Ana Sayfa Genel Tarih Kültürel Tarih Bursalı Tahir Bey ve Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in gözünden Karagöz ve...

Bursalı Tahir Bey ve Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in gözünden Karagöz ve Hacivat

  • Ekrem Hayri PEKER

Balıkhane Nazırı olur mu diye hiç şaşırmayın. Birinci dünya savaşında imparatorluğun en kalabalık ve en ayrıcalıklı şehri olan (ayrıcalıklı çünkü İstanbullular askere alınmazdı) İstanbul’u duyurmak kolay bir iş değildi. Yeterince kesilecek kasaplık hayvan bulunmadığı için, şehri yönetenler deryaya yani denize yönelmişlerdi. Talat Paşa’nın önerisiyle askerlerden balıkçı birlikleri kurulmuş. O yıllarda sadece İstanbul’da yaklaşık 500 bin ton balık tutuluyormuş. Şimdi Türkiye’de 200 bin ton balık tutuluyor dersek miktarın büyüklüğü iyice anlaşılır.

Eski İstanbul’un gündelik hayatını, bütün detaylarıyla ilk defa matbuat hayatına taşıyan 1842-1928 yılları arasında yaşamış, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’dir. Mahalleden saraya kadar geniş bir yelpaze içinde eski halk inançlarından eğlencelere, doğum adetlerinden kahvehanelere, devlet adamlarından musikişinaslara, meddahlardan şairlere, tulumbacılardan esrarkeşlere, tarikatlardan ticaret hayatına kadar eski İstanbul’un renkli hayatı ve bu hayatın kahramanlarıyla ilgili orijinal bilgi ve tespitleri, anıları 1922 yılında Peyam Sabah ve Alemdar gazetelerinde yayınlanmıştır. Entelektüel bir insan olduğu anlaşılan Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Ahmet Nihat Banoğlu tarafından kitaplaştırılan anıları yetmişli yılların sonunda Tercüman gazetesince yayınlanan 1001 Temel eser dizisinde çıkmıştır.

Ali Rıza Bey, anılarında karagöz ve Hacivat gölge oyununa da değinir ve ilginç bilgiler aktarır. Karagöz ve Hacivat’tan önce kısaca gölge oyununun tarihçesini anlatalım.

Gölge Oyunu,  geleneksel olarak hayvan derilerinden kesilerek hazırlanmış insan, hayvan, eşya gibi figürlerin bir ışık kaynağı önünde oynatılarak, gölgelerinin gerdirilmiş, beyaz bir perdeye düşürüldüğü gösteri sanatıdır.

Kökenleri üzerine çeşitli görüşler olmakla birlikte; Asya’nın zengin gölge oyunu geleneği, bu sanatın Cava Adası’ndan, Hindistan’dan veya Çin kültürlerinden 10. yüzyıldan itibaren yayıldığı öne sürülmektedir.

Doğu ülkelerine özgü bir sanat olan gölge oyununun ilkin Çin’den çıktığı söylenmektedir. Söylenceye göre Çin imparator Wu (MÖ. 140-87), çok sevdiği karısının ölümü üzerine derin bir üzüntüye kapılır. Şav-Wöng adlı bir Çinli, imparatorun üzüntüsünü hafifletmek için, ölen kadının hayalini bir perde arkasından gösterebileceğini söyler; sarayın bir odasına gerdirdiği beyaz bir perdenin arkasından geçirdiği bir kadının perde üzerine düşen gölgesini, ölen kadının hayali diye sunar (MÖ. 121). MS. XI. yüzyılda yazılmış bir Çin ansiklopedisinde bu olaydan söz edilmekte ve ansiklopedinin yazıldığı çağda gölge oyununun deriden yapılmış şekillerle pazar yerlerinde oynatıldığı belirtilmekteymiş.

