu savaşta Osmanlı donanması etkin kullanılamadı. Tarihçilerimizin bu konuyu araştırması gerektiğini düşünüyorum.

İmparatorluğun çözülüşü devam etti. Tunus 1881 yılında Fransızlar tarafından ilhak edildi. Sultan Abdülhamit Meclisi feshederek, anayasayı rafa kaldırdı. Daha sonra anayasacı yöneticiler tasfiye edildi. 93 harbinin başarılı komutanları Gazi Ahmet Muhtar Paşa,  Gazi Osman Paşa, Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa pasif görevlere tayin edildiler. Sultan Abdülaziz’in milyarlarca altın harcayarak meydana getirdiği donanma Haliç’te çürümeye terk edildi. Japonya’ya iyi niyet elçisi olarak gönderilen Ertuğrul Fırkateyni’nin batması dahi padişah için uyarıcı olmadı. Donanmanın yokluğunun nelere mal olduğunu Balkan Savaşı’nda görüldü. Yunanlılar Averof Zırhlısı sayesinde Ege Denizi’ndeki adaları işgal ettiler. Rauf Orbay komutasındaki Hâmidiye Zırhlısının efsanevi akınları bu acı sonucu engelleyemedi.

Bulgar Prensliği, Doğu Rumeli’yi ilhak ettiğinde İngiltere’nin ‘’Askeri nümayiş’’ yapın önerisi bile uygulanamadı. 1897 yılında Yunanlıların Osmanlı topraklarına saldırdılar ve büyük bir mağlubiyete uğradılar. Buna rağmen toprak verildi. Süreçte Girit elimizden çıktı, Osmanlıya şeklen bağlı özerk bir vilayet oldu.

1878-1908 yılları arasında Osmanlının modernleşme çabaları sürdü. İmparatorluğun her tarafında çağdaş okullar kuruldu. Medrese öğrenimi fiilen çöktü. İmparatorluk telgraf hatlarıyla donatıldı, demiryolları yaygınlaştı. İmparatorluk kendi imkânlarıyla Hicaz’a gidecek bir demiryolu yapılmaya başlandı. Bu demiryolunun inşası için tüm İslam dünyasından para toplandı.

Sultan Abdülhamit, özgürlükleri baskı altında tutarken, içte modernleşmeyi sürdürdü. Dıştaysa büyük devletlerarasında denge politikaları sürdürerek imparatorluğu yaşatmaya çalıştı. Yabancı devletlerin isteklerini karşılayarak, savaştan kaçınma politika izledi. Mecbur kaldığı için Yunanistan’la savaştı. Savaştan galip çıkmamıza rağmen Yunanistan’a toprak verildi. Girit’in elimizden çıkmasına göz yumuldu.

İmparatorluğun batmakta olduğunu gören Ermeniler ayaklanıp, Doğu Anadolu’da ayrı bir devlet kurmak için faaliyete başladılar. Kendi topraklarındaki Ermenileri ezen, kiliselerinin mallarına el koyan, bağımsız kataligos seçmelerine müsaade etmeyen çarlık Rusya’sı bu ayrılıkçı faaliyetleri destekliyordu.

Balkanlarda iğneli fıçıya dönmüştü. 1878 yılında geçici olarak Bosna Hersek eyaletini ve sancak bölgesini işgal eden Avusturya- Macaristan imparatorluğu, saldırgan bir siyaset izleyen Sırbistan ve Karadağ’la rekabet içindeydi. Osmanlı imparatorluğunun Balkanlardaki tek dayanağı olan Arnavutları, yaşadığı toprakların başka devletlerin ellerine geçeceği korkusu sarmış ve milliyetçilik akımları yayılmaya başlamıştı.

Makedonya ise, bütün Balkan devletlerinin gözünü diktiği bir bölgeydi. Sırp, Bulgar, Makedon, Bulgar çeteleri kol geziyordu. Bu çeteler bir yanda Osmanlı zaptiyesi ile bir yandan da kendi aralarında çatışıyorlardı.

Sultan Abdülhamit’e karşı özgürlük mücadelesi veren Jön-Türkler, küçük gruplar halinde Avrupa ve Mısıra dağılmışlardı. Çıkardıkları dergilerle etkili olmaya çalışıyorlardı. Çoğunluğu, ümitlerini sultana yapılacak bir suikasta bağlamışlardı.

Balkanların ticaret ve kültür merkezi olan Selanik yurt içindeki muhalefetin merkezi olmuştu. Eşkıya peşinde koşan okullu subaylar imparatorun mevcut yönetim tarzıyla varlığını sürdüremeyeceğini görüyorlardı. İç muhalefetin en etkilisi ‘’İttihat ve Terakki ’’ cemiyetiydi.