Bir başka söylentiye göre, gölge oyunu Wayang adı verilen ve gerek şekilleri, gerek konuları bugüne değin korunan bu oyunlarda Hint efsanelerinin etkisi açıkça görülmekte imiş. Yapılan incelemelerden öğrendiğimize göre, Cava edebiyatında, evren, bir Wayang sahnesine, insanlar ve doğa da Wayang tasvirlerine benzetilmiştir.

*

İslam ülkelerinde görülen gölge oyununun, benzerlikler de göz önüne alındığında, Cava adasından geldiği tahmin edilmektedir. Anadolu’ya ise, 16. yüzyılda Mısır’dan gelmiş olma ihtimali büyüktür. Gölge oyunlarının Türklere, Cava ve Hindistan’dan geldiği de iddia edilmektedir.

Zamanla bu oyuna Türkler kendi yaratıcılıklarını katmış; ona çok daha renkli, hareketli, özgün bir biçim vermişlerdir. Öyle ki, 19. yüzyılda Mısır’ı ziyaret eden gezginler, orada izledikleri oyunun Karagöz ve Hacivat olduğunu ve gölge oyununun Mısır’a Türkler tarafından getirildiğini öne sürmüşlerdir. İlk başlarda 28 farklı oyundan oluşan Hacivat Karagöz oyunları zamanla çoğalmıştır. Ramazan ayında Kadir Gecesi hariç her akşam bir oyun oynanırdı. Farklı yörelere ait insanlar, oyunda yer alırdı. Bu oyunun piri olarak Şeyh Küşteri olarak bilinir. Öyle ki oyunun oynandığı perdeye “Küşteri Meydanı” da denilirdi. Oyun. Mukaddime (giriş), Muhavere (atışma), Fasıl (asıl amacın, oyunun sergilendiği bölüm), yapılan hatalar için özür dilenilen ve bir sonraki oyun hakkında bilgi verilen bölüm olmak üzere dört bölümden oluşur.

Geleneksel Türk seyir sanatlarındaki türler, bir olayın, bir durumun, bir hikâyenin taklit, söz oyunları, şarkı ve danslarla anlatıldığı; belli bir hicivle güldürmeyi eğlendirmeyi amaçlayan oyunlardır.

Geleneksel Türk seyir sanatları kukla, karagöz,   meddah ve bu üç sanatın bir karması sayılan orta oyunudur. O dönem, Karagözcülere, Hayal-ı Zilci, Hayalbaz deniliyordu.

*

Köprülüler devrinde padişahlar Edirne’de yaşıyordu. Padişah IV. Mehmet, Hayal oyunlarına meraklıydı. 1685 yılında ünlü hayalci Ahmet Çelebi’yi Karagöz oynatması için Edirne’ye getirtmiştir. Padişahın huzuruna gitmek için Ahmet Çelebi’ye iki atlı bir araba tahsis edilmiş,  harcırahı, nafakası ve araba ücreti olarak toplam beş bin akçe ödenmiştir.

Sarayda yaşayanlarda geleneksel oyunlardan uzak değildi. Haremde Karagöz oynatılırdı. Bunun için seçilen cariyelere Karagöz ustalarının talim verdiği belgelerden anlaşılmaktadır.

19.yüzyıldan itibaren Karagözcüler birleşerek bir esnaf teşkilatı oluşturdular ve kendileri dışında kimsenin Karagöz oynatmasına müsaade etmedikleri, 1910 yılında adliyede memur İzzet Efendi’yi resmi makamlara şikâyet etmelerinden anlaşılmaktadır.

1857 yılında ruhsat ücretlerinden şikâyet eden bir dilekçede Hayalci (Karagöz) kâhyası Seyyid Mehmet Salih’in de imzası vardı.

*

Sultan Abdülhamit’in istibdat yönetiminin sıkılaşması Osmanlının geleneksel Türk seyir sanatını yapanları da etkiler. Kuklacılar, hayalciler (karagöz-Hacivat), meddahlar ve ortaoyuncularını etkiler.  Konularını günlük hayattan alan ve devlet yönetimindeki aksaklıkları eleştiren bu sanatçıların serbestçe yaptıkları faaliyetler, 1896 yılında çıkarılan bir nizamnameyle, “Hangi lisan ve tarzda olursa olsun Osmanlı memleketi dâhilinde tiyatro, cambaz, hayal (Karagöz), hokkabaz, kukla oynatılmayacaktır.”             

 Gelelim Ali Rıza Bey’in ifadesiyle Karagöz’e;

“Evvelce İstanbul ahalisinin başlıca eğlenceleri hayal, ortaoyunu, meddah, cambaz, hokkabaz köçek, incesaz takımları idi. Bunların pazar yerleri İstanbul’da. Kadıköyü’nde olduğundan ihtiyacı olanlar Oraya müracaat ederlerdi. 1861 tarihinde adı geçen han yandığı için Baltacı Hanı bunlar için pazar yeri yapıldı.

Kadınlar cemiyetinde çengiler icrayı sanat ederlerdi. Zevk erbabının bir de meyhane âlemleri vardı.  Sonraları garp medeniyetine, uyulmak istenildiği için alafranga eğlencelere heves olunmaya başladı. Galata ve Beyoğlu âlemlerine rağbet çoğaldı.

Bu saydığım eğlencelerin geçmişini mahiyetlerin,  ahlâk bakımından iyi ve kötü taraflarını, Galata ve Beyoğlu eğlencelerini ve bunlara halkımızın düşkünlüklerini kısım kısım arz ve beyan etmek istedim.

Zaman geçtikçe asıl maksadından çıkmış olduğu için bugün o şaşaalı tiyatrolara düşkün olanların nefretle reddetmekte oldukları hayal oyunu vaktiyle gerçek bir temsil gibi ulvî bir maksada dayanarak icat olunmuştur.

Şamdanîzade Tarihi’nin birinci cildinin 261. sayfasında şunlar yazılıdır:

283 sene, Şeyh Ayni Abdullah Küşterî Hazretler irşat edeceği zevata gece perde kurup arkasına mum yakıp hay-i huy ettirdikten sonra mumu söndürdükte karanlıkta bu suretler kaybolacak, bu dünyada her ne kadar rahat, alış-veriş, harp, kıtal, zevk-u safa, elem ve gam ve ibadet ve can çekişme zuhur ettikte bu gibi zıll-ü hayale benzer deyu temsil etmişti.  Sonra zıll-ü hayal oyununu bulup düğün ve helva geceleri vakit geçirmek için vesile yaptılar. Lâkin basiret ehli yine basiret göziyle nazar kıldıkta şeyhin kerametiyle irşad olur.

Bursa Mebusu Tahir Beyefendi tarafından yazılan bir makale ile Maarif Meclisi eski azasından Ziya Beyefendinin bana gönderdiği cevabi yazısı bu hayal oyunu hakkında etraflı bilgileri taşımaktadır. Bunun suretini ve hayal oyuncularının meşhurlarından tahkik edebildiklerimin isimleriyle sanatlarını ve maharet derecelerini aşağıya yazdım:

Tahir Bey’in yazdıkları;

Yüksek tabaka arasında “Haya’’, halk ve çocuklar arasında ‘’Karagö’’ denilir,  terbiye ve edep dahilinde oynatılır. Hele oyuncu olan kimse nüktedan bulunursa çoğu zaman ibret alıcı ve uyarıcı olur. Hatta ibret gözüyle bakılırsa hayalin oynatılmasına cevaz bulunduğu hakkında din adamlarının fetvası bile vardır.