Doğal olarak istibdat yönetimine karşı muhalefetin imparatorluğu korumak için, subay yetiştiren okullara başlaması doğal bir sonuçtu.  Kısaca cemiyet olarak tanınan ittihat ve terakki 3 Haziran 1889 ‘ da Mektep-i Tıbbiye-i Şahane, yani askeri tıbbiye öğrencilerinden İshâk Suküti, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Mehmet Reşit ve Konyalı Mehmet emin adlı beş öğrenci tarafından İttihad-ı Osman’ı cemiyeti adıyla kuruldu. 1894 yılında etkinliklerini yaymak için Paris’te bulunan Ahmet Rıza Bey’le ilişkiye geçildi. 1898de adını Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak değiştirmiş, yurtiçi ve dışındaki faaliyetleri artmıştı.1896 ve 1897 yıllarında başarısız iki darbe girişiminde bulundular. Başarısız girişimin sonucunda üyelerinin bir kısmı tutuklandı, bir kısmı yurtdışına kaçtı. Cemiyet, çeşitli iç çatışmalardan sonra Ahmet Rıza Bey’in başkanlığında faaliyetlerini sürdürdü. Bu dönemde Doktor Bahattin Şakir ve Doktor Nazım Bey faaliyetleriyle öne çıktılar. Cemiyet 1907 yılında, bir yıl önce Selanik’te kurulmuş ve üyeleri arasında subayların ağırlıkta olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’yle birleşerek güç kazandı.

Ravel Mülakatının duyulmasıyla Enver, Niyazi Beyler ‘’Milli Tabur’’ adı verdikleri birliklerle dağa çıktılar ve anayasanın tekrar yürürlüğe konmasını istediler. Sultanın isyanı bastırmak için gönderdiği Şemsi Paşa’nın öldürülmesi, izinden gelen taburların Doktor Nazım’ın çabaları sonucu isyanı bastırmayı reddetmeleri, Arnavutluk’un Flovik Şehrinde Avusturya’nın bölgeye protesto için toplanan 20 bin Arnavut’un protestolarını kanun-i esasi talebine çevirmeleri, bölgeden saraya anayasa ile ilgili telgraflar çekmeleri sarayı etkiledi. 23 Temmuzda İttihat ve Terakki manastırda hürriyeti ilan etti bu gelişmeler üzerine sultan Abdülhamit 24 Temmuz 1908 tarihinde Kanun-i Esasiyi tekrar ilan etti.

Sonraki süreci biliyoruz. 1908 seçimlerini İttihat ve Terakki Cemiyeti kazandı. Osmanlı İmparatorluğu’nun bulunduğu krizden faydalanan Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Venizelos, Girit’i Yunanistan’a ilhak etti.

Seçimleri kazanan cemiyet iktidardan uzak tutuldu. Hükümetleri Sait Paşa, Kâmil Paşa gibi Abdülhamit’in vezirleri kurdular. Emekliye sevk edilen alaylı subaylarının da etkisiyle devrimi korumak için Selanik’ten getirilen “Avcı Taburları’’ isyan etti. 31 Mart olayından sonra İstanbul’a gelen Hareket Ordusu duruma el koydu. Kısa bir süre sonra Halaskar zabitan hareketi sonrası cemiyet tekrar iktidardan uzaklaştırıldı. Sonrası, Balkan Savaşıdır. Birliklerini kaybetmiş Ahmet Paşanın yönettiği ve Bulgar askerlerine İstanbul yolunu açan ‘’Lüleburgaz Savaşı’’ kaybedilir. Fransız gazeteci Lausen bu acıklı durumu eserinde şöyle anlatır; Lüleburgaz’da Bulgarlarla 28- 29- 30 ve 31 Ekimde şiddetli çarpışmalar meydana geldi. Abuk Paşa uğradıkları saldırıları şöyle anlatırlar. Bulgarlar akşamüstü karanlık çöktüğü bir sırada çatışmayı tamamen tatil etti ve yorulmuş gibi gösterdi. Etrafımız biraz dinlemek istedi ve siperlerde uykuya daldı. Gece 23.00 sıralarında Bulgarlar önce bütün mevzilere gayet iyi nişan almışlardı. İleri karakollarımıza yakın bir yere geldiler. Sonra 300 metre mesafeye gelir gelmez asetilen ışığıyla çeşitli projektörler yönelttiler. Etrafı görmek, nişan almak, kendini savunmak imkânsız hale geldi. Direnemeyecek bir durumda bizi baskına uğrattılar. Bulgar sağ kanadı, Türk sol kanadına yaptığı taarruzu arttırmaya başladı. Çünkü 24 saatten beri Türk sol kanadındaki bataryalarda tek bir gülle kalmamıştı.

Savaşın sürdüğü dört gün zarfında Türk ordusu Başkumandanı Abdullah Paşa genel karargâhın bulunduğu Sakız Köyü’nde küçük bir evde kapanıp kalmıştı. 29 Ekim akşamı Daily Telegraph gazetesinin başarılı muhabiri A. Barthold büyük bir rastlantı sonucu paşayı o evde ziyaret etmişti. Başkomutan adeta açlıktan ölüyordu. A. Barthold beraberinde getirdiği birkaç konserveyi verdi, üç gün paşayı o besledi… Osmanlı ordusunun paşası yiyecek bulamadığı gibi, haber alamıyor denilebilirdi. Savaşın sürdüğü dört gün zarfında ne olup bittiğinden hiçbir haber alamamıştı.