Kibarlar arasındaki şöhreti dolayısıyla bu oyun ‘’vahdet’’ nokta-i nazarından icat edilmiştir. İcat eden de Bursa’da Hükümet Caddesinde medfun Şeyh Kuşteri namında bilgin bir zat imiş. Rivayete göre Yıldırım Bayezit devrinde ‘’Hacı İva’’, ’’Ham Evha’’, halk dilinde ‘’Hacivat ve Karagöz’’ namlarında iki nüktecinin şakaları Seyh Küşterî tarafından hayalde gösterilerek meydana gelmiştir.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin birinci cildinin 654. sayfasından itibaren Karagöz oyununa dair bir nevi hurafeyi andırır nakillere göre Hacivat’ın Alâeddinî Selçukî zamanında Mekke ile Bursa arasında gidip gelen Bursalı biri olduğu, Arap eşkıyası tarafından katlolunduğu  Bedrihanin’de gömüldüğü ve Karagöz’ün de Kırkkiliseli (Kırklareli) olup İmparator Kostantin’in postacısı olduğu ve bunların konuşmaları hayal perdesinde gösterilerek Bayezid ‘in huzurunda icrayı sanat eyledikleri anlatılır. Fakat İmam Şu’ranî,  Şeyh Ekber’ in ‘’Fütuhat-ı Mekke’’sinin 317. bölümünden naklen halkın hicabı arkasında olarak Cenab-ı Hakkın hakikaten fail-i muhtar olduğunu bilmek isteyen hayal-i settare ile suretlerine nazar etsin diyerek başladıkları başta hayal oyununa düşkünlükleri ve vukuf ehlinin bu oyundan ince mânâlar çıkarttıklarını mufassal olarak beyan eylediklerine ve şeyhin vefatı ise herhalde Şeyh Küşterî’den evvel, yani 638 (1240) tarihi olduğuna nazaran bu oyunun Muhiddin-i. Arabînin vatanı olan Endülüs kıtasındaki Araplar arasında dahi ‘’Settare’’ adıyla meşhur olduğu anlaşılır.

Bir nüshası Ragıp Paşa Kütüphanesinde mevcut olan Arapça ‘’Tayf-ül Hayal’’ adındaki eser de bu hususta yararlıdır.

Her ne hal ise bu oyun hakkında bir çok manzume yazılmıştır. Karagöz’ün mezarı Mevlid yazarı meşhur Süleyman Dede merhumun yakınında ve Çekirge’ye giden yolun sağ cihetinde görülmektedir. Mezar taşının üzerinde şu manzume vardır:

Nakş-ı sun’un remzeder hüsnünde rüyet perdesi
Hâce-i hükm-i ezeldendir hakikat perdesi
Sireti surette mümkündür temasa eylemek
Hail olmaz ehi-i irfanı basiret perdesi
Her neye im’an ile baksan olur iş aşikâr
Kılmış istilâ cihanı hab-ı gaflet perdesi
Bu hayal âlemi gözden geçirmektir hüner
Nice kara gözleri mahvetti suret perdesi
Şem’i aşkla yandırıp tasvir-i cisminden geçen
Ademi âmed-i şadetmekte azimet perdesi
Hangi zille iltica etsen fena bulmaz acep
Oynatan üstadı gör kurmuş muhabbet perdesi
Dergâhi Ali Abada müstakim ol Kemteri
Gösterir vahdet eyleyen kalktıkta kesret perdesi

Şeyh Küşteri’nin ününe ‘’Gülşen’’ adındaki eseri de delildir. O eserden (aşağıdaki beyt) nakledilmiştir:
Ademsin ol ademde sende sakin
Bulunmaz vâcibe malüm ve mümkün

Aşağıdaki manzume de hayal oyunu hakkında söylenmiş ibretli bir eserdir:

Bu perde çeşm-i ehl-i zahire bir nakş-ı surettir
Rümuz erbabına amma ki temsil-i hakikattir
Cihana benzetip Şeyh Küşteri bu perdeyi kurmuş
Müşabih eylemiş ecnasa tasviri ne dikkattir
Hevâdar safaya nesve bahşeyler bunun seyri
Hakikat-bin olan erbab-ı tab’a ayn-ı ibrettir
Ne var bilmez veray-i perdede kimsedir tahkik
Lisan-ı hal ile hali cihanı bir hikâyettir
Eğer dikkat olursa Karagöz’le Hacı İvaz’ın
Malik-i fehmeden ehl-i kemale başka halettir
Nice mânâ olur melhuz tahtında seyret
Nikâtın anlasun ehli deyu arz-ı nezakettir
Sönünce şem eşhas sürem nabut olur birden
Cihanın bî beka olduğuna işte işarettir

Diğeri:
Şem’ai şâri yanınca cilvezardır perdemiz
Pertev-i feyz-i safalar ruşenadır perdemiz
Her dakika calib-i hayret menazır arzeder
Bir temaşahane-i ibretnümadır perdemiz

Diğer:
Şem’amızda pertev-i feyz-i hakikat aşikâr
Hayre-sâz dide-i ehl-i dehadır perdemiz
Dideler ruşen gönüller zevkyab olsun bu şeb
İnşirah efzay-i bezme âşinadır perdemiz
Gelse ol çeşm-i siyahım handeler peyda olur
Cilvegâh-ı şahid-i zevk-u safadır perdemiz

Bu bahis hakkında Mülga Meclis-i Kebir-i’ Maarif azasından muallim Ziya Beyefendinin bana cevaben gönderdiği tezkerenin suretini aşağıya derceyledim:

‘’Meşhur Karagöz oyununun icadı Bursa’da Belediye Bahçesi karşısında gömülü olan Şeyh Küşterî’ye isnat edildiği ve muharrirlerimizden müelliflerimiz den birçok ünlü zatın da buna inandıkları beyan-ı âlisiyle bu hususta başkaca bilgi ve mütalâam varsa bildirilmesi ‘’emelpiray-i tazim olan tezkere-i devletlerinde’’ emir buyurulmuştur.

Bendeniz yüksek amirlerine uymayı bir şeref telakki eylediğim için cevabımı takdime cesaret ettim:

Sultan-ül Evliya, mürebbiyülârifîn, fahrülmııhakkıkin hatm-ı velâyet-i Muhammediye muhiyyül milleti veddin Ebu Abdullah Muhammet bin Ali ibnilarabî-etTai-ül-Hatemi el-Endülüsî Radıyallahü-anhu ve arda Hazretlerinin ‘’Fütuhat-ı Mekkiye’’ ismindeki yüksek eserlerini dikkatle mütalaa etmiştim. Bu kitap hakaik-ı nisabın üç yüz on yedinci babı ki on yedinci fıkrasının sorularınıza tam cevap teşkil edeceğini hatırladığımdan o fıkrayı aynen tercüme ederek aşağıya alıyor ve tercümenin sonunda da bahsimize ait bir iki düşünce arz ediyorum. Bu suretle hakikatın meydana çıkmasına hizmet etmişsem kendimi bahtiyar addeder ve her halde ‘’bekay-i muhasin-i enzar-ı devletlerine arz-ı iftikar’’ eylerim.

Hazret-i Şeyh buyuruyorlar ki:

Bizim bu meselede ima ettiğimiz şeyin hakikatini bilmek murad eden, hayal perdesine oradaki suretlere ve o suretlerden söyleyene baksın ki küçük çocuklar bu perdenin mahiyetinden ve onun arkasında durup eşhası oynatan ve şahısların dilinden söyleyen zattan habersizdir, onu görmezler.

Dünyada da hakikat, bunun aynıdır, insanların çoğu farz ettiğimiz küçük çocuklar gibidir. Bunun sebebi açıktır.

Görülür ki, küçük çocuklar hayal meclisinde sevinirler, sevinçlerinden güler, oynarlar. Gaflet erbabı ise hayal meclisini sırf vakit geçirecek âdi bir eğlence sayarlar.

Alimler ise bundan ibret alırlar; onlar bilirler ki, hayal perdesi ancak bir misaldir.