Lüleburgaz’da ordunun harekâtı başkumandanca büsbütün meçhul kalmış ve orduya emirlerini duyurma, iletme imkânı bulamamıştı. Fakat gelişmelerden habersiz kalan sadece başkumandan değildi. Kıtalar da birbirlerini tanımıyordu. 31 Ekimde, yani meydan savaşının dördüncü günü vizedeki Osmanlı sağ kanadı yalnız diğer kolorduların ne yaptığını değil, kolorduları oluşturan üç tümenin biri bile yanındakinin nerede olduğunu ne gibi bir amaç izlediğini bilmiyordu. Örneğin Abuk Paşanın kolordusu dört gün yalnız yiyecek değil, cephane de alamamıştı.

İstanbul’daki alman elçisi Baron Von Wangenhan bir salonda yüksek sesle şöyle dedi; eğer Türk askerinin ekmeği olsaydı, bu saatte Sofya’da bulunurlardı. Şüphesiz baron şunu unutuyordu. Askerin ekmeksiz kalmasını levazım dairesinin düzensizliğinde aramak gerekirdi. Levazım dairesi gayri muntazamsa, suçun Osmanlı Ordusunu düzenlemekle yükümlü olanlara, yani Almanlara ait olması gerekirdi.

Hazırlıksız, eğitimsiz, nöbet yerlerini sürekli terk eden rediflerin, harita okumasını bilmeyen subayların çoğunlukta olduğu Osmanlı Orduları artarda yenildi. Üç ayda Balkanlar elden çıkar. Cemiyetin kalesi Selanik tek bir mermi atılmadan Yunanlılara teslim edildi.

Cemiyet 23 Ocak 1912’de Bâb-ı âli baskını ile iktidarı ele geçirdi. Daha önce Harbiye Nazırlığından cemiyetin baskısıyla uzaklaştırılan Mahmut Şevket Paşa sadrazamlığa getirildi. 19 Haziran 1913’de Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesiyle nispi özgürlük havası sona erdi. Cemiyete olan muhalefet bastırıldı.

Hareket ordusunda görev alana kadar öne çıkmayan Enver Paşa, cemiyetin üst yöneticileri arasına girdi. Edirne’nin kurtarılması ve Batı Trakya Cumhuriyeti’nin kurulması süreci Enver Paşa’yı öne çıkardı. Kısaca imparatorluğun kaderi üç kişinin eline geçti. Talat Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa yönetimi eline aldı.  Enver Paşa’nın Naciye Sultan’la evliliği, Enver Paşa’yı ’’Halifenin Damadı’’ olarak İslam dünyasına tanıttı.

Bu kadar kısa bir sürede Balkanların kaybı sadece imparatorluk için değil, cemiyet yönetimi içinde bir şok olmuştu. Enver Paşa’ya bağlı gönüllüler Edirne’yi kurtarmışlardı. Daha sonra harekâta devam eden gönüllüler batı Trakya’nın Bulgarlara bırakılan kısmını da işgal edip, 49 gün süren batı Trakya Cumhuriyetini ilan ettiler. Fransa, Yunanistan tarafından tanınan bu cumhuriyet dış baskılardan korkan yöneticiler ve Cemal Paşa’nın baskısıyla yıkıldı.

Ancak Enver Paşa zamanında çetecileri, komitecileri kovaladığı Makedonya’yı, Selanik’i unutmamıştı.

Batı Trakya cumhuriyetini kuran kadro Enver Paşa’nın Teşkilatı Mahsusa’nın yöneticileri oldu. Kuşçubaşı Eşref ve kardeşi Hacı (Selim) Sami Bey, Süleyman Askeri, Yakup Cemil, Reşit Bey, daha sonra bu kadroya Fuat Balkan, Tevfik Bey, Çolak İbrahim, Mehmet Akif Ersoy, Hüsamettin Ertürk, Şeyh el Sunusi gibi isimlerde katıldı.

Harbiye Nazırı ve Osmanlı Ordusu Başkomutan vekili Enver Paşa gayri resmi olarak oluşturduğu bu teşkilatı 5 ağustos 1913 de resmen kuruldu. İmparatorluğu yöneten İttihat ve Terakki Cemiyeti, sadrazam Sait Halim Paşa’nın başında bulunan hükümet yaklaşan savaşı görüp, İngiliz-Fransız ittifakına yanaşmaya çalıştı. Ayrıca Rus Çarlığı ile bu konuda görüşmeler yapıldı. Ancak bir netice alamadılar. Balkan Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun gösterdiği zafiyet, müttefik bulma çalışmalarını olumsuz etkilemişti. Kısacası askeri açıdan güçsüz bir ülke olarak görülüyordu. Osmanlı yöneticileri İngiltere’de yaptırdığı savaş gemilerini vaat ederek Almanya’nın müttefiki oldu.

Osmanlı Yöneticileri Almanya’nın yanında savaşa girme kararı aldı. İmparatorluğun başka türlü yaşayamayacağına inanıyorlardı.  Yavuz ve Midilli adı verilen savaş gemilerinin katılmasıyla güçlenen Osmanlı donanması, Karadeniz’deki çarlık donanmasını yok etmek için denize açıldılar. Çarlık donanmasının üssü Odessa’ya saldırı düzenlediler. Ancak, Rus Donanması üste olmadığı için bu saldırı başarıya ulaşmadı. Birkaç gemi batırabildiler. Rusya bize savaş ilan etti. Rus donanması Sinop şehrini bombaladı. Osmanlı devleti bu saldırıyla fiilen savaşa girmiş oldu.

Savaşa başlamadan önce, Enver Paşa’nın Sultan Abdülhamit’e bıraktığı İslam ülkelerine uzanan haber alma teşkilatının üzerine, Teşkilat-ı Mahsusa’yı kurdu.   Harbiye nazırı görevini üstlendikten sonra ordudaki alaylı subayların yaklaşık yedi binini emekliye sevk etti. Haksız yere terfi eden subayların rütbeleri indirildi. Enver paşa’nın en şiddetli karşıtlarından olan kaymakam Şerif Bey’in ifadeleriyle; Enver Paşa’nın yaptıklarından sonra orduya bir canlılık, bir disiplin geldi. Subay subaylığını,asker askerliğini bildi.   Osmanlı ordusunun Alman etkisiyle yanlış mevsimde yaptığı Sarıkamış Taarruzu dışında 1917 yılı sonuna kadar başarıyla savaşması, zaferler kazanması tesâdüfi olmayıp Enver Paşa’nın reformları sonucudur. Enver Paşa’nın ufku büyüktür. Hayalinde tekrar Balkanlara çıkmak, imparatorluğun kaybettiği toprakların bir kısmını tekrar geri almak vardır. Balkanlar’dan Çin sınırına kadar uzanan coğrafyayı ve İran ve Arap Yarımadası dâhil tüm Kuzey Afrika’yı emperyalizmin pençesinden kurtarmak ve yeni bir Türk-İslam imparatorluğu kurmaktır. Bu amaç doğrultusunda üç Osmanlı Kolordusu Bulgarlara yardım etmek pahasına Balkanlarda ve Galiçya’da İtilaf Devletleriyle çarpıştılar.

Galiçya dışında Balkanlardaki ilk cephemiz Dobruca’da, Romen’le karşıydı. Romanya sekiz yüz bin kişilik bir orduya sahipti. Önce tarafsız kalan Romanya 27 Ağustos 1916 yılında İtilaf devletlerinin yanında savaşa girdi. Romenler Transilvanya ve Bulgaristan’a saldırdılar. General Sarrail komutasındaki Fransız-Yunan kuvvetleri Selanik tarafından Bulgaristan’a saldıracaklardı. İtilaf devletlerinin sonraki planı, Bulgaristan savaş dışı kaldıktan sonra İstanbul’a yürümekti.

İtilaf devletlerinin taarruzu gecikince Tuna bölgesindeki Alman Mareşali Mackensen, karşı taarruza geçmek istedi. Almanlar Enver Paşa’dan taarruz için bir kolordu istediler. Enver Paşa 6. Türk kolordusunun taarruz için hazırlanmasını istedi. Kolordu iki tümenden oluşacaktı. 5. Ordu’nun serbest kalan iki tümeni,15. ve 25 tümenleri kolordunun emrine verildi. Enver Paşa bu kolordunun seçme asker ve techizatla donatılmasını istiyordu. Tümen komutanı M. Hilmi Paşa’ydı. Alman-Bulgar ve Osmanlı Ordularının harekâtıyla Dobruca bölgesi ele geçirildikten sonra Romenler her cephede geri çekildiler. Romen unsuru tehdit olmaktan çıkınca birliklerimizin geri çekilmesi gündeme geldi. Önce 26 tümen cepheden çekildi. 1 Nisan 1917’den itibaren birlikler trenle İstanbul’a gönderildiler. Sonbaharda geri çekilmeye başlayan tümen kademeli olarak çekilmeye başladı. Rus çarlığı ülkede çıkan isyanlardan sonra savaştan çekilmeye karar verdi. Rusya ve itilaf devletleri arasında 15 Aralık 1917 tarihinde Brestlitovsk anlaşması imzalandı.    Bu gelişmelerden sonra, 6. Kolordu karargâhı ve tümen Köstence limanından Batum’a hareket ettiler. 1918 Haziran ayı sonunda birlikler Batum’a ulaştı. Buradaki birliklerimiz daha sonra Azerbeycan’ı kurtardılar.

Galiçyada başarıyla savaşan ve Rus saldırılarını başarıyla püskürten askerlerimizin kahramanlıkları gazete ve dergilerde yazıldı, çizildi. Halk arasında anlatıldı. Çocukluğumu yaşadığım İnegöl’de Galiçya gazileri vardı.   Ama Dobruca ve Makedonya cephelerindeki askerlerimizi, Bulgarlarla beraber Dobruca’da roman ve Makedonya ve Batı Trakya’da Fransız-İngiliz askerleriyle çarpıştılar.   Çanakkale savaşı bittikten sonra bu cephede savaşan Türk kuvvetlerinden iki tümenlik bir kolordu Galiçya Cephesi’ne gönderildi. Kurmay Albay Yakup şevki beyin komutasındaki 18. Kolordu 3-4 tümenlik kolordulardan daha güçlüydü. Kolordunun mevcudu yaklaşık 33 bin kişiydi. Enver paşa bu kolordunun silah, donanım ve personel bakımından en iyi şekilde hazırlanması için özel çaba göstermiştir.   18. kolordu Türk askeri tarihinde ilk defa yurtdışında, dost devletlerin komutası altında savaş görevi yapan birlik özelliği taşır.