Bunun için önce hayal perdesinde Vassaf denilen zat gözükür, söz söylemeye başlar. İlâhî azameti dile getirir. Kendisinden sonra hayal perdesine birbiri ardınca her sınıftan gelen suretler ile mükâleme ve muhavere eyler. Seyredenler bildirir ki: Hak Taalâ bu perdeyi kullarına bundan ibret alsınlar diye nasip eylemişlerdir. ‘

Bununla beraber hayal perdesinde gizli hakikatleri gaflet erbabı gülünç bir eğlence sayar.

İşte bundan sonra Vassaf perdeden kaybolur. Vassaf dediğimiz zat, bizce Adem aleyhisselâmdır. ‘’Fütuhat-ı Mekkiye’’nin tercüme eylediğimiz şu bahsini, okuyan Orhan Gazi zamanı ricalinden olan Şeyh Küşterî’nin Karagöz oyununun mucidi olamayacağını teslimde tereddüt etmezler. Zira Şeyh-ül Ekber efendimiz Kitab-ı Fütuhat’ı 599 (1202) tarihinde Mekke-i Mükerreme’de bulundukları sırada telif buyurmuşlardır; bu sabittir. Tabiatıyla bahsettikleri hayalin de ondan evvei mevdut olması zaruridir.

Müellifin Şam’da oturdukları sırada, yani 600 (1203) tarihlerinden sonra bir kere daha Fütuhat nüshasını yazmış bulunmalarının esas meseleye hiçbir tesiri olamaz.

Şeyh Küşterî ise 761 yılında vefat etmiş olan Orhan Gazi asrında yaşamış bir zattır. Kendisinin o tarihten bir buçuk asır evvel mevcudiyeti bilinen bir oyunun icat hakkına sahip olmasına nasıl ihtimal verile bilir? Kaldı ki Fütuhat’ın satırlarında biraz dikkat edilirse bu oyunun Fütuhat’ın telif tarihinden de çok zaman evvel Arap diyarında mevcut ve meşhur olduğu anlaşılır.

Buna binaen denilebilir ki, Osmanlı medeniyetinin zuhur ve intişarı üzerine Bursa’ ya gelmiş olan Şeyh Küşteri, evvelce Arap diyarında görüp bellediği oyunu Osmanlı medeniyetini teşkil eden heyetin kabiliyetini görerek o sırada Arapçadan Türkçeye nakil ve tercüme etmiştir.

İşte Şeyh Küşteri olsa olsa Osmanlılık dünyasında bunun ilk önce nakli ve nesri hak ve şerefini muhafaza edebilir. Esasında icadına sahip olamaz. Bu âcizleri Arap medeniyetine ait tafsilâtı maalesef görüp mütalaa etmeye muvaffak olamadım. Ümit ederim ki göremediğimiz eserlerde bu oyunu icat edene ve icat tarihine ait tafsilât da vardır.

Lâkin şurası gayrikabil-i inkardır ki, Osmanlı müelliflerinden, Şeyh Küşteri’nin mucitliğine inananlar kütüphanelerimizde ve memleketimizde nüshası pek çok olan Fütühat’ı da okumaya muvaffak olamamışlardır.

Yukarıdaki tafsilâttan anlaşıldığına göre hayal oyunu çok zaman evvel mevcut olup fakat Orhan Gazi asrı ricalinden Şeyh Küşteri, Osmanlıların kabiliyetlerine göre değiştirmiş, düzenlemiş, Yıldırım Bayezit zamanında da intişarı başlamıştır.

Tarihler Bayezit’in birçok nedimleri olduğunu yazarlar. Bunlardan Kör Hasan adında bir zat bu sanatı çok iyi bilirmiş ve padişahın huzurunda oynatırmış.

Kör Hasan’ın torunlarından Mehmet Çelebi de hayal oynatmakta pek ünlü imiş. Haftada birkaç gece Dördüncü Murat’ın huzurunda Karagöz oynatırmış.