Avrupa’ya hareket etme emrini 1916yılı temmuz ayında alan kolordu 6 hafta gibi kısa bir süre içinde hazırlanıp cepheye ulaştı. Birlikler bölgedeki Alman ordusunun emrine girdi. Birliklerden eksilen kuvvetler sürekli takviye edildi. Galiçya cephesinde savaşın siper savaşına dönmesi, Türk Cephelerin tehlikeye girmesi üzerine Enver Paşa birliklerin gönderilmesi için baskı yaptı. Önce 19. Tümen savunduğu bölgeyi Alman Ordusuna devrederek 11 Hazirandan itibaren cepheden ayrılmaya başladı.7 Temmuzda birliklerin tamamı trenle İstanbul’a döndü.   Kolordunun 20. Tümeninin bir müddet daha cephede kalması Almanlar tarafından istendi. Kolordu karargâhı 18 Temmuzda cepheden ayrıldı. 20. Tümen 1917 Eylül ayında İstanbul’a döndü.

TANKLAR

Türk askerinin Ruslarla yaptıkları savaşlarda başarılı olması üzerine Alman Ordusu komutanları yeni birlikler istedi. Enver paşa bu teklifi kabul etmişse de, Türk cephelerindeki gelişmeleri izleyen müttefik kuvvetleri şimdilik sadece bir tümenin Mareşal Mackensen’in emrine gönderilmesini istedi. Türk Baş Komutanlığı 26. Tümene, cepheye hareket için emir verdi. 26. Tümen demir yollarının yoğunluğu yüzünden 9 Kasımdan itibaren cepheye gönderilmeye başlandı. Askerlerin sevkiyatı 18 günde tamamlandı. Böylece Romanya cephesine gönderilen Türk askerlerinin sayısı 39.000 e yükseldi.   Alman Meraşel Mackensen’in komutasındaki Tuna ordusu, Tuna’yı aşarak Roman-Rus kuvvetlerine karşı taarruz ettiler. Draganesti ve Balonya savaşlarından sonra Romen Ordusu dağıldı. Tuna ordusu Bükreş önlerine geldi. Romenler şehri boşaltmıştı. Mareşal Mackensen 6 Aralık günü Bükreş’e girdi. Türk Kuvvetlerinin Draganesti ve Balonya savaşlarında gösterdikleri kahramanlıklar Romen Ordusunun ezilmesini, Bükreş’in ele geçirilmesini sağlamıştır.   Bu savaşlarda kolordumuz çok büyük kayıp vermiştir. Kolordunun toplam zaiyatı 17 bini bulmuştur. Romanya Cephelerindeki kuvvetlerimizin görev süresi iki tümen için bir buçuk yıl, 26. Tümen için 2 yıl olmuştur.    Enver Paşa bu kadar kuvveti Avrupa’ya gönderdiği için pişman olmuştu. Zira ,Irak ve Sina cepheleri zora düşmüştü.. Bu cephelere takviye göndermek gerekiyordu. Tümenlerin geri gönderilmesi için ısrarlı taleplere alman başkomutanlığı kayıtsız kalıyordu. Dobruca’da ki başarılı taarruzdan sonra ve Rusya’nın savaşta çekilme niyetinin belli olmasından sonra,  15. Ve 28.tümenlerin Romen cephesinde tutulmasının zararı Osmanlı ordusuna olmuştur. Sina ve Irak cephelerinin acil takviye ihtiyacı karşılanamamıştır.

Birinci dünya savaşında Osmanlı ordusunun karşılaştığı en büyük problem, askerlerin ordudan kaçmasıydı. Cephedeki zorlukların yanı sıra bakımsızlık, techizat yetersizliği ve hastalıklar bu firarların baş nedeniydi.   Genelde silah, teçhizat, süvari ve atlarıyla kaçan bu askerler içerde de büyük problem oluyordu. Kimi bireysel, kimi çete kurarak eşkıyalık yapıyordu. Gerek firarileri aramak gerekse çetelerin peşinde koşmak için asker ayırmak gerekiyordu. Oysa elimizde yeterince asker yoktu. Bu konuda Bursa da neferlikten merkez komutanlığı’na yükselmiş gazeteci Ziya Şakir’in anıları öğreticidir.

Osmanlı ordusunun silah ve cephane yönünden çok eksiği vardı. Almanya’dan istenen askeri malzemeler için Sırbistan ve Bulgaristan engel teşkil ediyordu. Yavuz Zırhlısı’nın topları Rus Donanmasındaki gemilerin toplarından üstündü. İngilizler, Rus Donanması için yeni gemi topları gönderdiler. Bu toplar Yunanistan’ın Selanik limanına gelmişti.   Yunan Kralı Almanya’nın yanında savaşa girmek istiyordu. Venizelos ise İngilizlerin yanındaydı. Topların Sırbistan üzerinden Rusya’ya gideceği istihbaratını alan Teşkilatı Mahsusa, Bulgaristan üzerinden Makedonya’ya sızdı. Bölgedeki Türk köylerinde yaşayanları örgütleyen Çolak İbrahim Bey, çok önemli bir demiryolu köprüsünü havaya uçurdu. Bunun üzerine Sırplar bölgede terör estirdi. Binlerce Müslüman ve Bulgar, Bulgaristan’a kaçtı. Rus Çarlığı’nın bu eyleme tepkisi Bulgar limanlarını bombalamak oldu. Bulgaristan bu olaylardan sonra müttefiklere/mihver devletlerine katıldı. Sıra Sırbistan’ın çökertilmesine gelmişti. Avusturya-Macaristan imparatorluğu Sırplarla savaşa başlamıştı. Mihver kuvvetleri 1918 yılı ekim ayı başında Sırbistan’a saldırdı. Mareşal Mackensen emrindeki Bulgar, Alman, Avusturya ve Macaristan orduları yılsonuna kadar Sırbistan’ı işgal etti. Adriyatik kıyılarına kaçabilen Sırp kuvvetleri İngiliz gemileriyle Yunanistan’a kaçırıldı. Osmanlı ve Almanya arasında demiryolu bağlantısı kurulmuştu. Alman askeri malzemesi ve Alman askerleri Osmanlı topraklarına gelmeye başladı. Mihver ordularının Sırbistan’a saldıracağını öğrenen itilaf Başkomutanlığı, iki tümeni acele Selanik bölgesine gönderdi. Tarafsız kalmak isteyen Yunanistan Hükümeti protesto notası vermekten başka bir şey yapamadı. Bu dönemde mihver kuvvetleri Yunanistan sınırlarını aşamadılar.    Müttefik ordularının Sırbistan’ı işgal ederken, İngiliz ve Fransızlar, Fransız generali Sarpail emrindeki 4 tümenle Selanik’ten kuzeye, Sırbistan’a yardım için harekâta kalktılar. Ancak, Sırbistan’ın teslimi üzerine bu hareket durdu. Yunan hükümetinin itilaf cephesine katılmasından ve kendisine saldıracağından kuşkulanan Bulgaristan harekete geçerek 26 Mayıs 1916da Kavala şehrinin kuzeyindeki stratejik Rupel Geçidi’ni ele geçirdi. Buradaki Yunan birlikleri yarıldı. 4. Yunan Kolordusu teslim oldu. Teslim olan Yunan askerleri Almanya’ya gönderildi. Yunan kolordusunun teslim olmasında Teşkilatı Mahsusanın oluşturduğu çetelerin büyük etkisi olmuştur. Bulgar Ordusu Manastır yöresindeki Florina şehrini ele geçirmişti. Böylece Makedonya cephesi oluştu. 1916 Ekim ayında İngiliz-Fransız-Sırp-Yunan kuvvetleri karşısında mevzilenen Alman-Bulgar kuvvetlerine Türk Birlikleri de katıldı. Doğu cephesine gitmek için yola çıkmış olan 50. Tümen komutanı Yarbay Şükrü Nail Bey Pozantı’daydı. Tümen 18 Eylülde İstanbul’a döndü. 50 tümen Avrupa’ya daha önce gönderilmiş diğer birlikler gibi seçkin personel ve silahlarla donatılmıştı. 12 bin kişilik tümen 2 Ekim 1916 tarihine kadar Drama’ya taşındı ve buradaki Bulgar komutanlığının emrine girdi. Tümenin kuvvetleri Struma Nehri ve Tahnos Gölü ve denize uzanan hatta yerleşti. Bu birliklere takviye olarak 16. Depo alayı gönderildi.