Yedi yaşında tahta çıkan Avcı Mehmet hayal oyununu sevdiğinden Bekçi Mehmet adında bir hayal oyuncusu padişahın mizacına göre bazı değişiklikler yaparak onu eğlendirirmiş. Bu bekçi Mehmet 1659 tarihinde vefat etmiştir. Sonraları Şerbetçi Emin adında biri şöhret yapmış.

Üçüncü Selim zamanında yetişen Kasımpaşalı Hafız Bey ve ikinci Mahmut’un nedimlerinden Sait Efendi benzeri az bulunur hayal oyuncuları imiş.

Bu hafız Beyi, Beylerbeyi yalılarından birinde yapılacak sünnet düğününe peylemişler.  O cemiyette bir unutkanlığın hatasını hemen düzeltip maharetini yine ispat etmiş. Böyle olduğu halde Üçüncü Selim huzurunda Karagöz oynatırken yaptığı bir gaf yüzünden oyunu hemen tatil etmiş ve sanatı da bırakmıştır.

*

Türkler Anadolu’ya yerleştikçe yeni karakterler sırayla oyunlara eklenir. Karagöz, Hacivat ve eşlerine, Beberuhi, Acem, Laz, Ermeni, Rum, Yahudi eklenir. İstanbul’un fethinden sonra zenne, frenk ve Tuzsuz Deli Bekir, Arnavut ve Rumelili karakterlerinin oyuna katıldığını görürüz. Osmanlı’nın çöküş dönemindeyse çelebi, efe ve muhacir karakterleri eklenir.

Son yılların en ünlü hayalcileri olarak radyo’da karagöz programı yapan Hayali Küçük Ali, Hadi Poyrazoğlu, Metin Özlen, Orhan Kurt, Taceddin Diker,  Hayali Torun Çelebi’yi sayabiliriz.

Oyun Hacivat’ın sahneye çıkıp, “…Geldim şu küçük perdeye, bir arkadaş bulmaya, o söylese ben dinlesem, ben söylesem o dinlese. Bizi seyredenler neşelense… Ah, yar bana bir eğlence medet…”

Çocukluğumda gölge sanatının ustaları okulumuza gelir ve gösteri yaparlardı. Radyoda Karagöz saati vardı. Hayali Küçük Ali Karagöz ve Hacivat’ı canlandırırdı. Bu geleneği Bursa’da sürdürülüyor.

Bursa, gölge oyunlarına sahip çıkar ve gölge oyunu geleneğini sürdürmede liderliği üstlenir. Kent Otel’de 1993’te 16-20 Kasım tarihleri arasında “I.Milletlerarası Bursa Karagöz-Kukla ve Gölge Oyunları Festivali” düzenlenir. Ayrıca festival kapsamında bir de sempozyum düzenlenir.

Ayrıca 1994 senesinin Şubat ve Mart aylarında ilk “Karagöz Çıraklık Semineri”ni düzenler. 1997 yılında UNİMA Türkiye’nin Bursa Şubesi’ni kuruldu. Karagöz ve Hacivat’ı yaşatmak için Bursa’da bir Karagöz evi yapılması fikri oluşur. Karagöz Evi’nin yapımını dönemin Belediye Başkanı Erdem Saker başlattı. Karagöz Sanat Evi 14 Haziran 1997 günü açıldı.

KAYNAKÇA:
-Ali Rıza Bey, Bir Zamanlar İstanbul, İstanbul
-Şehrengiz, Şehrengiz sayı:66, s:17
-Tarih dergisi, sayı:30, Kasım 2016

442 Toplam Okuma, 2 Bugün

Ekrem Hayri PEKER

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar, STK yöneticisi. Bursa Mustafa Kemal Paşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı - Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya'dan Anadolu'ya - Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı, yazarı ve yayın yönetmenidir.

Comments

Comments