Birliklerimiz gelir gelmez mevzilerini tahkim ettiler. İngilizler Struma nehrinin denize döküldüğü Orfone körfezindeki gemilerinin sayısını arttırıp, top atışlarını arttırmışlardı. İngiliz birlikleri 31 Ekim 1916 sabahı taarruz ettiler. Kara Bayır savaşı diye anılan bu savaşta İngilizler yenilip geri çekildiler. İtilaf devletlerinin saldırıları kasım ayında da sürdü. İtilaf askerlerinin manastır şehrine girmesi Sırbistan’ın haritadan silinmesinden sonra itilaf devletleri açısından büyük bir başarı gibi tanıtıldı.   Almanların isteği üzerine Struma cephesindeki birliklerimiz kolordu seviyesine çıkarıldı. Bu amaçla 20 kolordu teşkil edildi. Kolordu komutanlığına Mirliva Abdülkerim paşa atandı. İstanbul’da Albay Mahmut Beliğ komutasında 46.tümen hazırlandı. Tümen mevcudu yaklaşık 13 bin kişiydi. Bir tugay büyüklüğündeki Türk Rumeli müfrezesiyle bu sayı 17 bine yükseliyordu. Daha önce gönderilen 50. Tümenle beraber cephedeki Türk askerleri sayısı 30 bine ulaşıyordu. Gönderilen takviye aralık ayının ilk haftasında Drama’ya ulaştı. 1917 Ocak ayında Rumeli müfrezesi manastıra ulaştı.    Batı Avrupa cephesindeki alman taarruzlarının sonuçsuz kalması; İtilaf devletlerinin kazı taarruzlarının başarılı geçmesi üzerine almanlar 12 Aralık 1916 da bir ateşkes ve barış denemesi yaptılar. Ancak itilaf devletlerinin Almanlara,  işgal ettikleri topraklardan çekilmelerini ilk şart olarak öne sürmeleri bu girişimin neticesiz kalmasına yol açtı.   1917 yılında bu cephede kayda değer bir çatışma olmadığı halde, o yıl boyunca 30 bin askerlik seçme bir kolordu cephede tutulmuş oldu.    Oysa doğu Anadolu’nun büyük bir kısmı Rus ordusunun işgali altındaydı. Irak cephesindeki zayıflatılmış 18. Kolordumuz Bağdat’a doğru çekiliyordu. Sina cephesindeyse İngilizler El Ariş’i aşmış, Kudüs’ü ele geçirmeyi hedeflemişlerdi. Bu cephelerin acil takviyeye ihtiyacı vardı. Bu sırada bir kolordumuz da İran içlerindeydi.    Enver paşa Avrupa’ya gönderdiği birlikleri geri istiyordu. Amacı bu birlikleri zor durumda olduğu cephelere göndermekti. Ancak almanlar bu konuda ağır davranıyorlardı. Enver paşa Makedonya’daki birlikleri geri almak için bizzat başkomutanlığı ile birkaç kez görüşmüştü. Nihayet tümenlerin birisi için izin çıktı. Kolordu karargâhı 46. Tümenle beraber İstanbul’a döndü.   Cephede kalan 80. Tümende 1917 yılı Nisan ayı ortalarında İstanbul’a döndü. Oysa bu birliklere ihtiyaç duyan Bağdat cephesi çöktü. Bağdat İngilizlerin eline geçti.

Tugay seviyesindeki bir Osmanlı müfrezesi Manastır cephesinde görev yapmıştı. Görev için Manastır bölgesinin seçilmiş olmasının büyük bir anlamı vardı. Enver Paşa, Resneli Niyazi Bey bu bölgede savaşmış ve burada dağa çıkmışlardı. Bu karar, sadece duygusal nedenlerle alınmamıştı. Manastır, Osmanlı Makedonya’sının en önemli kentlerinden biriydi. Buradaki askeri lisede Osmanlı ve Türk ordularında görev yapmış çok sayıda subay yetişmişti.

Bir tugay büyüklüğündeki bu müfrezenin kuruluşunda Enver paşa özel bir ilgi gösterdi. Müfreze Komutanlığına genç bir kurmay subay olan Tophaneli Niyazi Bey atandı. Müfrezeye 117. Alay, bir topçu bataryası, bir ağır makineli tüfek bölüğü, birer istihkâm ve muharebe takımı, bir süvari kıtası verilerek müfrezenin kendine yeterli olması sağlanmıştı. Müfrezenin mevcudu 3600 kişiydi. Yeni kurulan piyade alayına yapılan sancak törenine Enver paşa bizzat katılmış, müfrezeden zafer müjdeleri beklediğini ifade etmişti.

Müfrezenin cepheye gidişi, Bulgarların özellikle işi yavaş almasından dolayı gecikti. Bulgarlar Türklerin ve Müslümanların yoğun olduğu bu bölgeye asker göndermemizden memnun olmamışlardı. Bunu sezen almanlar bu müfrezenin 11. Alman ordu komutanlığı emrine gireceğini söylemişlerdi. Müfreze Üsküp’ün güneyindeki Köprülü şehrine toplandı. Burasının özel bir önemi vardı. Kurmay Binbaşı Enver Bey 10 Temmuz 1908 günü burada Osmanlı padişahına baş kaldırarak meşrutiyeti ilan eden yazıyı hükümet konağının önünde okumuştu. Müfreze komutanı,  gönüllü yazılmak isteyenlerin askere alınacağını halk’a duyurunca binlerce kişi başvurmuştu. Başvuru sayısının büyüklüğü müfreze komutanını şaşırtmış ve durumu İstanbul’a bildirmişti. Müfreze İtilaf savaş uçaklarının taarruzuna rağmen Manastır yakınlarındaki Pirlepe’ye ulaştı. Müfreze Alman ordu komutanlığının isteği üzerine, Ohri ve Prespa gölleri arasındaki Fransız taarruzuna karşı takviye olarak cepheye geldi. Müfrezenin mevcudu katılan gönüllülerle 4300 kişiyi bulmuştu. Savaş bölgesinin yakınlarında Enver paşa gibi dağa çıkan Niyazi beyin doğduğu Resne şehri de bu bölgeydi.

Türklerin yoğun olduğu bu bölgeye bu büyüklükte bir kuvvetin gönderilmesinin özel bir önemi vardı. İttihat ve terakki içinde Enver paşanın başını çektiği bir grup balkan savaşında kaybedilen bu bölgeyi unutmamışlardı. Bulgaristan savaşa girmediği için, Dimetoka’yı Bulgaristan’a bıraksak ta Almanlarla yapılan gizli görüşmelerde, Bulgarlara Sırbistan’dan, Yunanistan’dan toprak verilecek ve bunun karşılığında da Batı Trakya Osmanlı imparatorluğuna katılacaktı. Enver paşanın hayalleri sadece bu kadarla da kalmıyordu. Enver paşa İran dâhil, Arnavutluk’tan Çin sınırına, oradan kuzey Afrika’ya, orta doğu ve tüm Arap yarım adasını İngiliz ve Fransız emperyalizminden kurtarıp bir İslam İmparatorluğu kurmak istiyordu. Bu bölgedeki yerel devletçikler de varlıklarını koruyabilecekti. Enver paşa bu amaçla Teşkilatı Mahsusa’yı kurmuştu. Teşkilatı Mahsusa’nın müfrezeleri bu amaçla balkanlar Arap yarımadası, Kafkasya, İran ve Türkistan’da faaliyet gösteriyorlardı. Bu bölgelerde yaşayanlar halklar için, Osmanlı bir umuttu. Enver Paşa bildiğimiz gibi, bu uğurda mücadeleyi ölene kadar sürdürmüştü. Savaştan sonra Bolşeviklerle anlaşıp İttihadı İslam Teşkilatı’nı kurmuştu.

Müfrezemize dönersek bu bölgede büyük yararlılık gösterdi. Alman ve Avusturya kuvvetleri Fransız taarruzu karşısında dağılmışken, yetişen müfrezemiz karşı taarruzla Fransız kuvvetlerini püskürtmüştü. Fransız kuvvetleri karşısında farklı askerlerin bulunduğunu geç anlamıştı. Müfreze askerlerimizin üniformaları, alman üniformalarıydı. Giydikleri kalpaklardan ayırt ediliyorlardı. Fransızlar, bunlar Türk diyerek, geri çekildiler. Sonraki günlerde Fransızların yaptıkları taarruzlarda netice vermemişti.   İlk saflarda sürekli çarpışan Türk müfrezesi mevcudun üçte birini kaybetmişti. Nisan ortalarında taarruzlar hızını kesip, mevzi savaşına dönüşünce Türk birliklerinin dinlendirilmesi için ısrar etti. Müfreze komutanı Binbaşı Nazım başvurusuna olumlu cevap alamayınca bir telgrafla Enver Paşa’ya başvurdu. Bunun üzerine Enver Paşa Alman Başkomutanlığına başvurdu. Ancak bütün bu başvurular sonuç vermedi. Cephe koşullarından bunalan asker firar ederek çevredeki Türk köylerine kaçmaya başlamıştı. Binbaşı Nazım Bey görevinden ayrıldı. Yerine Yarbay Ali (Çetinkaya) Bey tayin edildi. Ali Bey Enver Paşa’ya gönderdiği raporda Nazım Bey’in haklı olduğunu bildirmişti. Buna rağmen birliğin geri çekilme isteği görmezden gelindi. 23 Kasım 1917de alman kara kuvvetleri Ludendorf’dan gelen bir telgrafla, birlik cephe gerisine alındı. Birlik yaklaşık iki buçuk ay dinlendirildi. Eksilen kadrosu takviye edildi. Birlik daha sonra tekrar cepheye sürüldü. Ancak cephede herhangi bir hareketlilik yoktu. Birliğin komutanlığına Sadık Bey getirildi. Mayıs ayı başında müfrezenin Romanya üzerinden yurda dönmesine karar verildi. Birlik 18. Tümenin ardından Batum’a gönderilecekti.

Türk birliğinin bölgeden ayrılması bölgedeki Türk Müslümanlar arasında büyük üzüntü yarattı. Birliklerimiz için Resne ve Pirlepe’de özel törenler yapıldı. Birliklerimiz dua ve gözyaşları ile Kafkasya’yı kurtarmak için Batum’a gitti.

Birinci dünya savaşı, mağlubiyetimizle sona erdi. O günden bu güne, geçen yüz yılda Balkanlardaki Türk ve Müslüman varlığı eskiye oranla çok azaldı. İkinci dünya savaşı ve sonrasında yaşananlar, baskılar, mecburi göçlere zorlanması Müslüman nüfusu iyice azalttı. Balkanlar, Türk askerini bölgede yaklaşık 80-90 yıl sonra gördü.  Ama Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde çıkan iç savaşlarda barış gücü olarak.

497 total views, 1 views today

Ekrem Hayri PEKER

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar, STK yöneticisi. Bursa Mustafa Kemal Paşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı - Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya'dan Anadolu'ya - Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı, yazarı ve yayın yönetmenidir.

Comments

Comments